10 Kasım 2020 Salı

Evrimin Tersine İşlediği Gerçeği Üzerine... (İkinci Bölüm)

 

Bu gün itibarı ile dünya genelinde covid-19 vaka sayısı 51,400,000’u aşmış durumda, bunların 1,271,833’ü de hayatını kaybetmiş. İyileşenlerin de azımsanmayacak bölümünün eski sağlıklı hallerine kavuşamadıklarını biliyoruz; böbrek yetmezliği, beyin fonksiyonlarında aksama, kronik yorgunluk gibi türlü sorunlar çok sayıda insanda virüsün ölümcül etkileri geçse dahi baki kalıyor. Üstelik, tüm bu bilgiler neredeyse 8-9 aydır her mecrada, her ortamda tekrarlanmakta. Aynı şekilde daha ilk günlerden itibaren sosyal mesafe, maske kullanımı gibi önleyici tedbirlerin önemine dair neredeyse her gün insanlara telkinde bulunulması cabası. İnsanlara çalışmayın, işe gitmeyin, evinizde oturun demek gerçekçi değil; ne Türkiye’de ne Almanya’da ne Şili’de ne İran’da bu yapılamaz – çalışmak zorunda herkes. Örnek olarak Türkiye’de hafta sonları sokağa çıkma yasağı uygulanan ilkbahar aylarında, bu yasakların istisnaları da resmi evraklarda belirtiliyordu; marketler, bakkallar, manavlar, kasaplar, fırınlar, kuruyemişçiler, fırınlar, paket servis yapan lokantalar, kargo şirketleri filan. Bu işyerlerinin çalışanları, buralara mal ve malzeme taşıyan nakliyeciler filan da cabası. Çalışanlar işe gitmek zorunda olduğundan belediye kısmi de olsa toplu taşımayı işletmek zorunda. Özetle, evdeydik biz, belki siz de öyle, ama bir dünya insan için hayat devam ediyordu. Hayat duramaz. Kısmi engellemeler ancak palyatif sonuçlar verir, göstermelik, biraz da uyarı/tehdit amaçlı önlemlerdir, fazlası değil. O nedenle asıl gereken, hayatın akışını devletin pandemi koşullarını dikkate alarak düzenlemesi, bireylerin de kişisel önlemlerini alması. Söz gelimi devlet bulaşın önüne geçilebilmesi için kalabalık ortamların oluşmasına karşı uygulamaları hayata geçirmeli, toplu taşımaların niceliğinden saatlerinin düzenlenmesine, cafe-restaurantların oturma düzenine, her çeşitten toplantılara, nümayişlere mani olmaya, mesai saatlerine ve aklıma gelmeyen pek çok konuda kesin ve bağlayıcı uygulamalara gitmeli. Ve elbette denetlemeli bunları. Geçen hafta cafe ve lokantaların saat 22.00’de kapanmasına yönelik bir karar açıklanmıştı valilik tarafından, iki gün sonra Havva ile beraber annemlerden dönerken baktık, tam da o saatlerde yolumuzun üzerindeki bir balık restaurantta keyif ve neşe gürültüleri gırlaydı, az daha yürüdük, bir kebapçıda hayat çok renkliydi. Bostancı ışıklara vardığımızda KFC’nin dışardaki masaları topladığını ama hemen ilerisindeki Popeyes’in hiçbir şey yokmuş gibi müşterilerle tıka basa olduğunu gördük. Devlet sadece düzenleme yapmaz, kural koyduktan sonra denetleyen, sorgulayan, gerektiğinde de ceza koymaya gücü yeten kurumdur. Cezasızlık kültürüne geliyor burada söz ama konuyu dağıtmayayım. Hal böyle olunca kendi güvenliğini almakla yükümlü birey meselenin ciddiyetinden uzaklaşıyor. Yerlere çöp atmak yasak, kırmızı ışıkta geçmek yasak, maskesiz dolaşmak yasak, çimlere basmak yasak, vesaire vesaire. Maske takma gerekliliği bu ve benzeri kısıtlamalar halinde ele alınıp kamu sağlığının kamu güvenliğine dair bir problem olduğu unutulunca, insanlar bu konudaki düzenlemelere kulak asmayı gereksiz, hatta abartılı buluyorlar.

 

Olayın bir başka yönü, virüsün bulaştığı çoğu kişinin hiçbir semptom göstermeden, gündelik hayatlarına her hangi bir olumsuz yansıması olmadan hastalığı ayakta geçirmeleri, farkına bile varmadan atlatmaları. Bununla beraber bu kimseler hub görevi görüyorlar, yani maske-mesafe gibi önlemler almadıkları takdirde ilişkide oldukları başkalarına, aile fertlerine, halı saha maç yaptıkları arkadaşlarına, oynaşıp seviştikleri sevgililerine, aynı dükkânda çalıştıkları diğerlerine filan bulaştırıyorlar, böylece kendilerini sağlıklı görseler de gizlice yuvalanmış virüs, çevrelerine yayılıyor. Ayrıca, virüsün bir de iki haftaya kadar uzayabilen kuluçka süresi var ve insan daha sonra coronadan ötürü ölecek daha olsa, bu kuluçka müddetince başına geleceklerden, başkalarına verdiği zarardan habersiz. Fakat bu uzun anlatım, okuyanın sıkılıp öfleyeceği açıklamalar her durumda maske-mesafe tedbirlerinin ne kadar önemli ve koruyucu olduğunu bize göstermekte. Bu tedbirlerin alınması bulaş olasılığını minimize ediyor çünkü. Kanser gibi, kardiyo sorunları kendiliğinden olan bir şey değil bu covid, bulaşarak insanı yakalıyor. Bulaşmaması için gerekli ne varsa yapmak gerek.

 

İnsanlar, coronavirüsünün kendilerine bulaşmaması için neden gerekli dikkati göstermiyorlar? Bu soru aslında hayati bir noktaya temas ediyor. Sorulduğu, uyarıldığı takdirde ‘dikkat ediyorum tabi’ diyen kişilerin fiiliyatta hiç de öyle davranmadıklarını görüyoruz devamlı. Ölümden mi korkmuyorlar? Yoo, bal gibi de ölüm düşüncesi herkesi ürpertir, genel olarak başkalarına ölümü yakıştırır ama kendimize konduramasak da ölüm korkusu insanın içinde daima var. Covid-19’u ağır geçirmek, hayatta kalınsa da kronik rahatsızlıklarla ömrünü geçirmek zorunda kalmak düşüncesinden de cidden kaygılanıyor, ama çok uzak görüyor bunu insanların kayda değer kısmı. Burada bir sorun yok. Bence mesele çok daha başka: Son derece sübjektif bir yorum yapacağım ama blog benim, okuyucuya kapalı olduğu için de kimse için yazdığım söylenemez, dolayısıyla dilediğim gibi atıp tutabilirim. Kendisi, yakını ya da çok sevdiği kişilerden hasta olanlar hariç, önlem almaya gerek görmeyen, maske-mesafe konusunu kulak arkası eden ve neredeyse on aydır bu salgın hayatımızda yer alsa da meselenin ciddiyetine vakıf olmamakta direnen çok fazla insan var ve bu insanların derdini aslında çok kısa bir şekilde ifade edecek olursam iman sorunu diyebilirim. İnanmıyorlar. İnanır gibi yapıyorlar, ama inanamıyorlar. Sanki azıcık iman, yeterli olabilir gibi davranmaktalar. İman dini bir kavram, dolayısıyla meramımı anlatırken ileri süreceğim kimi örnekler dinsel kökene dayanacak. Ama bahsetmeye çalıştığım şeyin farklı olduğunu göreceksiniz. Sakin sakin okuyun blogu açtığım zaman.

 

İman, en yalın anlamda inanmak demektir. Dini anlamda ele alacak olursak, Tanrı’nın varlığına ve birliğine inanmaktır. Görmeden, tasdiğe, ispata, delile mecbur kalmadan inanmaktır. Tanrı’yı ya da tanrıları görmeden ona/onlara iman eden milyarlarca insan iman yaşamıştır bu gezegende, Müslüman, Hristiyan, Musevi, Hindu vesaire. Hiç kimse Allah’ı, Zeus’u, Yehova’yı, Vishnu’yu, Odin’i görmedi, ama inanan, ya da daha doğru ifadesiyle mümin, onun varlığına emindir, üstelik bunun için bir kanıt aramaz, ihtiyaç hissetmez. Emin kelimesi de iman ile aynı kökten gelir bu arada. İman ispata gerek duymaz dedim, çünkü o zaman iman değil, bilgi halini alırdı bu durum. Bilgi gözlemle, tümevarımla, bazen tümdengelimle, analizle, sentezle, tez-antitez-hipotezle varılan bir sonuçtur nihayetinde. Epistemolojiye dalarsam sıçarım, ben spekülatif yorumlarıma devam edeyim en iyisi: En kısa şekilde ifade edecek olursam insan akıl ile önce muhakeme, ardından idrak eder, kalpte ise iman olgusu oluşur ya da oluşmaz, kişiye göre değişir. İhsan Fazlıoğlu imanı fıtrî akıl olarak niteler, onun gibi âlim değilim, uzatmak istemiyorum o yüzden. Şu kadarını söyleyip geçeyim: Gözlemle, kıyasla, tahkikle imana varılabilseydi, bütün akıllı, bilgili insanlar, iman etmiş olurdu. Ama öyle değil. Mümin kimselerin arasında ise akıl sahibi kişiler de, malın önde gidenleri de yer alıyor. Demek ki başka bir şeyden bahsediyorum burada.

 

Dedim ya, örnekleri dini kaynaklardan vermek zorundayım, dini bir terim kullandığım için. Sonrasında çok farklı bir yere gelmeyi planlıyorum.

 

Caravaggio'nun büyüleyici eserlerindendir bu. Thomas nasıl sokmuş ama parmağını...



Hristiyan inancına göre, İsa peygamber çarmıha gerildikten sonra mucizevi bir şekilde üç gün sonra dirilir. Önce mezarını ziyaret eden Mecdelli Meryem bu durumu fark eder ve O’nunla konuşur, ardından diğer havarilere bildirir bu olayı. Akşam diğer havariler ve İsa bir araya gelir, İsa kutsal ruhu havarilerine üfler. O sırada aralarında bulunmayan Thomas, olan biteni kendisine anlatan havari arkadaşlarına metelik vermez, duyduklarına ‘O’nu elindeki çivi izlerini ve böğründeki yaraları görmeden dirildiğine inanmam’ diye karşılık verir. Sekiz gün sonra bu defa Thomas’ın da aralarında bulunduğu havari grubuna belirir İsa, Thomas’a döner ve ellerini uzatarak çivi izlerine bakmasını, Thomas’ın elini de kendi böğründeki yara izine koymasını söyler. Thomas irkilir, ardından İsa azarlarcasına konuşur Thomas’la: “Beni gördüğün için mi iman ettin? Görmeden iman edenlere ne mutlu!” Çünkü gördükten sonra herkes iman eder. Tanrı’yı görünce iman etmemek gibi bir şey olamaz ki, deniz kıyısında denizin varlığını inkâr etmekten farksız bir şey olurdu bu.

 

Öte yandan iman ettik diyenlerin hepsi de iman etmiş değildir. Bunun en veciz örneği, Hucurat suresinde geçer. Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin son döneminde islam dini Arap yarımadasında iyice yayılmış ve kök salmıştı. Çöldeki bedeviler grup grup gelip İslam Peygamberinin huzurunda iman ettiklerini beyan ediyor, müslüman geçtiklerini duyuruyorlardı; kalpleri Allah bilir, somut olarak kendilerini buna mecbur kılan faktörlerin başında hiç şüphesiz peygamber ve sahabelerle barış içinde yaşamak, yani kendi emniyetlerine dair kaygılar vardı. Ayrıca yeni Müslüman olanlara da maddi anlamda epey bir destek veriliyordu. Burada Allah peygamberine indirdiği vahiy ile durumu gayet net bir şekilde açıklıyor Müslümanlara: “Bedevîler, "İman ettik" dediler. Şunu söyle: "Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece boyun eğdiniz. Bununla beraber Allah’a ve resulüne itaat ederseniz yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Müminler ancak, Allah’a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte bunlardır.” Açıkça, iman ettim demenin iman etmiş sayılamayacağını, bunun sınanmadan, kalpte yer etmeden mümkün olmayacağını buyuruyor Allah.

 

 

Gelelim kendi konumuza.

 

Şimdi ortada bir hastalık var. Bulaşıcı bir hastalık. Neredeyse bir yıldır tüm dünyanın ve tabi ülkemizin gündeminde en ön sıralarda. Global bir sorun. Eğitim, seyahat, turizm, üretim, ticaret gibi uluslararası ve ulusal her aktiviteyi etkiliyor, yeni kuralları, önlemleri beraberinde zorunlu kılıyor. Bilim adamları, doktorlar, kamu sağlığı çalışanları götlerini yırtıyorlar meselenin ciddiyetini anlatmak için. Görsel, yazılı ve sosyal medyada bu salgına dair haber ve gelişmelerin yer almadığı gün yok. Kişisel açıdan alınması gereken önlemler basit ve belli. Ne ki insanlar bu konuda ilginç davranıyorlar. Bir kısmı, zaten böyle bir virüsün varlığına, salgına, ölümlere, hastalananlara inanmıyorlar bile. Bu yazıya hâkim dinsel terminolojiye paralel şekilde bu gibi kimselere kâfir benzetmesi yapmakta bir beis görmüyorum ben. Doğrudan inkâr eden, iman etmeyenler bunlar. Üstelik bu kafirler dini terim olarak sözü edilen kafirlerden de salak, bilimsel bir olgudan bahsediliyor çünkü covid-19’dan söz edilirken. Ama yukarıda dediğim gibi, kendileri, aile bireyleri, tanıdıkları henüz salgın zincirine yakalanmadığı için hastalık aslında yokmuş gibi söz etme cüretini gösterip herkesi, herkesi yalancılıkla suçluyorlar. Konumuz bu kimseler değil. Allahlarından bulsunlar. Konumuz, bu kadar gerizekalı olmayıp, yani bu virüsün varlığına, birliğine, etkisine, öldürücülüğüne yarım yamalak iman eden, virüsün tehlikesini duyun, risk unsurlarını öğrense de tam manasıyla önlem almaya gerek görmeyen, aslında hem inanan ve kaygılanan, bir yandan da boşvermeci bir tutumla rahatını bozmaya tenezzül etmeyen daha az gerizekalılar. İlk grup hakkında kafir benzetmesi yapmıştım, bunlarsa yeterince iman etmeyenler, görmeden inanmayanlar, imanlarında şüphe olanlar. Üstelik, metaforu bir yana bırakarak yazmaya devam edersem, aralarında X veya Y veya Z dinine candan inananı da, ateisti, nihilisti, agnostiği, zırcahili, allamesi, genci, yaşlısı, akıllısı, salağı, bir sürü alakasız gruptan insan var bunların. Önleyici tedbirlere karşı değiller, öyle olsa bile bunu açıkça dile getirmekten de çekiniyorlar. Yeni düzenlemelerin gerekli olduğuna dair bir yandan içlerinden haklılık payı verirken, bir yandan da hoşlarına gitmeyen her konuda aslında abartıya kaçıldığı kanaatindeler. Covid-19’dan kaynaklı ölümlerde mevtaların isimleri açıklanmadığından birilerinin bu virüsün bulaşması sonucu öldüğü düşüncesini idrak etmekten uzaklar, sadece hayatını kaybeden sağlık çalışanların adlarına rast geldiklerinde de gözlerini kaçırmayı tercih ediyorlar. Bu yeterince iman etmeyenlerin kim olduklarını tespit etmek çok kolay: Taktığı maskeyi çenesinin altına kadar indirerek dolaşan, dirseğinde maskesini aksesuar gibi dolaştırırken sigarasını üfür üfür tüttürerek sokaklarda gezen, nefes alamadığı yalanıyla burnunu açık bırakıp laf olsun diye maske takanlar, berber/kuaförden çıkamayan aptallar, AVM’leri turlamaya devam edenler, kalabalık bir cafede saatler geçirenler, altın günlerine, akraba ziyaretlerine, gece partilerine, gezmeye gidenler vesaire. Bu kişiler salgından duydukları endişe ile yollarının üzerinde gördükleri her dezenfektandan biraz sıkarlar ellerine, akşam evlerine döndüklerinde kendilerine portakal soyar, içtikleri su şişesine de limon suyu eklerler. Yemeklerinin yanı sıra sarımsağı, taze soğan ı bolca tüketir ve böylece coronavirüse karşı vücut dirençlerini arttırdıklarını düşünerek içlerini ferah tutarlar. Ama aynı masada –doğal olarak maskelerini çıkarıp- yemek yedikleri akraba ya da arkadaşlarının kendilerine ya da kendilerinin karşılarındaki kişiye virüsü bulaştırma ihtimaline hiç kafayı yormazlar, uyarıldıklarında da bunu muhal farz ederler. Velhasıl kelam, kafiri de, yeterince iman etmemiş olanı da bu hastalığı çevreye, sokaklara, evlere, herkese yaymaktan başka bir işlevi olmayan cehennemliklerden fazlası değil benim gözümde.

 

Ülkemiz böyle, peki dünyanın geri kalanı farklı mı? Bir ara sönümlenmiş görünen salgın sonbaharla beraber gene yayılmaya başladı, yeni önlemler pek çok farklı ülkede tepki çekti, çekmeye devam ediyor. Bunlar arasında modern ve ileri ülkelerin vatandaşları da var; Almanyası, İtalyası, Amerikası, İspanyası, vesaire.

 

Bu bir hayatta kalma mücadelesi. Ölüm ve yaşam arasında. Sağlık ve maraz arasında.  Ve bizler, salakların, kâfirlerin ve yeterince iman etmemiş tiplerin arasında mücadele veriyoruz.

 










Bakalım bu illetin sonunda last mand standing kim olacak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!