Senenin son günü geldi çattı. Fiili olarak işsiz olup evde
oturduğum bir seneydi. Coronavirüs salgını etkisini mart ayından itibaren
hissettirince, biraz da zorunluluk halini aldı bu eve kapanma konusu. Havva da
o zamandan beri çoğunlukla evden çalışma düzenine geçtiğinden, ev kuşu olup
çıktık. Yılın ilk aylarında Mustang
ayrı eve çıktı, annesiyle baş başa kaldık evde. Derken taşınma düşüncesi
olgunlaştı kafamızda, Bostancı’ya taşıdık evi sonbaharda. Aynı günlerde Havva’nın
kariyer yolculuğu cazip bir teklifle yön değiştirdi, yeni bir iş. Yeniliklerle
dolu bir yıl oldu bizim için.
Yeni olmayan şeylere gelince, benim hukuki sürecimle ilgili hiçbir
hareketlilik yaşanmadı. Beklemeye devam. Kilo alma rutini devam, Havva da bana
katıldı üstelik, şişmanladık beraberce.
Son, ama daha az önemli olmayan konu yukarıda ucundan
değindiğim coronavirüs meselesi. Yakamıza yapışan sosyopolitik stres unsurları
şiddetinden bir şey eksilmeden hayatımızı zehrederken, ortadan kalkması mümkün
olmayan deprem tehdidi her akla geldiğinde içimizi karartırken bir de çok daha
yakın bir tehlike ile yaşamaya başladık yaklaşık bir senedir. Bir sene evvel
yüzünde maske olan biri toplum içinde son derece dikkat çekici bir görüntü arz
ediyordu, şimdi ise maskesiz birine denk gelmek şaşkınlık, hatta endişe verici
bir halde, hatta idari para cezası var maske takmama durumunda. Bugün itibarıyla
dünyada vaka sayısı 83,489,065 (Türkiye’de 2,208,652) olarak biliniyor, ölü
siyası ise dünyada 1,819,975 (Türkiye’de 20,881) şeklinde açıklanmış. Gerek
dünya gerekse ülkemiz perspektifinde bu sayıların çok çok daha fazla olduğu
muhakkak, unutulmasın ki tespit edilebilen durumlar ancak bu istatistiğe
girebiliyor. Söz gelimi adam hastalanıyor, test pozitif, ilaç ya da hastane
tedavisi başlıyor, sonra test negatif, hastalık bitti gözüyle değerlendiriliyor.
Ama bu hastalık yüzünden kalp ya da böbrek hasarının ardından ölünce o kişinin
doğal ölümle vefat ettiği kayda geçiyor. Bu ve bunun gibi birçok istisnai
duruma bakılması sayıların çok daha korkutucu olduğunu göstermeye yeter. İşte
bu minvalde hasta olmamak gerek, buna çabalamak, azami dikkat şart. Umurunda
bile olmayan ebeveynim çok şükür hala sorun yaşamadı, çok yakınlarımıza da
henüz ilişmedi ama yüksek derecede bulaşıcı olan bu hastalıkla yaşamaya devam
etmek, stres oluşturan onca öğeyi şiddetlendiren bir depresyon kaynağı yaratıyor
yaşamlarımızda.
Bu sene çok kitap okudum. Evde oturunca, yapacak bir şey,
iş, meşguliyet olmayınca, e satranç da bir yere kadar, kitap okudum bol bol.
Hala her şeye rağmen okuyabiliyorum.
Ne var ki, yoruldum blog. Kendimi yaşlı, tükenmiş, içi
geçmiş hissediyorum.
Adam tedbirli davrananları aşırı kaçmakla, hatta aptalca
davranmakla itham ediyor.
Adam normal hayatına devam etmekte bir beis görmüyor.
Adam risk grubunda yer almasını göz ardı ediyor.
Aynı adam, coronavirüsünün bulaştığı insanların öldüğünü ya
da kronik bir takım hastalıklarla mustarip olarak hayatının geri kalanında yaşamaya
devam ettiği bilgisini, bunlar başına gelmese de virüsün kişiye ciddi bir
hastalık ardından zorlu bir nekahet süreci yaşattığına dair sözlere, uyarılara
karşı sinirli bir reaksiyon gösteriyor ve anlatılanları dinlemek bile
istemiyor.
Özetle, hiçbir önlem almıyor ve önlem almasını gerektiği
gerçeğini işitmekten bile rahatsız oluyor.
Çünkü ölmek istemiyor, çok sevdiği hayatı terk etme
düşüncesi onu ürpertiyor öte yandan kendisine çeki düzen vermeye de yanaşmıyor,
çünkü gene, çok sevdiği hayatını değiştirmek de istemiyor.
Tuhaf bir diyalektik durumdan bahsediyorum.
Şüphe yok ki, ölümden en çok korkanlar tedbiri abartanlar, bu konuda hassas olanlar
değil. Virüs ve etkileri hakkında bir şey öğrenmemek için can atanlar,
umursamamaya çalışanlar, onu ve öldürücü marifetini görmezden gelenler, bunun
bilgisine dahi tahammülü olmayan ve bu hastalığı yok sayanlar; kesinlikle en
kaygılı, en korkulu grup bu kişilerden müteşekkil.
O kadar korkuyorlar ki diyalektik düşünce onları sürreal bir
yaşam sürdürmeye mecbur kılıyor.
Nehir yatağında evi olup da olası bir sel tehdidini aklından
hiç geçirmeyecek şekilde kendisini koşullandıran kişi gibi.
Bunlara geri zekâlı denmez. Bunlar zavallı insanlar o kadar.
Bu aralar milletin dilinde satranç dehası küçük bir kızın hikâyesinin
anlatıldığı bir dizivar. Günümüzde insanların bir şeyleri merak etmeleri, üzerine eğilmeleri, kafa yormaları, vakit ayırmaları için popülerleştirilip önlerine sürülen bir takım
nesnelere gereksinim duyuyorlar; görgüleri, tecessüs duyguları, öğrenme istekleri kendiliklerinden bir şeyler edinmelerine
yetmeyecek kadar kıt çünkü. Turgut Uyar’ı ya da İbn Haldun’u ancak sosyal
medyada rastladığı birkaç aforizma niyetine cümle/mısra ile tanıyan, Kara Kitap’ı
okuduktan sonra Hurufilikhakkında kendini
allame sanan insanların dünyası bu.
Bir satranç tutkunu, ister GM ister benim gibi vasat bir oyuncu
olsun, kurgusal bir satranç hikâyesine metelik vermez. Satranç hastasının derdi
satrançtır. Kendisiyle kavga eder. Rakibiyle mücadele halindedir. Taşlara,
karelere kimi zaman aşkla, kimi zaman nefretle bakar. Saat kimi zaman sevgili
gibi görünür, kimi zamansa en büyük düşmandır.
Haziranın 25’inde yeni bir hesap açmıştım, o zamandan bugüne
dek lichess’te 288 saatim satranç oynayarak
geçmiş. Bu da kabaca günde iki saatimin bu meşgale ile geçtiğini gösteriyor.
İşsiz güçsüz bir adamım nihayetinde, sürekli kitap okuyacak halim de yok yani.
Popüler her şeyden nefret ediyorum. Şimdi de hayatında
satrancın hiçbir yeri olmayan insanlar bu konuda da konuşmaya, bir bok
biliyorlarmış gibi ortalara gezinmeye başladılar.
1 dakikalık 'bullet' oyunda 72 hamleye çıkabilmek benim hız rekorum. 60 saniye içinde 72 hamle yapıp oyunu kazanmanın verdiği tatmin duygusu, gavurların dediği gibi, EPIC !
Rahat bırakın lan beni. Küçücük bir dünyam var zaten.
Bu gün itibarı ile dünya genelinde covid-19 vaka sayısı 51,400,000’u
aşmış durumda, bunların 1,271,833’ü de hayatını kaybetmiş. İyileşenlerin de azımsanmayacak
bölümünün eski sağlıklı hallerine kavuşamadıklarını biliyoruz; böbrek
yetmezliği, beyin fonksiyonlarında aksama, kronik yorgunluk gibi türlü sorunlar
çok sayıda insanda virüsün ölümcül etkileri geçse dahi baki kalıyor. Üstelik,
tüm bu bilgiler neredeyse 8-9 aydır her mecrada, her ortamda tekrarlanmakta.
Aynı şekilde daha ilk günlerden itibaren sosyal mesafe, maske kullanımı gibi
önleyici tedbirlerin önemine dair neredeyse her gün insanlara telkinde
bulunulması cabası. İnsanlara çalışmayın, işe gitmeyin, evinizde oturun demek
gerçekçi değil; ne Türkiye’de ne Almanya’da ne Şili’de ne İran’da bu yapılamaz –
çalışmak zorunda herkes. Örnek olarak Türkiye’de hafta sonları sokağa çıkma
yasağı uygulanan ilkbahar aylarında, bu yasakların istisnaları da resmi
evraklarda belirtiliyordu; marketler, bakkallar, manavlar, kasaplar, fırınlar,
kuruyemişçiler, fırınlar, paket servis yapan lokantalar, kargo şirketleri
filan. Bu işyerlerinin çalışanları, buralara mal ve malzeme taşıyan
nakliyeciler filan da cabası. Çalışanlar işe gitmek zorunda olduğundan belediye
kısmi de olsa toplu taşımayı işletmek zorunda. Özetle, evdeydik biz, belki siz
de öyle, ama bir dünya insan için hayat devam ediyordu. Hayat duramaz. Kısmi
engellemeler ancak palyatif sonuçlar verir, göstermelik, biraz da uyarı/tehdit
amaçlı önlemlerdir, fazlası değil. O nedenle asıl gereken, hayatın akışını
devletin pandemi koşullarını dikkate alarak düzenlemesi, bireylerin de kişisel
önlemlerini alması. Söz gelimi devlet bulaşın önüne geçilebilmesi için
kalabalık ortamların oluşmasına karşı uygulamaları hayata geçirmeli, toplu
taşımaların niceliğinden saatlerinin düzenlenmesine, cafe-restaurantların
oturma düzenine, her çeşitten toplantılara, nümayişlere mani olmaya, mesai
saatlerine ve aklıma gelmeyen pek çok konuda kesin ve bağlayıcı uygulamalara
gitmeli. Ve elbette denetlemeli bunları. Geçen hafta cafe ve lokantaların saat
22.00’de kapanmasına yönelik bir karar açıklanmıştı valilik tarafından, iki gün
sonra Havva ile beraber annemlerden dönerken baktık, tam da o saatlerde
yolumuzun üzerindeki bir balık restaurantta keyif ve neşe gürültüleri gırlaydı,
az daha yürüdük, bir kebapçıda hayat çok renkliydi. Bostancı ışıklara vardığımızda
KFC’nin dışardaki masaları topladığını ama hemen ilerisindeki Popeyes’in hiçbir
şey yokmuş gibi müşterilerle tıka basa olduğunu gördük. Devlet sadece düzenleme
yapmaz, kural koyduktan sonra denetleyen, sorgulayan, gerektiğinde de ceza
koymaya gücü yeten kurumdur. Cezasızlık kültürüne geliyor burada söz ama konuyu
dağıtmayayım. Hal böyle olunca kendi güvenliğini almakla yükümlü birey
meselenin ciddiyetinden uzaklaşıyor. Yerlere çöp atmak yasak, kırmızı ışıkta
geçmek yasak, maskesiz dolaşmak yasak, çimlere basmak yasak, vesaire vesaire.
Maske takma gerekliliği bu ve benzeri kısıtlamalar halinde ele alınıp kamu
sağlığının kamu güvenliğine dair bir problem olduğu unutulunca, insanlar bu
konudaki düzenlemelere kulak asmayı gereksiz, hatta abartılı buluyorlar.
Olayın bir başka yönü, virüsün bulaştığı çoğu kişinin hiçbir
semptom göstermeden, gündelik hayatlarına her hangi bir olumsuz yansıması
olmadan hastalığı ayakta geçirmeleri, farkına bile varmadan atlatmaları.
Bununla beraber bu kimseler hub görevi görüyorlar, yani maske-mesafe gibi
önlemler almadıkları takdirde ilişkide oldukları başkalarına, aile fertlerine,
halı saha maç yaptıkları arkadaşlarına, oynaşıp seviştikleri sevgililerine,
aynı dükkânda çalıştıkları diğerlerine filan bulaştırıyorlar, böylece
kendilerini sağlıklı görseler de gizlice yuvalanmış virüs, çevrelerine
yayılıyor. Ayrıca, virüsün bir de iki haftaya kadar uzayabilen kuluçka süresi
var ve insan daha sonra coronadan ötürü ölecek daha olsa, bu kuluçka müddetince
başına geleceklerden, başkalarına verdiği zarardan habersiz. Fakat bu uzun
anlatım, okuyanın sıkılıp öfleyeceği açıklamalar her durumda maske-mesafe
tedbirlerinin ne kadar önemli ve koruyucu olduğunu bize göstermekte. Bu
tedbirlerin alınması bulaş olasılığını minimize ediyor çünkü. Kanser gibi,
kardiyo sorunları kendiliğinden olan bir şey değil bu covid, bulaşarak insanı
yakalıyor. Bulaşmaması için gerekli ne varsa yapmak gerek.
İnsanlar, coronavirüsünün kendilerine bulaşmaması için neden
gerekli dikkati göstermiyorlar? Bu soru aslında hayati bir noktaya temas
ediyor. Sorulduğu, uyarıldığı takdirde ‘dikkat ediyorum tabi’ diyen kişilerin
fiiliyatta hiç de öyle davranmadıklarını görüyoruz devamlı. Ölümden mi
korkmuyorlar? Yoo, bal gibi de ölüm düşüncesi herkesi ürpertir, genel olarak
başkalarına ölümü yakıştırır ama kendimize konduramasak da ölüm korkusu insanın
içinde daima var. Covid-19’u ağır geçirmek, hayatta kalınsa da kronik
rahatsızlıklarla ömrünü geçirmek zorunda kalmak düşüncesinden de cidden kaygılanıyor,
ama çok uzak görüyor bunu insanların kayda değer kısmı. Burada bir sorun yok.
Bence mesele çok daha başka: Son derece sübjektif bir yorum yapacağım ama blog
benim, okuyucuya kapalı olduğu için de kimse için yazdığım söylenemez,
dolayısıyla dilediğim gibi atıp tutabilirim. Kendisi, yakını ya da çok sevdiği
kişilerden hasta olanlar hariç, önlem almaya gerek görmeyen, maske-mesafe
konusunu kulak arkası eden ve neredeyse on aydır bu salgın hayatımızda yer alsa
da meselenin ciddiyetine vakıf olmamakta direnen çok fazla insan var ve bu
insanların derdini aslında çok kısa bir şekilde ifade edecek olursam iman
sorunu diyebilirim. İnanmıyorlar. İnanır gibi yapıyorlar, ama
inanamıyorlar. Sanki azıcık iman,
yeterli olabilir gibi davranmaktalar. İman dini bir kavram, dolayısıyla
meramımı anlatırken ileri süreceğim kimi örnekler dinsel kökene dayanacak. Ama
bahsetmeye çalıştığım şeyin farklı olduğunu göreceksiniz. Sakin sakin okuyun
blogu açtığım zaman.
İman, en yalın anlamda inanmak
demektir. Dini anlamda ele alacak olursak, Tanrı’nın varlığına ve birliğine
inanmaktır. Görmeden, tasdiğe, ispata, delile mecbur kalmadan inanmaktır. Tanrı’yı
ya da tanrıları görmeden ona/onlara iman eden milyarlarca insan iman yaşamıştır
bu gezegende, Müslüman, Hristiyan, Musevi, Hindu vesaire. Hiç kimse Allah’ı, Zeus’u,
Yehova’yı, Vishnu’yu, Odin’i görmedi, ama inanan, ya da daha doğru ifadesiyle mümin, onun varlığına emindir, üstelik
bunun için bir kanıt aramaz, ihtiyaç hissetmez. Emin kelimesi de iman ile aynı kökten gelir bu arada. İman ispata
gerek duymaz dedim, çünkü o zaman iman değil, bilgi halini alırdı bu durum.
Bilgi gözlemle, tümevarımla, bazen tümdengelimle, analizle, sentezle,
tez-antitez-hipotezle varılan bir sonuçtur nihayetinde. Epistemolojiye dalarsam
sıçarım, ben spekülatif yorumlarıma devam edeyim en iyisi: En kısa şekilde
ifade edecek olursam insan akıl ile önce muhakeme, ardından idrak eder, kalpte
ise iman olgusu oluşur ya da oluşmaz, kişiye göre değişir. İhsan Fazlıoğluimanı fıtrî akıl olarak niteler, onun
gibi âlim değilim, uzatmak istemiyorum o yüzden. Şu kadarını söyleyip geçeyim:
Gözlemle, kıyasla, tahkikle imana varılabilseydi, bütün akıllı, bilgili
insanlar, iman etmiş olurdu. Ama öyle değil. Mümin kimselerin arasında ise akıl
sahibi kişiler de, malın önde gidenleri de yer alıyor. Demek ki başka bir
şeyden bahsediyorum burada.
Dedim ya, örnekleri dini kaynaklardan vermek zorundayım,
dini bir terim kullandığım için. Sonrasında çok farklı bir yere gelmeyi
planlıyorum.
Caravaggio'nun büyüleyici eserlerindendir bu. Thomas nasıl sokmuş ama parmağını...
Hristiyan inancına göre, İsa peygamber çarmıha gerildikten
sonra mucizevi bir şekilde üç gün sonra dirilir.
Önce mezarını ziyaret eden Mecdelli Meryem bu durumu fark eder ve O’nunla
konuşur, ardından diğer havarilere bildirir bu olayı. Akşam diğer havariler ve
İsa bir araya gelir, İsa kutsal ruhu havarilerine üfler. O sırada aralarında
bulunmayan Thomas, olan biteni kendisine anlatan havari arkadaşlarına metelik
vermez, duyduklarına ‘O’nu elindeki çivi izlerini ve böğründeki yaraları görmeden
dirildiğine inanmam’ diye karşılık verir. Sekiz gün sonra bu defa Thomas’ın da
aralarında bulunduğu havari grubuna belirir İsa, Thomas’a döner ve ellerini
uzatarak çivi izlerine bakmasını, Thomas’ın elini de kendi böğründeki yara
izine koymasını söyler. Thomas irkilir, ardından İsa azarlarcasına konuşur
Thomas’la: “Beni gördüğün için mi iman
ettin? Görmeden iman edenlere ne mutlu!” Çünkü gördükten sonra herkes iman
eder. Tanrı’yı görünce iman etmemek gibi bir şey olamaz ki, deniz kıyısında
denizin varlığını inkâr etmekten farksız bir şey olurdu bu.
Öte yandan iman ettik diyenlerin hepsi de iman etmiş
değildir. Bunun en veciz örneği, Hucurat suresinde
geçer. Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin son döneminde islam dini
Arap yarımadasında iyice yayılmış ve kök salmıştı. Çöldeki bedeviler grup grup
gelip İslam Peygamberinin huzurunda iman ettiklerini beyan ediyor, müslüman
geçtiklerini duyuruyorlardı; kalpleri Allah bilir, somut olarak kendilerini
buna mecbur kılan faktörlerin başında hiç şüphesiz peygamber ve sahabelerle
barış içinde yaşamak, yani kendi emniyetlerine dair kaygılar vardı. Ayrıca yeni
Müslüman olanlara da maddi anlamda epey bir destek veriliyordu. Burada Allah
peygamberine indirdiği vahiy ile durumu gayet net bir şekilde açıklıyor Müslümanlara:
“Bedevîler, "İman ettik"
dediler. Şunu söyle: "Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece
boyun eğdiniz. Bununla beraber Allah’a ve resulüne itaat ederseniz yaptığınız
hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Müminler
ancak, Allah’a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda
malları ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte
bunlardır.” Açıkça, iman ettim demenin iman etmiş sayılamayacağını, bunun
sınanmadan, kalpte yer etmeden mümkün olmayacağını buyuruyor Allah.
Gelelim kendi konumuza.
Şimdi ortada bir hastalık var. Bulaşıcı bir hastalık.
Neredeyse bir yıldır tüm dünyanın ve tabi ülkemizin gündeminde en ön sıralarda.
Global bir sorun. Eğitim, seyahat, turizm, üretim, ticaret gibi uluslararası ve
ulusal her aktiviteyi etkiliyor, yeni kuralları, önlemleri beraberinde zorunlu
kılıyor. Bilim adamları, doktorlar, kamu sağlığı çalışanları götlerini
yırtıyorlar meselenin ciddiyetini anlatmak için. Görsel, yazılı ve sosyal
medyada bu salgına dair haber ve gelişmelerin yer almadığı gün yok. Kişisel
açıdan alınması gereken önlemler basit ve belli. Ne ki insanlar bu konuda
ilginç davranıyorlar. Bir kısmı, zaten böyle bir virüsün varlığına, salgına,
ölümlere, hastalananlara inanmıyorlar bile. Bu
yazıya hâkim dinsel terminolojiye paralel şekilde bu gibi kimselere kâfir benzetmesi yapmakta bir beis
görmüyorum ben. Doğrudan inkâr eden, iman etmeyenler bunlar. Üstelik bu
kafirler dini terim olarak sözü edilen kafirlerden de salak, bilimsel bir
olgudan bahsediliyor çünkü covid-19’dan söz edilirken. Ama yukarıda dediğim
gibi, kendileri, aile bireyleri, tanıdıkları henüz salgın zincirine yakalanmadığı
için hastalık aslında yokmuş gibi söz etme cüretini gösterip herkesi, herkesi
yalancılıkla suçluyorlar. Konumuz bu kimseler değil. Allahlarından bulsunlar.
Konumuz, bu kadar gerizekalı olmayıp, yani bu virüsün varlığına, birliğine,
etkisine, öldürücülüğüne yarım yamalak iman eden, virüsün tehlikesini duyun, risk
unsurlarını öğrense de tam manasıyla önlem almaya gerek görmeyen, aslında hem inanan
ve kaygılanan, bir yandan da boşvermeci bir tutumla rahatını bozmaya tenezzül
etmeyen daha az gerizekalılar. İlk grup hakkında kafir benzetmesi yapmıştım, bunlarsa yeterince iman etmeyenler, görmeden inanmayanlar, imanlarında
şüphe olanlar. Üstelik, metaforu bir yana bırakarak yazmaya devam edersem,
aralarında X veya Y veya Z dinine candan inananı da, ateisti, nihilisti,
agnostiği, zırcahili, allamesi, genci, yaşlısı, akıllısı, salağı, bir sürü
alakasız gruptan insan var bunların. Önleyici tedbirlere karşı değiller, öyle
olsa bile bunu açıkça dile getirmekten de çekiniyorlar. Yeni düzenlemelerin
gerekli olduğuna dair bir yandan içlerinden haklılık payı verirken, bir yandan
da hoşlarına gitmeyen her konuda aslında abartıya kaçıldığı kanaatindeler.
Covid-19’dan kaynaklı ölümlerde mevtaların isimleri açıklanmadığından birilerinin
bu virüsün bulaşması sonucu öldüğü düşüncesini idrak etmekten uzaklar, sadece hayatını
kaybeden sağlık çalışanların adlarına rast geldiklerinde de gözlerini kaçırmayı
tercih ediyorlar. Bu yeterince iman
etmeyenlerin kim olduklarını tespit etmek çok kolay: Taktığı maskeyi
çenesinin altına kadar indirerek dolaşan, dirseğinde maskesini aksesuar gibi
dolaştırırken sigarasını üfür üfür tüttürerek sokaklarda gezen, nefes alamadığı
yalanıyla burnunu açık bırakıp laf olsun diye maske takanlar, berber/kuaförden
çıkamayan aptallar, AVM’leri turlamaya devam edenler, kalabalık bir cafede
saatler geçirenler, altın günlerine, akraba ziyaretlerine, gece partilerine, gezmeye gidenler vesaire. Bu kişiler
salgından duydukları endişe ile yollarının üzerinde gördükleri her
dezenfektandan biraz sıkarlar ellerine, akşam evlerine döndüklerinde
kendilerine portakal soyar, içtikleri su şişesine de limon suyu eklerler.
Yemeklerinin yanı sıra sarımsağı, taze soğan ı bolca tüketir ve böylece
coronavirüse karşı vücut dirençlerini arttırdıklarını düşünerek içlerini ferah
tutarlar. Ama aynı masada –doğal olarak maskelerini çıkarıp- yemek yedikleri
akraba ya da arkadaşlarının kendilerine ya da kendilerinin karşılarındaki
kişiye virüsü bulaştırma ihtimaline hiç kafayı yormazlar, uyarıldıklarında da
bunu muhal farz ederler. Velhasıl kelam, kafiri
de, yeterince iman etmemiş olanı da
bu hastalığı çevreye, sokaklara, evlere, herkese yaymaktan başka bir işlevi
olmayan cehennemliklerden fazlası değil benim gözümde.
Ülkemiz böyle, peki dünyanın geri kalanı farklı mı? Bir ara sönümlenmiş
görünen salgın sonbaharla beraber gene yayılmaya başladı, yeni önlemler pek çok
farklı ülkede tepki çekti, çekmeye devam ediyor. Bunlar arasında modern ve
ileri ülkelerin vatandaşları da var; Almanyası, İtalyası, Amerikası, İspanyası, vesaire.
Bu bir hayatta kalma mücadelesi. Ölüm ve yaşam arasında.
Sağlık ve maraz arasında. Ve bizler,
salakların, kâfirlerin ve yeterince iman etmemiş tiplerin arasında mücadele
veriyoruz.
Bakalım bu illetin sonunda last mand standing kim olacak.
Dün akşam uzun bir aradan sonra Havva ile beraber annemlere
akşam yemeği için gittik. Bir önceki ziyaretimizde, yemek için ayrı masalarda
oturmamız ısrarımı aptallık, abartı ve hastalık hastalığı olarak niteleyen,
yanlarında maske takmamıza yüzünü buruşturan, ‘biz bizeyiz’ diyen babam, bu
defa bu durumu daha kabullenmiş bir görüntü çiziyordu, en başta gene kavga
etmeyelim diye düşündüğünü tahmin ettim. Sonrasında, salonun her bir köşesine
dağılmış halde kahvelerimizi içerken covid-19’la ilgili meraklı sorular
yöneltti bana ve Havva’ya. Neredeyse sekiz aydır tembihlediğim, ısrarla tekrar
tekrar yinelediğim ve bir noktadan sonra kendilerine gına geldiğini belli
ettikleri konuları, sanki ilk defa duymuş gibi geçen gün izlediği bir TV
programında izlediği belli, hayretler eşliğinde bize anlattı. Gene de tam
tatmin olmamış sanki, benden teyit de ister gibiydi. Meselenin vahametinden yeni
haberdar olduğu belliydi yorumlarından. Annem dâhil hepimiz şaşkın şaşkın
bakıyorduk ona. Ağzından düşürmediği Allah korusun temennisine bir yerden sonra
tepki gösterdim, “Babacım, Allah öyle
çalışmıyor. Biz her zaman, her şekilde duamızı edeceğiz ama Allah ben size akıl
verdim, kendinizi korusaydınız ya derse ne cevap veririz? Biz kendimizi
korumalıyız bu hastalıktan” dedim. Bozuldu tabi. Biraz daha konuşunca, ne
zaman corona/covid hakkında birkaç dakikadan uzun süren diyalog yaşansa “içim
sıkılıyor benim bu konulardan” diye yüzünü ekşiten babam eteklerindeki taşı
döktü; meğerse işçilerinden birine iki gün önce Covid-19 teşhisi konmuş, evde
yatıyormuş. Birden dehşete kapıldım(k). Endişe etmemize gerek yokmuş, iyiymiş,
elhamdülillah kendisinde bir şey yokmuş. Hastalığın kuluçka süresi hakkında
bildiklerimi anlattım, semptomların üzerinden tekrar geçtim, onun kronik kalp
hastası, annemin şeker ve obeziteden mustarip olduğunu, ikisinin de yetmişi
geçtikleri hatırlatıp risk grubunda olduklarını yineledim. Karşılık olarak
yakın zamanda bir covid-19 testi yaptıracağını söyledi. Nasıl, bilmiyorum.
Dehşet içinde ayrıldık oradan, yol boyunca Havva ile şaşkınlık nidalarıyla
biten cümleler döküldü ağzımızdan.
Bu sabah da yazlığa gittiler, yakında bulunan 87 yaşındaki
halama da kahvaltıya davetlilerdi.
Evet, başka bir şey yapamıyorum. Elimden gelen sıfır. Ve
gene evet, Allah korusun.
ABD başkanlık seçimleri her zaman ilgi çekmiş,
insanlarda merak uyandırmıştır; ne var ki bütün dünyanın sanki kendi ülkesinin
liderlik seçimi yapılıyormuş gibi heyecanla ve hatta gergin bir şekilde bu
seçimin sonuçlarını beklediği başka bir dönemi hatırlamıyorum. Gezegenin
teknolojik, bilimsel, askeri, ticari ve bunlar bir araya geldiğinde doğal
olarak politik lideri olan bir ülkeden bahsediyoruz; dolayısıyla bu seçim
dünyanın siyasi liderini de belirliyor olacak. Üstelik geride bıraktığımız dört
yıllık süreçte bu görevi yürüten Trump, dünyayı alt üst etmekte o kadar
başarılı oldu ki, seçimin sonuçları Çinliyi de Arnavutu da İranlıyı da Almanı
da neredeyse ilgilendiriyor. Neticede Trump, iklim krizinde, terörizm
meselesinde, Ortadoğu sorunlarında, uluslararası ticarette, BM organizasyonlarında
ve şu an aklıma gelmeyen pek çok konuda alışılmış demeyeyim ama aklıselim
olarak ifade edebileceğim kararlar vermekten politik-popülist kaygılarla hep
geri durdu. Böyle güzel güzel yazdığıma bakmayın, aslında dünyanın amına koydu
şeklinde yazarsam daha yerinde olur.
Seçimi kaybettiği, hem de 77 yaşında, konuşurken tekleyen,
gözlerinin feri sönmüş Biden’a karşı kaybettiği haberleri geliyor seçimde. Trump bu,
vuruşarak çekilecektir, kibar ve zarif bir şekilde yenilgiyi kabul etmek adamın
fıtratına uymuyor. Gene de kaybetti işte.
Bu iğrenç adamı yediği onca halt, verdiği onca berbat
karar, imza attığı onca hastalıklı politikanın yanında, bir de şu fotoğrafla
hatırlayacağım.
Merkel "ağzına tükürüm senin" pozisyonu almış, Abe "bu herif tam bir göt, ne yapsak işe yaramaz" duruşuyla çaresice bakıyor diğerlerine. Macron, Merkel'in gölgesine sığınıp kabadayılık yapma derdinde. Macron''un arkasındaki gri saçlı uzun boylu kadın Theresa May, yüzü görünmüyor ama İngilizler de politika konusunda kendi çaplarında göttür.
Bu yazıyı geçmişte karaladığım şu blog yazısıylaberaber değerlendirmenizde fayda var.
İzmir’de bir deprem oldu, daha doğrusu İzmir – Sisam adası
arasında denizde meydana geldi deprem. Şiddeti hakkında karara varamadı
yetkililer, Kandilli 6.9 diyor, AFAD ve devlet kurumları 6.6 olarak ilan etti
ki, bu depremin şiddetini bile doğru düzgün ölçemediğimizi göstermekte.
Depremde yüzden fazla insan hayatını kaybetti, 1026 kişinin de yaralandığı
ifade ediliyor. Yıkılan, çöken bina sayısını Çevre ve Şehircilik Bakanı,
"Arama kurtarma çalışmaları 17 binada başlatılmıştı. 13 binada çalışmalar
tamamlandı. 4 apartmanda faaliyetlerimiz devam ediyor.” açıklamasını yapmış.
Yıkılan bina sayısı 17, kurtarma çalışmaları iyi ki de sürüyor, bugün şu dünya
tatlısı kızı çıkarmışlar enkaz altından.
Bari bundan sonra bahtı güzel olsun...
Dikkat çekmek istediğim konu yıkılan bina sayısı, 17. Üç yaşındaki Ayda’nın mucize kurtuluşu, depremden 91
saat sonra gerçekleşmiş, üç gün 72 saattir, dört gün 96. Yani depremde yaşadığı
bina yıkıldıktan neredeyse dört gün sonra molozların, beton parçalarının
arasından çıkartıldı bu kızcağız.
Kurtarma çalışmaları için –sayıyı küçümseyerek
hayatını kaybedenlere saygısızlık etmekten çekinerek yazıyorum- sadece ve
sadece 17 binanın enkazına yoğunlaştı görevli ekipler. AFAD orada, AKUT orada,
itfaiye çalışanları orada, hatta madenciler
bile yardıma gitmiş. Yani devlet bütün imkânlarını kullanarak yıkıntıların
arasında kalan insanlara ulaşmaya çalışıyor. Ne var ki, dört gün sürdü Ayda’ya
ulaşabilmeleri. Bu, görevlilerin beceriksizliği ya da yetersizliği anlamına
gelmez, asla o şekilde düşünülmemeli: Yürütülen çalışmanın zorluğu, riskleri,
hassaslığı ile ilgili bir mesele. Hayatını kaybedenlerin hepsine Allah rahmet
eylesin. Kimin neden öldüğüne dair bir fikrimiz yok, gene de hepsinin depremde
üzerlerine beton vs. düştüğü için vefat ettiklerini düşünmek çocukça geliyor
kulağa. Dört gün uzun bir süre; kimisi kalp krizi geçirip bir gün can
çekiştikten sonra can vermiş olabilir, belki bir bebek açlıktan ölmüştür. Veya
başka sebeplerden. Ekipler bin bir çabayla uğraşsalar da ancak cansız
bedenlerine ulaşabilmişlerdir böylelerinin.
Oturduğunuz evin sokağında kaç ev var? Bina numarasını
kaale alacak olursam, yeni evimizin bulunduğu caddede, caddenin girişinden
bizim apartmana kadar 34 bina var diyebilirim. Şimdi beklenen İstanbul depremine
geliyorum işte. 7,4 ile 7,8 arasında şiddet değerli olacağı öngörülen büyük İstanbul
depremini ele alacağım.
İBB, bu sene tüm ilçeler hakkında Deprem Tahminleri
Kitapçığı adı altında ayrı ayrı araştırma ve değerlendirme sonuçlarını
kamuoyuyla paylaştı. Kimi akademisyenlerce fazlasıyla iyimser bulundu bu
araştırma sonuçları. Söz gelimi, her ilçede yaşanacak büyük depremden sonra
meydana geleceğini tahmin edilen bina hasarlarına dair detaylı veriler var bu
çalışmada. Beklenen depremde binaları hafif hasarlı, orta hasarlı, ağır
hasarlı, çok ağır hasarlı şeklinde kategorilere ayırmışlar. Çok ağır hasarlı olarak tavsif edilen
binaların aslında yıkılacak binalar olarak ele alınması gerektiği düşüncesindeyim.
Çünkü yıkılacak bina diye bir
kategori yok. Neyse, örneklendirelim konuyu. Bakırköy özelinde bu tahminler
şöyle: Büyük İstanbul depreminden sonra 3939 hafif hasarlı, 3394 orta hasarlı,
1306 ağır hasarlı, 782 çok ağır hasarlı binanın ortaya çıkacağı öngörülüyor. Çok ağır hasarlı diye ifade edilen
sınıflandırmanın ‘bunlar aslında
yıkılacak binalar’ şeklindeki yorumumu beğenmediniz mi? O zaman bu sayının
yarısına ikna olur musunuz? 782 bölü 2 eşittir 391 bina eder bu. Hadi sizin
için biraz daha iskonto yapayım, 350 bina olsun. Bakırköy’de, beklenen İstanbul
depreminde 350 bina çökecek. Eh, Marmaray’la Yenimahalle-Bakırköy durakları
arasında giderken biraz etrafa baktıysanız evlerin durumundan/duruşundan farklı
bir sonuca da varamazsınız zaten.
Sadece Bakırköy’de 350 bina…
Fatih ilçesine baktığımda çok ağır hasarlı bina
kategorisinde 2083 bina görüyorum. Size gene fazla geldiyse, bunun da yarısını
alayım. Yuvarlayalım sonra, 1000 bina diyelim yıkılacak olan.
Kentsel dönüşümün ve rantın en parlak ilçesi Kadıköy’de
bile 209 bina çok ağır hasarlı geçiyor kayıtlara.
İzmir’e uğrayalım tekrar… Devlet, tüm imkanlarıyla
sahada, enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarını 17 binanın yıkıntıları
arasında yürütüyor ve dördüncünün dolmasına saatler kala dünya tatlısı bir kız
çocuğuna ancak ulaşabilmeyi başardı.
Büyük İstanbul depreminde neler yaşanacağına dair şimdi
bir fikriniz oluştu mu verdiğim sayılardan?
Hepimiz Allaha emanetiz. Literal anlamda da, tam olarak
öyleyiz… Ya Hafız…
Cumartesi
günü taşındık. Dört gün ve gece geride kaldı yeni evimizde. Havva’nın iş
değiştirme süreci ve bu geçiş döneminde halletmesi gereken ekstralar zaten
hanımımı yeterince yoracak bir sürü meşgale yaratmışken, taşınmak apayrı bir
altüst oluş; gayret, emek, zahmet, eziyet. Tamam kimse bizi zorlamadı
taşınmamız yönünde ama bu ikisinin çakışması gerçekten tüketti bizi. Ben bir
parça daha iyi durumdayım, nakliye, boya, marangoz, tesisat, elektrik gibi ya
da kitaplık gibi konularla, yani eril
iktidarın payına düşen işlerle ilgilendim daha çok, ama Havva benden çok
daha fazla yıprandı: Evi toparlamak kolay iş değil; mutfak, giyim, perde, halı,
şu, bu, bilumum kırılacak şeyin toparlanması, ardından yerleştirilmesi zaman
alan netameli işler. Dediğim gibi ayrılacağı işte üzerine aldığı bir sürü şeyi
bitirmesi, teslim etmesi bu hengâmede hiç kolay olmadı, hala da toparlayamadı,
mesaisine sigara molası verdiğinde mutfağa geçip bir koli açıyor, gelişigüzel
dolaplara kaldırıp sonra elden geçireceği zamana dek ortalıktan kaldırmakla
uğraşıyor.
Yeni evimiz,
taşındığımız evle kıyasladığımızda taban tabana zıt bir hayat sunuyor bize. Fatih
eskiydi, Bostancı yeni bir bina. Fatih’in duvarlarına matkap girmiyordu – o derece
kalın ve sağlamdı, burada ise elektrikçi tavana avize asmakta zorlandı, duvarlara
tık tık çivi çakıp tabloları asabildik mesela. Fatih’te matkap zor delerdi
duvarları. Fatih, güney ve doğu cepheye bakan, binanın dördüncü katındaydı, evin müthiş güneş alan bir konumu vardı. Yeni dairemiz ise önü çok açık olduğu için
ışık alsa da, sadece kuzey cepheye bakıyor, dolayısıyla doğrudan güneş ışını
vurmuyor pencerelerden içeri. Tabi bu durumda çamaşır kurutma makinesi şart
oldu. Bakalım. Fatih’teki duvarların kalınlığına değinmiştim, komşuların
sesini, gürültüsünü duymazdık hiç, hakeza onlar da bizi. Kaç defa merdivende
rast geldiğimiz zaman bana ‘bir yerlere mi gittiniz? Hiç ses gelmiyor sizin
evden’ diye sorulmuştur. Yeni evimiz öyle değil. Bugün üst kattan EBA eğitimini
dinledim. İki muhit arasındaki fark da bu kadar çarpıcı: Fatih kozmopolitliğin
kaotik bir hale evrildiği, kalabalık, karmaşık, karışık bir yerdi, eski Fatih’in ruhuna fatiha okunalı çok
oldu zaten. Bostancı daha sakin, düzenli. Fatih’teki evimizde trafik gürültüsü,
trafik kavgası, korna sesi, egzozları insanları rahatsız etsin diye ayarlanmış motosikletlerin
orospu çocukluğu hiç bitmezdi, yeni evimiz ise bu sıkıntılardan tamamen azade.
Bununla beraber yakınlarda bulunan lunaparktan korku/heyecan çığlıkları her
gece kulaklarımıza geliyor, evin az ötesinde halı sahalar var, oradan da top
oynayan değişik yaş gruplarından insanların neşeli bağırışları. Fatih’teki evin
her bir yanı çarşıydı, çeşitli
süpermarketlerden sıra sıra manavlara, kuruyemişçilerden kasaplara, terziden
bir milyonculara, baharatçılardan şarküterilere, kırtasiyelerden nalburlara,
tüm ihtiyaçlar evin çevresindeydi, paçacıdan veterinere kadar. Burada öyle
değil. Bu açıdan zor bir muhit burası.
Havva
memnun. Havva mutlu. Havva başından beri benden fazla ısınmıştı bu eve, şimdi
de tüm yorgunluğuna, hatta tükenmişliğine rağmen hiç şikâyet etmiyor.
Tahinli
çörek bağımlısı bir adamım. Benim için dünya bir yana, tahinli çörek bir yana.
Neredeyse her pastanenin, fırının tahinli çöreğini denemek gibi bir merakım
var. Bu mereti her yerde bulabilirsiniz ama hepsi aynı kalitede, lezzette
değil. Nasıl corona virüsünden korunmak için kullandığımız maskelerin %95’inin standart dışı, yani işe yaramaz ve
işlevsiz olduğu açıklandıysa, tahinli çörek yerken de ağzınızda tahinden çok
şeker ya da tatlandırıcı olduğunu tahmin ettiğiniz şeyleri hissedeceksinizdir;
bilimsel analiz yapmadığımdan kıçımdan sallayacağım ama tahinli çörek diye
satılan mamullerin %95’i standart dışı olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla.
İki
fırın/pastaneyi müstesna bir yere koyarım bu tahinli çörek mevzuunda: Kovan Fırınve Backhaus.
Diğer ürünleri hakkında konuşamam çünkü değerlendirme yapabilecek deneyimim
yok, ama tahinli çörek konusunda benim nazarımda zirveyi paylaşan iki mekândır
bunlar. Backhaus’ten en son iki sene tehinli çörek yemiştim, annemlerin
Yeşilköy’den taşınmasının ardından yaşam çevremde bulunmadığından Backhaus
gömüyorum ne zamandır, haliyle tahinli çöreklerini de yiyemiyorum. Kovan Fırın
ise çok sayıda şubesi olan yaygın bir ağa sahip, dolayısıyla kendileriyle aşkım
devam ediyor. Backhaus’tan daha küçük onların tahinli çöreği, ama tahin oranı
daha yüksek ve biraz daha kavruk (yanık demedim, kavruk) bir tadı var.
Gelelim
ekonomik göstergelere: Backhaus’dan 2018 yılında aldığım son tahinli çörek için
7,5TL ödemiştim. Annemler taşındı Yeşilköy’den, benim de yolum oralara
düşmediğinden kısmet olmadı tahinli çöreklerini yemek. Bugün için fiyatının
15TL olduğunu öğrendim internet sitelerinde. Kovan’ın tahinli çöreğinin seyrine
daha yakından vakıfım; şubesi çok, ayrıca arıza kayınpederim de bana benziyor
tahinli çörek sevdasında, onu mutlu etmek için de sıklıkla uğruyorum oraya.
Kovan’ın tahinli çöreğinin fiyat artışını gayet yakından takip edebilmemin
nedeni bu:
2017 senesinde 2,5TL
2018
senesinde 4TL
2019
senesinde 7,5TL
2020
senesinde 9 TL.
Özetle
Backhaus’un tahinli çöreği son iki sene %100 zamlanmış, Kovan’ın tahinli çöreği
daha da fazla, fiyatı iki sene içinde %125 artmış.
Çok değil,
5-6 yıl önceye kadar ‘ev alan kazanır’ diye bir söz söylenirdi; İstanbul
özelinde konuşacak olursak gayrimenkul fiyatları hemen her zaman enflasyon
oranının üzerinde artardı bu şehirde. Lakin durum değişti, o kadar çok yeni konut
yapıldı ki, bu defa konut enflasyonu söz konusu. Üstelik şehir merkezine uzak,
daha yaşanabilir çevrelerde yapılan lüks siteler, raylı sistemlerin ulaşımı
kolaylaştırmasıyla daha cazip hale geldi. Şüphesiz şehrin aşırı göç ile
şişmesinin yanı sıra kimi Suriyeli kimi İranlı kimi bilmem ne bela unsurların
akın akın downtown’a yerleşmesinin de bu tersine nüfus hareketinde rolü var.
Her neyse, artık ev fiyatları yükselmiyor. Tahinli çörek müthiş prim yapsa da
gayrımenkul tüm havasını kaybetti; artık yatırımlık değil, oturumluk konutlar.
Biz de oturmaya karar verdik, yeni ev aldık. Evin parasını öderken
sahibinden.com’daki emlak endeksi bölümünde geçen seneye kıyasla yeni evimizin %26 prim yaptığı bilgisini hatırladım, parayı
eve gömmek yerine tahinli çöreğe yatırsam, seneye böyle iki ev alırım diye
geçirdim aklımdan.
Arada bir de
yerdim.
Boya,
marangozluk gibi işleri bitirdikten sonra yakın zamanda nerede oturduğum
sorusuna Bostancı diyeceğim günleri
bekliyorum şimdi.
Oralarda
kaliteli pastaneler de vardır belki, kim bilir?
İntihar
vakaları arasında en can yakıcı olanı, sanırım geleceğe karşı umutsuzlukla
şekillenen ve insanın canını kıymasıyla sonuçlananları. Edebiyatta intihar
denilince akla gelen ilk örneklerden biri Kirilov,
ama onun intihar motivi farklıydı: Bir nihilist olan Kirilov’un intihar düşüncesini
aklından çıkaramaması, yaratıcı Tanrı düşüncesiyle kavgalı olmasından
kaynaklanır. Tanrı’ya inançsızlığı, onu hayatına son vererek Tanrı gibi olma
düşüncesine çekmektedir. Kirilov’a göre tanrı yoktur ama hayatın her alanınca tanrı/tanrısallık
düşüncesi insanların zihinlerinde ve kalplerinde yer alır; dolayısıyla bu
tasavvurla kavgalıdır Kirilov, buradan hareketle intihar ederek tanrısallığa
erişmeyi hayal eder durur. Camus’nun Sisifos Söyleni’nde uzun uzadıya irdelenen
uyumsuzun
intiharı, çoğu kişi tarafından Kirilov’dan esinlenilmiş gibi ele alınsa da, ben
farklı düşünüyorum: Uyumsuzun derdi
tanrı değil hayatın kendisidir, özellikle insana dayatılan ve kaçış yolu
bulunamayan zorba hayat. Bu kaçınamazlık
hali, zamanla yabancılaşmaya götürür insanı, şu satırları hatırlayacak olursak
demek istediğimi daha iyi anlatabileceğimi sanıyorum: “Dekorların yıkıldığı
olur. Yataktan kalkma, yemek, çalışma, uyku ve aynı uyum içinde Salı, Çarşamba,
Perşembe ve Cuma, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün NEDEN
yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. BAŞLAR, işte bu
önemli. Bıkkınlık makinemsi bir yaşayışın sonundadır, ama aynı zamanda bilincin
devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi bilinçsiz olarak
yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışı sonuç takip eder: Yıkım ya
da iyileşme.” Camus’nun kullandığı yıkım kelimesinin intihar anlamına geldiğini
söylemek gereksiz. Ne var ki, başa dönecek olursam, uyumsuz da tıpkı Kirilov gibi umut yoksunluğu saiki ve çaresizlik
duygularıyla intihara yönelmez. Doğal olarak her intihar üzücüdür ama gelecekten,
hayattan ümidini kaybeden kişinin intiharı bu iki karakterin intihar
düşüncesinden farklı ele alınmalıdır bence.
Bugün,18 yaşındaki bir genç,
sosyal medya hesabında bir intihar mektubu paylaştı, ardından hayatına son
verdi. Doğruluğunu bilemem, kargo şirketinde çalışıyormuş. 18 yaş, geleceğe
ümitle ya da merakla ya da heyecanla, yaşayacağı mutlulukları hayal ederek,
kızlara ve dünyevi hazlara kollarını açarak bekleyeceği, kanı kaynayarak carpe
diem’in dibine vuracağı bir yaş. O yaşta okuyacağım üniversiteyi, askerliği
yapacağım yeri, ilk sevgilimin kim olacağını merak ediyordum söz gelimi. Sanki
gemi, uzun bir yolculuktan sonra ayak basmadığınız bir limana yanaşır da
indiğiniz an sizin için bilinmezlerle dolu yeni bir hayat başlar, çocukluğun
sonu, hukuk kimliğinizin miladıdır o yaş. Hayat sizi beklemektedir.
Bu
çocukcağız için bunların hiçbir anlamı kalmamış şimdiden.
18 yaşındaki
biri sevgilisi kendisini terk ettiği için intihar etse bunu garipsemeyiz. Aptal,
yazık filan der, üzülür ve şaşırmayız.
50 yaşında
bir adam malını mülkünü yitirip intihar etse içimiz sızlar. Ailesine,
çocuklarına maddi sorumluluklarını yerine getiremediğinden ötürü duyduğu utanç
duygusunu anlamaya çalışırız, hüzünlenir ne var ki buna da olağandışı bir durum
gibi bakmayız.
Peki, bu
yazının konusu olan 18 yaşındaki çocuğun, meramını çok güzel bir Türkçeyle düzgün
cümleler kullanarak ve akıcı bir şekilde anlattığı, pek az imla hatası olduğuna
göre yayınlamadan önce defalarca okuduğunu tahmin ettiğim, muhtemelen yavaş
yavaş, düşünerek kaleme alınmış aşağıdaki umutsuzluk manifestosunu ve sonra da
kayalıklardan atlayarak intiharını nereye koyacağız?
Günlerdir kafamıza
ve gönlümüze göre ev almaya çalışıyoruz. Bir önceki postta değindiğim, Havva’nın
aşık olduğu evi hem paramızın yetmemesinden hem de emlakçının bize oynadığı
oyundan ötürü kaçırdık. Havva’da ve onu mutlu etmek isteyen bende küçük ölçekte
bir travma yarattı bu durum. Başka evlere bakacağız artık. Deprem sonrası, raylı
sistemlere yakın, , Anadolu yakasının hoş bir muhitinde, asansörlü, üç odalı
balkonlu bir ev peşindeyiz.
Ve,
yukarıdaki mektuba, bilgisayar ekranımda sahibinden.com açıkken, satılık evlere baktığım esnada rast geldim
ben.
Yazdıklarına dair bir yorum yapmaktan utanıyorum. Yoksa, sayfalar dolusu şey çıkar... Ama ne anlamı var artık?
Furkan,
Allah sana rahmet eylesin. Senin kadar cesur olamadım hiç. İki intihar
teşebbüsüm oldu bu yaşıma dek, ikisi de hatunlar yüzündendi.
Asil ama
ince ruhun bu dünyaya çok fazlaymış güzel kardeşim.
Bu mektubu
okuyup gözleri sulanmayan insanlardan Allaha sığınırım.
Bu aralar
bloğa pek bir şey yazmıyor olmamın sebebi, aile olarak gündemin çok sık
değişmesi ve freni patlak bir kamyon gibi savrulup durmamızdan kaynaklanıyor. Takip
edilecek gibi değil. Bir olay hakkında yazacak oluyorum, ertesi gün pat diye
her şey ters yüz oluveriyor. Çok kısa olarak elimden geldiğince özet geçmeye
çalışacağım size.
Havva, iş
hayatının sonbaharında, EYT’liyani emeklilik
için yaşa takılanlar kitlesinin bir üyesi ve bu şartları taşırken çok büyük bir
şirketten iş teklifi aldı, sunulan maddi koşullar kendisini cezbetti, hal böyle
olunca o şirkete geçmeye karar verdi. Kariyerinin sonlarında Maslow’un kendini gerçekleştirmesiyle tanışma hayali
kuruyor şimdilerde. Yeni iş yeri Anadolu yakasında, üç yıllık Fatih’te ikamet
etme deneyimini ıstırap çekerek bitirmiş olma hayalini de önceki cümledeki
hayal ile bir araya getirince, dolgun ücretli güzel bir iş, huzurlu ve keyifli
bir yaşam alanı rüyası gerçeğe dönüşecek inşallah. Fatih’teki kendi evimiz,
başlangıçtaki düşünce şimdi oturduğumuz bu evi kiraya vermek, benim küçük evin
kira geliri üzerine koyup karşıda, Acıbadem, Altunizade, Bağlarbaşı gibi
semtlerde güzel bir eve kiraya çıkmaktı.
Bizi kendi
başımıza bıraksalar bu işi dilediğimiz gibi kotarabilirdik aslında.
Tam o
günlerde iki yıldan beri satılık olan yazlığa ciddi bir müşteri çıkıverdi.
Yazlık İstanbul’a 90km uzaklıkta, gören her kişinin âşık olacağı bir evdi.
Artık satıldığı için rahat rahat yazabilirim; annemler dublekste oturuyorlardı,
üstte iki oda, iki banyo-wc, teras vardı, alt dubleksin alt katında da koca bir
salon, upuzun bir balkon, iki oda, bir banyo, iki wc. Dubleksin altında, zeminde
iki daire vardı, her biri 2+1 şeklinde, ayrı giriş kapıları olan, her ikisinden
de kira geliri aldıkları. Ama evi eşsiz kılan yukarıda anlattıklarım değildi,
konumuydu. Şunların hepsi yanyana, bitişik: Deniz – Kumsal – Ön bahçe – Ev –
Garaj – Yan yol – E-5 karayolu. Argo tabirle görenin dibi düşerdi, Kumburgaz’dan
başlayan sahil yazlık ev şeridinde, benzerinin görülemeyeceği sadece 250-300
metrelik kısacık bir alanda evler bu şekilde, yani hem yalı, hem müstakil, hem
bahçeli, hem Yan yolun bitişiğinde, E-5 istinat duvarına tükürük mesafesinde.
Bir takım bürokratik sorunlar olmasaydı iki senede iki yüz defa satılırdı ama
zamanı biz kiraya taşınmayı kalktığımızda gelmiş. Nihayetinde yazlık ev
satıldı.
Babam, evden
gelen parayı kabaca üçe böldü ve bir payı bana verdi, kendi küçük evini de sat,
üzerine koy, kiraya çıkmak yerine yeni bir ev al dedi. Allah razı olsun.
İnsanın kendi evinde oturması nimettir.
Böylece arayışımız
yön değiştirdi. Fakat benim ev satılmıyor bir türlü, babam olaya müdahil
olunca, satılabilecek değil, altı ay müşteri bekleyecek yüksek bir fiyat biçmem
konusunda dayatmada bulundu, yani para verince olaya da etkin bir figür olarak
yön vermeye başladı.
Bu arada
Havva da uzayıp duran bu sürecin bir an evvel bitmesi için sıkıntı duymaya
başladı. Müdahale hakkını kendinde gören baba, müdahale ettirmemem gerektiğini
bana hissettiren eş.
Şunun da
altını çizeyim, babamla aramızda ne yazlık satışı ne de sonrasında hiç para
konusu geçmedi, talebim olmadı, beklentim yoktu. Kendi kendine bu kararı verdi;
gene yazıyorum, Allah razı olsun.
Biz bu defa
satın alacak ev aramaya başladık. Benim küçük evim satılmıyor, Havva tatlı
tatlı sızlanıyor, babam tok satıcı kıvamında talimatlar yağdırıp her şeye burun
büküyor, benimse kriterlerim çok yüksek: Giriş ya da dubleks olmayacak, bir
katın üzerine asansör şart, 3+1 olacak, 15 yıldan eski bir bina düşünülmeyecek,
raylı sistemlere yürüme mesafesinde olacak, nezih bir muhit ve alışveriş
çevresi olacak. Her şeyi istiyorum görüldüğü gibi. Annem de kulağıma fısıldıyor
arada, sen güzel bir ev bulursan babandan biraz daha destek istersin, seve seve
verir diyor.
İşte bu
hareketli gündemin ortasında babam gitti, kendileri için gene bir yazlık aldı. Aslında
mesele sattıkları koca evde bulunan eşyaların ne olacağı açmazından
tetiklenmişti; bu eşyaları koymak için depo nevinden küçük bir daire tutalım
diye düşünen bize ve anneme inat, bu defa gitti, dört katlı müstakil bir yazlık
aldı adam. Para yok, bir pay bana, bir pay muadilime gittikten ve geri kalan
miktarı da kendi sigorta ve kredi borçlarına harcadıktan sonra, cebinde sıfır
lira varken neredeyse sattığı yazlık kadar pahalı bir ev aldığı mesken. Bir
şeyler satacak, üzerine de külliyetli miktarda kredi çekecek ödeme için. Bu kararı
alırken de kimseyle fikir alışverişi yok, düşünüp taşınma yok. Sattığı
yazlıktaki eşyalara yirmi bin lira biçmiş, alıcıya bu tutarı ödediği takdirde evi
eşyalarıyla bırakmayı teklif etmişti. Müşteri ise o kadar para bayıldığı evde
başkasının ikinci el eşyalarını kullanmaya razı olmayınca, babam o eşyaları ne
yapacağını düşünür oldu, sonuçta sokağa atmaya kıyamadığı o eşyaları koymak
için elli misli para verip yeni bir yazlık almak çok daha mantıklı geldi kendisine.
Dünyanın en
iyi ailesine sahibim ve bunun şükrünü eda edemem, ne var ki tımarhanelik
insanlardan müteşekkil bu aile. Ülkenin, makro planda dünyanın içinden geçtiği
ekonomik koşulların belirsizliği, global ölçekte etkisini yaşatan pandeminin
gölgesinde karanlık gelecek tasvirlerini görmezden gelerek bir insan nasıl olur
da milyona yakın bir tutarı sırf yazlık almak için kredi çekerek faiziyle ödeme
boyunduruğu altına hapseder kendini? Üstelik mukayese edilemeyecek ölçüde daha
iyisini satmışken? Hayret, isyan ve anlam verememe karışımı tepkileri verdik,
muadilim bile ta nerelerden anneme izahı olmayan şeylerin mizahı olur demiş,
satılan eski yazlığın çok küçük olduğu dalgasını geçmiş.
Tepkilerin
en sertini, ağırını annem verdi. Boşanma kararı aldı. Kendisine kulak
verilmediğini, yetmiş yaşında hala kredi ile ödenecek, hiç istemediği ve
oturmayı düşünmediği bir ev için uğraşmayı kabullenemedi, düşüncesinin,
kanaatinin sorulmamasına çok bozuldu ve bu evlilik bitti noktasına geldi. Büyük
krizler yaşandı aile içinde. Durulması epeyce zor oldu.
Başkalarının
önerisiyle, iki haftalığına Akçay’daki devremülke gitmeye, yalnız kalma
şartıyla ikna oldu annem. Babam da kabul etti. Bu defa ben kıyameti kopardım,
salgın tamamen kontrolden çıkmışken ne işi var tek başına oralarda diye. Bu
defa annem de babam da bana patladılar, babam beni salgın konusundaki tedbirci
yaklaşımımdan ötürü salak gibi davranmakla suçlamadı ama ima etti, çok
abartıyormuşum. Annem zaten dengesini tümüyle kaybetti. Durup dururken ağlamaya
başlıyor, ‘yalnız yaşamak istiyorum, hiç kimseyi görmek istemiyorum’ diye.
Biz bu arada
bir ev bulduk. Girişimlerimiz devam ediyor. Havva aşık oldu, ben de çok
beğendim evi. Paramız yetmiyor. Bekleyelim, sonu hayrolur inşallah.
JohnBreuillyder ki, “hiçbir
şey kaçınılmaz değildir, olup bittikten sonra öyle görülür.” Olanlar,
anne-babam arasındaki duygusal bağın 70 yaşını çoktan aştıkları bu dönemde
ciddi bir şekilde zedelenmesi, bizim beğendiğimiz evde oturmak için ihtiyacımız
olan görece küçük bir meblağı babamdan isteyemeyecek kadar kendisinin kredi
borcuna girmesi ve biliyorum ki Havva’nın âşık olduğu o evi alamazsak babamın
bundan dolayı kahrolacağı…
Epeyce travmatik bir dönem geçiren dostuma gittim dün. Şubattan beri
görüşmüyorduk. Özlemiştim, evinde, üstelik yalnız olduğunu öğrendiğimden habersiz
damladım evine. Kapıdayken müsait mi diye aradım, sevindi, buyur etti içeri
hemen. Muhabbet ettik, geyik yaptık. Ona da bana da iyi geldi bunca zaman sonra
beraber zaman geçirmek. Sakallarıma gözü her kaydığında ‘Hetfield olmuşsun’ diyip durdu. Evde boş oturunca kıl
tüy işleriyle uğraştığımı söyledim ben de.
Bugün Havva ile alışverişe çıktık; şarküteri, market derken manava düştü
yolumuz. Manav bana ‘hacı abi’ diye hitap ediyor, belki bir gün gerçek olur kim
bilir? Bir ara Havva dışarıdaki reyonda sivri biber seçerken, daha serin
olduğundan içeri geçtim, köşedeki TV açıktı, haber yayını. DEAŞ’ın sözde
Türkiye emiri yakalanmış, onunla ilgili bir habere denk geldim o sırada. Tasarladıkları eylemler, ele geçirilen malzemeler
anlatılıyordu, dikkat kesildim. O sırada gayet titiz bir şekilde giyinmiş
mütesettir, ince, dinç yapılı bir kadın müşteri de benim yanımda durup TV’deki
haberi izlemeye başladı. Yüzündeki maskeden ötürü yaşını tahmin etmek mümkün
değildi, tahminim 25-30 yaşlarında olduğu yönündeydi, birden habere konu terör
şüphelisinin fotoğrafı ekranda çıkınca son derece temiz bir İstanbul Türkçesiyle,
hatta cıvıl cıvıl bir ses tonuyla diyebilirim, hayret nidası atıp konuşmaya
başladı.
“Aaaaaaa… Sakallı. Bu ne şimdi?”
DEAŞ terör şüphelisi birinin, üstelik sözde Türkiye emiri olduğu ifade edilen
bir şahsın dövmeli ya da atkuyruklu olmasını mı bekliyordu acaba? Bir de durup
bana bakarak söyleyince bunu, bir cevap da bekliyor belli ki. Maskemin altından
taşmış sakallarıma gitti parmaklarım, gülümseyen bir sesle karşılık verdim:
“Her sakallı kötü değildir, sakallı ve iyi insanlar da var hayatta.”
Bu saçma sapan ifadeye karşı kadın ne dese beğenirsiniz?
“E elbette! Sakallı adam kötülük mü yapar? Olur mu öyle şey?!”
Dumur nedir, nasıl olunur konulu sosyal deneye malzeme oluyormuşum meğer
manavda. Bu söze karşı ne diyebilirsiniz? Sakallı birinin adli ya da siyasi bir
cürüm işlemeyeceğine dair bu derece emin olan birine ne anlatılabilir? Dini
terminoloji çerçevesinde değerlendirirsek, ‘sünnet’ olan sakalın insanları
haramlardan koruyacağına dair bu inancı nasıl idrak edebiliriz? Saflık deyip
geçer misiniz? Fundamentalizmin zihinde yarattığı maraz mıdır bu tasavvur?
Yoksa bu kadın sadece salak mıydı? Bu düşünceye sahip biri 2020 senesinde,
bunca yaşanan, tanık olunan olaydan sonra hala aramızda yaşıyor olabilir miydi?
Belki de benimle dalga geçiyordu. En ufak bir fikrim yok.
Doğruca arkamı döndüm, dolaptan bir büyük şişe çiğ süt, bir kutu da maya
aldım. Kadından uzak durmaya çalışıp Havva’nın gelmesini bekledim
sabırsızlıkla.
İhracımın dördüncü yıl dönümüydü bugün. Toplumun bu yanlışlığa, haksızlığa,
hukuksuzluğa tepki vermesini boşuna ümit ettim bunca sene, hardcore realist
yanım zaten başından beri buna ihtimal vermiyordu ama işte, insanız, ümitsiz de
yaşanmaz. Heyhat… Sakal bırakmaya çok geç, ancak 47 yaşımda karar vermişim,
meğer ondanmış bu yaşadığım ıstırap.
Hetfield sakalı da olsa, manav bana ‘hacı abi’ diye hitap ediyor. Bu da
bir şeydir.
Yılbaşında işi bırakmıştım, o zamandan beri çalışmıyorum.
Mart ayından bu yana evden mesaiye başlayan Havva gibi ben
de virüsten olabildiğince korunmak için gerekmediği sürece evden dışarı
çıkmıyorum. Alışveriş, bazen Havva ile sakin saatlerde kısa yürüyüşler, o
kadar.
Sigarayı bırakalı dört aydan fazla oldu… Bu aralar tek tük
içmeye başladığıma bakmayın, bağımlılık değil, gerilimden kaynaklı. Bağımlılığı
attım üzerimden çok şükür, lakin her sigarayı bırakan insanın başına gelen
benim de başıma geldi.
O kadar şişmanladım ki, yürürken evin parkeleri ağlarcasına
çıtırdıyor. Banyoya girip küvete adımı attığımda gözlerimin önünden filmlerdeki
sahnelerin benzeri geçiyor, ya zemin çöker de küvetle beraber alt kata düşersem
diye.
Bu gidiş iyi değil. Öyle böyle değil. Balina gibiyim aq.
Not: Blogspot arayüzü değiştirmiş, nefret ederim böyle
şeylerden. Bu postta yeni özellikleri öğrenmeye çalışacağımdır, karşılaşacağınız
aksaklıkların açıklaması bu.
“Bana ne yediğini söyle, sana ne olduğunu söyleyeyim” demiş Jean Anthelme Brillat-Savarin. Sonralar Feuerbach bu önermeyi kısaltarak tekrarlamış: “İnsan,
yediği şeydir” diye buyurmuş. Gastronom ya da hekim değilim, bilimsel olarak bu
ifadeleri açıklamaya kalkmayacağım. Yoksa sürekli et yemenin insanı vahşileştirdiği
filan söylenir, açıkçası hiç bu konulara girmeye niyetim yok. Nihayetinde
yediklerimizi hazmediyoruz. Proteini, vitamini, minerali, hidratı, yağı ve daha
bilmem ne varsa yediklerimizden alıyoruz. Ne var ki ‘zehir dozdur’ diyen Paracelsus amca gibi, fazla ya da az olduğu durumlarda
zarar veriyor bu yediklerimizin muhtevası. Bal şifa olabilir, her gün yarım
kilo yenirse şifa mı olur bünyeye? Tuz olmadan yaşanmaz, ama ya sınırın çok
üzerinde alınırsa? Brokoli veya yeşil çay ya da şarap fark etmez, belli bir
miktarın fazlası insanı hasta eder, bu da kesin. Midesi, bağırsakları,
karaciğeri, böbrekleri iflasa gider aşırı tüketim sonunda. Kolesterolden
trigliseride, tansiyondan kalp hastalıklarına dünya kadar sorun yaratır
tüketimin şekli ve miktarı. Dediğim gibi doktor olmadığım için bu sularda kulaç
atma niyetinde değilim. Bütün şişkolar (benim gibi) hazmedebildiklerinden
fazlasını yedikleri için o haldeler. Metabolizmaya filan atılır genelde
kabahat, ne var ki metabolizma zaten harcayamadığından fazlasını bana yükleme
demekte kendi lisan-ı haliyle.
Meseleye farklı bir perspektiften bakalım şimdi. İnsan
tüketicidir. Bize sunulan, daha doğrusu karşımıza çıkan her şeyi tüketiyoruz. İnsan
sadece sindirim sistemindeki iç organlardan müteşekkil olsaydı, yemek/içmek
üzerine devam ederdim yazmaya ama hayır, tüketim sadece yiyip içtiğimizden ibaret
değil. Beş duyu organımızın algıladığı tüm uyarıcılar, bir tüketim öğesi olarak
üzerimizde etkili oluyor. Ruh, Yaradan’dan ödünç aldığımız o kutsal ve ilahi varlık,
bünyemizdeki mide ya da diğer sindirim organları gibi, bu uyarıcılardan gelen
işaretleri öğütüyor, eritiyor, bizi biz yapan öze dönüştürüyor. Dönüşüyoruz. Gördüklerimiz, duyduklarımız,
varlıklarını duyumsadıklarımız her daim bize hücum halinde; hazmetmek zorundayız
onları, iyiyi kullanmak, ayrıştırdığımız kötüyü ise kendimizden uzaklaştırmamız
gerek. Yiyecek içecek için sindirim sistemi ne ise, geri kalan her şey için ruh
aynı işlevi görüyor. Ve tabi, karaciğerin görevlerini yerine getirmekle görevli
Ruhumuz. Gerektiğinde depolar, gerektiğinde kullanılmak üzere değiştirir,
gerektiğinde temizler. Ruh, bizi biz yapan şeydir. Her birimizde olan bir
filtre gibi, çirkinlikleri, fenalıkları ayrıştırıp onları bizden uzak tutmaya,
güzel ve iyi olanı da kendimize katmamıza yardım eder. EmanuelSwedenborginsanın yüceliğini onun ‘doğru olanın doğruluğunu, yanlış
olanınsa yanlışlığını ayırt edebilme yeteneğine’ bağlar. İnsanı eşref-i mahlûkatyapan da bu değil mi? Ayırt edebilme,
doğruyu seçme, güzeli sevme, kötüden uzak durma, hakkı bilme ancak aklın, yani bilincin
varlığı ile mümkün, sonuçta yapılan tüm tercihler ruhu etkiler. Seçme, özgürlüğün
dışavurumu eylemdir. Özgürlük beraberinde seçme hürriyetini getirir. Neyi
seçeceğimize aklımızla biz karar veririz. Bir elek, nehir kenarında altın
parçacıklarını da eler, çakıl taşlarını da. Hangisini ayrıştıracağı ve
eleyeceği insanın tercihine kalmıştır. İsterseniz Yuhanna İncilinin ilk ayeti gibi
‘önce söz vardı’ deyin, isterseniz
Faust’un meşhur başlangıcını hatırlayın ve ‘önce
eylem vardı’ deyin, perde kapanırken hepsi aynı yola çıkar; önemli olan
kalplerimiz ve kalbimizin rehberliğindeki fiillerimizdir. Bunların niteliği,
istenci, davranışlarımızı ve tutumlarımızı belirler. Bizi biz yapar.
Gelelim günümüze… Yıl 2020, doğum günüme bir haftadan az
kaldı, 47 bitecek, 48’e adım atacağım. Ben de dünyadaki her kişi gibi sürekli bir
uyarıcı bombardımanı altındayım, algı kapılarım ardına kadar açık ve her şey üzerime
üzerime geliyor. Ve ne yazık ki, alas, poor Yorick, sığınaksız, korunaksız
altında olduğum bu bombardıman, tıpkı senin, sizlerin maruz kaldığınıza benzer
şekilde, şemsiyeden mahrum bir şiddet yağmuru halinde çürütüyor beni. Şiddet…
Dehşet… Korku… Kaygı… Nefret… Öfke… Tükettiğimiz her şey artık şiddet formunda
bize sunuluyor ve çaresiz biz de ruhlarımızı onunla beslemekten kaçınamıyoruz.
En hoyratından, dayanılmaz ve bıkkınlık verici halde bu şiddet bombardımanı.
Bitmiyor. Değişik şekillere bürünüyor, farklıymış zannı yaratıyor bazen ama
hayır, özü, cevheri canımızı karşı konulmazca yakan, bizi ümitsizliğe boğan
türden bir şiddet atmosferi bu. İyi ve sağlıklı beslenmenin temel koşulu
çeşitli gıdaları ölçülü ve düzenli almaktan geçiyor ama bizler tek tip gıdayla beslenmeye,
kahvaltımızı, gündüz ve akşam yemeklerimizi aynı şeyle geçirmek zorundayız.
Sevgi yok, merhamet kayıp, adalet duygusu çarpılmış ve insana iyi gelecek, ruhu huzura kavuşturacak tüm duygular bizden uzak.
2020 senesindeyiz, doğrusu sükûna, huzura, o kadar yabancıyım ki… 48 yaşıma
sayılı günler kala idrak ettiğim, şiddetin her türlü hali altında ezilmiş
olduğum gerçeği. Karanlığın Yüreği’ndeki Albay
Kurtz’un ‘dehşet… dehşet…’ diye
sayıklamasını hatırlıyorum, ondan uyarlanan filmde
Marlon Brando bunu ne etkileyici söylüyordu öyle. İlk başta bu satırları/
sahneyi tam manasıyla idrak edemediğimi itiraf edeyim size. Biraz daha büyümek
ya da biraz daha acı çekmek mi gerekiyormuş acaba? Belki de öyledir. Korku
verici, içimi ezen, düşüncelerimi eğip büken ve kalbimi lime lime eden berbat
bir hayat içinde yaşıyormuşgibi yapıyorum ve doğrusunu isterseniz
siz de öylesiniz, (bir gün bu satırları okursanız) haklı olduğumu fark
edeceksinizdir. Şeş cihettenzehirli oklarla
işkence altındayım çünkü. Bir ben
diye yazıyorum, bir sizi de konuya dâhil ediyorum, çünkü hepimiz aynıyız. Bütün
mesele farkındalık, er ya da geç herkes ayıyor bu konuda. Bütün uyarıcıların
bize şiddet yönelttiği bir hayatta devekuşlarından başka kimse ebediyyen
gözlerini kapatamaz sanırım. Şiddet denildiğinde insanlar genelde fiziksel türünü
anlıyorlar bu kavramın, bir zorbanın eliyle itip kakılmak gibi. Bu konuda
söylenebilecek şeyler sayfalarca uzatılabilir, ve evet, hiç biri de yanlış
olmaz. Haksızca ve adaletsizce maddi şiddete maruz kalmak ve bunun önüne
geçememek çok incitici bir durum. İtin kopuğun, lümpenin, terbiyesizin bazen
karşı komşu bazen ABD başkanı formunda karşınıza çıkması hayatı çok
zorlaştırır, kaçma isteği yaratır içinizde. Trafikteki öküz de, sıra
beklediğiniz asansörün kapısında sizi iten davar da aynı. Uğradığınız haksızlığı
telafi etmek istediğinizde gözünüzü korkuturlar şiddet unsurunu kullanarak. Ama
benim ve sizin hayatınızı çekilmez hale getiren, bizleri perişan eden şiddet kuşkusuz bununla ibaret değil: Saf
ve katıksız şiddet olarak fiziksel şiddetten bahsedersek eğer, örtülü şiddet
hakkında daha geniş bir yelpazeye göz atmamız gerek. Şöyle bir bakalım, 2020
senesindeyiz, dört yıl önce işimden atılmamla sonuçlanan haksız muamele bana
uygulanan büyük bir şiddet türüydü söz gelimi. Bununla yaşamak, hem de kendini
neredeyse hiçbir ortamda ifade edemeyecek kadar kriminalize edilmek ve böyle yaşamak
zorunda kalmak şiddete maruz bırakılmanın en acılı örneklerinden biri. Üstelik
bu devlet şiddeti, sosyal şiddet halini alınca içe doğru çöküyor insan,
büzüşüyor, küçülüyor sanki. Doğa bize şiddet gösteriyor, insanoğlunun yarattığı
tahribata en ağır ve sert tepkiyi veriyor iklim değişikliğini bize yaşatarak.
Barajlardaki suyun tükenmesi ama her yağmurda ortalığı sel alması doğanın cezai
şiddetinden başka nedir ki? Küresel ısınma diye bahsedilen, tabiatın intikamı olan
şiddet aslında. Bu yılın başından beri Corona virüs şiddetine maruz bütün
insanlık. Bugün –tam şu an itibarı ile- 707498 kişi ölmüş bu salgından ötürü.
Corona virüsün yarattığı şiddet aylardır anneme sarılmama, babamın elini öpmeme
mani. Havva ile elimizi kolumuzu sallayarak yürümeye, benim bayram namazına
gitmeme engel. Yüzümüzde maske, aramızda mesafe yokken markete dahi
gidemiyoruz, bir virüsün yarattığı dünya çapındaki salgın hac farizasını da,
sanatsal/sportif faaliyetleri de sekteye uğrattı. Sürekli tedavisi ve aşısı olmayan
bu hastalığa karşı hiç aklımızdan çıkarmadan, bir an bile boş vermeden kendimizi
korumak zorundayız. Bu durumun yarattığı zihni meşguliyet görünmeyen bir
düşmana karşı daima tetikte olmayı gerektiriyor ve dayattığı bu şiddet duygusu
bıktırıyor insanı. Ekonomik şiddet deseniz, fazlasıyla var hayatımızda.
Geçimimizi, genel tanıma uygun olarak söyleyecek olursam sınırlı kaynaklarla
sınırsız ihtiyaçlarımızı gidermek zorundayız ve gün be gün kötüye giden
koşullar ekonomik anlamda geleceğimizin parlak olmadığını gösteriyor bize. Daha
az para, daha çok gereksinim ile yaşamaya çalışıyor, bu durumun
kısıtlayıcılığını çaresizlik içinde duyumsuyoruz. Parasız kalma endişesi ile
obsesif halleri idrak ediyoruz. Deprem olgusunun iç dünyamızı nasıl tedhiş ettiğini unutabilir miyiz? Evimizde, iş yerimizde ya da başka mekanlarda bu doğa olayıyla karşılaşıp enkaz altında kalmayı, ailemizi, sevdiklerimizi kaybedebilecek olmayı hiç mi düşünmedik? Dini şiddet ayrı bir konu; neredeyse herkesin
birbirine dayattığı bir değerler manzumesi halini almış din olgusu. Bir ucunda
fanatizm, diğer ucunda saygısızca aşağılama olan taraflar arasında kimin gücü
yani şiddeti yeterse diğerine karşı bu en değerli olguyu baskı aracı olarak
kullanma peşinde. Sosyal şiddet, aile, akraba, çevre, toplum baskısı her an,
her yerde. Politik şiddetten söz etmeme gerek var mı peki? Hayır, yok, dünya
krallığı için insanlar birbirlerini yok etmeye, yok edemiyorlarsa da
lanetlemeye ant içmiş gibi davranıyorlar. Buna da politika diyoruz. Düşmanlık
duyguları ile karşıtını yok etme, değersizleştirme, değerlerini hor görmeden
ibaret politika. İnsanın insana uyguladığı şiddet ise yukarıdakilere dair bir
hülasa halini alıyor yaşamımızda. Çinde Uygur Türkü olmanın, Kadıköyde çarşaflı
olmanın, Fatihte eşcinsel olmanın, Türkiyede Ermeni, İsrailde Filistinli
olmanın, Trabzonda Fenerbahçeli olmanın, yani özetle farklı, öteki olmanın yarattığı ezici
yalıtılmışlık ve korku ne tür bir şiddetin sonucudur sizce? Kalabalıkların
arasında duvardaki bir tuğla kadar isimsiz ve önemsiz olduğunun bilincindeki kişi,
aslında yalnızlık şiddetinin mazlumu değil midir? Tabi, şiddetlerin en
kaçınılmazı, en korkuncu ölümün ta kendisidir.
Goya... Sen ne biçim bir adamışsın...
Şiddetten başka bir şey yok hayatımızda. Her ne yiyorsak,
ister fıstıklı pasta, ister elmalı turta, ister zeytinyağlı fasulye, ister kadınbudu
köfte, ister acılı lahmacun, ister kıymalı bamya, ister baklava, ister ister
kelle paça, ister ıslak hamburger, ister spagetti, ister hünkârbeğendi, ister
nutella isterse mıhlama… Her ne yiyorsak, önümüze gelen tabağın üzerine bir
çorba kaşığı tuz atıldığını ve bize öyle servis edildiğini düşünün. En leziz,
en keyifli yiyecekler bile ne hale gelir öyle… Yıllarınızın, hatta yaşamınızın
böyle geçtiğini, tüm öğünlerinizin sözünü ettiğim gibi olduğunu hayal edin
şimdi. Şiddet, her konuda, her yerde, her bakımdan hayatımızın tüm
pencerelerinden bize saldırıyor ve vücudumuz bize zevk vermekten uzak hale
getirilmiş bu yiyeceklerdeki aşırı tuzla perişan oluyor zamanla. Ruhumuz
çürüyor dehşetin yarattığı gerilimle. Böyle geçiyor yıllar. Biri diğerini takip
ediyor. Dört gün sonra 48’ime gireceğim, 47’nin tarih olacağı bu yaz gecesinde
çevremdeki dünyanın beni buruk, sert, bıkkın, ezik, mutsuz, öfkeli, duygusuz
ama kederli birine dönüştürdüğünü fark etmek zor değil. Bugün uyarıcılar
şiddetin türlü renklerini üzerine düşürüyor ve ben sadece karamsarlıkla,
kaygıyla bekliyorum. Kendimi şiddetin her formuyla mücadele ederken görüyorum
ve ben, ben olmaktan her geçen yıl uzaklaşıyorum.
Yazının sonuna geldiğimize göre artık görüyorsunuzdur ki ben şiddet kavramını genel geçer kabulden çok farklı ele alıyorum. Ortadan kaldırmaya, geçiştirmeye, etkisiz hale getirmeye gücümüzün yetmediği bir tehdidin ruhumuzda yarattığı terör duygusuna şiddet diyorum ben.
Ruhlarımız çok farklı beslenebilirdi... Bizler çok farklı olabilirdik...
Dayanmanın da bir sınırı olmalı. Açıkçası, Havva olmasa çoktan pes
etmiştim. Mücadeleci biri olmadığı sağır sultan bile biliyor zaten.