30 Aralık 2019 Pazartesi

Biten Yıl Üzerine...


Gregoryen takvime göre bir yıl daha geride kalıyor. 2019 senesi bitecek yarın, 2020 yazacak tarihler. Belki de gördüğümüz son yıl olacaktır, kim bilir.

Geriye, 2019’a baktığımda, Havva’nın üzerinde aylarca çalıştığı ve ardından yayınlanan kitabını görüyorum, eşimin en büyük hayallerinden biri gerçek oldu. Satış rakamlarının düşüklüğü bir yere kadar üzüyor onu, okuyanın iltifatlar yağdırdığı bir eserin altında imzası var sonuçta. Mutlu ve gururlu çok şükür.
Benim durumumla ilgili olarak kayda değer gelişmeler yaşandı, ihracımın üzerinden üç sene geçtikten sonra ilk defa hakkımda açılmış bir adli soruşturma için ifade verdim, hemen ardından bunu beklermiş gibi OHAL komisyonu ‘hakkınızda adli soruşturma var, ben de sizin iade başvurunuzu bu yüzden reddediyorum’ minvalinde bir açıklama yapıp iki yıldır buzdolabında beklettiği itirazıma dair ret kararı verdi, birkaç ay sonra da savcılık adli soruşturmayı takipsizlik kararı ile noktaladı. Eh, takipsizlik kararını evraklara ekleyip iade için idare mahkemesine taşındı başvurum, ne olacak, 2020’de görürüz belki.
Bu arada, ihraç edildikten sonra başladığım işten de kısa süre önce ayrıldım. Bunu ayrıntılı olarak yazmıştım zaten blogta.
Evlendikten 15 gün sonra aramıza katılan kedimiz, haziran ayında kendisine kuyruklu yeni bir arkadaş getirmemizi hoş karşılamadı, Havva ‘birbirlerine arkadaş olurlar’ iyi niyetiyle girişmişti bu işe, ama önce huzuru bozulup depresyona girdi hayvan, sonra da evden kaçtı. Elde var bir, gene tek bir kedi var şimdi bizimle yaşayan. Doğrusu bu ya, yeni kedi (Kepçe) çok daha cana yakın, komik, eğlenceli bir şerefsiz. Neşe kattı aileye.
Aile demişken, Mustang hayvanı, tam ve kâmil bir hayvan olmasının gereği olarak zerrece çalışmadığı üniversite sınavının sonunda sikik siktirik bir özel üniversiteyi kazandı, sanki kazanmamak mümkünmüş gibi. Bu günlerde finalleri var, geçen sordum geçme notu kaç diye, bilmiyor. Evdeki kedi bile daha şuurlu yaşıyordur hayatı.
Çok kitap okudum bu yıl. Sanırım öğrenciliğimden ve Kosova dönemimden sonra en çok kitap okuduğum zaman aralığıydı bu sene. Ben de kendimi böyle oyalıyorum işte.







Bloga daha çok zaman ayırmaya başladığımın farkındasınızdır. Yazmak iyi geliyor, kimse okumasa da.

2020’ye Allah kerim.

26 Aralık 2019 Perşembe

At Kafası Üzerine...


Mustang iki gün önce, part time da olsa hayatında ilk kez bir iş yerinde çalışmaya başladı. Güzel, şirin ve büyükçe bir cafede, hem çalışanların hem müşterilerinin çoğunlukla öğrencilerden oluştuğu Havva ile beraber ara sıra gittiğimiz bir cafe burası. Bir cafenin işletme/hizmet/müşteri kalitesini nargile ile ölçerim ben, nargile varsa isterse Zorlu’da ya da Akmerkez’de olsun, o mekân beş para etmez. Burada nargile yok, konsepti de kitap-cafe şeklinde süslemişler, neredeyse hiçbir müşterinin umurunda olmasa da alt katta bir bölümü ‘sessiz olunuz’ notlarıyla belirledikleri kütüphaneye çevirmişler. Dediğim gibi çoğu öğrenci müşterilerin, İstanbul üniversitesine çok yakın konumlandığından yurtlara da yakın, millet sınavlardan önce ders çalışmaya geliyor veya diğer zamanlarda kızlı erkekli gruplar geyik çeviriyorlar. Havva ile ne zaman gitsek yaş ortalamasını yükselttiğimiz esprisini yaparız birbirimize. Garsonlar ve diğer çalışanlar da öğrenci, hiçbiri pro değil. İşte böyle bu ortamda çalışmaya gönüllü oldu Mustang. Daha önce bar gibi yerlere de niyet etmişti, Havva’nın ödü kopmuştu. Elbette oğlu çalışsın, para kazanmanın para harcamaktan çok daha zor olduğunu görsün, deneyimlesin istiyor, ama kendisinin kapısından içeri girmeye tenezzül etmeyeceği ya da istemeyeceği bir işletmede oğlunun mesai yapmasını istemez, hakeza ben de öyle. Sözünü ettiğim cafe ise öyle değil. Part time çalışanlara saatlik ücret veriyorlar, saati 7 tl. (karşılaştır -  24 aralık 2019 TCMB kuru US $: 5.956 lira) Tabi ki kulağa çok az geliyor, ilk deneyimi neticede. Bu arada, Mustang Havva’dan 125tl haftalık alıyor (17,8 saatlik cafe mesaisi) baba tarafındansa haftada 200tl geliyor (25,5 saat mesai). Ayrıca anneannesinden ve babamdan el öpme parası şeklinde ayda temiz 200tl geliyordur. Kabaca hesaplarsak, iki senedir damacadan sürahiye su doldurmamış, ne dersle ne de başkaca bir şeyle hiçbir şekilde uğraşmayan, içinde zerre miktarda sorumluluk duygusu olmayan bu tembel hayvanın cebine ayda 1500tl para giriyor. Asgari ücretin 2022tl olduğu bir ülkede, onsekizini dört ay önce doldurmuş bir yeni yetmenin sadece zevk ve sefa için  -biriktirmek filan hak getire- ay sonunda sıfırladığı para bu işte. Kıskandığımdan söylemiyorum ama işten ayrılalı iki haftadan az zaman geçti, dört aydır hiçbir ödeme alamadığım gibi cebimden de eksilmişti çalışırken, şu anda da tek gelir aldığım 1300tl kiradan ibaret, o kadar. Sadece mukayese amaçlı değindim buna. Herif zaten hayvan, sorumsuzluk ve bencillik tanrısı, bu kadar para sağa sola saçsın diye havadan giriyor cüzdanına. Peki madem ihtiyacı yok, neden saati 7tl için bir cafede çalışmaya karar verdi? Ansızın emek, üretim, alınteri, kazanç gibi kavramlar mı ışıldadı zihninde?


Benim güzel Havva’m, oğlunun çalışmaya başlamasından içten içe coşkulu bir mutluluk duyuyor. Çoğu anne gibi o da çocuk söz konusu olduğunda safderun bir hale bürünen bir karakterde. Mustang’in neden birdenbire çalışmaya kararını, hatta ve hatta finallerinin başladığı hafta, ertesi sabah sınavı varken önceki gün 18,00-24,00 vardiyasında ilk iş gününü yaşamasını ‘ayrı eve çıkmak istiyor’ diye açıklıyor. Meğer herif ayrı eve çıkacakmış. Hem de tek başına, bir arkadaşıyla filan da değil.


Bu gibi konularda zırvalarken ‘zırt dediği yere geliyoruz’ gibi bir ifade kullanırım genelde. Evet, gene o ‘zırt’a geldik şimdi. Avrupa Turuna filan çıkmak için çalışmak, ufak ufak da olsa para biriktirmek bir amacı olsa hiçbir eleştiride bulunmam, veya başka bir niyeti olsa derim ki ‘her zamanki maymun iştahlığı’ ile harekete geçti. (Evde aylardır dokunmadığı elektro gitarı, anfisi vs. var.) Ama ayrı eve çıkmak için haftada iki üç gün saati 7tl’den part time çalışıp, eline geçen harçlıkların üzerine koyarak eşya almak, kira vermek, fatura ödemek, har vurup harman savurmayı bırakmak, özetle tutumlu olmak gerektiği gerçeği kafasına dank ettiğinde kös kös evine geri döneceğini tahmin etmek zor değil. Üstelik çalışanları, sabahın köründe kalkıp işe gidenleri, hele ki 9-5 mesai yapanları her daim aşağılamış ve aptal yerine koymuş biri için şimdiki heyecanı çok çabuk geçecek ve gene odasına, günün üçte birini geçirdiği football manager’ına sarılacak.  


Yanlış anlamayın, çalışmasını istiyorum, bir düzene girsin, yaşam mücadelesinin zorluğunu görsün, bu arada kendi emeğinin karşılığını da az-çok alsın ve kendisine saygın duysun, özgüvenini ve özsaygısını inşa etsin istiyorum. Bu adama düşman değilim. Çok kızmak, öfkelenmek başka bir şey, nefret çok başka. Nefret etmiyorum Mustang’ten, öyle düşünmenizi istemem. Ama zamansız olan her şey hayal kırıklığıyla sonuçlanır; şu anda ‘evlenmek istiyorum, o yüzden çalışmam lazım’ demesi ile, 18,5 yaşına bile gelmeden ayrı eve çıkmak istiyorum demesi aynı bönlük düzeyinde. İç dünyasında ne tür bir maskara yaşıyorsa artık, Queen’in ‘I want it all, and I want it now!’ şarkı sözleri gibi birden karar verip, her şeyi çok kolay zannederek sonunda başarısız olduğunda çaresizlik/özgüvensizlik yaşayan ve bunu da kotaramadığı meseleye tepeden bakarak, hor görerek kendince geliştirdiği savunma mekanizması ile meşrulaştıran bir gerizekalı var karşımda.





Havva çok mutlu, ama farkedemiyor ki yakın gelecekte yeni bir hayal kırıklığı ve aile içi huzursuzluk bekliyor bizi.

22 Aralık 2019 Pazar

Boş Kafalar ve Boş Mezarlar Üzerine...


Uygur Türklerine uygulanan asimilasyon politikası ve eziyete dair Urfa’daki protestoda mukavva karton kutuların (aslında bildiğiniz koli bunlar, süpermarketlerde ya da beyaz eşya satan dükkanlarda rastladığımız türden) çin seddi muamelesiyle önce yüceltilip, sonra da yıkılması komedisini bir protesto gösterisi haline dönüştürmek ne kadar gerizekalı bir davranışsa, mehter takımı getirip sikik bir dönercinin açılışında müzik ve şanlı tarih şöleni vermek de aynı şey.






Halkımızın sembolizm kavramı ve imge/simge olguları üzerine ciddi bir sorunu var. Bir tane de aklı başında adam olmaz mı, hayır, yok işte.


İkinci fotoğraf bugün Kozlu mezarlığında rahmetli teyzem-eniştemin kabirlerini ararken karşıma çıkan bir mezardan: karşısında epeyce durdum, bekledim, ne düşüneceğimi bilemedim, en sonunda ona özel fatiha okudum, uzaklaştım.
Nispeten eski bir mezar olduğundan birisi hazırlamış da ölünce defnedilmek için bekletiyor gibi değildi.
Silinmiş aile isminin altında bir tarih olmadığına göre, gömülü kimse de yoktu orada.
 Mezarın sahibi acaba öldü de cesedini bulamadılar mı, kayıp diye gömemediler mi acaba?
Adam belki din değiştirdi, başka bir mezarlığa gömdüler, kim bilir.
Dediğim gibi eski bir mezar bu, kabir taşı 1980’lerde yazılanlara benziyor.
Belki parası kalmadı ailenin, Kozlu da malum gözde mezarlıklardan, satmak için müşteri arıyorlar, bir yatırım aracı olarak mezar. (Gayrimenkul tabi)
Ya orada biri defnedildiyse, ama daha sonra ismini silip tarih bile koymadan damnatio memoriae yapmaya karar verdilerse?  
Özenilmiş, zarif bir mezar aslında, baksanıza ayakucuna kuşlar için su yuvası bile düşünülmüş.
Daha neler neler olabilir, açıklaması çok basit veya çok karmaşık…








Mezarda geçirilen bir saat, insanı sarsmaya yetiyor, bu kadarını söyleyeyim ve susayım.






19 Aralık 2019 Perşembe

Tekinsiz Bir Konu Üzerine...


Epeyce uzun bir zamandır, youtube üzerinden yayınlanan Kültür & Tarih Sohbetleri’nin programlarını izliyorum, konularında son derece yetkin, çoğu akademisyen misafirler, konuk oldukları bölümlerde bazen yazdıkları ya da çevirisini yaptıkları bir kitap hakkında bazen de bir kavram ya da eser üzerine bir saate yakın süren söyleşi ortamında seyredenlerin ufkunu açacak paylaşımlarda bulunuyorlar. Keyifli bir ortam, ismiyle müsemma bir program bu. Müthiş şeyler öğretiyor insana, yepyeni perspektifler katıyor bazı programlar. Birkaç ay önce yayınladıkları söyleşide, ABD’deki bir üniversitede çalışan Hayrettin Yücesoy isimli bir akademisyen çıktı ekrana. “Ortaçağ İslam'ında Mesihçi İnançlar ve İmparatorluk Siyaseti” konusu derhal ilgimi çekti, kendi adıma şunu söyleyebilirim ki bütün dinlerin en karanlık, en muğlak ve kesinlikle en tehlikeli kavramlarıdır mesih, mehdi, apokalips, ahirzaman, binyılcılık, dünya cenneti. Musevilik, Hristiyanlık ve İslam başta olmak üzere fanatizmin kökeninde dünyevi cenneti kurma inancı vardır ve bu kadar istismara açıp sisli puslu kavramlar da sadece bu istismarın kökleşip yaygınlaşmasına yarar. Yanlış anlaşılmasın, kesinlikle bu dinlere aykırı/muhalif bir tutum içinde olduğumu söylemiyorum (blog yazarı burada içinden ‘haşa’ dedi) ancak kişiler tarafından çok kolay kullanılmaya müsait kavramlar bunlar, ve maalesef hepsi din ile alakalı: Söz gelimi bir ateist ya da deist gözü dönmüş bir ırkçı olabilir, ama bir başkasına mesih ya da mehdi statüsünü verip edip de ‘öl de ölelim’ teslimiyeti noktasına gelemez.


Konuyu biraz daraltıp İslamda değinilen mehdiye yoğunlaşmak istiyorum şimdi. Hz. Peygamberin türlü hadislerinde kıyametin kopmasına yakın, ahirzamanda geleceğine dair haber verilen mehdi, sosyal düzenin bozulduğu, adaletin yerle yeksan olduğu, iyilerin mazlum, güçlülerin zalim olduğu, dökülen kanın ve yaşanan acıların arttığı, zinanın ve başkaca cinsel ahlaksızlıkların yayıldığı, malların yağmalandığı, idarecilerin gaddar olduğu bir dönemde ortaya çıkacaktır ve dünyayı içinde bulunduğu bu bunalımdan kurtaracak, insanlara doğru yola sevk edecek ve kötülerin anasını belleyecektir. Özetleyecek olursak, yukarıda linkini verip değindiğin programda mükemmel bir şekilde anlatıldığı gibi, bunalım ve kaos dönemlerinde beklenen kişidir mehdi. Bir yandan da düzensizlik, kargaşa, zulüm gibi olgular asr-ı saadetten bu yana islam coğrafyasında hiç eksik olmadığından devamlı yolu gözlenen, hasretle intizar edilen kimsedir. Aslında bunlar bilinen şeyler; mesih, mehdi hatta saoşyant ya da kalki ve daha bir sürü türevleri dünyanın sonuna yakın gelecek de dünyaya çeki düzen verecek. Mahiyeti itibarıyla birbirine çok benzer, hatta iç içe geçmiş bu şahsiyetlerden mehdiye dönecek olursak eğer, mehdi ilk olarak yozlaşmış adaleti tekrar tesis edecek, islamı yayacak ve dini yenileyecek, müceddit diye adlandırılan sıfata uygun şekilde dini reformize edecek. Dediğim gibi biraz meraklı bir araştırmacı olan ben mehdi hakkında bu bilgilere ulaşmıştım, ne var ki programın 45,13’ünde anlatıcı çok enteresan bir konunun altını çizdi, o da mesih/mehdinin tarihin sonunda geldiği, daha doğrusu gelişiyle tarihin sonlanacağı, bunun ‘istisnalar dönemi’ olarak yorumlanabileceği, böylece tarihi döneme ait kuralların, nizamın, kısaca şeriatın hükümlerinin kalkacağına dair ifadelerdi. Programı birkaç defa izledim değişik zamanlarda, en sonunda Hayrettin Hoca’nın mail adresini buldum internetten ve yazdım kendisine. Sorduğum, mehdini gelişiyle birlikte tarihin sonuna erişildiği, istisnai bir dönem başlayacağı, şeriat hükümlerinin ortadan kalkacağına dair sözlerinin kaynağıydı, çünkü ne kadar aramış olsam da bu minvalde bir bilgiye rastlayamadım programdan sonra baktığım kitaplarda. Uzun ve nazik cevabında Nuaym b. Hammad’ın Kitabul Fiten’inde bu rivayetlerin yer aldığını, diğer fiten ve melahim kitaplarında da konuya rastlanabileceğini belirtti. Sonuçta gerek söyleşinin konusu gerekse yaptığı incelemeler sonucu ortaya çıkan kitabı, (kendisini mehdi ilan eden) Abbasi Halifesi El Memun üzerine, o nedenle bu cevap bile yeterdi benim için.


Yukarıda tehlikeli, muğlak, karanlık gibi sıfatlarla girdim konuya. Bunun önde gelen sebeplerinden biri şu: Mehdi hakkında şöyle garip yorumlar/kabuller var;
* Mehdi, mehdi olduğunu hiç bilmeyecek,
* Mehdi, mehdi olduğunu son ana kadar bilmeyecek,
* Mehdi, mehdi olduğunu inkâr edecek.



Zurnanın zırt dediği yere yaklaşıyoruz sevgili okuyucular.



Gene yukarıda değindiğim gibi, kan dökmenin, zulmün, haksızlığın, adaletsizliğin, her çeşit suiistimalin kol gezdiği, tarih boyunca sürdüğü Ortadoğu coğrafyasında her daim beklenen kurtarıcı, yol gösterici, masumların ve mazlumların kalkanı olarak mehdi beklenmiş durmuş. Üstelik bu iddiayla ortaya çıkanların yanı sıra kendisine bu kimlik yakıştırılmış insanlar da bolca var. Şimdi, cehaletin oksijenden daha bol olduğu bu dünyada hiç kimseden elin totaliteri Thomas Hobbes’un Leviathan’ında yer alan şu nefis çıkarımına kendi kendine varmasını beklemiyorum:

 “Şurası yeterince açıktır ki, bir insan çelişkili iki buyruk aldığında ve bunlardan birinin Tarının buyruğu olduğunu biliyorsa (bir monark veya egemen bir meclis) meşru egemenin veya babasının buyruğu olsa bile, ona değil, Tanrının buyruğuna itaat etmelidir. Zorluk şuradan doğar ki, insanlar, kendilerine Tanrı adına bir şey buyrulduğunda, pek çok durumda, buyruğun Tanrıdan mı, yoksa Tanrının adını kendi özel amaçları için istismar edilen bir kimseden mi geldiğini bilemezler.”



Takip edilen, takdir edilen, gösterdiği olağanüstü halle dikkatleri ya da ilgileri üzerine çeken, hitabetiyle kişileri etkileyen, söylemleri ile yüceltilen, kalabalıkları peşinden sürükleyen bir adam düşünün şimdi. Sonra bu adamın mehdi olduğunu iddia ettiğini hayal edin. “Ahirzamandayız, kıyamet yakın, bunca rezilliğe sizlerin de yardımıyla hep beraber son vereceğiz alimallah” desin mesela, istisnalar devrinde olduğunu ima edip de mazlumların ahı yerde kalmayacak söylemiyle tarih dönemlerine ait kuralları ve kanunları da tanımadığını söylesin. Ya da öyle olmasın, müridleri, takipçileri o kişiye bu ünvanı yakıştırsın. “Bizim üstad/hoca/beyefendi/şeyh/mürşid/hazret/lider söylemiyor ama, o aslında olsa olsa mehdidir, zaten mehdi ne bilsin mehdi olduğunu, nutella da nutella olduğunu bilmiyor zaten” diye aralarında konuşsunlar. Şimdi bunun üzerine biraz fanatizm serpin. Zemin ıstıraplı, atmosfer zehirli, hayat uğursuz, gelecek belirsiz, adalet çökük, şeytan muzafferken resmini çizmeye çalıştığım bu tablo hayal edilemeyecek kadar korkunç sonuçlara varabilecek bir hale gelir. İşte o zaman Stargazer bir kez daha çalar, ta ki tarihin geçekten sonuna kadar tekrarlanıp durur bu hikâye.  


Bu belirsiz, karanlık kavramların ne kadar yıkıcı olabileceğini, ortaya çıkan/çıkabilecek dini ve politik putları, istisnai bir devirde yaşıyor olma illüzyonunu/sanısı/sorumsuzluğu ile meydana gelebilecek eylemleri, olayları tahayyül ettiğinizde, içinizin benimki kadar kararmaması mümkün mü?


Ben sözü gene Hobbes’a bırakayım, bu defa De Cive – Yurttaşlığın Felsefi Temelleri’den daha önce yaptığım bir alıntıyı yineleyerek bir alıntıyla bitireyim:

“Eğer bir vaiz veya günah çıkartan biri sözlerinin Tanrı kelamına uygun olduğunu ve buna dayanarak bir egemenin veya egemenin emri olmaksızın herhangi birinin hakkaniyetli bir şekilde öldürülebileceği veya yurttaşların isyanlara, komplolara veya devletlerinin aleyhine sözleşmelere aykırı bir şekilde katılabileceğini söylerse, ona inanmayın ve onun adını [yetkililere] bildirin. Bunları onaylayan biri, bu eseri kaleme almamdaki amacı da onaylamış olur.”

Stargazer’a gelince, insanlığın sonsuz türküsüdür o.









p.s. 1: ilahiyatçı filan değilim, uzman hiç değilim, eğer ileride birisi bir gün bu yazıyı okur da katılmadığı noktaları paylaşmak isterse hiç çekinmesin beni aydınlatsın, yorum kutucuğu aşağıda.

p.s. 2 : Bu yazı sanki üç sene evvel yazdığım şu postun şerhi gibi olmuş, şimdi farkettim.




30 Aralık tarihli edit: Gündemin artık nasıl önünden gidiyorsam, önemli ve dikkate değer bir zatın dün okuduğum beyanı bu konunun ciddiyetine dair işaret fişeği olmuş, sosyal medyada kıyamet kopuyor. Blog kapalı olmasa burayı okuyup da meseleye vakıf olmuştur diyeceğim neredeyse :)

16 Aralık 2019 Pazartesi

Yüzleşme Üzerine...




Havva kitap yazdıktan, üstelik böylesine güzel ve her okuyanın methiyeler düzdüğü onca araştırmanın ürünü bir eseri roman formunda ortaya koyduktan sonra, haklı olarak eş dost akraba haricinde de bir hayran ve takdir kitlesi oluşmaya başladı. İnsanın eli kalem tutan, duyarlı bir ruha sahip nazik ve akıllı bir karısı olması meğer güzelliklerin yanısıra türlü zorlukları da beraberinde getiriyormuş. Cumartesi günü aile fertlerini saymazsak, son derece aydın ve kültürlü kimseler olarak niteleyeceğim kişilerin katılımcı olduğu bir söyleşiye katıldı Havva, söyleşinin konusu da kitabıydı haliyle. Bu söyleşi ve söyleşiyi düzenleyen beylerle beraber olabilmek, tartışmak, paylaşmak, aynı atmosferi teneffüs etmek biliyorum ki Havva henüz kitabı tamamlamadan önce hayal ettiği bir şeydi. Üzerinde o kadar çalıştığı bir konunun sonunda başarılı olmanın göstergesi satış rakamları ya da baskı sayısı değil, marifetin kadrini ve kıymetini idrak edebilecek kişilerin iltifatıdır Havva’ya göre. Her zaman – hem de fazlasıyla hak ettiği kıymeti, kalem işçisi bir beyaz yakalı olarak görmesi mümkün değildi yıllarca, yazdığı kitap bu bağlamda yeni bir pencere açtı hayatına ve tüm olgun kişiliğine rağmen doyasıya yaşıyor bu heyecanı.


Doğal olarak izleyici koltuğuna tüneyip cumartesi günü ben de katıldım söyleşiye. Bunu kabul etmiyor ama konuşurken, anlatırken bir hale vardı etrafında, özgüveniyle, rahatlığıyla ve tabi mutluluğuyla. Söyleşi sonrasında da oradaki parlak zihinli kişilerle ayaküstü de olsa uzunca sayılabilecek bir sohbet ettik, ardından Havva, ben ve moderatör beyefendi önce yemek, akabinde kahve derken saatlerce beraber olduk, konuştuk, paylaştık. Aslına bakarsanız Havva için harika bir akşamdı, duygu doluydu her an. Ormanlık dağlarda fazla oksijen nasıl insanın üzerinde yorucu bir mutluluk, sarsıcı bir huzur verirse, bir yandan ‘ben aslında buraya aitim’ demek isterse kişi, bir yandan da yaşamak için gene şehre, betona, asfalta, elektriğe, kombiye dönmesi gerektiğini çaresizce bilirse, Havva da işte o hesap, büyülü bir akşamın ardından evine, kocasına, işine, evdeki ütülere, yetiştirmek zorunda olduğu çeviriye gerisin geriye itileceğini biliyordu.
Hak vaki oldu, her şey sona erdi, eve geldik.





Birkaç saatlik Alice Harikalar Diyarındaydı Havva için. Ben keyif almadım mı, elbette ki aldım. (Bu satırı zor bitirdim, yazacaklarım kafamda döndü, karşımda yaptığı çeviriye gömülmüş Havva’ya gözümün ucuyla baktıktan sonra kalktım, yatak odasına zor yetiştim gözyaşlarımı saklamak için, yatağa boylu boyunca kurulmuş kediye sarılıp birkaç dakika sarsılarak ağladım. Kedi bu ani krizden ötürü kaygılandı sanırım, zıplayıp gitti. Toparlandım, devam ediyorum şimdi, gene Havva’nın karşısına geçtim, herkesin bilgisayarı kendine.) Benim keyfim, aklı başında, zarif, çok okumuş, bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeye çabalayan güzel insanlarla beraber olmaktan kaynaklanıyordu, Havva gibi ‘ben aslında buraya aitim’ diyemezdim, çünkü her daim yalnız biriyim, yalnızlık üzerine kuruludur benim yaşamım. Havva benden farklı, bu çok normal. Kaldı ki alkışlar etrafında, spotlar üzerindeyken bırakın da haklı bir gurur yaşasın. Buralarda bir sorun yok. Onun başarısı bana sadece mutluluk verir, bir kıskanma durumu da söz konusu değil. Kafamdakileri toparlamayı başaramıyorum sanırım, şöyle deneyeyim tüm çıplaklığıyla: Benimle evlenerek hayatını mahvetti bu kadın. Kimse bana amor vincit omnia geyiğinden bahsetmesin, bu kadın bana çaresizce aşık olduğu için evlendi, ama kendini berbat bir yaşamın ortasında buldu hemen ardından. İşimden atıldım, üzerime adice bir iftirayla terörist etiketi yapıştırıldı, statüm ve yıllarım çalındı, geçmişim çalındı, geleceğime ipotek kondu. Benzer durumda olan çok kişi vardır, şüphesiz bin beteri de vardır, kim bilir belki o kişilerin de havvaları vardır, vardır da vardır. Acı yarıştırmam. Ben kendi yetersizliğime, eşini dünyada her şeyden çok seven bir kocanın çaresizliğine yanıyorum ancak. Beni insanlara nasıl tanıştıracağını, ne işle meşgul olduğum sorusunun heyula haline geldiği bir çıkmaz bu. Ona güzel bir hayat sunamıyorum, Onu hayallerinden uzak bir zindana mahkum etmişim gibiyim. Çalışması, evi geçindirmesi lazım. Ben bir hiçim çünkü. Mütevazi beklentileri olan, asla şikayet etmeyen biri olması meselenin ciddiyetini bir nebze dahi hafifletmiyor. Okuyor ama beni anlamıyorsunuz değil mi? Dün gördüğü rüya, renksiz, sıradan, donuk, neredeyse birbirini tekrar eden günlerden müteşekkil kuru hayatından bir anlık uyanış gibiydi ve Onun ne istediğini biliyor, anlıyor olmama karşın hiçbir şey yapamıyor olmak da çok korkunç.



Döndüm dolaştım, aynı yere geldim: Ben ölsem, bu çirkin kanser yeryüzünden kazınsa da herkes kurtulsa…

11 Aralık 2019 Çarşamba

657 DMK'na Tabi Olanların Anlayamayacağı Bir Durum Üzerine...


Dün işten ayrıldım. İstifa ettim. Bıraktım. Daha iyi koşullarda bir gelir kapısı bulacağımdan değil. Alakası bile yok. İş kime nasip olmuş da benim gibi üzeri çizilmiş, statüsü kazınmış, varlığı buharlaştırılmış elli yaşına yaklaşan şişko bir kele kısmet gelsin? Yok öyle bir dünya. En iyi arkadaşıma/patronuma daha evvel birkaç defa bu sonun geldiğini ifade etmiştim, açıkça ‘dayanamıyorum’ demiş, ondan gelen biraz daha sabretmem yönünde rica/ısrar sonucu harekete geçmemiştim. Şu yazıda değinmiştim aslında, hiçbir şeyin geçeceği yok. Sosyal bilimlerin genel sonucudur; her şey kimi zaman yavaş, kimi zaman ivmeyle hızlanarak, ama daima kötüye gider. Etik, ahlak, toplumsal değerler, hasletler ya da ekonomi gibi içtimai hayata dair tüm olgular bozulup çürümeye meyillidir. Üst perdeden, çok bilmiş edasıyla konuşmam sizi rahatsız mı etti yoksa? Pardon eğlencenizi bozdum sanırım.


İşimde kesin bir görev tanımım yoktu aslına bakarsanız, işçilerin hakkını patrona, patronun hakkını işçilere karşı savunan, yöneticiymiş gibi görünen ama kurumsallaşmanın K’sına itibar etmeyen patron/arkadaşımın genlerinde yer etmiş Sultanhamam geleneğinden ötürü inisiyatif kullanmaktan mahrumdum, ne var ki %100 itimat edilecek kişi kontenjanında yer aldığımdan para dağıtma, para hesaplama, alacaklılarla uğraşma gibi sorumluluklarım vardı. Bu arada insan sarrafı kadrosunu ve yönetici asistanlığı pozisyonlarını da vekâleten yürüyordum. Gene de işin en zorlu kısmı para meseleleriydi, çünkü olmayan bir şeyi yönetmek malum biraz müşkül: Şirketin alacak hanesinde milyon dolarlar yazılıyken, bu parayı karşı taraftan alamadığımızdan bitmek bilmeyen bir kriz girdabında dibe doğru çekilmeye devam ediyorduk. Sağ tarafta cenneti, sol tarafta cehennemi gören Araf gibi bir noktada bulunduğunuzu hayal edin, size hizmetiniz, zahmetiniz, masrafınız, emeğiniz karşılığı endüljans verenler cennete gireceğinizi söylemiş ama zaman geçtikçe üzerinde durduğunuz zeminin ateşe doğru kaydığını görüyorsunuz, öyle işte. Bir şirketin iş yapıp da karşılığını alamaması böyle bir şey. İş yapmak için malzeme almak zorunda, bunlar ancak alacağınızı umduğunuz ödemeye göre tarihlenmiş çek, kredi ile olabilen şeyler. İşin büyüklüğü ya da niteliği çerçevesinde insan çalıştırmak zorundasınız, o insanların maaşları, sigortaları, yeri geldiğinde tazminatları var. Devlet zaten akbaba gibi, envai çeşit vergiyle şirketlerin ümüğünü sıkma peşinde. Velhasıl taşıması, nakliyesi, yemeği, içme suyu, barınması derken harcama kalemleri ve tutarları şişip duruyor. Bu tabloda benim görevim para bulmak değil elbette, parayı bulan, kazanacak olan patron/arkadaşım. Ben o parayı dağıtmakla, ne patronun ne işçinin ne de diğerlerinin haklarının yenilmemesi için ince eleyip sık dokumakla görevliydim. Kahrolası bir sözelci olduğum doğru, sayılarla hesaplarla pek işim olmadı mecbur kalmadıkça, ama bana bu vazife verilmiş madem, elimden gelenin en iyisini yapmak için çırpındım. Takatim kalmayınca artık yeter dedim patrona. Çünkü para yok. Dünyanın en zor konuşması, alacağı olan işçiye, kestiği faturanın peşinde koşan esnafa, “para yok” demek. Para yok demekten yoruldum. Devasa projeler, yüklü ihaleler alıp da milyon dolarlık alacakların ödenmediğini söylediğiniz alacaklı kişi “abi bin lira olmaz mı koskoca şirkette?” diye sorduğunda yerin dibine geçmekten bıktım. Çünkü Porsche ile dolaşan patronun/arkadaşımın cebinde de bin lira olmadığını, gelecek paraların ümidiyle kredi kartından nakit çekip deposunu doldurduğunu, eveki altınları bozdurduğunu, annesinin emekli maaşına uzandığını, bu arada çekleri ödeyebilmek için bir ev bir iş yeri sattığını biliyorum, hayatını değil, sadece günü kurtarmak için. Özetle, bu yaşına dek (bu bana Allahın bir lütfu) hayatında hiç kimseden borç almamış, hiç kimseye de borç vermemiş biriyim, insanlarla para muhabbetine hiç girmedim ve girmem de gerekmedi çok şükür. Ne var ki para yok derken yalancılık ya da başkasının ihtiyacını umursamama imasından da, patron/arkadaşım hakkında paraları nereye gömdüğü şakalarından da gına geldi artık. Anlattığım durumun bir kısır döngü olduğunun farkındasınızdır elbet, Şirket parasını alamadığı için borçlarını ödeyemiyor, bizden alacaklılar da kendi borçlarını ödemekte aciz kalıyor doğal olarak. Söz gelimi işçiye maaşını, yevmiyesini veremediğimizde, kirasını nasıl ödeyecek? Kirasını ödeyeceği ev sahibi, ay başında beklediği geliri alamayınca kasaba nereden bulup da deftere yazdırdığı borcu sildirebilecek? Kasap sattığı malların parası gelmezse aldığı doblonun araç kredisini nereden bulacak? Ve saire ve saire.




Olayın bana yorgunluk haricinde bakan yönü, benim de beş parasız olmam. Üç yıla yakın çalıştığım bu yerde hiçbir zaman düzenli bir gelirim olmadı. Bunu ailem bilse üzüntüden kahrolurlar sanırım, sadece Havva’nın bildiği bu durumu (tam şu anda annemlerin telefon etmesi ne biçim bir kader oyunu ya, neyse) olabildiğince kabullenmiştim, ama bir işim olduğunu, bunun için esnek denebilecekse de mesai harcadığımı, bu sırada sinirlerimin epeyce bozulduğunu, akşam saatlerinde gelen telefonlarda yaptığımız konuşmaları gördükçe Havva kendimden kaynaklı onca derdimin yanısıra bir de bu iş yüzünden asabımın bozulmasına razı olamıyordu, sanki stress + sigara + göbek + kötü beslenmeden mütevellid sağlığımdan endişesi misliyle artıyor gibiydi. Ve evet, bunları çekip çevirebilmek için bırakın kazancı, ancak iş için yaptığım masrafları sübvanse etmeme yetebilecek bir gelir kimi zaman geliyor, kimi zaman gelmiyordu. Söz gelimi bu işi bırakma kararını dün itibarıyla hayata geçirdim dedim, ağustos sonundan bu yana tek bir kuruş cebime girmedi, aksine çıktı da çıktı. Bu noktada insanın en iyi arkadaşının patronu durumda olması da olayları karmaşıklaştırıyor, o bana vermek isteyip de veremediği paranın, ben de bırakın düzenli bir geliri, cebimden çıkan masrafların karşılığını isteyememenin sıkıntısındaydım.    


Sözün sonu: Bir işim yok, evdeyim, daha önce olduğu gibi gene Havva’nın eline bakıyorum, ama bu defa en azından evi süpürüp, kedi kumunu temizleyip, diğer ev işlerini yapabildiğim kadar yapıp kadıncağızın üzerindeki yükü azaltmayı umuyorum. Masraflarımı da kısma, en önemli adımlardan biri olacak, pazartesi sigarayı bırakıyorum inşallah.

Kim bilir, belki başka bir iş bulurum.

6 Aralık 2019 Cuma

Son Nefeste İman Etmek Üzerine...


Bir devir kapandı. Altı gün önce, 30 Kasım günü, Türkiye’de gene kadın cinayetleri, günlük FETÖ gözaltıları, Cüneyt Çakır’ın aynı anda hem Fenerbahçeli, hem Beşiktaşlı, hem Galatasaraylı olması ve her bir taraftar grubundan ayrı ayrı ana avrat küfür yemesi, rutin siyaset kavgaları, iftiralar, yalanlar, dolanlar, çekememezlikler, acı yarıştırmalar, kin kusmalar devam ederken, paramparça bölünmüş toplumun ötekinin sadece ölmesi ya da defolması değil, cehenneme gitmesine dair ettiği samimi bedduaları, dış politika atarları, iç politika hey heyleri sürer, velhasıl bu topraklarda ezelden ebede her şey aynı ve hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi kilitli görünüp bizler de bu hayata zincirliyken Slayer müzik hayatına son noktayı koydu, bitirdi, veda etti.  









Orta üçte Jill Conyers’in (matematik) bütünlemeye bıraktığı tek öğrenci bendim, sınavı geçtiğimi öğrenince eve koşmuş, kasedi koyduğum teybin sesini sonuna kadar açıp Live Undead eşliğinde çılgınca dans etmiştim. Slayer ve dans, evet. Sakin, ciddi, çoğu kişiye göre ağırbaşlı görünen kişiliğimin altında yatan çılgın, muzip, haylaz yanın dışavurumuydu Slayer; ergenliğimde dahi olgun bir tabiata sahip olduğumu dile getiren insanların nasıl olduğunu anlayamadıkları, bana yakıştıramadıkları müzik zevkim, aslında düpedüz ruhumun derinliklerindeki hayvani oturma odasıydı. Ben hep orada yaşadım, halen yaşıyorum, ama başkalarını salonda ağırlarım hep. Orayı bilirler sadece. Bir oturuşta yarım kilo çokokrem kaşıklamak, evlenmeden birkaç sene önceye kadar (her gün demiyorum tabii) sabah ayrı, öğlen ayrı, akşam ayrı üç kadını aynı yastık – çarşaf üzerinde ağırlamak, gece 2am’de yataktan kalkıp civilization oynamaya başlamak, bozuk sifonla senelerle idare etmek ya da mutfakta ocak olmadan yıllarca yaşamak gibi, her biri ayrı bir ohaaalık konu, benim gibi düzgün bir adama yakıştırılmaz herhalde. Boktanlığımı buraya dökmenin de bir alemi yok, bütün blog şahit zaten. Evet, içimde bir kötü çocuk var ve Slayer müziğiyle, sözleriyle bu kötülüğü ya da yaramazlığı ifade ediyordu. Hala da ediyor, en çok dinlediğim grup; Hannemann öldükten ve canım Lombardo gruptan üçüncü kez kovulduktan sonra bile hala ve hala Slayer…


Son konserlerine dair raw videolara göz attım. Konser bittiğinde orrrrrrrrrrrospu çocuğu Kerry King embesil hareketler, selamlarla veda etti sahneye, sefil Gary Holt herkesi ayrı ayrı kucaklamanın derdindeydi, grubun stepne bateristi Paul Bostaph saçma salak dolaştı ortalarda. Sonra, Araya geldi, Tom Araya. Dakikalarca sahneden sessizce, kımıldamadan seyircilere baktı, baktı, baktı. Tezahürat tüm coşkusuyla sürüyordu araya tepkisiz bir şekilde seyircilere bakarken. Gözlerinden yaş akıyor muydu, ruhunda deprem mi yaşıyordu yoksa içinden bir parça mı kopuyordu o an? Belki hepsi birden. Havva, yıllar önce Still Raining isimli konser kaydının sonunda Araya’nın seyircileri selamlarken ‘see you in Hell’ diye haykırıp gülmesine şaşırmış, Araya’nın insan olduğuna ilk defa inanmaya başladığı, çünkü çok güzel güldüğünü mırıldanmıştı. Slayer’da insanî hiçbir şeye rastlamak mümkün değil, o yüzden kadıncağızın böyle hayret etmesine şaşırmamalı.

Veda konserinin sonunda, Tom Araya, en olmadık, en beklenmedik duygu fırtınasının sonunda mikrofona yaklaşıp kekelercesine konuştu.
“Teşekkürler. Çok teşekkürler. Size, vaktinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür etmek istiyorum. Vakit, değerlidir. Ve size vaktinizi bizimle beraber geçirdiğiniz için teşekkür ederim. Sizi özleyeceğim millet. Ama en önemlisi, hayatımın bir parçası olduğunuz için SİZE teşekkür ederim. İyi geceler. Emniyette kalın.”


Slayer’in ne olduğunu bilmeyenler, bu yazının, anlatmaya çalıştığım hali, benim ve Havva’nın şaşkınlık ve anlamazlık arasında gidip gelen duygularla bu videoda neler hissettiğimizi idrak edemezler. Varsın olsun. Dünyadaki bütün kötülüklerin şarkısını yapan bu adamların müzik yapmayı bıraktı ve Araya’nın sahneden son sözleri neredeyse Allaha emanet olun anlamına geliyor. Bitti.

Şeytan bile tövbe eder belki, kim bilir.


12 Kasım 2019 Salı

Havva'nın Kitabı Üzerine...



Uzun zamandır duysam da pek sallamadığım, ama son yıllarda arkadaşlarımın, yakınlarımın iyice ısrar ve üsteleme konuları haline gelmiş mesele, benim bir kitap yazmam. Saçmalık, ama insanlar “yazsana, yazsana” deyip duruyor ne hikmetse. Hâlbuki ne kurgu yeteneğim, ne akıcı bir üslubum var, tasvir etmekte beceriksiz, diyalog yazmakta yetersizim, isterdim elbette yazar olmayı, bazen bunu hayal etmiyor da değilim doğrusu. Ne var ki gerçekçi yanım bu hayallere fazla kapılmama mani oluyor. Benden ancak öğreten adam olur, ona da kimsenin ihtiyacı yok. Bu devirde hiçbir şey bilmeyen bile her şeyi biliyor.


Böyle düşünceler kafamda gezinirken, “roman olmasa da hikâye… ı ıh, gene içime sinmez ki” der, bu düşüncelerle bir nevi oyalanırken Havva kendi kitabını yazdı, Türkiye’nin önde gelen yayınevlerinden birinin bünyesinde kitap piyasaya çıktı, raflarda yerini buldu. Havva güzel, temiz, su gibi akıcı yazan biri, hani el yazısı inci gibi olanları bilirsiniz, hiç takılmadan seri bir şekilde okursunuz yazılarını, Havva da o hesap, cümlelerini nefes alır gibi rahat takip edebilirsiniz. Sıkmaz, satırlar tıkanmaz, içiniz daralmaz, okursunuz. (Benim tarzım öyle değil işte: aynı örnekle, el yazısı alışılmış güzel olmayan kimi tipler vardır da ‘çok karakteristik, özgün bir yazı’ denir haklarında, blogtan da gördüğünüz gibi Havva hakkında imrenerek ifade ettiğim, yetenekli yazarlara mahsus diyebileceğimiz güzel bir üslubum yok, kendime özgü bir tarzım var evet, ama o kadar. Değerli yalnızlık gibi bir şey bu. Fazlası değil. Neyse, biz Havva’nın kitabına devam edelim.) Yayınevi kitaba bayıldı, editör filan övgüye boğdu Havva’yı. Hakeza yayın kurulu, pazarlama ve satış departmanları da öyle. Adı duyulmamış yeni bir yazarın ilk kitabını tahminlerimizin çok üzerinde bir sayıyla baskıya verdiler. Burası önemli, Sergen Yalçın’ı herkes bilir, ama yazar değildir. Bir kitap yazsa bu adam, kimse kitapla ilgili yüksek beklentilere kapılmaz, ama ‘Sergen acaba ne yazdı’ merakıyla kapışır raflardan. Ya da daha önce üç kitap yazmasına rağmen umduğu ilgiyi bulamamış biri dördüncü kitabında belki cazibe merkezi olabilir. Havva’nın durumu ikisi de değil. Eş-dost demiyorum, yedi yabancılardan okuyanlar dahi hayranlık ifadeleri kullanıyorlar kitap hakkında. Lakin ilgi çok düşük. Bir ay geçti piyasaya sürüleli, satışlarının istenen/beklenen düzeyde geçmemesi bu bağlamda Havva’nın kabahati değil, olayın tanıtım, PR, pazarlama boyutları var ve bir dünya parametre işin içine giriyor. Gazete röportajları, basın bültenleri,  dergi yazıları, internet medyası, reklam panoları vs. derken kitabı görünür kılmak için mücadele sürüyor. Uzatmayayım, bir ay oldu kitap piyasaya çıkalı. 2019 yılı Türkiyesinde Dostoyevski ilk kitabı olan İnsancıklar’ı yazsa, sizce ne olurdu? İlk ay nasıl bir satış performansı gösterirdi? Soner Yalçın’ı, Ahmet Ümit’i, İclal Aydın’ı ya da The Secret türevlerini geride bırakarak çok satanlar listesine tırmanacağını düşünmüyorsunuz değil mi?  Şimdi ben size şunu açıkça söyleyeyim: Shakespeare bugün yaşasaydı, Netflix için dizi senaryosu yazıyor olurdu.


Peki o zaman, ben ne diye cesaret edip de kitap yazayım? Dolduruşa gelerek kendimi bu havaya sokayım? Havva bile bunca güzel, latif, merak uyandırıcı ve keyifle okunan bir kitabı yazdıktan sonra piyasanın insafına kalmışken, onun eserine yaklaşamayacak bir şeyler karaladıktan sonra yok yere niye heyecanlanayım?

Bu blog bana yeter.

7 Kasım 2019 Perşembe

Pincher Martinimsigiller ya da Ölümü İnkar Üzerine...


Muhtemelen bir cenaze merasiminde en sinir bozucu iki şeye şahit oldum bugün.
İyi kalpli ve kibar bir centilmen olarak tanıdığım mevta uzun süren ıstıraplı bir hastalığın sonunda kurtuluş nev’inden ölümle tanışmış, acıları sona ermişti ve hemen herkes bu durumun şuurundaydı ama ölüm olgusunun karşı konulmaz çaresizliğini hissediyordu, bir kişi hariç. Amcam kelimenin tam manasıyla ‘sıra bana geldi, ben de öleceğim, ey vah ki ne ey vah, ben, ben ben’ travması içinde sinir krizi geçirmekle meşguldü cenaze ve sonrasında. Dünürü hakkın rahmetine kavuşmuştu belki, ama amcam musalla taşında kendini görüyordu kesinlikle, kabrine toprak atılan da kendi bedeniydi sonrasında. 85 yaşına kadar tanrıya kafa tutarsınız, ama yaşıtlarınız, arkadaşlarınız, tanıdıklarınız birer birer dünyayı terkederse, hastalıklarınız artık fokurdayan bir kazan gibi bir oradan bir buradan patlak vermeye başlarsa ölümsüz olmadığınız kafanıza dank eder; kişi henüz hayattayken bedeni çürümeye başlar ve içindeki ‘ben’ bunu nasıl kabul edemezse, amcam da düpedüz histerik bir hale büründü bugün, öylesine acınası bir haldeydi ki, ağlaya ağlaya kustu kustu, kustu mezarlıktan dönüşte, sonrasında geçirdiği titreme, daha doğrusu bedeninin rezilce zangırdaması görülmeye değerdi. İnsan bir yakınını kaybettiğinde her zaman vakur kalamaz, metanetini koruyamayabilir, çılgınca üzülür, yaşadığı yıkıma paralel, hatta aşırı tepkiler verebilir. Bundan bahsetmiyorum farkındaysanız. Amcamın yaşadığı ‘ey vah ki ne ey vah!’ çok başka bir şeydi ki, herkes bunun fakındaydı, zaten bu yüzden bu durumun utancını yaşayan ve muhtemelen cenaze sahiplerinden duydukları utançla amcamı apar topar cenaze evinden çıkartıp adam gibi taziyede bulunamayan eşi, oğlu ve kızı da aynı fikirdeydi.

İkinci sinir bozucu olay daha sıradan: Her cenazede bir ‘neşeli’ bulunur. Mevtanın yakınlarından da çekinmez, espriler, gülücükler, türlü geyiklerle keyifli bir piknik havası yaratır ortamda. İşin fenası beni çok sevdiğinden mi nedir, hep yanımdaydı, hep benle muhabbet etme, gülme, eğlenme, eğleşme isteğindeydi. Pasif de kalsam, kabalık edemeyeceğim biri, üstelik seviyorum da adamı. Keşke bu kadar münasebetsiz olmasaydı.


Bugün, another one bites the dust. Nur içinde yatsın, ‘o telaşta kimsenin uğraşmasını istemem’ diyerek üç sene önce mezarını almış, mezar taşına ismini de yazdırmış, ölüm tarihini boş bırakmış bir beyefendi gitti.

Bir O’na bak, bir buna.  

22 Ekim 2019 Salı

Geriye Bakarak İleriyi Görmek Üzerine...


On iki yıl önce, bloga Mircea Eliade’nin İmgeler Simgeler kitabından bir metin alıntılamıştım. Ne çok aramıştım o kitabı yarabbi, nadirkitap filan da yok o zamanlar, kaç sahaf gezdiğimi Allah bilir. Nihayet bulup okuduğumda, onca uğraşın boşuna olmadığına da kanaat getirmiştim. Sonra öğrendiğim ki, bu bir üçleme gibiymiş, Kutsal ve Dindışı ile Ebedi Dönüş Mitosu. Onları da edindim, okudum çok şükür. Geçen gün Havva’ya dediğim gibi, Mehmet Ali Kılıçbay’dan Allah razı olsun. Öyle değerli ve eşsiz eserleri kazandırmış ki dilimize, sayesinde insan bambaşka birine dönüşüyor.

Dün akşam youtube’da izlediğim video, beni gene İmgeler Simgeler kitabına götürdü, ve tam da yukarıda sözünü ettiğim alıntıya. Bazı şeylerin anlam kazanması ya da anlamın kuvvetlenmesi için on iki yıl gerekiyormuş demek ki.
Aşağıya o alıntıyı tekrar kopyalıyorum, bu defa videonun eşliğinde okunması ufuk açıcı olacak. Köşeli parantezler bana ait demişim, gene diyeyim.
***


Bugün üzerinde anlaşmaya varılacağı gibi, bir efsane in principio, yani “başlangıçlar”da, başat ve zaman dışı bir anda, kutsal bir zaman aralığında meydana gelmiş olayları anlatmaktadır. Bu efsanevi ve kutsal zaman, dindışı [profan] zamandan, sürekli ve geri döndürülmesi mümkün olmayan ve kutsallıktan arındırılmış gündelik var oluşumuzun içinde yer alan süreden, niteliksel olarak farklıdır. Bir efsane anlatılırken sözü edilen olayların içinde gerçekleştirdikleri kutsal zaman bir bakıma yeniden güncellenmektedir.


İndra, Ejderha Vrtra’ya [Vrtra’nın Tiamat’a benzerliği ve O’nun da Marduk tarafından mağlup edilmesi benzerliği dikkat çekicidir.] karşı kazandığı zaferden sonra, tanrıların konutunu yeniden yapmaya ve güzelleştirmeye karar vermiştir. Tanrısal zanaatkâr Viçvakarman bir yıl süren bu çalışmadan sonra muhteşem bir saray inşa etmeyi başarmıştır. Fakat İndra memnun kalmış gibi görünmemektedir; inşaatı daha da büyütmek, onu daha ihtişamlı ve dünyada bir benzeri olmayan bir hale getirmek istemektedir. Sarf ettiği çabadan ötürü tükenen Viçvakarman yaratıcı tanrı Brahma’ya yakarmıştır. O da ona [Viçvakarman'a] yardım etmeye söz vermiş ve kendisinin de basit bir aleti olduğu Yüce Varlık Visnu’ya başvurmuştur. Visnu, İndra’yı gerçeğe döndürme işini üstlenmiştir.
Günlerden bir gün hırpani bir erkek çocuk İndra’yı sarayında ziyaret etmiştir- ki bu bizzat Visnu’dur, bu kıyafete Tanrıların Kralını küçük düşürmek için bürünmüştür. Kimliğini hemen açıklamamış ve O’na “çocuğum” diye hitap ederek, sayılamayacak kadar çok evrende o ana kadar gelmiş olan sayılamayacak kadar çok İndra’dan söz etmeye başlamıştır. Ona bir Indra’nın hayatı ve krallığının 71 eon'dan (bir devre, [yani] bir mahayuga, 12.000 tanrısal yıldan, yani 4.200.000 insani yıldan meydana gelir) oluştuğunu hatırlatır, Brahma’nın [da] bir gece ile bir gündüzü 28 İndra’nın var oluş sürelerine eşittir. Fakat Brahma’nın bu şekilde, Brahma gecesi ve gündüzü cinsinden ölçülen varlığı da yalnızca 108 yıldır. Bir Brahma’yı bir başka Brahma izler; biri yatar, diğeri kalkar, onları saymak mümkün değildir. Bu Brahmaların sayısının sınırı yoktur- İndralar ise hiçbir şey söylemiyoruz. [o kadar gereksiz ve ıvır zıvır yani]

[Çocuk kılığındaki Visnu devam eder konuşmaya:] “Fakat her biri kendi Brahmaları ve İndraları olan evrenlerin sayısını kim tahmin edebilir? Düşünülebilecek en uzak noktanın ötesinde, tüm uzayın ötesinde evrenler sonsuz şekilde doğmakta ve yok olmaktadırlar. Bu evrenler tıpkı hafif gemiler gibi, Visnu’nun bedenini oluşturan saf ve dipsiz suyun üzerinde yüzmektedirler. Bu bedenin her bir küçük deliğinden her bir an için bir evren çıkmakta ve patlamaktadır. Bunları sayabileceğini mi sanıyorsun? Bütün bu evrenlerin Tanrılarını sayabileceğine inanıyor musun?- şu andaki ve geçmiş evrenleri?”

Oğlanın söylevi sırasında sarayın büyük salonunda bir karınca alayı belirmiştir. İki metre genişliğinde bir saf haline gelen karınca kitlesi döşemenin üzerinde geçit yapmaktadır. Oğlan onları fark edince önce şaşırır, sonra da gülmeye başlar. İndra “neden gülüyorsun?” diye sorunca “karıncaları uzun bir alay halinde resmi geçit yaparken gördüm ey İndra. Bunlardan her biri eskiden bir İndra’ydı, her biri imanı sayesinde eskiden Tanrılar Kralı mertebesine yükselmişti. Fakat şimdi bir çok beden değiştirdikten sonra her biri yeniden karınca oldu. Bu karınca ordu eski bir İndralar ordusudur” diye cevap verir.

[Ardından İndra’nın aklı başına gelir ve Viçvakarman’ı çağırıp ödüllendirir, adam gibi bir tanrı olur, etc.]


Bu efsanenin niyeti şeffaftır. Visnu’nun bedeninden çıkan ve kaybolan sayılamayacak kadar çok Evrenin baş döndürücü bir şekilde hatırlatılması, İndra’yı uyandırmaya tek başına yetmiştir; yani onun Tanrılar Kralı durumunun sınırlı ve katı bir şekilde şartlanmış ufkunu aşmaya zorlamak için yeterli olmuştur. Hatta buna “tarihsel konumunu” aşması da diyerek ekleme yapma eğilimi de bulunmaktadır, çünkü İndra ancak belli bir tarihsel anda, muazzam kozmik dramın belli bir aşamasında, tanrıların büyük savaşçı önderi olarak bulunmaktadır. İndra bizzat Visnu’nun ağzından gerçek bir tarih dinlemektedir, dünyaların ebedi yaratılışı ve yok edilişi tarihi, bunun yanında onun kendi tarihi. Vrtra üzerinde olanıyla zirvesine ulaşan sayılamayacak kadar çok kahramanlık macerası, aslında “sahte tarihler” olmuşa benzemektedir, yani bunlar “aşkın” [transandantalist] anlamı olmayan olaylardır. “Gerçek Tarih” ona, Büyük Zamanı, her varlığın ve her kozmik olayın hakiki kaynağı olan efsanevi zamanı ifşa etmektedir. İşte bu nedenden ötürü, tarihsel olarak “şartlandırılmış konumunu” aşabilir ve dindışı zaman tarafından, yani onun kendi “tarihi” tarafından yaratılmış yanılsamalı örtüyü yırtabilir ve böylece İndra gurur ve cehalet hastalıklarından iyileşebilir, Hristiyan terimleriyle söylenmesi halinde, “kurtulmuş”tur. Ve efsanenin bu selamete kavuşturucu işlevi yalnızca İndra için değil, aynı zamanda onun macerasını dinleyen tüm insanlar için çalışmaktadır. Dindışı zamanı aşkınlaştırmak, efsanevi Büyük Zamanı yeniden bulmak yüce gerçeğin ifşa edilişine eşdeğerli olmaktadır. Bu; ancak efsaneler ve simgeler aracılığıyla yaklaşılabilen sıkı sıkıya metafizik bir gerçektir.
...











Mağrur olma İndra, senden büyük Brahma var...

12 Ekim 2019 Cumartesi

Kaotik Alıntılar Arasında Anlam Bulma Yolculuğu Üzerine...


Son derece gereksiz ve bir o kadar da bağlamdan kopuk bir giriş yapmış, uzun uzadıya da yazmıştım ki sildim hepsini. Size şirin gözükmeye çalışmıyorum – hem kimse okusun diye de yazmıyorum bunları. Bir gün, belki zamanı gelir ve açarım blogu. Neredeyse iki yıldır Havva’ya bile kapalı, O da merak ediyor Virgilius’ta neler olup bittiğini. Doğrusu bir bok olduğu yok işte, tuhaf tuhaf iç dökmeler hepi topu. Neyse, konuya gene giremiyorum galiba.


Geçenlerde okuduğum İbn Batuta’nın Seyahatnamesinde (altını çizdiğim satırları birleştirsem yüz sayfayı aşar) altını çizip yanına wow! notunu düştüğüm bir pasaj vardı, 23 yıl süren gezilerini kaleme aldığı seyahatnamesinde olağanüstü bilgiler ve gözlemler var. Sözünü ettiğim pasaj şuncacık bir şey:

“Cemaleddin Kazvînî, Mısır kadılığına atandığı vakit boşalan Dımaşk kadılığı Nureddin Ebû Yusr b. Saiğ’e verildiği halde o kabul etmemiştir. Mert bir adamdır. Dünyaya önem vermez. Bir diğer üstat da Şihâbeddin b. Cehbel’dir. Ebû Yusr, Dımaşk kadılığını reddedince, kendisine zorla teklif edilir korkusuyla apar topar şehirden kaçmıştır. Olay [Memluk Sultanı] Melik Nâsır’a anlatılınca, Dımaşk kadılığını büyük hukukçulardan Mısırın şeyhler şeyhi Alâeddin Konevî’ye verdi. Bu adam Konyalıdır ve ariflerin kutbu, mütekellimlerin dili diye tanınır.”

Şimdi, alıntıladığım bu kısa metinde ne var? 1 -Dımaşk (burada Şam şehri değil, Suriye bölgesi kastediliyor) kadısı Cemaleddin Kazvînî, Mısır Kadılığına tayin ediliyor. 2- Boşalan Dımaşk kadılığı için akla ilk gelen kişi, Ebû Yusr b. Saiğ isimli biri, ama hükümdara bile eyvallah demiyor, kadılığa atandığını öğrendiğinde bu işi yapmayacağım kardeşim diyor ve geri çeviriyor. İbn Battuta onun için mert ve dünyaya önem vermez demiş, çünkü hükümdara hayır demek göt ister, dünya nimetini/makamı/iktidarı bırakın talip olmayı, istemeden kendisine teklif edilmesine rağmen geri çevirmek, her babayiğidin harcı değildir. 3- Ebû Yusr b. Saiğ’in Dımaşk kadılığını reddettiğini duyan Şihâbeddin b. Cehbel isimli kişi –belli ki o da liyakatli – birden tutuşuyor. O da Dımaşk kadısı olmak istemiyor belli, ama gene anlıyoruz ki hükümdara posta koyabilecek sert bir tabiatı da yok, kapısı çalınacak ve tebliğ –tebellüğ belgesi kendisine uzatılacak diye ürküyor, belki de mülayim biridir, kim bilir?  Çareyi tasını tarağını toplayıp şehirden kaçmakta buluyor. 4- Olayı hükümdara aksediyor, Memluk hükümdarı (oralar 14. Yüzyılda hep Memluklerin) Mısırdan kendisine hayır diyemeyecek bir adam buluyor, Alâeddin Konevî. Bu adamın Konyalı olmasının konumuzla hiçbir ilgisi yok. Daha ileri okumalarda Alâeddin Konevî’nin de atandığı kadılıktan ayrılmak istediğini öğreniyoruz, ama talebi kabul edilmemiş.


Bu noktada, kadılığın ne olduğuna dair bilgi vermek lazım, şöyle deniliyor: “Klasik dönem fakihleri, kendi devirlerine kadarki uygulamayı da esas alarak görevine sınırlandırma konulmamış bir kadının görevlerini davalara bakıp onları hükme bağlamak, hakları sahiplerine iade etmek, yetimlerin, akıl hastalarının, hacir altına alınanların mallarında tasarrufta bulunmak, vakıflara nezaret etmek, vasiyetleri yerine getirmek, velileri bulunmayan yetim kızları denkleriyle evlendirmek, had cezalarını infaz etmek, şehrin asayiş ve emniyetini sağlamak, belediye ile ilgili görevleri ifa etmek, şahitleri ve maiyetinde görev yapan memurları denetlemek şeklinde sıralamışlardır.” Yani, yargı müessesi öncelikli olmak üzere, yetki ve sorumlulukları arasında maliye, belediye, kolluk kuvveti ve hatta sosyal hizmetlerin bulunduğu bayağı büyük bir adam bu kadı. Elbette sultanın kudretiyle kıyas edemeyiz ama son derece yüksek bir makam, güçlü bir iktidar pozisyonu bu.

Ne var ki, aklı başında hiç kimse bu koltuğu, o mührü istemiyor aq.
İktidar, güç, makam mansıp, istenmeyecek, onu bırakın korkulacak, kaçınılacak bir şey midir?


Şimdi, sözü bugünlerde okuduğum Kitab-ı Mukaddes’e getirebilirim. Yatatılış’tan başladım, bölüm bölüm ilerleyerek Tevrat’ı yani ilk beş kitabı bitirdim, 1. Samuel’in de sonlarına geldim dün. Bana sorarsanız muhteşem bir eser, sırf kurgu, olaylar, anlatım açısından okunmalı. Neyse, geçen hafta Hâkimler bölümünü okurken, 9. Bahiste kral olmak için türlü şerefsizlikler yapan Avimelek ile ilgili şöyle bir yere denk geldim:


^6 Şekem ve Beyt-Millo halkları toplanarak hep birlikte Şekem'de dikili taş meşesinin olduğu yere gittiler; Avimelek'i orada kral ilan ettiler. 7 Olup biteni Yotam'a bildirdiklerinde Yotam, Gerizzim Dağı'nın tepesine çıkıp yüksek sesle halka şöyle dedi: “Ey Şekem halkı, beni dinleyin, Tanrı da sizi dinleyecek. 8 Bir gün ağaçlar kendilerine bir kral meshetmek istemişler; zeytin ağacına gidip, 'Gel kralımız ol' demişler. 9 “Zeytin ağacı, 'İlahları ve insanları onurlandırmak için kullanılan yağımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye yanıtlamış. 10 “Bunun üzerine ağaçlar incir ağacına, 'Gel sen kralımız ol' demişler. 11 “İncir ağacı, 'Tatlılığımı ve güzel meyvemi bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye yanıtlamış. 12 “Sonra ağaçlar asmaya, 'Gel sen bizim kralımız ol' demişler.13 Asma, 'İlahlarla insanlara zevk veren yeni şarabımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' demiş. 14 “Sonunda ağaçlar karaçalıya, 'Gel sen kralımız ol' demişler. 15 “Karaçalı, 'Eğer gerçekten beni kendinize kral meshetmek istiyorsanız, gelin gölgeme sığının' diye karşılık vermiş, 'Eğer sığınmazsanız, karaçalıdan çıkan ateş Lübnan'ın bütün sedir ağaçlarını yakıp kül edecektir.' 16 “Şimdi siz Avimelek'i kral yapmakla içten ve dürüst davrandığınızı mı sanıyorsunuz? Yerubbaal'la ailesine iyilik mi ettiniz? Ona hak ettiği gibi mi davrandınız?^


Dımaşk kadılığını reddeden Nureddin Ebû Yusr b. Saiğ veya kendisinin görevlendirileceğini düşünüp şehirden kaçan Şihâbeddin b. Cehbel, zeytin, incir ya da asma gibi davranmamışlar mı sizce de? Bu adamların da muhtemelen öğrencileri, dini ya da ilmi çalışmaları, kim bilir belki geceyi gündüze kattıkları ibadetleri veya hayır işleri vardı, yönetmenin zevkini, maddi geliri ve dünyanın hükmünü değil kendi hayatlarını tercih ettiler. İncir, zeytin ve asma da öyle yapmışlar hikâyeye göre.
Ama karaçalı ne yapmış?


İktidara talip olmak, her yerde, her iklimde, her millette, her coğrafyada, her devirde, vs. vs. karaçalı olmanın itirafı, beyanından başka bir şey değildir. Üstelik tıpkı karaçalı gibi, bütün muktedirler daima kötüdür, can yakıcı, merhametsizdir, tehditkar ve zorlayıcıdır. Sezai Karakoç’un şiiriyle sitem ettiği yeşil sarıklı ulu hocalara söylediklerini anımsayacak olursak,

“Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz”


Hükümdar, yani hüküm verme yetkisini elinde tutan kişi, zulmeder. Aksi, eşyanın doğasına aykırıdır.  


1. Samuel’in sonlarına geldiğimi söylemiştim Kitab-ı Mukaddes’te, bu bölümde yıllar yıllar önce okuduğum, hatta bu blogta da bahsedip alıntıladığım bir pasaja denk gelince için bir hoş oldu, o vakitler bunu Thomas Paine’in sağduyusunda okumuştum, alıntılayayım o metni de, tümü Paine’e ait, iyice iktibas mezarlığına dönüştü zaten bu yazı:

İsrailoğulları Medyenliler tarafından zulme maruz bırakıldığında, Gideon, Medyenlilere karşı küçük bir ordu ile harekete geçmiş ve ilahi yardım sonunda zafer onların lehine gerçekleşmişti. Yahudiler bu zaferden memnun olmuş ve zaferi Gideon’un üstün yönetimine hamlederek onu kral yapmaya karar vermiş ve şöyle demişlerdi: “Üzerimize sen hâkim ol! Sen ve senin oğlun ve senin oğlunun oğlu!” İşte bu ifadede gerçek anlamıyla bir günaha teşvik vardı. Sadece yalın bir krallık değil, hem de ırsi olanı teklif edilmişti. Ancak Gideon Allah’a tam bir teslimiyetle şöyle cevap vermişti: “Ne ben, ne de oğullarım sizi yönetecek. SİZİ ALLAH YÖNETECEK” Hiçbir söz bundan daha açık olamazdı. Gideon onların haysiyetlerini kırmadı, ama o konuda istediklerini vermeyi de reddetti. Kendisine yönelik uydurma şükran beyanlarını da kabul etmedi. Aksine, bir peygambere yakışır bir şekilde, “Hâkimiyete Layık Olana” karşı sevgilerini azaltmalarından dolayı onları sorumlu tuttu.

Bu hadiseden yaklaşık 130 yıl geçtikten sonra, Yahudiler gene aynı hataya düştüler. Putperestlerin kâfirce adetlerine karşı Yahudilerde olan özlem, hesap edilemez bir seviyedeydi. Fakat durum her ne kadar böyle idiyse de, Samuel’in iki oğlunun, -ki onlar bir takım dini olmayan/seküler mülahazalarla iş başına getirilmişti- suiistimalleri hakkındaki iddiaların ortaya çıkması üzerine, haşin ve şirret bir tarzda Samuel’e gelerek şöyle dediler: “Bak, sen yaşlısın ve oğulların senin yolundan yürümüyor, şimdi bize diğer milletlerde olduğu gibi aramızda karar verecek bir kral bul.” İşte burada onları harekete geçiren şeyin kötü bir şey olduğunu, yani onların da diğer milletler (yani putperestler) gibi olabileceği yolundaki düşünceleri olduğunu gözlemliyoruz. Hâlbuki israiloğullarınca gerçek zafer, mümkün olduğunca putperestlere benzememekte yatmaktadır. Fakat Samuel’i rahatsız eden esas şey, onların “ bize aramızda hükmedecek bir kral ver” şeklindeki sözleri idi. Samuel Tanrıya dua etti, Tanrı’da Samuel’e şöyle cevap verdi:
“İnsanların sana söylediklerine kulak ver, çünkü onlar gerçekte seni değil, beni reddettiler. BU DURUMDA ARTIK BEN ONLARI YÖNETMEMELİYİM. Ta o günden beri yaptıklarına bakıldığında, nasıl onlar aynen bugün olduğu gibi Mısır’ın dışında benzer şekilde hareketler etmişler, nasıl beni terk edip başka putlara hizmet etmişlerse aynı şeyi sana da yaptılar. Bu yüzden sen şimdi onların sözüne kulak ver. Yalnız ciddiyet ve vakarla onları protesto et ve kralın hükümdarlık etme tarzını göster.”
Samuel Tanrının bütün sözlerini kendisinden bir kral isteyen insanlara aktardı ve şöyle dedi: [buradaki parantezler T.Paine’e ait]

“Size hükmedecek kralın idare tarzı şöyle olacaktır; Oğullarınızı alıp kendisi için savaş arabalarında ve at bakıcısı olarak kullanacak, bir kısmını arabalarının önünde koşturacak, (bu tanımlama bugün insanları etkileme yolları ile örtüşür) taburlar ve bölükler üzerine reis tayin edecek, tarlalarını ekmek, ürünlerini hasat etmek, savaş araba ve aletlerini imal etmek için onları kullanacak. Şekerlemeler yapmak, aşçı ve ekmekçi olmak üzere kızlarınızı götürecek (bu durum kralın uygulayacağı baskıyı gösterdiği kadar, masraf ve lüksü de ifade eder) tarlalarınızın ve zeytin depolarınızın en iyilerini alacak, onları kendi hizmetçilerine verecek. Tohumlarınızın ve üzüm bağlarınızın onda birini alacak ve onları kendi memurlarına ve hizmetçilerine verecek. (Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, rüşvet, irtikâp, adam kayırma, kralların vazgeçilmez kötü alışkanlıklarındandır.) Hakeza erkek ve kadın hizmetkârlarınızın onda birini, en iyi görünümlü gençlerinizi ve merkeplerinizi alacak, kendi işinde çalıştıracak, koyunlarınızın onda birini alacak ve sizler onun hizmetçisi olacaksınız. Ve işte o gün, sizler seçtiğiniz o kral yüzünden ağlayıp sızlayacaksınız. FAKAT TANRI O GÜN SİZİ İŞİTMEYECEK.”
***


Kitab-ı Mukaddes anlatısına göre, sözü edilen dönemde İsrailoğullarını Tanrı, peygamberler ve Levi oymağından görevli rahipler aracılığı ile yönetiyor. Neyse, başlarına ‘savaşlarda önlerinde savaşacak’ bir kral istiyorlar, Saul geliyor. Başlarda çok düzgün biri, halkı iyi yönetiyor, Tanrı’nın peygamberi Samuel gördüklerinden memnun. Fakat zamanla Saul başına buyruk ve şerefsizce davranmaya başlıyor, dananın kuyruğu, bir savaş sonrası ganimeti bölüşürken Tanrı’nın kendisine sunu olarak ayrılmasını istediği bazı mallar üzerine kopuyor, Saul o malları da başka şekilde değerlendiriyor. Bunu Tanrı’ya isyan olarak değerlendiren Samuel Saul’a gidip neden böyle yaptığını sorduğunda, Saul, “halkımdan korktum” cevabını veriyor.

Buradaki mesele İsrailoğullarının Tanrısının [adı Yehova’dır ama bu isim kutsal ve kullanımı yasaklı olduğundan hep Elohim= Rab olarak geçer metinlerde] ganimette gözü olması değil, kral olan Saul’un Tanrının buyruğuna itaatsizlik etmesi, daha doğrusu Tanrıdan değil, halktan korkması. Halk ayaklanırsa tahtını, asasını kaybeder çünkü, Tanrı ise bir başka sunu ile sakinleştirilebilir diye düşünüyor arkadaş. Sonrasında Tanrı, Samuel aracılığı ile krallık yetkisinin alındığını Saul’a bildirse de Saul mücadeleye devam eder. Kendisinden sonra kral olacağını anladığı, her bakımdan üstün Davud’a sonu gelmez düşmanlıklarda, eziyette bulunmaktan geri durmaz, vs. vs.


Bu yazı daha çooook uzar. Uykum gelmese üşenmem, yazarım, bilen biliyor beni.

Ama heyhat.

Bir gün blogu okuyuculara açarsam çok eğleneceksiniz… demek isterdim, ama İbni Battuta ya da Samuel kimin umurunda olur Allahaşkına?










Hepsi bir yana, Better Call Saul’u özledim ben.

28 Eylül 2019 Cumartesi

Beklenen ama İstenmeyen Son Üzerine...


Şair “ve çünkü her söz eksiktir ve insan söz söylemeye kadir değildir ve her kelime bir puttur/ Lisan dahi bir Molok’un mülküdür/ Fakat Nirvana, sessizlik okyanusunda bütün sembol putları boğmaktır.” demiş. Yazmak istediğim şeyi Whitehead’e oradan Wittgenstein’e zıplayıp,  aralara mazmun, metafor kavramlarını filan sıkıştırıp semantik – linguistik- filoloji – psikoloji üzerinde saçma sapan bir sürü şey zırvalayabilirim ama pek bir değeri olmaz ortaya çıkacak şeyin, sonuçta bunların hiç birinin eğitimini almadım, boş boş konuşmuş olurum ancak. Bunlar hakkında konuşmak yerine, aşağıdaki görseldeki yedi kelime hakkında konuşmak daha kolay geliyor bana, bu sözler a) eksik, b) put haline geldiği inkâr edilemez.

Şimdi spekülasyonlarımı karalayabilirim işte.









26 eylülde Silivri açıklarında 6,0 şiddetinde bir deprem oldu.

“Kandilli’den Büyük Deprem Açıklaması: Sona Doğru Yaklaşıyoruz”

1-      Kandilli: Bilim Tanrılarından biri. O diyorsa doğrudur. Amentüsü olan matematik, fizik, jeofizik gibi bileşenlerinin bir araya gelip oluşturduğu sismolojinin dile geldiği bir Tanrıdır Kandilli, analiz ve ölçümler sonrasında elde ettiği verileri kamuoyuyla paylaşır. Bizler de iman ederiz.
2-      Büyük: Sıfattır. Küçük olmayandır. Görecelidir. Kıyas eder, şekli, kütlesi, şiddeti fazla olana diğerine nazaran büyük deriz. Fil deveden büyüktür, 90D’lik meme, 75B’lik memeden büyüktür, Çin ordusu Nepal ordusundan büyüktür, Birinci Dünya Savaşı, Yedi Yıl Savaşlarından büyüktür, maket bıçağının verdiği acı iğneninkinden büyüktür.
3-      Deprem: Depremin ne olduğunu yazmayacağım merak etmeyin. Bu yazının konusu o zaten. 1999 senesinde, ben 26 yaşındayken önce Gölcük’te, sonra Düzce’de yaşandı. Sonraları Afyon, Van aklıma geliyor, tabi ki Endonezya.
4-      Açıklama: Bir konuyu açıklığa kavuşturma. Bilinmeyeni, muğlak ya da kapalı olanı görünür, anlaşılır kılma. Netleştirme.
5-      Son: Başlamış bir şeyin bitmesi. İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, mutlu ya da mutsuz, sıkıcı ya da heyecanlı bir sürecin nihayete ermesi. Nutella yemeye başlarsınız sona erer, yolculuk sona erer, seks sona erer, kitap okursunuz ya da maç izlersiniz, biter, film izlersiniz, the end yazar. Son, daha genel ve aynı zamanda mutlak anlamda ölümdür. Çocukluk sona erer, gençlik sona erer, yaşlılık sona erer, hayat sona erer. Ölüm en kesin sondur. Sadece Allah Bâkîdir, başka her şey fânidir, çünkü sonludur. Ölüm sondur, son, ölümdür.
6-      Doğru: İki nokta arasında, başı ve sonu olan şey arasındaki çizgidir. A noktasından B noktasına gidiş anlamı var burada.
7-      Yaklaşmak: Uzak olan ile aradaki mesafenin azalması ya da uzak görünen bir olaya kavuşmanın zaman cinsinden ele alındığında azalması. Gayrettepe’den Yenikapı metrosuna binersem Taksim istasyonunda iken ineceğim yere yaklaşmış olurum. Günde 1,5 paket sigara içerek kanser olmaya da yaklaşıyorum.

Bu kadar uzun, kendimce ayrıntılı yazmaya ne gerek vardı diyorsunuzdur. Olsun, madem altını çizdim o kadar, ‘her söz eksiktir’ diye en başta değindim, eksikliği irdeleyip elinden geldiğince gidereyim istedim.
Kandilli Rasathanesinin anlı şanlı bilim adamları, bu arada başkaları da üç aşağı beş yukarı aynı korodalar, ağız birliği etmiş haldeler: Ortalığın amına koyacak depreme az kaldı. Hepiniz öleceksiniz. Ölmezseniz, mahvolacaksınız. Mahvolmayanınız olursa da, onlar sürünecek, perişan olacaklar. Az sayıda perişanlık dahi yaşamayan azınlık kaldığını varsayalım, onların hayatları da asla eskisi gibi olmayacak. Son yaklaşıyor.
Adamlar aslında utangaç, çekingen, satır arasına gizlenmiş bir şekilde bunu diyorlar.


Şimdi bu noktada ‘beklenen son geldiğinde’ karşılaşabileceğimiz olasılıkları gözden geçirelim:


A)     Deprem olur, zayıf, dayanıksız bir binada yakalanırız. Kendi evimiz ya da bir başkasının evi olabilir, evden çıkacak fırsat bulamazsak bina yıkılırsa altında kalırız.
A1) Ölürüz. Öldükten sonra annem nasıl, eşim ne durumda, çocuğum okulu sağlam mı, Fikret Orman istifasını geri alacak mı, dolar düşecek mi diye düşünmeyiz artık. Öldük çünkü. Bitti.

A2) Enkaz altında kalırız. Yıkılmış kolonların kirişlerin duvarların arasında bacağımıza, karnımıza, kolumuza bir şey düşüp bizi sıkıştırmış bedenimizi ezerken, bilincimiz yerinde nefes alabilecek durumda bekleriz. Sıkışmış organlarımıza kan gitmeyecektir, bekleyeceğiz kurtarılmayı. AFAD, AKUT, TSK, İsrail, Alman, Yunan kurtarma ekipleri gelecek de bizi kurtaracak. Kimi zaman itfaiye araçlarının giremediği sokaklar boş mu olacak peki? Neyse, biz hızla kangren olmaya başlarken, patlamış doğal gaz borularından dışarıya gaz sızıyor olacak. Yangınlar takip edecek onu. Hava soğuksa, kış yüzünü gösterdiyse donmamak için de mücadele edeceğiz. Bilincimiz yerinde, dolayısıyla düşüneceğiz. Soğukkanlı bir düşünme olabilecek mi sizce? Hayır, dehşetten başka bir şey olmayacak aklımızda. Pincher Martin’e dönüşecek çoğu insan. Öyle bir anı tasvir etmeye çalışıyorum ki, Allah’a küfür edilecek, devlete lanet okunacak, insan kendine düşman kesilecek. Enkaz altında kalanların çoğu, yavaş yavaş iç kanamadan, kangrenden, susuzluk ya da açlıktan, mevsime göre soğuktan ölecek, keşke kısa ve acısız olsaydı diye dileyerek. Ölümü arayacaklar ama ölüm onlara hemen gelmeyecek. Sevdiklerini düşünecek o zaman, çaresizce ne halde olduklarını aklına getirecek, eşini, çocuğunu. Deprem başladığı an yanında olan eşinden ses gelmediğini bilecek. Sabah konuştuğu yatalak babasını düşünecek. Bu böyle gidecek. Evet, delirecek herkes.

B)      Deprem olur, bulunduğumuz binadan kaçarız. Ölmeyiz. Ölüm en büyük felaketse şayet, kılpayı da olsa kurtulduğumuzu sanırız.
B1) Derhal sevdiklerimize, ailemize ulaşmak, haber almak isteriz. Tabi ki telefonlar çalışmadığından seslerini duyamayız. Hem o telaş anında telefonumuzu yanımıza almamız küçük bir ihtimaldir, aynı şekilde aradığımız, seslerini, iyi olduklarını duymak istediğimiz kişiler için de geçerli bu durum. Kısaca, telefon hatları zaten hemen iflas edecektir ama, sonrasında –düzelirse, düzeldiğinde- gene irtibata geçmek neredeyse imkansız olacaktır. “Büyük” denilen 7,0’ın üzerindeki bir deprem insanı donsuz sokağa çıkartır. Telefon, cüzdan alıp parfüm de sıkayım dedirtmez.

B2) Merak edip kendilerinden haber almak istediğimiz kişilerin yanına gitmek isteriz. Nasıl? Yürüyerek ya da ulaşım araçlarıyla. Yolların durumu trafiği kaosa çevirecektir, itfaiyenin, ambulansın geçemediği, belki köprülerin, direklerin ya da ağaçların yıkılıp kapattığı yollarda hangi vasıta hareket edebilir? Açık olan yollara zaten ‘açık’ olduğu için hücum edilecek ve bayram günleri İstanbula dönüş yolundan farksız kilitlenecektir trafik. Toplu taşıma da mümkün olmayacaktır. Öfke, başkalarına yansıtılacak ve korkunç şiddet olayları yaşanacaktır demek mübalağa olmaz. Asansöre binerken birbirine omuz atan insanların ülkesinde, böyle bir facia çok kişiyi seri katile dönüştürebilir. Yürümek, yürüyerek ulaşmak ancak talihle, yakında oturan kişiler için geçerli olabilecek istisna. Evimiz Fatih’te, işim Gayrettepe’de, Havva’nın işi Kadıköy’de, Mustang’in okulu Yenibosna’da, annemlerin evi Bakırköy’de, kayınvalideler Küçükyalı’da. Herkes kaderiyle baş başa.  

B3) Ev enkaz ya da yarı enkaz haline geldiyse evin başından ayrılmak istemeyeceksinizdir. Evde bir aile ferdinin çıkamadan kaldığını ve artık çıkılacak bir ev kalmadığı, moloz yığını olasılığından bahsetmiyorum, o zaten başlı başına bir travma. Ev insanın hayatının parçasıdır, eşya, mal, kıyıya sıkıştırdığı 200 dolar ya da eşinin pırlanta yüzüğünün ‘yanı başından’ ayrılmak istemeyecektir, geçmişte çok duymuştur çünkü necip milletimizin aziz fertlerinin zorda kalmış, çaresizlikle yüzleşmiş insanımıza nasıl yaklaştığı konusunu. Yanlış anlaşılmasın, bu Türklere mahsus, bizim belirleyici bir özelliğimiz değildir, genel olarak insanoğlunun karanlık yüzüdür: Devletin denetimi ve kontrolü ortadan kalktığında hemen daha ilk fırsatta Hobbes’un dediği gibi insan insanın kurdu haline gelir, yağması, soygunu, hırsızlığı, gaspı, bunlar için işleyeceği cinayet büyük bir felaketin takipçisi olur. Klasik siyaset teorisine göre devlet dediğimiz organizasyon ve kurumlar zaten bu yüzden, bir toplum sözleşmesi herkesin güvenliği amacı ile kurulmuştur.  Ama o gün devlet olmayacaktır. Milyonlarca insan devleti ararken devlete ulaşamayacaktır, devlet de ancak günler, belki haftalar sonra elini uzatabilecektir. Felaketin boyutu havsalanın ötesinde olacak çünkü. Bu bağlamda AFAD, Kızılay, TSK, Rus ya da İran Kurtarma ekipleri gelip çadır, battaniye, su, çorba, kadın pedi, bebek maması vs. getirdiğinde insanlar birbirlerine saldıracak, unutulmasın ki metro kapısı açıldığında girmeye çalışanların çıkmaya çalışanlarla kavgaya tutuştuğu bir ülke burası.

C) Binadan ölmeden çıktınız, kriminalize olmuş atmosferden kendinizi korudunuz, yakınlarınızdan kimisini kaybettiniz, kimisine de kavuştunuz. Hayatınız asla ama asla eskisi gibi olmayacak bundan sonra. Altyapı çökecek, rezillik ve sefalet sizi bekliyor olacak. Malınızı, mülkünüzü kaybetmiş halde fakru zaruret içinde yaşayacaksınız. Karaborsayı tadacaksınız, yoksulluğa düşeceksiniz, Bronn’un dediği gibi patates için pırlanta yüzüğüne veda etmeye razı insanlara rastlayacaksınız.


Bu yazıyı daha da uzatabilirim ama ne faydası var ki… Abarttığımı söyleyecek bazılarınız, Gölcük ya da Düzce depremlerinden sonra yaşanan dramların dahi bu ölçüde olmadığını ürkek bir dille ifade edeceksiniz. Bayanlar baylar, sözünü ettiğiniz depremlerin yaşandığı bölgeden on kat fazla insan yaşıyor İstanbul’da. Gölcük depreminde 18000 küsur kişi hayatını kaybetti. (çarpı 10 lütfen.) 2010 yılında, depremden 11 sene sonra hala prefabrik evlerde yaşayanların sayısı 147,000 küsurdu. (çarpı 10 lütfen.)


İnanın bana dostlar,depremde enkaz altında kalıp bu dünyadan göçmek daha evladır hepsinden.


1987 senesiydi, babamın babası dedem kendisini yatağa bağlayan kanserin son günlerinde, şuursuz, inleyerek yatıyordu Çağlayandaki evinde, hepimiz oradaydık. (Rahmetli) anneannem ziyarete geldi, odadan çıktığında halam anneanneme sarılmış, “ben babama doyamadım, ölecek diye korkuyorum” gibi laflar sıralayarak ağlamaya başladı. Anneannem şaşkın bir bakışla “ölse iyi, ölse iyi” diye mukabele etti halama. Duyduğuna inanamayıp aptallaşma sırası halamdaydı.

Ben anneannemin tarafındayım. İnşallah öldükten sonra da yanında olurum. Onun olduğu yer güzeldir.