31 Aralık 2020 Perşembe

Tuhaf Bir Senenin Sona Erişi ama Sorunların Sonunun Gelmeyeceği Üzerine...

 

Senenin son günü geldi çattı. Fiili olarak işsiz olup evde oturduğum bir seneydi. Coronavirüs salgını etkisini mart ayından itibaren hissettirince, biraz da zorunluluk halini aldı bu eve kapanma konusu. Havva da o zamandan beri çoğunlukla evden çalışma düzenine geçtiğinden, ev kuşu olup çıktık. Yılın ilk aylarında Mustang ayrı eve çıktı, annesiyle baş başa kaldık evde. Derken taşınma düşüncesi olgunlaştı kafamızda, Bostancı’ya taşıdık evi sonbaharda. Aynı günlerde Havva’nın kariyer yolculuğu cazip bir teklifle yön değiştirdi, yeni bir iş. Yeniliklerle dolu bir yıl oldu bizim için.

 

Yeni olmayan şeylere gelince, benim hukuki sürecimle ilgili hiçbir hareketlilik yaşanmadı. Beklemeye devam. Kilo alma rutini devam, Havva da bana katıldı üstelik, şişmanladık beraberce.

 

Son, ama daha az önemli olmayan konu yukarıda ucundan değindiğim coronavirüs meselesi. Yakamıza yapışan sosyopolitik stres unsurları şiddetinden bir şey eksilmeden hayatımızı zehrederken, ortadan kalkması mümkün olmayan deprem tehdidi her akla geldiğinde içimizi karartırken bir de çok daha yakın bir tehlike ile yaşamaya başladık yaklaşık bir senedir. Bir sene evvel yüzünde maske olan biri toplum içinde son derece dikkat çekici bir görüntü arz ediyordu, şimdi ise maskesiz birine denk gelmek şaşkınlık, hatta endişe verici bir halde, hatta idari para cezası var maske takmama durumunda. Bugün itibarıyla dünyada vaka sayısı 83,489,065 (Türkiye’de 2,208,652) olarak biliniyor, ölü siyası ise dünyada 1,819,975 (Türkiye’de 20,881) şeklinde açıklanmış. Gerek dünya gerekse ülkemiz perspektifinde bu sayıların çok çok daha fazla olduğu muhakkak, unutulmasın ki tespit edilebilen durumlar ancak bu istatistiğe girebiliyor. Söz gelimi adam hastalanıyor, test pozitif, ilaç ya da hastane tedavisi başlıyor, sonra test negatif, hastalık bitti gözüyle değerlendiriliyor. Ama bu hastalık yüzünden kalp ya da böbrek hasarının ardından ölünce o kişinin doğal ölümle vefat ettiği kayda geçiyor. Bu ve bunun gibi birçok istisnai duruma bakılması sayıların çok daha korkutucu olduğunu göstermeye yeter. İşte bu minvalde hasta olmamak gerek, buna çabalamak, azami dikkat şart. Umurunda bile olmayan ebeveynim çok şükür hala sorun yaşamadı, çok yakınlarımıza da henüz ilişmedi ama yüksek derecede bulaşıcı olan bu hastalıkla yaşamaya devam etmek, stres oluşturan onca öğeyi şiddetlendiren bir depresyon kaynağı yaratıyor yaşamlarımızda.

 

Bu sene çok kitap okudum. Evde oturunca, yapacak bir şey, iş, meşguliyet olmayınca, e satranç da bir yere kadar, kitap okudum bol bol. Hala her şeye rağmen okuyabiliyorum.

 

Ne var ki, yoruldum blog. Kendimi yaşlı, tükenmiş, içi geçmiş hissediyorum.



Çok kitap okudum dediğim de bu... 


6 Aralık 2020 Pazar

İnsan Sürüleri Üzerine...

 

Adam coronavirüs önlemlerini hafife alıyor.

Adam tedbirli davrananları aşırı kaçmakla, hatta aptalca davranmakla itham ediyor.

Adam normal hayatına devam etmekte bir beis görmüyor.

Adam risk grubunda yer almasını göz ardı ediyor.

Aynı adam, coronavirüsünün bulaştığı insanların öldüğünü ya da kronik bir takım hastalıklarla mustarip olarak hayatının geri kalanında yaşamaya devam ettiği bilgisini, bunlar başına gelmese de virüsün kişiye ciddi bir hastalık ardından zorlu bir nekahet süreci yaşattığına dair sözlere, uyarılara karşı sinirli bir reaksiyon gösteriyor ve anlatılanları dinlemek bile istemiyor.

Özetle, hiçbir önlem almıyor ve önlem almasını gerektiği gerçeğini işitmekten bile rahatsız oluyor.

Çünkü ölmek istemiyor, çok sevdiği hayatı terk etme düşüncesi onu ürpertiyor öte yandan kendisine çeki düzen vermeye de yanaşmıyor, çünkü gene, çok sevdiği hayatını değiştirmek de istemiyor.

Tuhaf bir diyalektik durumdan bahsediyorum.

Şüphe yok ki, ölümden en çok korkanlar tedbiri abartanlar, bu konuda hassas olanlar değil. Virüs ve etkileri hakkında bir şey öğrenmemek için can atanlar, umursamamaya çalışanlar, onu ve öldürücü marifetini görmezden gelenler, bunun bilgisine dahi tahammülü olmayan ve bu hastalığı yok sayanlar; kesinlikle en kaygılı, en korkulu grup bu kişilerden müteşekkil.

O kadar korkuyorlar ki diyalektik düşünce onları sürreal bir yaşam sürdürmeye mecbur kılıyor.

Nehir yatağında evi olup da olası bir sel tehdidini aklından hiç geçirmeyecek şekilde kendisini koşullandıran kişi gibi.

Bunlara geri zekâlı denmez. Bunlar zavallı insanlar o kadar.

29 Kasım 2020 Pazar

İç Dünyamdaki Pötikare Duvarlar Üzerine...

 

Bu aralar milletin dilinde satranç dehası küçük bir kızın hikâyesinin anlatıldığı bir dizi var. Günümüzde insanların bir şeyleri merak etmeleri, üzerine eğilmeleri, kafa yormaları, vakit ayırmaları için popülerleştirilip önlerine sürülen bir takım nesnelere gereksinim duyuyorlar; görgüleri, tecessüs duyguları, öğrenme istekleri kendiliklerinden bir şeyler edinmelerine yetmeyecek kadar kıt çünkü. Turgut Uyar’ı ya da İbn Haldun’u ancak sosyal medyada rastladığı birkaç aforizma niyetine cümle/mısra ile tanıyan, Kara Kitap’ı okuduktan sonra Hurufilik hakkında kendini allame sanan insanların dünyası bu.

 

Bir satranç tutkunu, ister GM ister benim gibi vasat bir oyuncu olsun, kurgusal bir satranç hikâyesine metelik vermez. Satranç hastasının derdi satrançtır. Kendisiyle kavga eder. Rakibiyle mücadele halindedir. Taşlara, karelere kimi zaman aşkla, kimi zaman nefretle bakar. Saat kimi zaman sevgili gibi görünür, kimi zamansa en büyük düşmandır.

 

Haziranın 25’inde yeni bir hesap açmıştım, o zamandan bugüne dek lichess’te 288 saatim satranç oynayarak geçmiş. Bu da kabaca günde iki saatimin bu meşgale ile geçtiğini gösteriyor. İşsiz güçsüz bir adamım nihayetinde, sürekli kitap okuyacak halim de yok yani.

 

Popüler her şeyden nefret ediyorum. Şimdi de hayatında satrancın hiçbir yeri olmayan insanlar bu konuda da konuşmaya, bir bok biliyorlarmış gibi ortalara gezinmeye başladılar.

 


1 dakikalık 'bullet' oyunda 72 hamleye çıkabilmek benim hız rekorum. 60 saniye içinde 72 hamle yapıp oyunu kazanmanın verdiği tatmin duygusu, gavurların dediği gibi, EPIC !





Rahat bırakın lan beni. Küçücük bir dünyam var zaten.



10 Kasım 2020 Salı

Evrimin Tersine İşlediği Gerçeği Üzerine... (İkinci Bölüm)

 

Bu gün itibarı ile dünya genelinde covid-19 vaka sayısı 51,400,000’u aşmış durumda, bunların 1,271,833’ü de hayatını kaybetmiş. İyileşenlerin de azımsanmayacak bölümünün eski sağlıklı hallerine kavuşamadıklarını biliyoruz; böbrek yetmezliği, beyin fonksiyonlarında aksama, kronik yorgunluk gibi türlü sorunlar çok sayıda insanda virüsün ölümcül etkileri geçse dahi baki kalıyor. Üstelik, tüm bu bilgiler neredeyse 8-9 aydır her mecrada, her ortamda tekrarlanmakta. Aynı şekilde daha ilk günlerden itibaren sosyal mesafe, maske kullanımı gibi önleyici tedbirlerin önemine dair neredeyse her gün insanlara telkinde bulunulması cabası. İnsanlara çalışmayın, işe gitmeyin, evinizde oturun demek gerçekçi değil; ne Türkiye’de ne Almanya’da ne Şili’de ne İran’da bu yapılamaz – çalışmak zorunda herkes. Örnek olarak Türkiye’de hafta sonları sokağa çıkma yasağı uygulanan ilkbahar aylarında, bu yasakların istisnaları da resmi evraklarda belirtiliyordu; marketler, bakkallar, manavlar, kasaplar, fırınlar, kuruyemişçiler, fırınlar, paket servis yapan lokantalar, kargo şirketleri filan. Bu işyerlerinin çalışanları, buralara mal ve malzeme taşıyan nakliyeciler filan da cabası. Çalışanlar işe gitmek zorunda olduğundan belediye kısmi de olsa toplu taşımayı işletmek zorunda. Özetle, evdeydik biz, belki siz de öyle, ama bir dünya insan için hayat devam ediyordu. Hayat duramaz. Kısmi engellemeler ancak palyatif sonuçlar verir, göstermelik, biraz da uyarı/tehdit amaçlı önlemlerdir, fazlası değil. O nedenle asıl gereken, hayatın akışını devletin pandemi koşullarını dikkate alarak düzenlemesi, bireylerin de kişisel önlemlerini alması. Söz gelimi devlet bulaşın önüne geçilebilmesi için kalabalık ortamların oluşmasına karşı uygulamaları hayata geçirmeli, toplu taşımaların niceliğinden saatlerinin düzenlenmesine, cafe-restaurantların oturma düzenine, her çeşitten toplantılara, nümayişlere mani olmaya, mesai saatlerine ve aklıma gelmeyen pek çok konuda kesin ve bağlayıcı uygulamalara gitmeli. Ve elbette denetlemeli bunları. Geçen hafta cafe ve lokantaların saat 22.00’de kapanmasına yönelik bir karar açıklanmıştı valilik tarafından, iki gün sonra Havva ile beraber annemlerden dönerken baktık, tam da o saatlerde yolumuzun üzerindeki bir balık restaurantta keyif ve neşe gürültüleri gırlaydı, az daha yürüdük, bir kebapçıda hayat çok renkliydi. Bostancı ışıklara vardığımızda KFC’nin dışardaki masaları topladığını ama hemen ilerisindeki Popeyes’in hiçbir şey yokmuş gibi müşterilerle tıka basa olduğunu gördük. Devlet sadece düzenleme yapmaz, kural koyduktan sonra denetleyen, sorgulayan, gerektiğinde de ceza koymaya gücü yeten kurumdur. Cezasızlık kültürüne geliyor burada söz ama konuyu dağıtmayayım. Hal böyle olunca kendi güvenliğini almakla yükümlü birey meselenin ciddiyetinden uzaklaşıyor. Yerlere çöp atmak yasak, kırmızı ışıkta geçmek yasak, maskesiz dolaşmak yasak, çimlere basmak yasak, vesaire vesaire. Maske takma gerekliliği bu ve benzeri kısıtlamalar halinde ele alınıp kamu sağlığının kamu güvenliğine dair bir problem olduğu unutulunca, insanlar bu konudaki düzenlemelere kulak asmayı gereksiz, hatta abartılı buluyorlar.

 

Olayın bir başka yönü, virüsün bulaştığı çoğu kişinin hiçbir semptom göstermeden, gündelik hayatlarına her hangi bir olumsuz yansıması olmadan hastalığı ayakta geçirmeleri, farkına bile varmadan atlatmaları. Bununla beraber bu kimseler hub görevi görüyorlar, yani maske-mesafe gibi önlemler almadıkları takdirde ilişkide oldukları başkalarına, aile fertlerine, halı saha maç yaptıkları arkadaşlarına, oynaşıp seviştikleri sevgililerine, aynı dükkânda çalıştıkları diğerlerine filan bulaştırıyorlar, böylece kendilerini sağlıklı görseler de gizlice yuvalanmış virüs, çevrelerine yayılıyor. Ayrıca, virüsün bir de iki haftaya kadar uzayabilen kuluçka süresi var ve insan daha sonra coronadan ötürü ölecek daha olsa, bu kuluçka müddetince başına geleceklerden, başkalarına verdiği zarardan habersiz. Fakat bu uzun anlatım, okuyanın sıkılıp öfleyeceği açıklamalar her durumda maske-mesafe tedbirlerinin ne kadar önemli ve koruyucu olduğunu bize göstermekte. Bu tedbirlerin alınması bulaş olasılığını minimize ediyor çünkü. Kanser gibi, kardiyo sorunları kendiliğinden olan bir şey değil bu covid, bulaşarak insanı yakalıyor. Bulaşmaması için gerekli ne varsa yapmak gerek.

 

İnsanlar, coronavirüsünün kendilerine bulaşmaması için neden gerekli dikkati göstermiyorlar? Bu soru aslında hayati bir noktaya temas ediyor. Sorulduğu, uyarıldığı takdirde ‘dikkat ediyorum tabi’ diyen kişilerin fiiliyatta hiç de öyle davranmadıklarını görüyoruz devamlı. Ölümden mi korkmuyorlar? Yoo, bal gibi de ölüm düşüncesi herkesi ürpertir, genel olarak başkalarına ölümü yakıştırır ama kendimize konduramasak da ölüm korkusu insanın içinde daima var. Covid-19’u ağır geçirmek, hayatta kalınsa da kronik rahatsızlıklarla ömrünü geçirmek zorunda kalmak düşüncesinden de cidden kaygılanıyor, ama çok uzak görüyor bunu insanların kayda değer kısmı. Burada bir sorun yok. Bence mesele çok daha başka: Son derece sübjektif bir yorum yapacağım ama blog benim, okuyucuya kapalı olduğu için de kimse için yazdığım söylenemez, dolayısıyla dilediğim gibi atıp tutabilirim. Kendisi, yakını ya da çok sevdiği kişilerden hasta olanlar hariç, önlem almaya gerek görmeyen, maske-mesafe konusunu kulak arkası eden ve neredeyse on aydır bu salgın hayatımızda yer alsa da meselenin ciddiyetine vakıf olmamakta direnen çok fazla insan var ve bu insanların derdini aslında çok kısa bir şekilde ifade edecek olursam iman sorunu diyebilirim. İnanmıyorlar. İnanır gibi yapıyorlar, ama inanamıyorlar. Sanki azıcık iman, yeterli olabilir gibi davranmaktalar. İman dini bir kavram, dolayısıyla meramımı anlatırken ileri süreceğim kimi örnekler dinsel kökene dayanacak. Ama bahsetmeye çalıştığım şeyin farklı olduğunu göreceksiniz. Sakin sakin okuyun blogu açtığım zaman.

 

İman, en yalın anlamda inanmak demektir. Dini anlamda ele alacak olursak, Tanrı’nın varlığına ve birliğine inanmaktır. Görmeden, tasdiğe, ispata, delile mecbur kalmadan inanmaktır. Tanrı’yı ya da tanrıları görmeden ona/onlara iman eden milyarlarca insan iman yaşamıştır bu gezegende, Müslüman, Hristiyan, Musevi, Hindu vesaire. Hiç kimse Allah’ı, Zeus’u, Yehova’yı, Vishnu’yu, Odin’i görmedi, ama inanan, ya da daha doğru ifadesiyle mümin, onun varlığına emindir, üstelik bunun için bir kanıt aramaz, ihtiyaç hissetmez. Emin kelimesi de iman ile aynı kökten gelir bu arada. İman ispata gerek duymaz dedim, çünkü o zaman iman değil, bilgi halini alırdı bu durum. Bilgi gözlemle, tümevarımla, bazen tümdengelimle, analizle, sentezle, tez-antitez-hipotezle varılan bir sonuçtur nihayetinde. Epistemolojiye dalarsam sıçarım, ben spekülatif yorumlarıma devam edeyim en iyisi: En kısa şekilde ifade edecek olursam insan akıl ile önce muhakeme, ardından idrak eder, kalpte ise iman olgusu oluşur ya da oluşmaz, kişiye göre değişir. İhsan Fazlıoğlu imanı fıtrî akıl olarak niteler, onun gibi âlim değilim, uzatmak istemiyorum o yüzden. Şu kadarını söyleyip geçeyim: Gözlemle, kıyasla, tahkikle imana varılabilseydi, bütün akıllı, bilgili insanlar, iman etmiş olurdu. Ama öyle değil. Mümin kimselerin arasında ise akıl sahibi kişiler de, malın önde gidenleri de yer alıyor. Demek ki başka bir şeyden bahsediyorum burada.

 

Dedim ya, örnekleri dini kaynaklardan vermek zorundayım, dini bir terim kullandığım için. Sonrasında çok farklı bir yere gelmeyi planlıyorum.

 

Caravaggio'nun büyüleyici eserlerindendir bu. Thomas nasıl sokmuş ama parmağını...



Hristiyan inancına göre, İsa peygamber çarmıha gerildikten sonra mucizevi bir şekilde üç gün sonra dirilir. Önce mezarını ziyaret eden Mecdelli Meryem bu durumu fark eder ve O’nunla konuşur, ardından diğer havarilere bildirir bu olayı. Akşam diğer havariler ve İsa bir araya gelir, İsa kutsal ruhu havarilerine üfler. O sırada aralarında bulunmayan Thomas, olan biteni kendisine anlatan havari arkadaşlarına metelik vermez, duyduklarına ‘O’nu elindeki çivi izlerini ve böğründeki yaraları görmeden dirildiğine inanmam’ diye karşılık verir. Sekiz gün sonra bu defa Thomas’ın da aralarında bulunduğu havari grubuna belirir İsa, Thomas’a döner ve ellerini uzatarak çivi izlerine bakmasını, Thomas’ın elini de kendi böğründeki yara izine koymasını söyler. Thomas irkilir, ardından İsa azarlarcasına konuşur Thomas’la: “Beni gördüğün için mi iman ettin? Görmeden iman edenlere ne mutlu!” Çünkü gördükten sonra herkes iman eder. Tanrı’yı görünce iman etmemek gibi bir şey olamaz ki, deniz kıyısında denizin varlığını inkâr etmekten farksız bir şey olurdu bu.

 

Öte yandan iman ettik diyenlerin hepsi de iman etmiş değildir. Bunun en veciz örneği, Hucurat suresinde geçer. Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin son döneminde islam dini Arap yarımadasında iyice yayılmış ve kök salmıştı. Çöldeki bedeviler grup grup gelip İslam Peygamberinin huzurunda iman ettiklerini beyan ediyor, müslüman geçtiklerini duyuruyorlardı; kalpleri Allah bilir, somut olarak kendilerini buna mecbur kılan faktörlerin başında hiç şüphesiz peygamber ve sahabelerle barış içinde yaşamak, yani kendi emniyetlerine dair kaygılar vardı. Ayrıca yeni Müslüman olanlara da maddi anlamda epey bir destek veriliyordu. Burada Allah peygamberine indirdiği vahiy ile durumu gayet net bir şekilde açıklıyor Müslümanlara: “Bedevîler, "İman ettik" dediler. Şunu söyle: "Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece boyun eğdiniz. Bununla beraber Allah’a ve resulüne itaat ederseniz yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Müminler ancak, Allah’a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte bunlardır.” Açıkça, iman ettim demenin iman etmiş sayılamayacağını, bunun sınanmadan, kalpte yer etmeden mümkün olmayacağını buyuruyor Allah.

 

 

Gelelim kendi konumuza.

 

Şimdi ortada bir hastalık var. Bulaşıcı bir hastalık. Neredeyse bir yıldır tüm dünyanın ve tabi ülkemizin gündeminde en ön sıralarda. Global bir sorun. Eğitim, seyahat, turizm, üretim, ticaret gibi uluslararası ve ulusal her aktiviteyi etkiliyor, yeni kuralları, önlemleri beraberinde zorunlu kılıyor. Bilim adamları, doktorlar, kamu sağlığı çalışanları götlerini yırtıyorlar meselenin ciddiyetini anlatmak için. Görsel, yazılı ve sosyal medyada bu salgına dair haber ve gelişmelerin yer almadığı gün yok. Kişisel açıdan alınması gereken önlemler basit ve belli. Ne ki insanlar bu konuda ilginç davranıyorlar. Bir kısmı, zaten böyle bir virüsün varlığına, salgına, ölümlere, hastalananlara inanmıyorlar bile. Bu yazıya hâkim dinsel terminolojiye paralel şekilde bu gibi kimselere kâfir benzetmesi yapmakta bir beis görmüyorum ben. Doğrudan inkâr eden, iman etmeyenler bunlar. Üstelik bu kafirler dini terim olarak sözü edilen kafirlerden de salak, bilimsel bir olgudan bahsediliyor çünkü covid-19’dan söz edilirken. Ama yukarıda dediğim gibi, kendileri, aile bireyleri, tanıdıkları henüz salgın zincirine yakalanmadığı için hastalık aslında yokmuş gibi söz etme cüretini gösterip herkesi, herkesi yalancılıkla suçluyorlar. Konumuz bu kimseler değil. Allahlarından bulsunlar. Konumuz, bu kadar gerizekalı olmayıp, yani bu virüsün varlığına, birliğine, etkisine, öldürücülüğüne yarım yamalak iman eden, virüsün tehlikesini duyun, risk unsurlarını öğrense de tam manasıyla önlem almaya gerek görmeyen, aslında hem inanan ve kaygılanan, bir yandan da boşvermeci bir tutumla rahatını bozmaya tenezzül etmeyen daha az gerizekalılar. İlk grup hakkında kafir benzetmesi yapmıştım, bunlarsa yeterince iman etmeyenler, görmeden inanmayanlar, imanlarında şüphe olanlar. Üstelik, metaforu bir yana bırakarak yazmaya devam edersem, aralarında X veya Y veya Z dinine candan inananı da, ateisti, nihilisti, agnostiği, zırcahili, allamesi, genci, yaşlısı, akıllısı, salağı, bir sürü alakasız gruptan insan var bunların. Önleyici tedbirlere karşı değiller, öyle olsa bile bunu açıkça dile getirmekten de çekiniyorlar. Yeni düzenlemelerin gerekli olduğuna dair bir yandan içlerinden haklılık payı verirken, bir yandan da hoşlarına gitmeyen her konuda aslında abartıya kaçıldığı kanaatindeler. Covid-19’dan kaynaklı ölümlerde mevtaların isimleri açıklanmadığından birilerinin bu virüsün bulaşması sonucu öldüğü düşüncesini idrak etmekten uzaklar, sadece hayatını kaybeden sağlık çalışanların adlarına rast geldiklerinde de gözlerini kaçırmayı tercih ediyorlar. Bu yeterince iman etmeyenlerin kim olduklarını tespit etmek çok kolay: Taktığı maskeyi çenesinin altına kadar indirerek dolaşan, dirseğinde maskesini aksesuar gibi dolaştırırken sigarasını üfür üfür tüttürerek sokaklarda gezen, nefes alamadığı yalanıyla burnunu açık bırakıp laf olsun diye maske takanlar, berber/kuaförden çıkamayan aptallar, AVM’leri turlamaya devam edenler, kalabalık bir cafede saatler geçirenler, altın günlerine, akraba ziyaretlerine, gece partilerine, gezmeye gidenler vesaire. Bu kişiler salgından duydukları endişe ile yollarının üzerinde gördükleri her dezenfektandan biraz sıkarlar ellerine, akşam evlerine döndüklerinde kendilerine portakal soyar, içtikleri su şişesine de limon suyu eklerler. Yemeklerinin yanı sıra sarımsağı, taze soğan ı bolca tüketir ve böylece coronavirüse karşı vücut dirençlerini arttırdıklarını düşünerek içlerini ferah tutarlar. Ama aynı masada –doğal olarak maskelerini çıkarıp- yemek yedikleri akraba ya da arkadaşlarının kendilerine ya da kendilerinin karşılarındaki kişiye virüsü bulaştırma ihtimaline hiç kafayı yormazlar, uyarıldıklarında da bunu muhal farz ederler. Velhasıl kelam, kafiri de, yeterince iman etmemiş olanı da bu hastalığı çevreye, sokaklara, evlere, herkese yaymaktan başka bir işlevi olmayan cehennemliklerden fazlası değil benim gözümde.

 

Ülkemiz böyle, peki dünyanın geri kalanı farklı mı? Bir ara sönümlenmiş görünen salgın sonbaharla beraber gene yayılmaya başladı, yeni önlemler pek çok farklı ülkede tepki çekti, çekmeye devam ediyor. Bunlar arasında modern ve ileri ülkelerin vatandaşları da var; Almanyası, İtalyası, Amerikası, İspanyası, vesaire.

 

Bu bir hayatta kalma mücadelesi. Ölüm ve yaşam arasında. Sağlık ve maraz arasında.  Ve bizler, salakların, kâfirlerin ve yeterince iman etmemiş tiplerin arasında mücadele veriyoruz.

 










Bakalım bu illetin sonunda last mand standing kim olacak.

8 Kasım 2020 Pazar

Evrimin Tersine İşlediği Gerçeği Üzerine... (Birinci Bölüm)

 

Dün akşam uzun bir aradan sonra Havva ile beraber annemlere akşam yemeği için gittik. Bir önceki ziyaretimizde, yemek için ayrı masalarda oturmamız ısrarımı aptallık, abartı ve hastalık hastalığı olarak niteleyen, yanlarında maske takmamıza yüzünü buruşturan, ‘biz bizeyiz’ diyen babam, bu defa bu durumu daha kabullenmiş bir görüntü çiziyordu, en başta gene kavga etmeyelim diye düşündüğünü tahmin ettim. Sonrasında, salonun her bir köşesine dağılmış halde kahvelerimizi içerken covid-19’la ilgili meraklı sorular yöneltti bana ve Havva’ya. Neredeyse sekiz aydır tembihlediğim, ısrarla tekrar tekrar yinelediğim ve bir noktadan sonra kendilerine gına geldiğini belli ettikleri konuları, sanki ilk defa duymuş gibi geçen gün izlediği bir TV programında izlediği belli, hayretler eşliğinde bize anlattı. Gene de tam tatmin olmamış sanki, benden teyit de ister gibiydi. Meselenin vahametinden yeni haberdar olduğu belliydi yorumlarından. Annem dâhil hepimiz şaşkın şaşkın bakıyorduk ona. Ağzından düşürmediği Allah korusun temennisine bir yerden sonra tepki gösterdim, “Babacım, Allah öyle çalışmıyor. Biz her zaman, her şekilde duamızı edeceğiz ama Allah ben size akıl verdim, kendinizi korusaydınız ya derse ne cevap veririz? Biz kendimizi korumalıyız bu hastalıktan” dedim. Bozuldu tabi. Biraz daha konuşunca, ne zaman corona/covid hakkında birkaç dakikadan uzun süren diyalog yaşansa “içim sıkılıyor benim bu konulardan” diye yüzünü ekşiten babam eteklerindeki taşı döktü; meğerse işçilerinden birine iki gün önce Covid-19 teşhisi konmuş, evde yatıyormuş. Birden dehşete kapıldım(k). Endişe etmemize gerek yokmuş, iyiymiş, elhamdülillah kendisinde bir şey yokmuş. Hastalığın kuluçka süresi hakkında bildiklerimi anlattım, semptomların üzerinden tekrar geçtim, onun kronik kalp hastası, annemin şeker ve obeziteden mustarip olduğunu, ikisinin de yetmişi geçtikleri hatırlatıp risk grubunda olduklarını yineledim. Karşılık olarak yakın zamanda bir covid-19 testi yaptıracağını söyledi. Nasıl, bilmiyorum. Dehşet içinde ayrıldık oradan, yol boyunca Havva ile şaşkınlık nidalarıyla biten cümleler döküldü ağzımızdan.

 

Bu sabah da yazlığa gittiler, yakında bulunan 87 yaşındaki halama da kahvaltıya davetlilerdi.

 

Evet, başka bir şey yapamıyorum. Elimden gelen sıfır. Ve gene evet, Allah korusun.

Trump'un Gidişi Üzerine...

 

ABD başkanlık seçimleri her zaman ilgi çekmiş, insanlarda merak uyandırmıştır; ne var ki bütün dünyanın sanki kendi ülkesinin liderlik seçimi yapılıyormuş gibi heyecanla ve hatta gergin bir şekilde bu seçimin sonuçlarını beklediği başka bir dönemi hatırlamıyorum. Gezegenin teknolojik, bilimsel, askeri, ticari ve bunlar bir araya geldiğinde doğal olarak politik lideri olan bir ülkeden bahsediyoruz; dolayısıyla bu seçim dünyanın siyasi liderini de belirliyor olacak. Üstelik geride bıraktığımız dört yıllık süreçte bu görevi yürüten Trump, dünyayı alt üst etmekte o kadar başarılı oldu ki, seçimin sonuçları Çinliyi de Arnavutu da İranlıyı da Almanı da neredeyse ilgilendiriyor. Neticede Trump, iklim krizinde, terörizm meselesinde, Ortadoğu sorunlarında, uluslararası ticarette, BM organizasyonlarında ve şu an aklıma gelmeyen pek çok konuda alışılmış demeyeyim ama aklıselim olarak ifade edebileceğim kararlar vermekten politik-popülist kaygılarla hep geri durdu. Böyle güzel güzel yazdığıma bakmayın, aslında dünyanın amına koydu şeklinde yazarsam daha yerinde olur.

 

Seçimi kaybettiği, hem de 77 yaşında, konuşurken tekleyen, gözlerinin feri sönmüş Biden’a karşı kaybettiği haberleri geliyor seçimde. Trump bu, vuruşarak çekilecektir, kibar ve zarif bir şekilde yenilgiyi kabul etmek adamın fıtratına uymuyor. Gene de kaybetti işte.

 

Bu iğrenç adamı yediği onca halt, verdiği onca berbat karar, imza attığı onca hastalıklı politikanın yanında, bir de şu fotoğrafla hatırlayacağım.

 

 

Merkel "ağzına tükürüm senin" pozisyonu almış, Abe "bu herif tam bir göt, ne yapsak işe yaramaz" duruşuyla çaresice bakıyor diğerlerine. Macron, Merkel'in gölgesine sığınıp kabadayılık yapma derdinde. Macron''un arkasındaki gri saçlı uzun boylu kadın Theresa May, yüzü görünmüyor ama İngilizler de politika konusunda kendi çaplarında göttür.

 

 

 

 


 

Siktirip gitti Allaha şükür.

3 Kasım 2020 Salı

İzmir'in Depremi ve Düşündürdükleri Üzerine...

 

Bu yazıyı geçmişte karaladığım şu blog yazısıyla beraber değerlendirmenizde fayda var.

 

İzmir’de bir deprem oldu, daha doğrusu İzmir – Sisam adası arasında denizde meydana geldi deprem. Şiddeti hakkında karara varamadı yetkililer, Kandilli 6.9 diyor, AFAD ve devlet kurumları 6.6 olarak ilan etti ki, bu depremin şiddetini bile doğru düzgün ölçemediğimizi göstermekte. Depremde yüzden fazla insan hayatını kaybetti, 1026 kişinin de yaralandığı ifade ediliyor. Yıkılan, çöken bina sayısını Çevre ve Şehircilik Bakanı, "Arama kurtarma çalışmaları 17 binada başlatılmıştı. 13 binada çalışmalar tamamlandı. 4 apartmanda faaliyetlerimiz devam ediyor.” açıklamasını yapmış. Yıkılan bina sayısı 17, kurtarma çalışmaları iyi ki de sürüyor, bugün şu dünya tatlısı kızı çıkarmışlar enkaz altından.

 

 

Bari bundan sonra bahtı güzel olsun...

 

 

Dikkat çekmek istediğim konu yıkılan bina sayısı, 17. Üç yaşındaki Ayda’nın mucize kurtuluşu, depremden 91 saat sonra gerçekleşmiş, üç gün 72 saattir, dört gün 96. Yani depremde yaşadığı bina yıkıldıktan neredeyse dört gün sonra molozların, beton parçalarının arasından çıkartıldı bu kızcağız.

 

Kurtarma çalışmaları için –sayıyı küçümseyerek hayatını kaybedenlere saygısızlık etmekten çekinerek yazıyorum- sadece ve sadece 17 binanın enkazına yoğunlaştı görevli ekipler. AFAD orada, AKUT orada, itfaiye çalışanları orada, hatta madenciler bile yardıma gitmiş. Yani devlet bütün imkânlarını kullanarak yıkıntıların arasında kalan insanlara ulaşmaya çalışıyor. Ne var ki, dört gün sürdü Ayda’ya ulaşabilmeleri. Bu, görevlilerin beceriksizliği ya da yetersizliği anlamına gelmez, asla o şekilde düşünülmemeli: Yürütülen çalışmanın zorluğu, riskleri, hassaslığı ile ilgili bir mesele. Hayatını kaybedenlerin hepsine Allah rahmet eylesin. Kimin neden öldüğüne dair bir fikrimiz yok, gene de hepsinin depremde üzerlerine beton vs. düştüğü için vefat ettiklerini düşünmek çocukça geliyor kulağa. Dört gün uzun bir süre; kimisi kalp krizi geçirip bir gün can çekiştikten sonra can vermiş olabilir, belki bir bebek açlıktan ölmüştür. Veya başka sebeplerden. Ekipler bin bir çabayla uğraşsalar da ancak cansız bedenlerine ulaşabilmişlerdir böylelerinin.

 

Oturduğunuz evin sokağında kaç ev var? Bina numarasını kaale alacak olursam, yeni evimizin bulunduğu caddede, caddenin girişinden bizim apartmana kadar 34 bina var diyebilirim. Şimdi beklenen İstanbul depremine geliyorum işte. 7,4 ile 7,8 arasında şiddet değerli olacağı öngörülen büyük İstanbul depremini ele alacağım.

 

İBB, bu sene tüm ilçeler hakkında Deprem Tahminleri Kitapçığı adı altında ayrı ayrı araştırma ve değerlendirme sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı. Kimi akademisyenlerce fazlasıyla iyimser bulundu bu araştırma sonuçları. Söz gelimi, her ilçede yaşanacak büyük depremden sonra meydana geleceğini tahmin edilen bina hasarlarına dair detaylı veriler var bu çalışmada. Beklenen depremde binaları hafif hasarlı, orta hasarlı, ağır hasarlı, çok ağır hasarlı şeklinde kategorilere ayırmışlar. Çok ağır hasarlı olarak tavsif edilen binaların aslında yıkılacak binalar olarak ele alınması gerektiği düşüncesindeyim. Çünkü yıkılacak bina diye bir kategori yok. Neyse, örneklendirelim konuyu. Bakırköy özelinde bu tahminler şöyle: Büyük İstanbul depreminden sonra 3939 hafif hasarlı, 3394 orta hasarlı, 1306 ağır hasarlı, 782 çok ağır hasarlı binanın ortaya çıkacağı öngörülüyor. Çok ağır hasarlı diye ifade edilen sınıflandırmanın ‘bunlar aslında yıkılacak binalar’ şeklindeki yorumumu beğenmediniz mi? O zaman bu sayının yarısına ikna olur musunuz? 782 bölü 2 eşittir 391 bina eder bu. Hadi sizin için biraz daha iskonto yapayım, 350 bina olsun. Bakırköy’de, beklenen İstanbul depreminde 350 bina çökecek. Eh, Marmaray’la Yenimahalle-Bakırköy durakları arasında giderken biraz etrafa baktıysanız evlerin durumundan/duruşundan farklı bir sonuca da varamazsınız zaten.


Sadece Bakırköy’de 350 bina…

 

Fatih ilçesine baktığımda çok ağır hasarlı bina kategorisinde 2083 bina görüyorum. Size gene fazla geldiyse, bunun da yarısını alayım. Yuvarlayalım sonra, 1000 bina diyelim yıkılacak olan.

 

Kentsel dönüşümün ve rantın en parlak ilçesi Kadıköy’de bile 209 bina çok ağır hasarlı geçiyor kayıtlara.

 

İzmir’e uğrayalım tekrar… Devlet, tüm imkanlarıyla sahada, enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarını 17 binanın yıkıntıları arasında yürütüyor ve dördüncünün dolmasına saatler kala dünya tatlısı bir kız çocuğuna ancak ulaşabilmeyi başardı.

 

Büyük İstanbul depreminde neler yaşanacağına dair şimdi bir fikriniz oluştu mu verdiğim sayılardan?

 

Hepimiz Allaha emanetiz. Literal anlamda da, tam olarak öyleyiz… Ya Hafız…

 

 

 

28 Ekim 2020 Çarşamba

Bostancı Üzerine...

 

Cumartesi günü taşındık. Dört gün ve gece geride kaldı yeni evimizde. Havva’nın iş değiştirme süreci ve bu geçiş döneminde halletmesi gereken ekstralar zaten hanımımı yeterince yoracak bir sürü meşgale yaratmışken, taşınmak apayrı bir altüst oluş; gayret, emek, zahmet, eziyet. Tamam kimse bizi zorlamadı taşınmamız yönünde ama bu ikisinin çakışması gerçekten tüketti bizi. Ben bir parça daha iyi durumdayım, nakliye, boya, marangoz, tesisat, elektrik gibi ya da kitaplık gibi konularla, yani eril iktidarın payına düşen işlerle ilgilendim daha çok, ama Havva benden çok daha fazla yıprandı: Evi toparlamak kolay iş değil; mutfak, giyim, perde, halı, şu, bu, bilumum kırılacak şeyin toparlanması, ardından yerleştirilmesi zaman alan netameli işler. Dediğim gibi ayrılacağı işte üzerine aldığı bir sürü şeyi bitirmesi, teslim etmesi bu hengâmede hiç kolay olmadı, hala da toparlayamadı, mesaisine sigara molası verdiğinde mutfağa geçip bir koli açıyor, gelişigüzel dolaplara kaldırıp sonra elden geçireceği zamana dek ortalıktan kaldırmakla uğraşıyor.

 

Yeni evimiz, taşındığımız evle kıyasladığımızda taban tabana zıt bir hayat sunuyor bize. Fatih eskiydi, Bostancı yeni bir bina. Fatih’in duvarlarına matkap girmiyordu – o derece kalın ve sağlamdı, burada ise elektrikçi tavana avize asmakta zorlandı, duvarlara tık tık çivi çakıp tabloları asabildik mesela. Fatih’te matkap zor delerdi duvarları. Fatih, güney ve doğu cepheye bakan, binanın dördüncü katındaydı, evin müthiş güneş alan bir konumu vardı. Yeni dairemiz ise önü çok açık olduğu için ışık alsa da, sadece kuzey cepheye bakıyor, dolayısıyla doğrudan güneş ışını vurmuyor pencerelerden içeri. Tabi bu durumda çamaşır kurutma makinesi şart oldu. Bakalım. Fatih’teki duvarların kalınlığına değinmiştim, komşuların sesini, gürültüsünü duymazdık hiç, hakeza onlar da bizi. Kaç defa merdivende rast geldiğimiz zaman bana ‘bir yerlere mi gittiniz? Hiç ses gelmiyor sizin evden’ diye sorulmuştur. Yeni evimiz öyle değil. Bugün üst kattan EBA eğitimini dinledim. İki muhit arasındaki fark da bu kadar çarpıcı: Fatih kozmopolitliğin kaotik bir hale evrildiği, kalabalık, karmaşık, karışık bir yerdi, eski Fatih’in ruhuna fatiha okunalı çok oldu zaten. Bostancı daha sakin, düzenli. Fatih’teki evimizde trafik gürültüsü, trafik kavgası, korna sesi, egzozları insanları rahatsız etsin diye ayarlanmış motosikletlerin orospu çocukluğu hiç bitmezdi, yeni evimiz ise bu sıkıntılardan tamamen azade. Bununla beraber yakınlarda bulunan lunaparktan korku/heyecan çığlıkları her gece kulaklarımıza geliyor, evin az ötesinde halı sahalar var, oradan da top oynayan değişik yaş gruplarından insanların neşeli bağırışları. Fatih’teki evin her bir yanı çarşıydı, çeşitli süpermarketlerden sıra sıra manavlara, kuruyemişçilerden kasaplara, terziden bir milyonculara, baharatçılardan şarküterilere, kırtasiyelerden nalburlara, tüm ihtiyaçlar evin çevresindeydi, paçacıdan veterinere kadar. Burada öyle değil. Bu açıdan zor bir muhit burası.

 

Havva memnun. Havva mutlu. Havva başından beri benden fazla ısınmıştı bu eve, şimdi de tüm yorgunluğuna, hatta tükenmişliğine rağmen hiç şikâyet etmiyor.

 

Kedi de alıştı.

 

Sıra bende. En azından asansörlü bu ev. 

16 Ekim 2020 Cuma

Pılıpırtı ve Benzeri Uğraşlar Üzerine...

 33 (Otuz üç) koli kitap mı olur ya...

Taşınma işleminden önce, toplanma-toparlanma aşaması var ve bu berbat bir meşgale. Üstelik, şimdikinden daha küçük bir eve geçiyoruz. 

Yeni evin boyası, elektriği tamam. 

Ama taşınmak... Öffff... 

8 Ekim 2020 Perşembe

Tahinli Çörek Üzerine...

 

Tahinli çörek bağımlısı bir adamım. Benim için dünya bir yana, tahinli çörek bir yana. Neredeyse her pastanenin, fırının tahinli çöreğini denemek gibi bir merakım var. Bu mereti her yerde bulabilirsiniz ama hepsi aynı kalitede, lezzette değil. Nasıl corona virüsünden korunmak için kullandığımız maskelerin %95’inin standart dışı, yani işe yaramaz ve işlevsiz olduğu açıklandıysa, tahinli çörek yerken de ağzınızda tahinden çok şeker ya da tatlandırıcı olduğunu tahmin ettiğiniz şeyleri hissedeceksinizdir; bilimsel analiz yapmadığımdan kıçımdan sallayacağım ama tahinli çörek diye satılan mamullerin %95’i standart dışı olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla.

 






İki fırın/pastaneyi müstesna bir yere koyarım bu tahinli çörek mevzuunda: Kovan Fırın ve Backhaus. Diğer ürünleri hakkında konuşamam çünkü değerlendirme yapabilecek deneyimim yok, ama tahinli çörek konusunda benim nazarımda zirveyi paylaşan iki mekândır bunlar. Backhaus’ten en son iki sene tehinli çörek yemiştim, annemlerin Yeşilköy’den taşınmasının ardından yaşam çevremde bulunmadığından Backhaus gömüyorum ne zamandır, haliyle tahinli çöreklerini de yiyemiyorum. Kovan Fırın ise çok sayıda şubesi olan yaygın bir ağa sahip, dolayısıyla kendileriyle aşkım devam ediyor. Backhaus’tan daha küçük onların tahinli çöreği, ama tahin oranı daha yüksek ve biraz daha kavruk (yanık demedim, kavruk) bir tadı var.

 

Gelelim ekonomik göstergelere: Backhaus’dan 2018 yılında aldığım son tahinli çörek için 7,5TL ödemiştim. Annemler taşındı Yeşilköy’den, benim de yolum oralara düşmediğinden kısmet olmadı tahinli çöreklerini yemek. Bugün için fiyatının 15TL olduğunu öğrendim internet sitelerinde. Kovan’ın tahinli çöreğinin seyrine daha yakından vakıfım; şubesi çok, ayrıca arıza kayınpederim de bana benziyor tahinli çörek sevdasında, onu mutlu etmek için de sıklıkla uğruyorum oraya. Kovan’ın tahinli çöreğinin fiyat artışını gayet yakından takip edebilmemin nedeni bu:

 2017 senesinde 2,5TL

2018 senesinde 4TL

2019 senesinde 7,5TL

2020 senesinde 9 TL.

 

Özetle Backhaus’un tahinli çöreği son iki sene %100 zamlanmış, Kovan’ın tahinli çöreği daha da fazla, fiyatı iki sene içinde %125 artmış.

 

Çok değil, 5-6 yıl önceye kadar ‘ev alan kazanır’ diye bir söz söylenirdi; İstanbul özelinde konuşacak olursak gayrimenkul fiyatları hemen her zaman enflasyon oranının üzerinde artardı bu şehirde. Lakin durum değişti, o kadar çok yeni konut yapıldı ki, bu defa konut enflasyonu söz konusu. Üstelik şehir merkezine uzak, daha yaşanabilir çevrelerde yapılan lüks siteler, raylı sistemlerin ulaşımı kolaylaştırmasıyla daha cazip hale geldi. Şüphesiz şehrin aşırı göç ile şişmesinin yanı sıra kimi Suriyeli kimi İranlı kimi bilmem ne bela unsurların akın akın downtown’a yerleşmesinin de bu tersine nüfus hareketinde rolü var. Her neyse, artık ev fiyatları yükselmiyor. Tahinli çörek müthiş prim yapsa da gayrımenkul tüm havasını kaybetti; artık yatırımlık değil, oturumluk konutlar. Biz de oturmaya karar verdik, yeni ev aldık. Evin parasını öderken sahibinden.com’daki emlak endeksi bölümünde geçen seneye kıyasla yeni evimizin  %26 prim yaptığı bilgisini hatırladım, parayı eve gömmek yerine tahinli çöreğe yatırsam, seneye böyle iki ev alırım diye geçirdim aklımdan.

Arada bir de yerdim.

Boya, marangozluk gibi işleri bitirdikten sonra yakın zamanda nerede oturduğum sorusuna Bostancı diyeceğim günleri bekliyorum şimdi.

Oralarda kaliteli pastaneler de vardır belki, kim bilir?

24 Eylül 2020 Perşembe

Furkan'ın Manifestosu Üzerine...

 

İntihar vakaları arasında en can yakıcı olanı, sanırım geleceğe karşı umutsuzlukla şekillenen ve insanın canını kıymasıyla sonuçlananları. Edebiyatta intihar denilince akla gelen ilk örneklerden biri Kirilov, ama onun intihar motivi farklıydı: Bir nihilist olan Kirilov’un intihar düşüncesini aklından çıkaramaması, yaratıcı Tanrı düşüncesiyle kavgalı olmasından kaynaklanır. Tanrı’ya inançsızlığı, onu hayatına son vererek Tanrı gibi olma düşüncesine çekmektedir. Kirilov’a göre tanrı yoktur ama hayatın her alanınca tanrı/tanrısallık düşüncesi insanların zihinlerinde ve kalplerinde yer alır; dolayısıyla bu tasavvurla kavgalıdır Kirilov, buradan hareketle intihar ederek tanrısallığa erişmeyi hayal eder durur. Camus’nun Sisifos Söyleni’nde uzun uzadıya irdelenen uyumsuzun intiharı, çoğu kişi tarafından Kirilov’dan esinlenilmiş gibi ele alınsa da, ben farklı düşünüyorum: Uyumsuzun derdi tanrı değil hayatın kendisidir, özellikle insana dayatılan ve kaçış yolu bulunamayan zorba hayat.  Bu kaçınamazlık hali, zamanla yabancılaşmaya götürür insanı, şu satırları hatırlayacak olursak demek istediğimi daha iyi anlatabileceğimi sanıyorum: “Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, yemek, çalışma, uyku ve aynı uyum içinde Salı, Çarşamba, Perşembe ve Cuma, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün NEDEN yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. BAŞLAR, işte bu önemli. Bıkkınlık makinemsi bir yaşayışın sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışı sonuç takip eder: Yıkım ya da iyileşme.” Camus’nun kullandığı yıkım kelimesinin intihar anlamına geldiğini söylemek gereksiz. Ne var ki, başa dönecek olursam, uyumsuz da tıpkı Kirilov gibi umut yoksunluğu saiki ve çaresizlik duygularıyla intihara yönelmez. Doğal olarak her intihar üzücüdür ama gelecekten, hayattan ümidini kaybeden kişinin intiharı bu iki karakterin intihar düşüncesinden farklı ele alınmalıdır bence.

 

Bugün,18 yaşındaki bir genç, sosyal medya hesabında bir intihar mektubu paylaştı, ardından hayatına son verdi. Doğruluğunu bilemem, kargo şirketinde çalışıyormuş. 18 yaş, geleceğe ümitle ya da merakla ya da heyecanla, yaşayacağı mutlulukları hayal ederek, kızlara ve dünyevi hazlara kollarını açarak bekleyeceği, kanı kaynayarak carpe diem’in dibine vuracağı bir yaş. O yaşta okuyacağım üniversiteyi, askerliği yapacağım yeri, ilk sevgilimin kim olacağını merak ediyordum söz gelimi. Sanki gemi, uzun bir yolculuktan sonra ayak basmadığınız bir limana yanaşır da indiğiniz an sizin için bilinmezlerle dolu yeni bir hayat başlar, çocukluğun sonu, hukuk kimliğinizin miladıdır o yaş. Hayat sizi beklemektedir.

Bu çocukcağız için bunların hiçbir anlamı kalmamış şimdiden.

18 yaşındaki biri sevgilisi kendisini terk ettiği için intihar etse bunu garipsemeyiz. Aptal, yazık filan der, üzülür ve şaşırmayız.

50 yaşında bir adam malını mülkünü yitirip intihar etse içimiz sızlar. Ailesine, çocuklarına maddi sorumluluklarını yerine getiremediğinden ötürü duyduğu utanç duygusunu anlamaya çalışırız, hüzünlenir ne var ki buna da olağandışı bir durum gibi bakmayız.

 

Peki, bu yazının konusu olan 18 yaşındaki çocuğun, meramını çok güzel bir Türkçeyle düzgün cümleler kullanarak ve akıcı bir şekilde anlattığı, pek az imla hatası olduğuna göre yayınlamadan önce defalarca okuduğunu tahmin ettiğim, muhtemelen yavaş yavaş, düşünerek kaleme alınmış aşağıdaki umutsuzluk manifestosunu ve sonra da kayalıklardan atlayarak intiharını nereye koyacağız?

 

 














 


 

Günlerdir kafamıza ve gönlümüze göre ev almaya çalışıyoruz. Bir önceki postta değindiğim, Havva’nın aşık olduğu evi hem paramızın yetmemesinden hem de emlakçının bize oynadığı oyundan ötürü kaçırdık. Havva’da ve onu mutlu etmek isteyen bende küçük ölçekte bir travma yarattı bu durum. Başka evlere bakacağız artık. Deprem sonrası, raylı sistemlere yakın, , Anadolu yakasının hoş bir muhitinde, asansörlü, üç odalı balkonlu bir ev peşindeyiz.

 

Ve, yukarıdaki mektuba, bilgisayar ekranımda sahibinden.com açıkken, satılık evlere baktığım esnada rast geldim ben.

 

Yazdıklarına dair bir yorum yapmaktan utanıyorum. Yoksa, sayfalar dolusu şey çıkar... Ama ne anlamı var artık? 



Furkan, Allah sana rahmet eylesin. Senin kadar cesur olamadım hiç. İki intihar teşebbüsüm oldu bu yaşıma dek, ikisi de hatunlar yüzündendi.

Asil ama ince ruhun bu dünyaya çok fazlaymış güzel kardeşim.

 

Bu mektubu okuyup gözleri sulanmayan insanlardan Allaha sığınırım.

17 Eylül 2020 Perşembe

Aile Tımarhanesi ve Gayrımenkul Savaşları Üzerine...

 

Bu aralar bloğa pek bir şey yazmıyor olmamın sebebi, aile olarak gündemin çok sık değişmesi ve freni patlak bir kamyon gibi savrulup durmamızdan kaynaklanıyor. Takip edilecek gibi değil. Bir olay hakkında yazacak oluyorum, ertesi gün pat diye her şey ters yüz oluveriyor. Çok kısa olarak elimden geldiğince özet geçmeye çalışacağım size.

 

Havva, iş hayatının sonbaharında, EYT’li yani emeklilik için yaşa takılanlar kitlesinin bir üyesi ve bu şartları taşırken çok büyük bir şirketten iş teklifi aldı, sunulan maddi koşullar kendisini cezbetti, hal böyle olunca o şirkete geçmeye karar verdi. Kariyerinin sonlarında Maslow’un kendini gerçekleştirmesiyle tanışma hayali kuruyor şimdilerde. Yeni iş yeri Anadolu yakasında, üç yıllık Fatih’te ikamet etme deneyimini ıstırap çekerek bitirmiş olma hayalini de önceki cümledeki hayal ile bir araya getirince, dolgun ücretli güzel bir iş, huzurlu ve keyifli bir yaşam alanı rüyası gerçeğe dönüşecek inşallah. Fatih’teki kendi evimiz, başlangıçtaki düşünce şimdi oturduğumuz bu evi kiraya vermek, benim küçük evin kira geliri üzerine koyup karşıda, Acıbadem, Altunizade, Bağlarbaşı gibi semtlerde güzel bir eve kiraya çıkmaktı.

Bizi kendi başımıza bıraksalar bu işi dilediğimiz gibi kotarabilirdik aslında.

Tam o günlerde iki yıldan beri satılık olan yazlığa ciddi bir müşteri çıkıverdi. Yazlık İstanbul’a 90km uzaklıkta, gören her kişinin âşık olacağı bir evdi. Artık satıldığı için rahat rahat yazabilirim; annemler dublekste oturuyorlardı, üstte iki oda, iki banyo-wc, teras vardı, alt dubleksin alt katında da koca bir salon, upuzun bir balkon, iki oda, bir banyo, iki wc. Dubleksin altında, zeminde iki daire vardı, her biri 2+1 şeklinde, ayrı giriş kapıları olan, her ikisinden de kira geliri aldıkları. Ama evi eşsiz kılan yukarıda anlattıklarım değildi, konumuydu. Şunların hepsi yanyana, bitişik: Deniz – Kumsal – Ön bahçe – Ev – Garaj – Yan yol – E-5 karayolu. Argo tabirle görenin dibi düşerdi, Kumburgaz’dan başlayan sahil yazlık ev şeridinde, benzerinin görülemeyeceği sadece 250-300 metrelik kısacık bir alanda evler bu şekilde, yani hem yalı, hem müstakil, hem bahçeli, hem Yan yolun bitişiğinde, E-5 istinat duvarına tükürük mesafesinde. Bir takım bürokratik sorunlar olmasaydı iki senede iki yüz defa satılırdı ama zamanı biz kiraya taşınmayı kalktığımızda gelmiş. Nihayetinde yazlık ev satıldı.

Babam, evden gelen parayı kabaca üçe böldü ve bir payı bana verdi, kendi küçük evini de sat, üzerine koy, kiraya çıkmak yerine yeni bir ev al dedi. Allah razı olsun. İnsanın kendi evinde oturması nimettir.

Böylece arayışımız yön değiştirdi. Fakat benim ev satılmıyor bir türlü, babam olaya müdahil olunca, satılabilecek değil, altı ay müşteri bekleyecek yüksek bir fiyat biçmem konusunda dayatmada bulundu, yani para verince olaya da etkin bir figür olarak yön vermeye başladı.

Bu arada Havva da uzayıp duran bu sürecin bir an evvel bitmesi için sıkıntı duymaya başladı. Müdahale hakkını kendinde gören baba, müdahale ettirmemem gerektiğini bana hissettiren eş.

Şunun da altını çizeyim, babamla aramızda ne yazlık satışı ne de sonrasında hiç para konusu geçmedi, talebim olmadı, beklentim yoktu. Kendi kendine bu kararı verdi; gene yazıyorum, Allah razı olsun.

Biz bu defa satın alacak ev aramaya başladık. Benim küçük evim satılmıyor, Havva tatlı tatlı sızlanıyor, babam tok satıcı kıvamında talimatlar yağdırıp her şeye burun büküyor, benimse kriterlerim çok yüksek: Giriş ya da dubleks olmayacak, bir katın üzerine asansör şart, 3+1 olacak, 15 yıldan eski bir bina düşünülmeyecek, raylı sistemlere yürüme mesafesinde olacak, nezih bir muhit ve alışveriş çevresi olacak. Her şeyi istiyorum görüldüğü gibi. Annem de kulağıma fısıldıyor arada, sen güzel bir ev bulursan babandan biraz daha destek istersin, seve seve verir diyor.

İşte bu hareketli gündemin ortasında babam gitti, kendileri için gene bir yazlık aldı. Aslında mesele sattıkları koca evde bulunan eşyaların ne olacağı açmazından tetiklenmişti; bu eşyaları koymak için depo nevinden küçük bir daire tutalım diye düşünen bize ve anneme inat, bu defa gitti, dört katlı müstakil bir yazlık aldı adam. Para yok, bir pay bana, bir pay muadilime gittikten ve geri kalan miktarı da kendi sigorta ve kredi borçlarına harcadıktan sonra, cebinde sıfır lira varken neredeyse sattığı yazlık kadar pahalı bir ev aldığı mesken. Bir şeyler satacak, üzerine de külliyetli miktarda kredi çekecek ödeme için. Bu kararı alırken de kimseyle fikir alışverişi yok, düşünüp taşınma yok. Sattığı yazlıktaki eşyalara yirmi bin lira biçmiş, alıcıya bu tutarı ödediği takdirde evi eşyalarıyla bırakmayı teklif etmişti. Müşteri ise o kadar para bayıldığı evde başkasının ikinci el eşyalarını kullanmaya razı olmayınca, babam o eşyaları ne yapacağını düşünür oldu, sonuçta sokağa atmaya kıyamadığı o eşyaları koymak için elli misli para verip yeni bir yazlık almak çok daha mantıklı geldi kendisine.

Dünyanın en iyi ailesine sahibim ve bunun şükrünü eda edemem, ne var ki tımarhanelik insanlardan müteşekkil bu aile. Ülkenin, makro planda dünyanın içinden geçtiği ekonomik koşulların belirsizliği, global ölçekte etkisini yaşatan pandeminin gölgesinde karanlık gelecek tasvirlerini görmezden gelerek bir insan nasıl olur da milyona yakın bir tutarı sırf yazlık almak için kredi çekerek faiziyle ödeme boyunduruğu altına hapseder kendini? Üstelik mukayese edilemeyecek ölçüde daha iyisini satmışken? Hayret, isyan ve anlam verememe karışımı tepkileri verdik, muadilim bile ta nerelerden anneme izahı olmayan şeylerin mizahı olur demiş, satılan eski yazlığın çok küçük olduğu dalgasını geçmiş.

Tepkilerin en sertini, ağırını annem verdi. Boşanma kararı aldı. Kendisine kulak verilmediğini, yetmiş yaşında hala kredi ile ödenecek, hiç istemediği ve oturmayı düşünmediği bir ev için uğraşmayı kabullenemedi, düşüncesinin, kanaatinin sorulmamasına çok bozuldu ve bu evlilik bitti noktasına geldi. Büyük krizler yaşandı aile içinde. Durulması epeyce zor oldu.

Başkalarının önerisiyle, iki haftalığına Akçay’daki devremülke gitmeye, yalnız kalma şartıyla ikna oldu annem. Babam da kabul etti. Bu defa ben kıyameti kopardım, salgın tamamen kontrolden çıkmışken ne işi var tek başına oralarda diye. Bu defa annem de babam da bana patladılar, babam beni salgın konusundaki tedbirci yaklaşımımdan ötürü salak gibi davranmakla suçlamadı ama ima etti, çok abartıyormuşum. Annem zaten dengesini tümüyle kaybetti. Durup dururken ağlamaya başlıyor, ‘yalnız yaşamak istiyorum, hiç kimseyi görmek istemiyorum’ diye.

Biz bu arada bir ev bulduk. Girişimlerimiz devam ediyor. Havva aşık oldu, ben de çok beğendim evi. Paramız yetmiyor. Bekleyelim, sonu hayrolur inşallah.

JohnBreuilly der ki, “hiçbir şey kaçınılmaz değildir, olup bittikten sonra öyle görülür.” Olanlar, anne-babam arasındaki duygusal bağın 70 yaşını çoktan aştıkları bu dönemde ciddi bir şekilde zedelenmesi, bizim beğendiğimiz evde oturmak için ihtiyacımız olan görece küçük bir meblağı babamdan isteyemeyecek kadar kendisinin kredi borcuna girmesi ve biliyorum ki Havva’nın âşık olduğu o evi alamazsak babamın bundan dolayı kahrolacağı…

1 Eylül 2020 Salı

Sakal Üzerine...

 

Epeyce travmatik bir dönem geçiren dostuma gittim dün. Şubattan beri görüşmüyorduk. Özlemiştim, evinde, üstelik yalnız olduğunu öğrendiğimden habersiz damladım evine. Kapıdayken müsait mi diye aradım, sevindi, buyur etti içeri hemen. Muhabbet ettik, geyik yaptık. Ona da bana da iyi geldi bunca zaman sonra beraber zaman geçirmek. Sakallarıma gözü her kaydığında ‘Hetfield olmuşsun’ diyip durdu. Evde boş oturunca kıl tüy işleriyle uğraştığımı söyledim ben de.

 

Bugün Havva ile alışverişe çıktık; şarküteri, market derken manava düştü yolumuz. Manav bana ‘hacı abi’ diye hitap ediyor, belki bir gün gerçek olur kim bilir? Bir ara Havva dışarıdaki reyonda sivri biber seçerken, daha serin olduğundan içeri geçtim, köşedeki TV açıktı, haber yayını. DEAŞ’ın sözde Türkiye emiri yakalanmış, onunla ilgili bir habere denk geldim o sırada. Tasarladıkları eylemler, ele geçirilen malzemeler anlatılıyordu, dikkat kesildim. O sırada gayet titiz bir şekilde giyinmiş mütesettir, ince, dinç yapılı bir kadın müşteri de benim yanımda durup TV’deki haberi izlemeye başladı. Yüzündeki maskeden ötürü yaşını tahmin etmek mümkün değildi, tahminim 25-30 yaşlarında olduğu yönündeydi, birden habere konu terör şüphelisinin fotoğrafı ekranda çıkınca son derece temiz bir İstanbul Türkçesiyle, hatta cıvıl cıvıl bir ses tonuyla diyebilirim, hayret nidası atıp konuşmaya başladı.

“Aaaaaaa… Sakallı. Bu ne şimdi?”

DEAŞ terör şüphelisi birinin, üstelik sözde Türkiye emiri olduğu ifade edilen bir şahsın dövmeli ya da atkuyruklu olmasını mı bekliyordu acaba? Bir de durup bana bakarak söyleyince bunu, bir cevap da bekliyor belli ki. Maskemin altından taşmış sakallarıma gitti parmaklarım, gülümseyen bir sesle karşılık verdim:

“Her sakallı kötü değildir, sakallı ve iyi insanlar da var hayatta.”

Bu saçma sapan ifadeye karşı kadın ne dese beğenirsiniz?

“E elbette! Sakallı adam kötülük mü yapar? Olur mu öyle şey?!”

 

Dumur nedir, nasıl olunur konulu sosyal deneye malzeme oluyormuşum meğer manavda. Bu söze karşı ne diyebilirsiniz? Sakallı birinin adli ya da siyasi bir cürüm işlemeyeceğine dair bu derece emin olan birine ne anlatılabilir? Dini terminoloji çerçevesinde değerlendirirsek, ‘sünnet’ olan sakalın insanları haramlardan koruyacağına dair bu inancı nasıl idrak edebiliriz? Saflık deyip geçer misiniz? Fundamentalizmin zihinde yarattığı maraz mıdır bu tasavvur? Yoksa bu kadın sadece salak mıydı? Bu düşünceye sahip biri 2020 senesinde, bunca yaşanan, tanık olunan olaydan sonra hala aramızda yaşıyor olabilir miydi? Belki de benimle dalga geçiyordu. En ufak bir fikrim yok.

Doğruca arkamı döndüm, dolaptan bir büyük şişe çiğ süt, bir kutu da maya aldım. Kadından uzak durmaya çalışıp Havva’nın gelmesini bekledim sabırsızlıkla.

 

İhracımın dördüncü yıl dönümüydü bugün. Toplumun bu yanlışlığa, haksızlığa, hukuksuzluğa tepki vermesini boşuna ümit ettim bunca sene, hardcore realist yanım zaten başından beri buna ihtimal vermiyordu ama işte, insanız, ümitsiz de yaşanmaz. Heyhat… Sakal bırakmaya çok geç, ancak 47 yaşımda karar vermişim, meğer ondanmış bu yaşadığım ıstırap.

 

Hetfield sakalı da olsa, manav bana ‘hacı abi’ diye hitap ediyor. Bu da bir şeydir.

Şimdi hatırladım, bir de şöyle bir şey vardı.






7 Ağustos 2020 Cuma

Göt ve Göbek Üzerine...

 




Yılbaşında işi bırakmıştım, o zamandan beri çalışmıyorum.

Mart ayından bu yana evden mesaiye başlayan Havva gibi ben de virüsten olabildiğince korunmak için gerekmediği sürece evden dışarı çıkmıyorum. Alışveriş, bazen Havva ile sakin saatlerde kısa yürüyüşler, o kadar.

Sigarayı bırakalı dört aydan fazla oldu… Bu aralar tek tük içmeye başladığıma bakmayın, bağımlılık değil, gerilimden kaynaklı. Bağımlılığı attım üzerimden çok şükür, lakin her sigarayı bırakan insanın başına gelen benim de başıma geldi.

 

O kadar şişmanladım ki, yürürken evin parkeleri ağlarcasına çıtırdıyor. Banyoya girip küvete adımı attığımda gözlerimin önünden filmlerdeki sahnelerin benzeri geçiyor, ya zemin çöker de küvetle beraber alt kata düşersem diye.  

 

Bu gidiş iyi değil. Öyle böyle değil. Balina gibiyim aq.

 




Not: Blogspot arayüzü değiştirmiş, nefret ederim böyle şeylerden. Bu postta yeni özellikleri öğrenmeye çalışacağımdır, karşılaşacağınız aksaklıkların açıklaması bu. 


6 Ağustos 2020 Perşembe

"The Horror... The Horror" ve Doğum Günüme Doğru Bir Hasbihal Üzerine...

“Bana ne yediğini söyle, sana ne olduğunu söyleyeyim” demiş Jean Anthelme Brillat-Savarin. Sonralar Feuerbach bu önermeyi kısaltarak tekrarlamış: “İnsan, yediği şeydir” diye buyurmuş. Gastronom ya da hekim değilim, bilimsel olarak bu ifadeleri açıklamaya kalkmayacağım. Yoksa sürekli et yemenin insanı vahşileştirdiği filan söylenir, açıkçası hiç bu konulara girmeye niyetim yok. Nihayetinde yediklerimizi hazmediyoruz. Proteini, vitamini, minerali, hidratı, yağı ve daha bilmem ne varsa yediklerimizden alıyoruz. Ne var ki ‘zehir dozdur’ diyen Paracelsus amca gibi, fazla ya da az olduğu durumlarda zarar veriyor bu yediklerimizin muhtevası. Bal şifa olabilir, her gün yarım kilo yenirse şifa mı olur bünyeye? Tuz olmadan yaşanmaz, ama ya sınırın çok üzerinde alınırsa? Brokoli veya yeşil çay ya da şarap fark etmez, belli bir miktarın fazlası insanı hasta eder, bu da kesin. Midesi, bağırsakları, karaciğeri, böbrekleri iflasa gider aşırı tüketim sonunda. Kolesterolden trigliseride, tansiyondan kalp hastalıklarına dünya kadar sorun yaratır tüketimin şekli ve miktarı. Dediğim gibi doktor olmadığım için bu sularda kulaç atma niyetinde değilim. Bütün şişkolar (benim gibi) hazmedebildiklerinden fazlasını yedikleri için o haldeler. Metabolizmaya filan atılır genelde kabahat, ne var ki metabolizma zaten harcayamadığından fazlasını bana yükleme demekte kendi lisan-ı haliyle.

 

 

Meseleye farklı bir perspektiften bakalım şimdi. İnsan tüketicidir. Bize sunulan, daha doğrusu karşımıza çıkan her şeyi tüketiyoruz. İnsan sadece sindirim sistemindeki iç organlardan müteşekkil olsaydı, yemek/içmek üzerine devam ederdim yazmaya ama hayır, tüketim sadece yiyip içtiğimizden ibaret değil. Beş duyu organımızın algıladığı tüm uyarıcılar, bir tüketim öğesi olarak üzerimizde etkili oluyor. Ruh, Yaradan’dan ödünç aldığımız o kutsal ve ilahi varlık, bünyemizdeki mide ya da diğer sindirim organları gibi, bu uyarıcılardan gelen işaretleri öğütüyor, eritiyor, bizi biz yapan öze dönüştürüyor. Dönüşüyoruz. Gördüklerimiz, duyduklarımız, varlıklarını duyumsadıklarımız her daim bize hücum halinde; hazmetmek zorundayız onları, iyiyi kullanmak, ayrıştırdığımız kötüyü ise kendimizden uzaklaştırmamız gerek. Yiyecek içecek için sindirim sistemi ne ise, geri kalan her şey için ruh aynı işlevi görüyor. Ve tabi, karaciğerin görevlerini yerine getirmekle görevli Ruhumuz. Gerektiğinde depolar, gerektiğinde kullanılmak üzere değiştirir, gerektiğinde temizler. Ruh, bizi biz yapan şeydir. Her birimizde olan bir filtre gibi, çirkinlikleri, fenalıkları ayrıştırıp onları bizden uzak tutmaya, güzel ve iyi olanı da kendimize katmamıza yardım eder. EmanuelSwedenborg insanın yüceliğini onun ‘doğru olanın doğruluğunu, yanlış olanınsa yanlışlığını ayırt edebilme yeteneğine’ bağlar. İnsanı eşref-i mahlûkat yapan da bu değil mi? Ayırt edebilme, doğruyu seçme, güzeli sevme, kötüden uzak durma, hakkı bilme ancak aklın, yani bilincin varlığı ile mümkün, sonuçta yapılan tüm tercihler ruhu etkiler. Seçme, özgürlüğün dışavurumu eylemdir. Özgürlük beraberinde seçme hürriyetini getirir. Neyi seçeceğimize aklımızla biz karar veririz. Bir elek, nehir kenarında altın parçacıklarını da eler, çakıl taşlarını da. Hangisini ayrıştıracağı ve eleyeceği insanın tercihine kalmıştır. İsterseniz Yuhanna İncilinin ilk ayeti gibi ‘önce söz vardı’ deyin, isterseniz Faust’un meşhur başlangıcını hatırlayın ve ‘önce eylem vardı’ deyin, perde kapanırken hepsi aynı yola çıkar; önemli olan kalplerimiz ve kalbimizin rehberliğindeki fiillerimizdir. Bunların niteliği, istenci, davranışlarımızı ve tutumlarımızı belirler. Bizi biz yapar.

 


Gelelim günümüze… Yıl 2020, doğum günüme bir haftadan az kaldı, 47 bitecek, 48’e adım atacağım. Ben de dünyadaki her kişi gibi sürekli bir uyarıcı bombardımanı altındayım, algı kapılarım ardına kadar açık ve her şey üzerime üzerime geliyor. Ve ne yazık ki, alas, poor Yorick, sığınaksız, korunaksız altında olduğum bu bombardıman, tıpkı senin, sizlerin maruz kaldığınıza benzer şekilde, şemsiyeden mahrum bir şiddet yağmuru halinde çürütüyor beni. Şiddet… Dehşet… Korku… Kaygı… Nefret… Öfke… Tükettiğimiz her şey artık şiddet formunda bize sunuluyor ve çaresiz biz de ruhlarımızı onunla beslemekten kaçınamıyoruz. En hoyratından, dayanılmaz ve bıkkınlık verici halde bu şiddet bombardımanı. Bitmiyor. Değişik şekillere bürünüyor, farklıymış zannı yaratıyor bazen ama hayır, özü, cevheri canımızı karşı konulmazca yakan, bizi ümitsizliğe boğan türden bir şiddet atmosferi bu. İyi ve sağlıklı beslenmenin temel koşulu çeşitli gıdaları ölçülü ve düzenli almaktan geçiyor ama bizler tek tip gıdayla beslenmeye, kahvaltımızı, gündüz ve akşam yemeklerimizi aynı şeyle geçirmek zorundayız. Sevgi yok, merhamet kayıp, adalet duygusu çarpılmış ve insana iyi gelecek, ruhu huzura kavuşturacak tüm duygular bizden uzak. 2020 senesindeyiz, doğrusu sükûna, huzura, o kadar yabancıyım ki… 48 yaşıma sayılı günler kala idrak ettiğim, şiddetin her türlü hali altında ezilmiş olduğum gerçeği. Karanlığın Yüreği’ndeki Albay Kurtz’un ‘dehşet… dehşet…’ diye sayıklamasını hatırlıyorum, ondan uyarlanan filmde Marlon Brando bunu ne etkileyici söylüyordu öyle. İlk başta bu satırları/ sahneyi tam manasıyla idrak edemediğimi itiraf edeyim size. Biraz daha büyümek ya da biraz daha acı çekmek mi gerekiyormuş acaba? Belki de öyledir. Korku verici, içimi ezen, düşüncelerimi eğip büken ve kalbimi lime lime eden berbat bir hayat içinde yaşıyormuş gibi yapıyorum ve doğrusunu isterseniz siz de öylesiniz, (bir gün bu satırları okursanız) haklı olduğumu fark edeceksinizdir. Şeş cihetten zehirli oklarla işkence altındayım çünkü. Bir ben diye yazıyorum, bir sizi de konuya dâhil ediyorum, çünkü hepimiz aynıyız. Bütün mesele farkındalık, er ya da geç herkes ayıyor bu konuda. Bütün uyarıcıların bize şiddet yönelttiği bir hayatta devekuşlarından başka kimse ebediyyen gözlerini kapatamaz sanırım. Şiddet denildiğinde insanlar genelde fiziksel türünü anlıyorlar bu kavramın, bir zorbanın eliyle itip kakılmak gibi. Bu konuda söylenebilecek şeyler sayfalarca uzatılabilir, ve evet, hiç biri de yanlış olmaz. Haksızca ve adaletsizce maddi şiddete maruz kalmak ve bunun önüne geçememek çok incitici bir durum. İtin kopuğun, lümpenin, terbiyesizin bazen karşı komşu bazen ABD başkanı formunda karşınıza çıkması hayatı çok zorlaştırır, kaçma isteği yaratır içinizde. Trafikteki öküz de, sıra beklediğiniz asansörün kapısında sizi iten davar da aynı. Uğradığınız haksızlığı telafi etmek istediğinizde gözünüzü korkuturlar şiddet unsurunu kullanarak. Ama benim ve sizin hayatınızı çekilmez hale getiren, bizleri perişan eden şiddet kuşkusuz bununla ibaret değil: Saf ve katıksız şiddet olarak fiziksel şiddetten bahsedersek eğer, örtülü şiddet hakkında daha geniş bir yelpazeye göz atmamız gerek. Şöyle bir bakalım, 2020 senesindeyiz, dört yıl önce işimden atılmamla sonuçlanan haksız muamele bana uygulanan büyük bir şiddet türüydü söz gelimi. Bununla yaşamak, hem de kendini neredeyse hiçbir ortamda ifade edemeyecek kadar kriminalize edilmek ve böyle yaşamak zorunda kalmak şiddete maruz bırakılmanın en acılı örneklerinden biri. Üstelik bu devlet şiddeti, sosyal şiddet halini alınca içe doğru çöküyor insan, büzüşüyor, küçülüyor sanki. Doğa bize şiddet gösteriyor, insanoğlunun yarattığı tahribata en ağır ve sert tepkiyi veriyor iklim değişikliğini bize yaşatarak. Barajlardaki suyun tükenmesi ama her yağmurda ortalığı sel alması doğanın cezai şiddetinden başka nedir ki? Küresel ısınma diye bahsedilen, tabiatın intikamı olan şiddet aslında. Bu yılın başından beri Corona virüs şiddetine maruz bütün insanlık. Bugün –tam şu an itibarı ile- 707498 kişi ölmüş bu salgından ötürü. Corona virüsün yarattığı şiddet aylardır anneme sarılmama, babamın elini öpmeme mani. Havva ile elimizi kolumuzu sallayarak yürümeye, benim bayram namazına gitmeme engel. Yüzümüzde maske, aramızda mesafe yokken markete dahi gidemiyoruz, bir virüsün yarattığı dünya çapındaki salgın hac farizasını da, sanatsal/sportif faaliyetleri de sekteye uğrattı. Sürekli tedavisi ve aşısı olmayan bu hastalığa karşı hiç aklımızdan çıkarmadan, bir an bile boş vermeden kendimizi korumak zorundayız. Bu durumun yarattığı zihni meşguliyet görünmeyen bir düşmana karşı daima tetikte olmayı gerektiriyor ve dayattığı bu şiddet duygusu bıktırıyor insanı. Ekonomik şiddet deseniz, fazlasıyla var hayatımızda. Geçimimizi, genel tanıma uygun olarak söyleyecek olursam sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçlarımızı gidermek zorundayız ve gün be gün kötüye giden koşullar ekonomik anlamda geleceğimizin parlak olmadığını gösteriyor bize. Daha az para, daha çok gereksinim ile yaşamaya çalışıyor, bu durumun kısıtlayıcılığını çaresizlik içinde duyumsuyoruz. Parasız kalma endişesi ile obsesif halleri idrak ediyoruz. Deprem olgusunun iç dünyamızı nasıl tedhiş ettiğini unutabilir miyiz? Evimizde, iş yerimizde ya da başka mekanlarda bu doğa olayıyla karşılaşıp enkaz altında kalmayı, ailemizi, sevdiklerimizi kaybedebilecek olmayı hiç mi düşünmedik? Dini şiddet ayrı bir konu; neredeyse herkesin birbirine dayattığı bir değerler manzumesi halini almış din olgusu. Bir ucunda fanatizm, diğer ucunda saygısızca aşağılama olan taraflar arasında kimin gücü yani şiddeti yeterse diğerine karşı bu en değerli olguyu baskı aracı olarak kullanma peşinde. Sosyal şiddet, aile, akraba, çevre, toplum baskısı her an, her yerde. Politik şiddetten söz etmeme gerek var mı peki? Hayır, yok, dünya krallığı için insanlar birbirlerini yok etmeye, yok edemiyorlarsa da lanetlemeye ant içmiş gibi davranıyorlar. Buna da politika diyoruz. Düşmanlık duyguları ile karşıtını yok etme, değersizleştirme, değerlerini hor görmeden ibaret politika. İnsanın insana uyguladığı şiddet ise yukarıdakilere dair bir hülasa halini alıyor yaşamımızda. Çinde Uygur Türkü olmanın, Kadıköyde çarşaflı olmanın, Fatihte eşcinsel olmanın, Türkiyede Ermeni, İsrailde Filistinli olmanın, Trabzonda Fenerbahçeli olmanın, yani özetle farklı, öteki olmanın yarattığı ezici yalıtılmışlık ve korku ne tür bir şiddetin sonucudur sizce? Kalabalıkların arasında duvardaki bir tuğla kadar isimsiz ve önemsiz olduğunun bilincindeki kişi, aslında yalnızlık şiddetinin mazlumu değil midir? Tabi, şiddetlerin en kaçınılmazı, en korkuncu ölümün ta kendisidir.

 

Goya... Sen ne biçim bir adamışsın...


Şiddetten başka bir şey yok hayatımızda. Her ne yiyorsak, ister fıstıklı pasta, ister elmalı turta, ister zeytinyağlı fasulye, ister kadınbudu köfte, ister acılı lahmacun, ister kıymalı bamya, ister baklava, ister ister kelle paça, ister ıslak hamburger, ister spagetti, ister hünkârbeğendi, ister nutella isterse mıhlama… Her ne yiyorsak, önümüze gelen tabağın üzerine bir çorba kaşığı tuz atıldığını ve bize öyle servis edildiğini düşünün. En leziz, en keyifli yiyecekler bile ne hale gelir öyle… Yıllarınızın, hatta yaşamınızın böyle geçtiğini, tüm öğünlerinizin sözünü ettiğim gibi olduğunu hayal edin şimdi. Şiddet, her konuda, her yerde, her bakımdan hayatımızın tüm pencerelerinden bize saldırıyor ve vücudumuz bize zevk vermekten uzak hale getirilmiş bu yiyeceklerdeki aşırı tuzla perişan oluyor zamanla. Ruhumuz çürüyor dehşetin yarattığı gerilimle. Böyle geçiyor yıllar. Biri diğerini takip ediyor. Dört gün sonra 48’ime gireceğim, 47’nin tarih olacağı bu yaz gecesinde çevremdeki dünyanın beni buruk, sert, bıkkın, ezik, mutsuz, öfkeli, duygusuz ama kederli birine dönüştürdüğünü fark etmek zor değil. Bugün uyarıcılar şiddetin türlü renklerini üzerine düşürüyor ve ben sadece karamsarlıkla, kaygıyla bekliyorum. Kendimi şiddetin her formuyla mücadele ederken görüyorum ve ben, ben olmaktan her geçen yıl uzaklaşıyorum.

 


Yazının sonuna geldiğimize göre artık görüyorsunuzdur ki ben şiddet kavramını genel geçer kabulden çok farklı ele alıyorum. Ortadan kaldırmaya, geçiştirmeye, etkisiz hale getirmeye gücümüzün yetmediği bir tehdidin ruhumuzda yarattığı terör duygusuna şiddet diyorum ben. 



Ruhlarımız çok farklı beslenebilirdi... Bizler çok farklı olabilirdik...




Dayanmanın da bir sınırı olmalı. Açıkçası, Havva olmasa çoktan pes etmiştim. Mücadeleci biri olmadığı sağır sultan bile biliyor zaten.