Gregoryen takvime göre bir yıl daha geride kalıyor. 2019
senesi bitecek yarın, 2020 yazacak tarihler. Belki de gördüğümüz son yıl olacaktır,
kim bilir.
Geriye, 2019’a baktığımda, Havva’nın üzerinde aylarca
çalıştığı ve ardından yayınlanan kitabını görüyorum, eşimin en büyük
hayallerinden biri gerçek oldu. Satış rakamlarının düşüklüğü bir yere kadar
üzüyor onu, okuyanın iltifatlar yağdırdığı bir eserin altında imzası var
sonuçta. Mutlu ve gururlu çok şükür.
Benim durumumla
ilgili olarak kayda değer gelişmeler yaşandı, ihracımın üzerinden üç sene
geçtikten sonra ilk defa hakkımda açılmış bir adli soruşturma için ifade
verdim, hemen ardından bunu beklermiş gibi OHAL komisyonu ‘hakkınızda adli
soruşturma var, ben de sizin iade başvurunuzu bu yüzden reddediyorum’
minvalinde bir açıklama yapıp iki yıldır buzdolabında beklettiği itirazıma dair
ret kararı verdi, birkaç ay sonra da savcılık adli soruşturmayı takipsizlik
kararı ile noktaladı. Eh, takipsizlik kararını evraklara ekleyip iade için idare
mahkemesine taşındı başvurum, ne olacak, 2020’de görürüz belki.
Bu arada, ihraç edildikten sonra başladığım işten de kısa
süre önce ayrıldım. Bunu ayrıntılı olarak yazmıştım zaten blogta.
Evlendikten 15 gün sonra aramıza katılan kedimiz, haziran
ayında kendisine kuyruklu yeni bir arkadaş getirmemizi hoş karşılamadı, Havva ‘birbirlerine
arkadaş olurlar’ iyi niyetiyle girişmişti bu işe, ama önce huzuru bozulup depresyona
girdi hayvan, sonra da evden kaçtı. Elde var bir, gene tek bir kedi var şimdi
bizimle yaşayan. Doğrusu bu ya, yeni kedi (Kepçe) çok daha cana yakın, komik,
eğlenceli bir şerefsiz. Neşe kattı aileye.
Aile demişken, Mustang hayvanı, tam ve kâmil bir hayvan
olmasının gereği olarak zerrece çalışmadığı üniversite sınavının sonunda sikik
siktirik bir özel üniversiteyi kazandı,
sanki kazanmamak mümkünmüş gibi. Bu günlerde finalleri var, geçen sordum geçme
notu kaç diye, bilmiyor. Evdeki kedi bile daha şuurlu yaşıyordur hayatı.
Çok kitap okudum bu yıl. Sanırım öğrenciliğimden ve Kosova
dönemimden sonra en çok kitap okuduğum zaman aralığıydı bu sene. Ben de kendimi
böyle oyalıyorum işte.
Bloga daha çok zaman ayırmaya başladığımın farkındasınızdır.
Yazmak iyi geliyor, kimse okumasa da.
Mustang iki gün önce, part time da olsa hayatında ilk kez
bir iş yerinde çalışmaya başladı. Güzel, şirin ve büyükçe bir cafede, hem
çalışanların hem müşterilerinin çoğunlukla öğrencilerden oluştuğu Havva ile
beraber ara sıra gittiğimiz bir cafe burası. Bir cafenin işletme/hizmet/müşteri
kalitesini nargile ile ölçerim ben, nargile varsa isterse Zorlu’da ya da
Akmerkez’de olsun, o mekân beş para etmez. Burada nargile yok, konsepti de
kitap-cafe şeklinde süslemişler, neredeyse hiçbir müşterinin umurunda olmasa da
alt katta bir bölümü ‘sessiz olunuz’ notlarıyla belirledikleri kütüphaneye çevirmişler.
Dediğim gibi çoğu öğrenci müşterilerin, İstanbul üniversitesine çok yakın konumlandığından
yurtlara da yakın, millet sınavlardan önce ders çalışmaya geliyor veya diğer
zamanlarda kızlı erkekli gruplar geyik çeviriyorlar. Havva ile ne zaman gitsek
yaş ortalamasını yükselttiğimiz esprisini yaparız birbirimize. Garsonlar ve
diğer çalışanlar da öğrenci, hiçbiri pro değil. İşte böyle bu ortamda çalışmaya
gönüllü oldu Mustang. Daha önce bar gibi yerlere de niyet etmişti, Havva’nın
ödü kopmuştu. Elbette oğlu çalışsın, para kazanmanın para harcamaktan çok daha
zor olduğunu görsün, deneyimlesin istiyor, ama kendisinin kapısından içeri
girmeye tenezzül etmeyeceği ya da istemeyeceği bir işletmede oğlunun mesai yapmasını
istemez, hakeza ben de öyle. Sözünü ettiğim cafe ise öyle değil. Part time
çalışanlara saatlik ücret veriyorlar, saati 7 tl. (karşılaştır - 24 aralık 2019 TCMB kuru US $: 5.956 lira) Tabi
ki kulağa çok az geliyor, ilk deneyimi neticede. Bu arada, Mustang Havva’dan
125tl haftalık alıyor (17,8 saatlik cafe mesaisi) baba tarafındansa haftada
200tl geliyor (25,5 saat mesai). Ayrıca anneannesinden ve babamdan el öpme parası şeklinde ayda temiz 200tl
geliyordur. Kabaca hesaplarsak, iki senedir damacadan sürahiye su doldurmamış,
ne dersle ne de başkaca bir şeyle hiçbir şekilde uğraşmayan, içinde zerre
miktarda sorumluluk duygusu olmayan bu tembel hayvanın cebine ayda 1500tl para
giriyor. Asgari ücretin 2022tl olduğu bir ülkede, onsekizini dört ay önce
doldurmuş bir yeni yetmenin sadece zevk ve sefa için-biriktirmek filan hak getire- ay sonunda
sıfırladığı para bu işte. Kıskandığımdan söylemiyorum ama işten ayrılalı iki
haftadan az zaman geçti, dört aydır hiçbir ödeme alamadığım gibi cebimden de
eksilmişti çalışırken, şu anda da tek gelir aldığım 1300tl kiradan ibaret, o
kadar. Sadece mukayese amaçlı değindim buna. Herif zaten hayvan, sorumsuzluk ve
bencillik tanrısı, bu kadar para sağa sola saçsın diye havadan giriyor
cüzdanına. Peki madem ihtiyacı yok, neden saati 7tl için bir cafede çalışmaya
karar verdi? Ansızın emek, üretim, alınteri, kazanç gibi kavramlar mı ışıldadı
zihninde?
Benim güzel Havva’m, oğlunun çalışmaya başlamasından içten
içe coşkulu bir mutluluk duyuyor. Çoğu anne gibi o da çocuk söz konusu
olduğunda safderun bir hale bürünen bir karakterde. Mustang’in neden birdenbire
çalışmaya kararını, hatta ve hatta finallerinin başladığı hafta, ertesi sabah
sınavı varken önceki gün 18,00-24,00 vardiyasında ilk iş gününü yaşamasını ‘ayrı
eve çıkmak istiyor’ diye açıklıyor. Meğer herif ayrı eve çıkacakmış. Hem de tek
başına, bir arkadaşıyla filan da değil.
Bu gibi konularda zırvalarken ‘zırt dediği yere geliyoruz’
gibi bir ifade kullanırım genelde. Evet, gene o ‘zırt’a geldik şimdi. Avrupa
Turuna filan çıkmak için çalışmak, ufak ufak da olsa para biriktirmek bir amacı
olsa hiçbir eleştiride bulunmam, veya başka bir niyeti olsa derim ki ‘her
zamanki maymun iştahlığı’ ile harekete geçti. (Evde aylardır dokunmadığı
elektro gitarı, anfisi vs. var.) Ama ayrı eve çıkmak için haftada iki üç gün saati
7tl’den part time çalışıp, eline geçen harçlıkların üzerine koyarak eşya almak,
kira vermek, fatura ödemek, har vurup harman savurmayı bırakmak, özetle tutumlu
olmak gerektiği gerçeği kafasına dank ettiğinde kös kös evine geri döneceğini
tahmin etmek zor değil. Üstelik çalışanları, sabahın köründe kalkıp işe
gidenleri, hele ki 9-5 mesai yapanları her daim aşağılamış ve aptal yerine
koymuş biri için şimdiki heyecanı çok çabuk geçecek ve gene odasına, günün üçte
birini geçirdiği football manager’ına sarılacak.
Yanlış anlamayın, çalışmasını istiyorum, bir düzene girsin, yaşam
mücadelesinin zorluğunu görsün, bu arada kendi emeğinin karşılığını da az-çok
alsın ve kendisine saygın duysun, özgüvenini ve özsaygısını inşa etsin
istiyorum. Bu adama düşman değilim. Çok kızmak, öfkelenmek başka bir şey,
nefret çok başka. Nefret etmiyorum Mustang’ten, öyle düşünmenizi istemem. Ama
zamansız olan her şey hayal kırıklığıyla sonuçlanır; şu anda ‘evlenmek
istiyorum, o yüzden çalışmam lazım’ demesi ile, 18,5 yaşına bile gelmeden ayrı
eve çıkmak istiyorum demesi aynı bönlük düzeyinde. İç dünyasında ne tür bir
maskara yaşıyorsa artık, Queen’in ‘I want it all, and I want it now!’ şarkı
sözleri gibi birden karar verip, her şeyi çok kolay zannederek sonunda
başarısız olduğunda çaresizlik/özgüvensizlik yaşayan ve bunu da kotaramadığı
meseleye tepeden bakarak, hor görerek kendince geliştirdiği savunma mekanizması
ile meşrulaştıran bir gerizekalı var karşımda.
Havva çok mutlu, ama farkedemiyor ki yakın gelecekte yeni
bir hayal kırıklığı ve aile içi huzursuzluk bekliyor bizi.
Uygur Türklerine uygulanan asimilasyon politikası ve eziyete
dair Urfa’daki protestodamukavva karton
kutuların (aslında bildiğiniz koli bunlar, süpermarketlerde ya da beyaz eşya
satan dükkanlarda rastladığımız türden) çin seddi muamelesiyle önce yüceltilip,
sonra da yıkılması komedisini bir protesto gösterisi haline dönüştürmek ne
kadar gerizekalı bir davranışsa, mehter takımı getirip sikik bir dönercinin
açılışında müzik ve şanlı tarih
şöleni vermek de aynı şey.
Halkımızın sembolizm kavramı ve imge/simge olguları üzerine
ciddi bir sorunu var. Bir tane de aklı başında adam olmaz mı, hayır, yok işte.
İkinci fotoğraf bugün Kozlu mezarlığında rahmetli
teyzem-eniştemin kabirlerini ararken karşıma çıkan bir mezardan: karşısında
epeyce durdum, bekledim, ne düşüneceğimi bilemedim, en sonunda ona özel fatiha
okudum, uzaklaştım.
Nispeten eski bir mezar olduğundan birisi hazırlamış da
ölünce defnedilmek için bekletiyor gibi değildi.
Silinmiş aile isminin altında bir tarih olmadığına göre,
gömülü kimse de yoktu orada.
Mezarın sahibi acaba
öldü de cesedini bulamadılar mı, kayıp diye gömemediler mi acaba?
Adam belki din değiştirdi, başka bir mezarlığa gömdüler, kim
bilir.
Dediğim gibi eski bir mezar bu, kabir taşı 1980’lerde
yazılanlara benziyor.
Belki parası kalmadı ailenin, Kozlu da malum gözde
mezarlıklardan, satmak için müşteri arıyorlar, bir yatırım aracı olarak mezar. (Gayrimenkul tabi)
Ya orada biri defnedildiyse, ama daha sonra ismini silip
tarih bile koymadan damnatio memoriaeyapmaya
karar verdilerse?
Özenilmiş, zarif bir mezar aslında, baksanıza ayakucuna
kuşlar için su yuvası bile düşünülmüş.
Daha neler neler olabilir, açıklaması çok basit veya çok
karmaşık…
Mezarda geçirilen bir saat, insanı sarsmaya yetiyor, bu
kadarını söyleyeyim ve susayım.
Epeyce uzun bir zamandır, youtube üzerinden yayınlanan Kültür & Tarih Sohbetleri’nin programlarını
izliyorum, konularında son derece yetkin, çoğu akademisyen misafirler, konuk
oldukları bölümlerde bazen yazdıkları ya da çevirisini yaptıkları bir kitap
hakkında bazen de bir kavram ya da eser üzerine bir saate yakın süren söyleşi
ortamında seyredenlerin ufkunu açacak paylaşımlarda bulunuyorlar. Keyifli bir
ortam, ismiyle müsemma bir program bu. Müthiş şeyler öğretiyor insana, yepyeni
perspektifler katıyor bazı programlar. Birkaç ay önce yayınladıkları söyleşide,
ABD’deki bir üniversitede çalışan Hayrettin Yücesoy isimli bir akademisyen
çıktı ekrana. “Ortaçağ İslam'ında Mesihçi İnançlar ve İmparatorluk Siyaseti” konusu derhal ilgimi çekti, kendi adıma şunu
söyleyebilirim ki bütün dinlerin en karanlık, en muğlak ve kesinlikle en
tehlikeli kavramlarıdır mesih, mehdi, apokalips, ahirzaman, binyılcılık, dünya
cenneti. Musevilik, Hristiyanlık ve İslam başta olmak üzere fanatizmin
kökeninde dünyevi cenneti kurma inancı vardır ve bu kadar istismara açıp sisli
puslu kavramlar da sadece bu istismarın kökleşip yaygınlaşmasına yarar. Yanlış
anlaşılmasın, kesinlikle bu dinlere aykırı/muhalif bir tutum içinde olduğumu
söylemiyorum (blog yazarı burada içinden ‘haşa’ dedi) ancak kişiler tarafından
çok kolay kullanılmaya müsait kavramlar bunlar, ve maalesef hepsi din ile
alakalı: Söz gelimi bir ateist ya da deist gözü dönmüş bir ırkçı olabilir, ama
bir başkasına mesih ya da mehdi statüsünü verip edip de ‘öl de ölelim’ teslimiyeti
noktasına gelemez.
Konuyu biraz daraltıp İslamda değinilen mehdiye yoğunlaşmak
istiyorum şimdi. Hz. Peygamberin türlü hadislerinde kıyametin kopmasına yakın,
ahirzamanda geleceğine dair haber verilen mehdi, sosyal düzenin bozulduğu,
adaletin yerle yeksan olduğu, iyilerin mazlum, güçlülerin zalim olduğu, dökülen
kanın ve yaşanan acıların arttığı, zinanın ve başkaca cinsel ahlaksızlıkların
yayıldığı, malların yağmalandığı, idarecilerin gaddar olduğu bir dönemde ortaya
çıkacaktır ve dünyayı içinde bulunduğu bu bunalımdan kurtaracak, insanlara
doğru yola sevk edecek ve kötülerin anasını belleyecektir. Özetleyecek olursak,
yukarıda linkini verip değindiğin programda mükemmel bir şekilde anlatıldığı
gibi, bunalım ve kaos dönemlerinde beklenen kişidir mehdi. Bir yandan da
düzensizlik, kargaşa, zulüm gibi olgular asr-ı saadetten bu yana islam
coğrafyasında hiç eksik olmadığından devamlı yolu gözlenen, hasretle intizar
edilen kimsedir. Aslında bunlar bilinen şeyler; mesih, mehdi hatta saoşyant ya
da kalki ve daha bir sürü türevleri dünyanın sonuna yakın gelecek de dünyaya
çeki düzen verecek. Mahiyeti itibarıyla birbirine çok benzer, hatta iç içe
geçmiş bu şahsiyetlerden mehdiye dönecek olursak eğer, mehdi ilk olarak
yozlaşmış adaleti tekrar tesis edecek, islamı yayacak ve dini yenileyecek,
müceddit diye adlandırılan sıfata uygun şekilde dini reformize edecek. Dediğim
gibi biraz meraklı bir araştırmacı olan ben mehdi hakkında bu bilgilere
ulaşmıştım, ne var ki programın 45,13’ünde
anlatıcı çok enteresan bir konunun altını çizdi, o da mesih/mehdinin tarihin
sonunda geldiği, daha doğrusu gelişiyle tarihin sonlanacağı, bunun ‘istisnalar
dönemi’ olarak yorumlanabileceği, böylece tarihi döneme ait kuralların,
nizamın, kısaca şeriatın hükümlerinin kalkacağına dair ifadelerdi. Programı
birkaç defa izledim değişik zamanlarda, en sonunda Hayrettin Hoca’nın mail adresini
buldum internetten ve yazdım kendisine. Sorduğum, mehdini gelişiyle birlikte
tarihin sonuna erişildiği, istisnai bir dönem başlayacağı, şeriat hükümlerinin
ortadan kalkacağına dair sözlerinin kaynağıydı, çünkü ne kadar aramış olsam da
bu minvalde bir bilgiye rastlayamadım programdan sonra baktığım kitaplarda. Uzun
ve nazik cevabında Nuaym b. Hammad’ın Kitabul Fiten’inde bu rivayetlerin yer
aldığını, diğer fiten ve melahimkitaplarında da konuya rastlanabileceğini belirtti. Sonuçta
gerek söyleşinin konusu gerekse yaptığı incelemeler sonucu ortaya çıkan kitabı, (kendisini mehdi ilan eden) Abbasi Halifesi El Memunüzerine, o nedenle bu cevap bile yeterdi
benim için.
Yukarıda tehlikeli, muğlak, karanlık gibi sıfatlarla girdim
konuya. Bunun önde gelen sebeplerinden biri şu: Mehdi hakkında şöyle garip
yorumlar/kabuller var;
* Mehdi, mehdi olduğunu hiç bilmeyecek,
* Mehdi, mehdi olduğunu son ana kadar bilmeyecek,
* Mehdi, mehdi olduğunu inkâr edecek.
Zurnanın zırt dediği yere yaklaşıyoruz sevgili okuyucular.
Gene yukarıda değindiğim gibi, kan dökmenin, zulmün,
haksızlığın, adaletsizliğin, her çeşit suiistimalin kol gezdiği, tarih boyunca
sürdüğü Ortadoğu coğrafyasında her daim beklenen kurtarıcı, yol gösterici,
masumların ve mazlumların kalkanı olarak mehdi beklenmiş durmuş. Üstelik bu
iddiayla ortaya çıkanların yanı sıra kendisine bu kimlik yakıştırılmış insanlar
da bolca var. Şimdi, cehaletin oksijenden daha bol olduğu bu dünyada hiç kimseden elin totaliteri Thomas Hobbes’un Leviathan’ında
yer alan şu nefis çıkarımına kendi kendine varmasını beklemiyorum:
“Şurası yeterince açıktır ki, bir insan çelişkili iki buyruk aldığında
ve bunlardan birinin Tarının buyruğu olduğunu biliyorsa (bir monark veya egemen
bir meclis) meşru egemenin veya babasının buyruğu olsa bile, ona değil,
Tanrının buyruğuna itaat etmelidir. Zorluk şuradan doğar ki, insanlar,
kendilerine Tanrı adına bir şey buyrulduğunda, pek çok durumda, buyruğun
Tanrıdan mı, yoksa Tanrının adını kendi özel amaçları için istismar edilen bir
kimseden mi geldiğini bilemezler.”
Takip edilen, takdir edilen, gösterdiği olağanüstü halle
dikkatleri ya da ilgileri üzerine çeken, hitabetiyle kişileri etkileyen,
söylemleri ile yüceltilen, kalabalıkları peşinden sürükleyen bir adam düşünün
şimdi. Sonra bu adamın mehdi olduğunu iddia ettiğini hayal edin. “Ahirzamandayız,
kıyamet yakın, bunca rezilliğe sizlerin de yardımıyla hep beraber son vereceğiz
alimallah” desin mesela, istisnalar devrinde olduğunu ima edip de mazlumların
ahı yerde kalmayacak söylemiyle tarih dönemlerine ait kuralları ve kanunları da
tanımadığını söylesin. Ya da öyle olmasın, müridleri, takipçileri o kişiye bu
ünvanı yakıştırsın. “Bizim üstad/hoca/beyefendi/şeyh/mürşid/hazret/lider
söylemiyor ama, o aslında olsa olsa mehdidir, zaten mehdi ne bilsin mehdi
olduğunu, nutella da nutella olduğunu bilmiyor zaten” diye aralarında
konuşsunlar. Şimdi bunun üzerine biraz fanatizm serpin. Zemin ıstıraplı,
atmosfer zehirli, hayat uğursuz, gelecek belirsiz, adalet çökük, şeytan
muzafferken resmini çizmeye çalıştığım bu tablo hayal edilemeyecek kadar
korkunç sonuçlara varabilecek bir hale gelir. İşte o zaman Stargazer bir kez daha çalar, ta ki tarihin geçekten
sonuna kadar tekrarlanıp durur bu hikâye.
Bu belirsiz, karanlık kavramların ne kadar yıkıcı olabileceğini,
ortaya çıkan/çıkabilecek dini ve politik putları, istisnai bir devirde yaşıyor
olma illüzyonunu/sanısı/sorumsuzluğu ile meydana gelebilecek eylemleri,
olayları tahayyül ettiğinizde, içinizin benimki kadar kararmaması mümkün mü?
“Eğer bir vaiz veya günah çıkartan biri sözlerinin Tanrı
kelamına uygun olduğunu ve buna dayanarak bir egemenin veya egemenin emri
olmaksızın herhangi birinin hakkaniyetli bir şekilde öldürülebileceği veya
yurttaşların isyanlara, komplolara veya devletlerinin aleyhine sözleşmelere
aykırı bir şekilde katılabileceğini söylerse, ona inanmayın ve onun adını
[yetkililere] bildirin. Bunları onaylayan biri, bu eseri kaleme almamdaki amacı
da onaylamış olur.”
Stargazer’a gelince, insanlığın sonsuz türküsüdür o.
p.s. 1: ilahiyatçı filan değilim, uzman hiç değilim, eğer ileride
birisi bir gün bu yazıyı okur da katılmadığı noktaları paylaşmak isterse hiç
çekinmesin beni aydınlatsın, yorum kutucuğu aşağıda.
30 Aralık tarihli edit: Gündemin artık nasıl önünden gidiyorsam, önemli ve dikkate değer bir zatın dün okuduğum beyanı bu konunun ciddiyetine dair işaret fişeği olmuş, sosyal medyada kıyamet kopuyor. Blog kapalı olmasa burayı okuyup da meseleye vakıf olmuştur diyeceğim neredeyse :)
Havva kitap yazdıktan, üstelik böylesine güzel ve her okuyanın
methiyeler düzdüğü onca araştırmanın ürünü bir eseri roman formunda ortaya koyduktan
sonra, haklı olarak eş dost akraba haricinde de bir hayran ve takdir kitlesi
oluşmaya başladı. İnsanın eli kalem tutan, duyarlı bir ruha sahip nazik ve
akıllı bir karısı olması meğer güzelliklerin yanısıra türlü zorlukları da
beraberinde getiriyormuş. Cumartesi günü aile fertlerini saymazsak, son derece
aydın ve kültürlü kimseler olarak niteleyeceğim kişilerin katılımcı olduğu bir
söyleşiye katıldı Havva, söyleşinin konusu da kitabıydı haliyle. Bu söyleşi ve
söyleşiyi düzenleyen beylerle beraber olabilmek, tartışmak, paylaşmak, aynı
atmosferi teneffüs etmek biliyorum ki Havva henüz kitabı tamamlamadan önce
hayal ettiği bir şeydi. Üzerinde o kadar çalıştığı bir konunun sonunda başarılı
olmanın göstergesi satış rakamları ya da baskı sayısı değil, marifetin kadrini
ve kıymetini idrak edebilecek kişilerin iltifatıdır Havva’ya göre. Her zaman –
hem de fazlasıyla hak ettiği kıymeti, kalem işçisi bir beyaz yakalı olarak
görmesi mümkün değildi yıllarca, yazdığı kitap bu bağlamda yeni bir pencere
açtı hayatına ve tüm olgun kişiliğine rağmen doyasıya yaşıyor bu heyecanı.
Doğal olarak izleyici koltuğuna tüneyip cumartesi günü ben
de katıldım söyleşiye. Bunu kabul etmiyor ama konuşurken, anlatırken bir hale
vardı etrafında, özgüveniyle, rahatlığıyla ve tabi mutluluğuyla. Söyleşi
sonrasında da oradaki parlak zihinli kişilerle ayaküstü de olsa uzunca
sayılabilecek bir sohbet ettik, ardından Havva, ben ve moderatör beyefendi önce
yemek, akabinde kahve derken saatlerce beraber olduk, konuştuk, paylaştık.
Aslına bakarsanız Havva için harika bir akşamdı, duygu doluydu her an. Ormanlık
dağlarda fazla oksijen nasıl insanın üzerinde yorucu bir mutluluk, sarsıcı bir
huzur verirse, bir yandan ‘ben aslında
buraya aitim’ demek isterse kişi, bir yandan da yaşamak için gene şehre,
betona, asfalta, elektriğe, kombiye dönmesi gerektiğini çaresizce bilirse,
Havva da işte o hesap, büyülü bir akşamın ardından evine, kocasına, işine,
evdeki ütülere, yetiştirmek zorunda olduğu çeviriye gerisin geriye itileceğini
biliyordu.
Hak vaki oldu, her şey sona erdi, eve geldik.
Birkaç saatlik Alice
Harikalar Diyarındaydı Havva için. Ben keyif almadım mı, elbette ki aldım.
(Bu satırı zor bitirdim, yazacaklarım kafamda döndü, karşımda yaptığı çeviriye
gömülmüş Havva’ya gözümün ucuyla baktıktan sonra kalktım, yatak odasına zor yetiştim
gözyaşlarımı saklamak için, yatağa boylu boyunca kurulmuş kediye sarılıp birkaç
dakika sarsılarak ağladım. Kedi bu ani krizden ötürü kaygılandı sanırım, zıplayıp
gitti. Toparlandım, devam ediyorum şimdi, gene Havva’nın karşısına geçtim,
herkesin bilgisayarı kendine.) Benim keyfim, aklı başında, zarif, çok okumuş,
bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeye çabalayan güzel insanlarla beraber olmaktan
kaynaklanıyordu, Havva gibi ‘ben aslında buraya aitim’ diyemezdim, çünkü her
daim yalnız biriyim, yalnızlık üzerine kuruludur benim yaşamım. Havva benden
farklı, bu çok normal. Kaldı ki alkışlar etrafında, spotlar üzerindeyken
bırakın da haklı bir gurur yaşasın. Buralarda bir sorun yok. Onun başarısı bana
sadece mutluluk verir, bir kıskanma durumu da söz konusu değil. Kafamdakileri
toparlamayı başaramıyorum sanırım, şöyle deneyeyim tüm çıplaklığıyla: Benimle
evlenerek hayatını mahvetti bu kadın. Kimse bana amor vincit omnia geyiğinden bahsetmesin, bu kadın bana çaresizce
aşık olduğu için evlendi, ama kendini berbat bir yaşamın ortasında buldu hemen
ardından. İşimden atıldım, üzerime adice bir iftirayla terörist etiketi
yapıştırıldı, statüm ve yıllarım çalındı, geçmişim çalındı, geleceğime ipotek
kondu. Benzer durumda olan çok kişi vardır, şüphesiz bin beteri de vardır, kim bilir
belki o kişilerin de havvaları vardır, vardır da vardır. Acı yarıştırmam. Ben
kendi yetersizliğime, eşini dünyada her şeyden çok seven bir kocanın
çaresizliğine yanıyorum ancak. Beni insanlara nasıl tanıştıracağını, ne işle meşgul olduğum sorusunun heyula haline geldiği bir çıkmaz bu. Ona güzel bir hayat sunamıyorum, Onu
hayallerinden uzak bir zindana mahkum etmişim gibiyim. Çalışması, evi
geçindirmesi lazım. Ben bir hiçim çünkü. Mütevazi beklentileri olan, asla
şikayet etmeyen biri olması meselenin ciddiyetini bir nebze dahi hafifletmiyor.
Okuyor ama beni anlamıyorsunuz değil mi? Dün gördüğü rüya, renksiz, sıradan, donuk,
neredeyse birbirini tekrar eden günlerden müteşekkil kuru hayatından bir anlık uyanış gibiydi ve
Onun ne istediğini biliyor, anlıyor olmama karşın hiçbir şey yapamıyor olmak da
çok korkunç.
Döndüm dolaştım, aynı yere geldim: Ben ölsem, bu çirkin
kanser yeryüzünden kazınsa da herkes kurtulsa…
Dün işten ayrıldım. İstifa ettim. Bıraktım. Daha iyi
koşullarda bir gelir kapısı bulacağımdan değil. Alakası bile yok. İş kime nasip
olmuş da benim gibi üzeri çizilmiş, statüsü kazınmış, varlığı buharlaştırılmış
elli yaşına yaklaşan şişko bir kele kısmet gelsin? Yok öyle bir dünya. En iyi
arkadaşıma/patronuma daha evvel birkaç defa bu sonun geldiğini ifade etmiştim,
açıkça ‘dayanamıyorum’ demiş, ondan gelen biraz daha sabretmem yönünde
rica/ısrar sonucu harekete geçmemiştim. Şu yazıda değinmiştimaslında, hiçbir şeyin geçeceği yok. Sosyal bilimlerin genel sonucudur;
her şey kimi zaman yavaş, kimi zaman ivmeyle hızlanarak, ama daima kötüye
gider. Etik, ahlak, toplumsal değerler, hasletler ya da ekonomi gibi içtimai
hayata dair tüm olgular bozulup çürümeye meyillidir. Üst perdeden, çok bilmiş
edasıyla konuşmam sizi rahatsız mı etti yoksa? Pardon eğlencenizi bozdum
sanırım.
İşimde kesin bir görev tanımım yoktu aslına bakarsanız,
işçilerin hakkını patrona, patronun hakkını işçilere karşı savunan,
yöneticiymiş gibi görünen ama kurumsallaşmanın K’sına itibar etmeyen
patron/arkadaşımın genlerinde yer etmiş Sultanhamam geleneğinden ötürü
inisiyatif kullanmaktan mahrumdum, ne var ki %100 itimat edilecek kişi kontenjanında
yer aldığımdan para dağıtma, para hesaplama, alacaklılarla uğraşma gibi
sorumluluklarım vardı. Bu arada insan sarrafı kadrosunu ve yönetici asistanlığı
pozisyonlarını da vekâleten yürüyordum. Gene de işin en zorlu kısmı para
meseleleriydi, çünkü olmayan bir şeyi yönetmek malum biraz müşkül: Şirketin
alacak hanesinde milyon dolarlar yazılıyken, bu parayı karşı taraftan
alamadığımızdan bitmek bilmeyen bir kriz girdabında dibe doğru çekilmeye devam
ediyorduk. Sağ tarafta cenneti, sol tarafta cehennemi gören Araf gibi bir
noktada bulunduğunuzu hayal edin, size hizmetiniz, zahmetiniz, masrafınız,
emeğiniz karşılığı endüljans verenler cennete
gireceğinizi söylemiş ama zaman geçtikçe üzerinde durduğunuz zeminin ateşe
doğru kaydığını görüyorsunuz, öyle işte. Bir şirketin iş yapıp da karşılığını
alamaması böyle bir şey. İş yapmak için malzeme almak zorunda, bunlar ancak
alacağınızı umduğunuz ödemeye göre tarihlenmiş çek, kredi ile olabilen şeyler.
İşin büyüklüğü ya da niteliği çerçevesinde insan çalıştırmak zorundasınız, o
insanların maaşları, sigortaları, yeri geldiğinde tazminatları var. Devlet zaten
akbaba gibi, envai çeşit vergiyle şirketlerin ümüğünü sıkma peşinde. Velhasıl
taşıması, nakliyesi, yemeği, içme suyu, barınması derken harcama kalemleri ve
tutarları şişip duruyor. Bu tabloda benim görevim para bulmak değil elbette,
parayı bulan, kazanacak olan patron/arkadaşım. Ben o parayı dağıtmakla, ne patronun
ne işçinin ne de diğerlerinin haklarının yenilmemesi için ince eleyip sık
dokumakla görevliydim. Kahrolası bir sözelci olduğum doğru, sayılarla
hesaplarla pek işim olmadı mecbur kalmadıkça, ama bana bu vazife verilmiş
madem, elimden gelenin en iyisini yapmak için çırpındım. Takatim kalmayınca
artık yeter dedim patrona. Çünkü para yok. Dünyanın en zor konuşması, alacağı
olan işçiye, kestiği faturanın peşinde koşan esnafa, “para yok” demek. Para yok demekten yoruldum. Devasa projeler,
yüklü ihaleler alıp da milyon dolarlık alacakların ödenmediğini söylediğiniz alacaklı
kişi “abi bin lira olmaz mı koskoca şirkette?” diye sorduğunda yerin dibine
geçmekten bıktım. Çünkü Porsche ile dolaşan patronun/arkadaşımın cebinde de bin
lira olmadığını, gelecek paraların
ümidiyle kredi kartından nakit çekip deposunu doldurduğunu, eveki altınları
bozdurduğunu, annesinin emekli maaşına uzandığını, bu arada çekleri ödeyebilmek
için bir ev bir iş yeri sattığını biliyorum, hayatını değil, sadece günü
kurtarmak için. Özetle, bu yaşına dek (bu bana Allahın bir lütfu) hayatında hiç
kimseden borç almamış, hiç kimseye de borç vermemiş biriyim, insanlarla para
muhabbetine hiç girmedim ve girmem de gerekmedi çok şükür. Ne var ki para yok
derken yalancılık ya da başkasının ihtiyacını umursamama imasından da, patron/arkadaşım
hakkında paraları nereye gömdüğü
şakalarından da gına geldi artık. Anlattığım durumun bir kısır döngü olduğunun
farkındasınızdır elbet, Şirket parasını alamadığı için borçlarını ödeyemiyor,
bizden alacaklılar da kendi borçlarını ödemekte aciz kalıyor doğal olarak. Söz
gelimi işçiye maaşını, yevmiyesini veremediğimizde, kirasını nasıl ödeyecek?
Kirasını ödeyeceği ev sahibi, ay başında beklediği geliri alamayınca kasaba
nereden bulup da deftere yazdırdığı borcu sildirebilecek? Kasap sattığı
malların parası gelmezse aldığı doblonun araç kredisini nereden bulacak? Ve
saire ve saire.
Olayın bana yorgunluk
haricinde bakan yönü, benim de beş parasız olmam. Üç yıla yakın çalıştığım bu
yerde hiçbir zaman düzenli bir gelirim olmadı. Bunu ailem bilse üzüntüden
kahrolurlar sanırım, sadece Havva’nın bildiği bu durumu (tam şu anda annemlerin
telefon etmesi ne biçim bir kader oyunu ya, neyse) olabildiğince
kabullenmiştim, ama bir işim olduğunu, bunun için esnek denebilecekse de mesai
harcadığımı, bu sırada sinirlerimin epeyce bozulduğunu, akşam saatlerinde gelen
telefonlarda yaptığımız konuşmaları gördükçe Havva kendimden kaynaklı onca
derdimin yanısıra bir de bu iş yüzünden asabımın bozulmasına razı olamıyordu,
sanki stress + sigara + göbek + kötü beslenmeden mütevellid sağlığımdan
endişesi misliyle artıyor gibiydi. Ve evet, bunları çekip çevirebilmek için
bırakın kazancı, ancak iş için yaptığım masrafları sübvanse etmeme yetebilecek
bir gelir kimi zaman geliyor, kimi zaman gelmiyordu. Söz gelimi bu işi bırakma
kararını dün itibarıyla hayata geçirdim dedim, ağustos sonundan bu yana tek bir
kuruş cebime girmedi, aksine çıktı da çıktı. Bu noktada insanın en iyi
arkadaşının patronu durumda olması da olayları karmaşıklaştırıyor, o bana
vermek isteyip de veremediği paranın, ben de bırakın düzenli bir geliri, cebimden
çıkan masrafların karşılığını isteyememenin sıkıntısındaydım.
Sözün sonu: Bir işim yok, evdeyim, daha önce olduğu gibi
gene Havva’nın eline bakıyorum, ama bu defa en azından evi süpürüp, kedi kumunu
temizleyip, diğer ev işlerini yapabildiğim kadar yapıp kadıncağızın üzerindeki
yükü azaltmayı umuyorum. Masraflarımı da kısma, en önemli adımlardan biri
olacak, pazartesi sigarayı bırakıyorum inşallah.
Bir devir kapandı. Altı gün önce, 30 Kasım günü, Türkiye’de
gene kadın cinayetleri, günlük FETÖ gözaltıları, Cüneyt Çakır’ın aynı anda hem
Fenerbahçeli, hem Beşiktaşlı, hem Galatasaraylı olması ve her bir taraftar
grubundan ayrı ayrı ana avrat küfür yemesi, rutin siyaset kavgaları, iftiralar,
yalanlar, dolanlar, çekememezlikler, acı yarıştırmalar, kin kusmalar devam
ederken, paramparça bölünmüş toplumun ötekinin
sadece ölmesi ya da defolması değil, cehenneme gitmesine dair ettiği samimi
bedduaları, dış politika atarları, iç politika hey heyleri sürer, velhasıl bu
topraklarda ezelden ebede her şey aynı ve hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi
kilitli görünüp bizler de bu hayata zincirliyken Slayer müzik hayatına son
noktayı koydu, bitirdi, veda etti.
Orta üçte Jill Conyers’in (matematik) bütünlemeye bıraktığı
tek öğrenci bendim, sınavı geçtiğimi öğrenince eve koşmuş, kasedi koyduğum
teybin sesini sonuna kadar açıp Live Undead eşliğinde çılgınca dans etmiştim.
Slayer ve dans, evet. Sakin, ciddi, çoğu kişiye göre ağırbaşlı görünen
kişiliğimin altında yatan çılgın, muzip, haylaz yanın dışavurumuydu Slayer;
ergenliğimde dahi olgun bir tabiata sahip olduğumu dile getiren insanların nasıl olduğunu anlayamadıkları, bana
yakıştıramadıkları müzik zevkim, aslında düpedüz ruhumun derinliklerindeki hayvani
oturma odasıydı. Ben hep orada yaşadım, halen yaşıyorum, ama başkalarını
salonda ağırlarım hep. Orayı bilirler sadece. Bir oturuşta yarım kilo çokokrem
kaşıklamak, evlenmeden birkaç sene önceye kadar (her gün demiyorum tabii) sabah
ayrı, öğlen ayrı, akşam ayrı üç kadını aynı yastık – çarşaf üzerinde ağırlamak,
gece 2am’de yataktan kalkıp civilization oynamaya başlamak, bozuk sifonla
senelerle idare etmek ya da mutfakta ocak olmadan yıllarca yaşamak gibi, her
biri ayrı bir ohaaalık konu, benim gibi düzgün
bir adama yakıştırılmaz herhalde. Boktanlığımı buraya dökmenin de bir alemi
yok, bütün blog şahit zaten. Evet, içimde bir kötü çocuk var ve Slayer
müziğiyle, sözleriyle bu kötülüğü ya da yaramazlığı ifade ediyordu. Hala da
ediyor, en çok dinlediğim grup; Hannemann öldükten ve canım Lombardo gruptan üçüncü
kez kovulduktan sonra bile hala ve hala Slayer…
Son konserlerine dair raw videolara göz attım. Konser bittiğinde
orrrrrrrrrrrospu çocuğu Kerry King embesil hareketler, selamlarla veda etti
sahneye, sefil Gary Holt herkesi ayrı ayrı kucaklamanın derdindeydi, grubun
stepne bateristi Paul Bostaph saçma salak dolaştı ortalarda. Sonra, Araya
geldi, Tom Araya. Dakikalarca sahneden sessizce, kımıldamadan seyircilere
baktı, baktı, baktı. Tezahürat tüm coşkusuyla sürüyordu araya tepkisiz bir
şekilde seyircilere bakarken. Gözlerinden yaş akıyor muydu, ruhunda deprem mi
yaşıyordu yoksa içinden bir parça mı kopuyordu o an? Belki hepsi birden. Havva,
yıllar önce Still Raining isimli konser kaydının sonunda Araya’nın seyircileri selamlarken‘see you in Hell’ diye haykırıp gülmesine şaşırmış, Araya’nın insan
olduğuna ilk defa inanmaya başladığı, çünkü çok güzel güldüğünü mırıldanmıştı.
Slayer’da insanî hiçbir şeye rastlamak mümkün değil, o yüzden kadıncağızın böyle
hayret etmesine şaşırmamalı.
Veda konserinin sonunda, Tom Araya, en olmadık, en
beklenmedik duygu fırtınasının sonunda mikrofona yaklaşıp kekelercesine konuştu.
“Teşekkürler. Çok teşekkürler. Size, vaktinizi bizimle
paylaştığınız için teşekkür etmek istiyorum. Vakit, değerlidir. Ve size vaktinizi
bizimle beraber geçirdiğiniz için teşekkür ederim. Sizi özleyeceğim millet. Ama
en önemlisi, hayatımın bir parçası olduğunuz için SİZE teşekkür ederim. İyi
geceler. Emniyette kalın.”
Slayer’in ne olduğunu bilmeyenler, bu yazının, anlatmaya
çalıştığım hali, benim ve Havva’nın şaşkınlık ve anlamazlık arasında gidip
gelen duygularla bu videoda neler hissettiğimizi idrak edemezler. Varsın olsun.
Dünyadaki bütün kötülüklerin şarkısını yapan bu adamların müzik yapmayı bıraktı
ve Araya’nın sahneden son sözleri neredeyse Allaha emanet olun anlamına
geliyor. Bitti.
Uzun zamandır duysam da pek sallamadığım, ama son yıllarda arkadaşlarımın,
yakınlarımın iyice ısrar ve üsteleme konuları haline gelmiş mesele, benim bir kitap
yazmam. Saçmalık, ama insanlar “yazsana, yazsana” deyip duruyor ne hikmetse. Hâlbuki
ne kurgu yeteneğim, ne akıcı bir üslubum var, tasvir etmekte beceriksiz,
diyalog yazmakta yetersizim, isterdim elbette yazar olmayı, bazen bunu hayal
etmiyor da değilim doğrusu. Ne var ki gerçekçi yanım bu hayallere fazla
kapılmama mani oluyor. Benden ancak öğreten adam olur, ona da kimsenin ihtiyacı
yok. Bu devirde hiçbir şey bilmeyen bile her şeyi biliyor.
Böyle düşünceler kafamda gezinirken, “roman olmasa da hikâye…
ı ıh, gene içime sinmez ki” der, bu düşüncelerle bir nevi oyalanırken Havva
kendi kitabını yazdı, Türkiye’nin önde gelen yayınevlerinden birinin bünyesinde
kitap piyasaya çıktı, raflarda yerini buldu. Havva güzel, temiz, su gibi akıcı
yazan biri, hani el yazısı inci gibi olanları bilirsiniz, hiç takılmadan seri
bir şekilde okursunuz yazılarını, Havva da o hesap, cümlelerini nefes alır gibi
rahat takip edebilirsiniz. Sıkmaz, satırlar tıkanmaz, içiniz daralmaz,
okursunuz. (Benim tarzım öyle değil işte: aynı örnekle, el yazısı alışılmış güzel olmayan kimi tipler
vardır da ‘çok karakteristik, özgün bir yazı’ denir haklarında, blogtan da
gördüğünüz gibi Havva hakkında imrenerek ifade ettiğim, yetenekli yazarlara
mahsus diyebileceğimiz güzel bir
üslubum yok, kendime özgü bir tarzım var evet,
ama o kadar. Değerli yalnızlık gibi bir şey bu. Fazlası değil. Neyse, biz Havva’nın
kitabına devam edelim.) Yayınevi kitaba bayıldı, editör filan övgüye boğdu
Havva’yı. Hakeza yayın kurulu, pazarlama ve satış departmanları da öyle. Adı
duyulmamış yeni bir yazarın ilk kitabını tahminlerimizin çok üzerinde bir
sayıyla baskıya verdiler. Burası önemli, Sergen Yalçın’ı herkes bilir, ama
yazar değildir. Bir kitap yazsa bu adam, kimse kitapla ilgili yüksek
beklentilere kapılmaz, ama ‘Sergen acaba ne yazdı’ merakıyla kapışır raflardan.
Ya da daha önce üç kitap yazmasına rağmen umduğu ilgiyi bulamamış biri dördüncü
kitabında belki cazibe merkezi olabilir. Havva’nın durumu ikisi de değil.
Eş-dost demiyorum, yedi yabancılardan okuyanlar dahi hayranlık ifadeleri
kullanıyorlar kitap hakkında. Lakin ilgi çok düşük. Bir ay geçti piyasaya
sürüleli, satışlarının istenen/beklenen düzeyde geçmemesi bu bağlamda Havva’nın
kabahati değil, olayın tanıtım, PR, pazarlama boyutları var ve bir dünya
parametre işin içine giriyor. Gazete röportajları, basın bültenleri,dergi yazıları, internet medyası, reklam
panoları vs. derken kitabı görünür kılmak için mücadele sürüyor. Uzatmayayım,
bir ay oldu kitap piyasaya çıkalı. 2019 yılı Türkiyesinde Dostoyevski ilk
kitabı olan İnsancıklar’ı yazsa, sizce ne olurdu? İlk ay nasıl bir satış
performansı gösterirdi? Soner Yalçın’ı, Ahmet Ümit’i, İclal Aydın’ı ya da The Secret
türevlerini geride bırakarak çok satanlar listesine tırmanacağını
düşünmüyorsunuz değil mi? Şimdi ben size
şunu açıkça söyleyeyim: Shakespeare bugün yaşasaydı, Netflix için dizi
senaryosu yazıyor olurdu.
Peki o zaman, ben ne diye cesaret edip de kitap yazayım?
Dolduruşa gelerek kendimi bu havaya sokayım? Havva bile bunca güzel, latif,
merak uyandırıcı ve keyifle okunan bir kitabı yazdıktan sonra piyasanın
insafına kalmışken, onun eserine yaklaşamayacak bir şeyler karaladıktan sonra
yok yere niye heyecanlanayım?
Muhtemelen bir cenaze merasiminde en sinir bozucu iki şeye
şahit oldum bugün.
İyi kalpli ve kibar bir centilmen olarak tanıdığım mevta
uzun süren ıstıraplı bir hastalığın sonunda kurtuluş nev’inden ölümle tanışmış,
acıları sona ermişti ve hemen herkes bu durumun şuurundaydı ama ölüm olgusunun
karşı konulmaz çaresizliğini hissediyordu, bir kişi hariç. Amcam kelimenin tam
manasıyla ‘sıra bana geldi, ben de
öleceğim, ey vah ki ne ey vah, ben, ben ben’ travması içinde sinir krizi
geçirmekle meşguldü cenaze ve sonrasında. Dünürü hakkın rahmetine kavuşmuştu
belki, ama amcam musalla taşında kendini görüyordu kesinlikle, kabrine toprak
atılan da kendi bedeniydi sonrasında. 85 yaşına kadar tanrıya kafa tutarsınız,
ama yaşıtlarınız, arkadaşlarınız, tanıdıklarınız birer birer dünyayı terkederse,
hastalıklarınız artık fokurdayan bir kazan gibi bir oradan bir buradan patlak
vermeye başlarsa ölümsüz olmadığınız kafanıza dank eder; kişi henüz hayattayken
bedeni çürümeye başlar ve içindeki ‘ben’ bunu nasıl kabul edemezse, amcam da
düpedüz histerik bir hale büründü bugün, öylesine acınası bir haldeydi ki, ağlaya
ağlaya kustu kustu, kustu mezarlıktan dönüşte, sonrasında geçirdiği titreme,
daha doğrusu bedeninin rezilce zangırdaması görülmeye değerdi. İnsan bir
yakınını kaybettiğinde her zaman vakur kalamaz, metanetini koruyamayabilir,
çılgınca üzülür, yaşadığı yıkıma paralel, hatta aşırı tepkiler verebilir.
Bundan bahsetmiyorum farkındaysanız. Amcamın yaşadığı ‘ey vah ki ne ey vah!’ çok başka bir şeydi ki, herkes bunun
fakındaydı, zaten bu yüzden bu durumun utancını yaşayan ve muhtemelen cenaze
sahiplerinden duydukları utançla amcamı apar topar cenaze evinden çıkartıp adam
gibi taziyede bulunamayan eşi, oğlu ve kızı da aynı fikirdeydi.
İkinci sinir bozucu olay daha sıradan: Her cenazede bir ‘neşeli’
bulunur. Mevtanın yakınlarından da çekinmez, espriler, gülücükler, türlü
geyiklerle keyifli bir piknik havası yaratır ortamda. İşin fenası beni çok
sevdiğinden mi nedir, hep yanımdaydı, hep benle muhabbet etme, gülme, eğlenme,
eğleşme isteğindeydi. Pasif de kalsam, kabalık edemeyeceğim biri, üstelik
seviyorum da adamı. Keşke bu kadar münasebetsiz olmasaydı.
Bugün, another one bites the dust. Nur içinde yatsın, ‘o
telaşta kimsenin uğraşmasını istemem’ diyerek üç sene önce mezarını almış,
mezar taşına ismini de yazdırmış, ölüm tarihini boş bırakmış bir beyefendi
gitti.
On iki yıl önce, bloga Mircea
Eliade’nin İmgeler Simgeler kitabından bir metin
alıntılamıştım. Ne çok aramıştım o kitabı yarabbi, nadirkitap filan da yok o
zamanlar, kaç sahaf gezdiğimi Allah bilir. Nihayet bulup okuduğumda, onca
uğraşın boşuna olmadığına da kanaat getirmiştim. Sonra öğrendiğim ki, bu bir
üçleme gibiymiş, Kutsal ve Dindışı ile Ebedi Dönüş Mitosu. Onları da edindim,
okudum çok şükür. Geçen gün Havva’ya dediğim gibi, Mehmet Ali Kılıçbay’dan
Allah razı olsun. Öyle değerli ve eşsiz eserleri kazandırmış ki dilimize,
sayesinde insan bambaşka birine dönüşüyor.
Dün akşam youtube’da izlediğim video, beni gene İmgeler
Simgeler kitabına götürdü, ve tam da yukarıda sözünü ettiğim alıntıya. Bazı
şeylerin anlam kazanması ya da anlamın kuvvetlenmesi için on iki yıl
gerekiyormuş demek ki.
Aşağıya o alıntıyı tekrar
kopyalıyorum, bu defa videonun eşliğinde okunması ufuk açıcı olacak. Köşeli
parantezler bana ait demişim, gene diyeyim.
***
Bugün üzerinde anlaşmaya varılacağı gibi, bir efsane in
principio, yani “başlangıçlar”da, başat ve zaman dışı bir anda, kutsal bir
zaman aralığında meydana gelmiş olayları anlatmaktadır. Bu efsanevi ve kutsal
zaman, dindışı [profan] zamandan, sürekli ve geri döndürülmesi mümkün olmayan
ve kutsallıktan arındırılmış gündelik var oluşumuzun içinde yer alan süreden,
niteliksel olarak farklıdır. Bir efsane anlatılırken sözü edilen olayların
içinde gerçekleştirdikleri kutsal zaman bir bakıma yeniden güncellenmektedir.
…
İndra, Ejderha Vrtra’ya [Vrtra’nın Tiamat’a benzerliği ve
O’nun da Marduk tarafından mağlup edilmesi benzerliği dikkat çekicidir.] karşı
kazandığı zaferden sonra, tanrıların konutunu yeniden yapmaya ve
güzelleştirmeye karar vermiştir. Tanrısal zanaatkâr Viçvakarman bir yıl süren
bu çalışmadan sonra muhteşem bir saray inşa etmeyi başarmıştır. Fakat İndra
memnun kalmış gibi görünmemektedir; inşaatı daha da büyütmek, onu daha
ihtişamlı ve dünyada bir benzeri olmayan bir hale getirmek istemektedir. Sarf
ettiği çabadan ötürü tükenen Viçvakarman yaratıcı tanrı Brahma’ya yakarmıştır.
O da ona [Viçvakarman'a] yardım etmeye söz vermiş ve kendisinin de basit bir
aleti olduğu Yüce Varlık Visnu’ya başvurmuştur. Visnu, İndra’yı gerçeğe
döndürme işini üstlenmiştir.
Günlerden bir gün hırpani bir erkek çocuk İndra’yı sarayında
ziyaret etmiştir- ki bu bizzat Visnu’dur, bu kıyafete Tanrıların Kralını küçük
düşürmek için bürünmüştür. Kimliğini hemen açıklamamış ve O’na “çocuğum” diye
hitap ederek, sayılamayacak kadar çok evrende o ana kadar gelmiş olan
sayılamayacak kadar çok İndra’dan söz etmeye başlamıştır. Ona bir Indra’nın
hayatı ve krallığının 71 eon'dan (bir devre, [yani] bir mahayuga, 12.000
tanrısal yıldan, yani 4.200.000 insani yıldan meydana gelir) oluştuğunu
hatırlatır, Brahma’nın [da] bir gece ile bir gündüzü 28 İndra’nın var oluş
sürelerine eşittir. Fakat Brahma’nın bu şekilde, Brahma gecesi ve gündüzü
cinsinden ölçülen varlığı da yalnızca 108 yıldır. Bir Brahma’yı bir başka
Brahma izler; biri yatar, diğeri kalkar, onları saymak mümkün değildir. Bu
Brahmaların sayısının sınırı yoktur- İndralar ise hiçbir şey söylemiyoruz. [o
kadar gereksiz ve ıvır zıvır yani]
[Çocuk kılığındaki Visnu devam eder konuşmaya:] “Fakat her
biri kendi Brahmaları ve İndraları olan evrenlerin sayısını kim tahmin
edebilir? Düşünülebilecek en uzak noktanın ötesinde, tüm uzayın ötesinde
evrenler sonsuz şekilde doğmakta ve yok olmaktadırlar. Bu evrenler tıpkı hafif
gemiler gibi, Visnu’nun bedenini oluşturan saf ve dipsiz suyun üzerinde yüzmektedirler.
Bu bedenin her bir küçük deliğinden her bir an için bir evren çıkmakta ve
patlamaktadır. Bunları sayabileceğini mi sanıyorsun? Bütün bu evrenlerin
Tanrılarını sayabileceğine inanıyor musun?- şu andaki ve geçmiş evrenleri?”
Oğlanın söylevi sırasında sarayın büyük salonunda bir
karınca alayı belirmiştir. İki metre genişliğinde bir saf haline gelen karınca
kitlesi döşemenin üzerinde geçit yapmaktadır. Oğlan onları fark edince önce
şaşırır, sonra da gülmeye başlar. İndra “neden gülüyorsun?” diye sorunca
“karıncaları uzun bir alay halinde resmi geçit yaparken gördüm ey İndra.
Bunlardan her biri eskiden bir İndra’ydı, her biri imanı sayesinde eskiden
Tanrılar Kralı mertebesine yükselmişti. Fakat şimdi bir çok beden
değiştirdikten sonra her biri yeniden karınca oldu. Bu karınca ordu eski bir
İndralar ordusudur” diye cevap verir.
[Ardından İndra’nın aklı başına gelir ve Viçvakarman’ı
çağırıp ödüllendirir, adam gibi bir tanrı olur, etc.]
Bu efsanenin niyeti şeffaftır. Visnu’nun bedeninden çıkan ve
kaybolan sayılamayacak kadar çok Evrenin baş döndürücü bir şekilde
hatırlatılması, İndra’yı uyandırmaya tek başına yetmiştir; yani onun Tanrılar
Kralı durumunun sınırlı ve katı bir şekilde şartlanmış ufkunu aşmaya zorlamak
için yeterli olmuştur. Hatta buna “tarihsel konumunu” aşması da diyerek ekleme
yapma eğilimi de bulunmaktadır, çünkü İndra ancak belli bir tarihsel anda,
muazzam kozmik dramın belli bir aşamasında, tanrıların büyük savaşçı önderi
olarak bulunmaktadır. İndra bizzat Visnu’nun ağzından gerçek bir tarih
dinlemektedir, dünyaların ebedi yaratılışı ve yok edilişi tarihi, bunun yanında
onun kendi tarihi. Vrtra üzerinde olanıyla zirvesine ulaşan sayılamayacak kadar
çok kahramanlık macerası, aslında “sahte tarihler” olmuşa benzemektedir, yani
bunlar “aşkın” [transandantalist] anlamı olmayan olaylardır. “Gerçek Tarih”
ona, Büyük Zamanı, her varlığın ve her kozmik olayın hakiki kaynağı olan
efsanevi zamanı ifşa etmektedir. İşte bu nedenden ötürü, tarihsel olarak
“şartlandırılmış konumunu” aşabilir ve dindışı zaman tarafından, yani onun
kendi “tarihi” tarafından yaratılmış yanılsamalı örtüyü yırtabilir ve böylece
İndra gurur ve cehalet hastalıklarından iyileşebilir, Hristiyan terimleriyle
söylenmesi halinde, “kurtulmuş”tur. Ve efsanenin bu selamete kavuşturucu işlevi
yalnızca İndra için değil, aynı zamanda onun macerasını dinleyen tüm insanlar
için çalışmaktadır. Dindışı zamanı aşkınlaştırmak, efsanevi Büyük Zamanı
yeniden bulmak yüce gerçeğin ifşa edilişine eşdeğerli olmaktadır. Bu; ancak
efsaneler ve simgeler aracılığıyla yaklaşılabilen sıkı sıkıya metafizik bir
gerçektir.
Son derece gereksiz ve bir o kadar da bağlamdan kopuk bir
giriş yapmış, uzun uzadıya da yazmıştım ki sildim hepsini. Size şirin gözükmeye
çalışmıyorum – hem kimse okusun diye de yazmıyorum bunları. Bir gün, belki
zamanı gelir ve açarım blogu. Neredeyse iki yıldır Havva’ya bile kapalı, O da
merak ediyor Virgilius’ta neler olup bittiğini. Doğrusu bir bok olduğu yok
işte, tuhaf tuhaf iç dökmeler hepi topu. Neyse, konuya gene giremiyorum galiba.
Geçenlerde okuduğum İbn Batuta’nın Seyahatnamesinde (altını çizdiğim satırları birleştirsem yüz sayfayı aşar) altını çizip yanına wow! notunu düştüğüm bir pasaj vardı, 23
yıl süren gezilerini kaleme aldığı seyahatnamesinde olağanüstü bilgiler ve
gözlemler var. Sözünü ettiğim pasaj şuncacık bir şey:
“Cemaleddin
Kazvînî, Mısır kadılığına atandığı vakit boşalan Dımaşk kadılığı Nureddin Ebû
Yusr b. Saiğ’e verildiği halde o kabul etmemiştir. Mert bir adamdır. Dünyaya
önem vermez. Bir diğer üstat da Şihâbeddin b. Cehbel’dir. Ebû Yusr, Dımaşk
kadılığını reddedince, kendisine zorla teklif edilir korkusuyla apar topar
şehirden kaçmıştır. Olay [Memluk Sultanı] Melik Nâsır’a anlatılınca, Dımaşk
kadılığını büyük hukukçulardan Mısırın şeyhler şeyhi Alâeddin Konevî’ye verdi.
Bu adam Konyalıdır ve ariflerin kutbu, mütekellimlerin dili diye tanınır.”
Şimdi, alıntıladığım bu kısa metinde ne var? 1 -Dımaşk
(burada Şam şehri değil, Suriye bölgesi kastediliyor) kadısı Cemaleddin Kazvînî,
Mısır Kadılığına tayin ediliyor. 2- Boşalan Dımaşk kadılığı için akla ilk gelen
kişi, Ebû Yusr b. Saiğ isimli biri, ama hükümdara bile eyvallah demiyor,
kadılığa atandığını öğrendiğinde bu işi yapmayacağım
kardeşim diyor ve geri çeviriyor. İbn Battuta onun için mert ve dünyaya
önem vermez demiş, çünkü hükümdara hayır demek göt ister, dünya nimetini/makamı/iktidarı
bırakın talip olmayı, istemeden kendisine teklif edilmesine rağmen geri
çevirmek, her babayiğidin harcı değildir. 3- Ebû Yusr b. Saiğ’in Dımaşk
kadılığını reddettiğini duyan Şihâbeddin b. Cehbel isimli kişi –belli ki o da liyakatli
– birden tutuşuyor. O da Dımaşk kadısı olmak istemiyor belli, ama gene
anlıyoruz ki hükümdara posta koyabilecek sert bir tabiatı da yok, kapısı
çalınacak ve tebliğ –tebellüğ belgesi kendisine uzatılacak diye ürküyor, belki
de mülayim biridir, kim bilir? Çareyi
tasını tarağını toplayıp şehirden kaçmakta buluyor. 4- Olayı hükümdara
aksediyor, Memluk hükümdarı (oralar 14. Yüzyılda hep Memluklerin) Mısırdan
kendisine hayır diyemeyecek bir adam buluyor, Alâeddin Konevî. Bu adamın
Konyalı olmasının konumuzla hiçbir ilgisi yok. Daha ileri okumalardaAlâeddin Konevî’nin de atandığı kadılıktan ayrılmak
istediğini öğreniyoruz, ama talebi kabul edilmemiş.
Bu noktada, kadılığın ne olduğuna dair bilgi vermek lazım, şöyle deniliyor: “Klasik dönem fakihleri, kendi
devirlerine kadarki uygulamayı da esas alarak görevine sınırlandırma konulmamış
bir kadının görevlerini davalara bakıp onları hükme bağlamak, hakları
sahiplerine iade etmek, yetimlerin, akıl hastalarının, hacir altına alınanların
mallarında tasarrufta bulunmak, vakıflara nezaret etmek, vasiyetleri yerine
getirmek, velileri bulunmayan yetim kızları denkleriyle evlendirmek, had
cezalarını infaz etmek, şehrin asayiş ve emniyetini sağlamak, belediye ile
ilgili görevleri ifa etmek, şahitleri ve maiyetinde görev yapan memurları
denetlemek şeklinde sıralamışlardır.” Yani, yargı müessesi öncelikli olmak
üzere, yetki ve sorumlulukları arasında maliye, belediye, kolluk kuvveti ve
hatta sosyal hizmetlerin bulunduğu bayağı büyük bir adam bu kadı. Elbette
sultanın kudretiyle kıyas edemeyiz ama son derece yüksek bir makam, güçlü bir
iktidar pozisyonu bu.
Ne var ki, aklı başında hiç kimse bu koltuğu, o mührü istemiyor
aq.
İktidar, güç, makam mansıp, istenmeyecek, onu bırakın
korkulacak, kaçınılacak bir şey midir?
Şimdi, sözü bugünlerde okuduğum Kitab-ı Mukaddes’e
getirebilirim. Yatatılış’tan başladım, bölüm bölüm ilerleyerek Tevrat’ı yani
ilk beş kitabı bitirdim, 1. Samuel’in de sonlarına geldim dün. Bana sorarsanız
muhteşem bir eser, sırf kurgu, olaylar, anlatım açısından okunmalı. Neyse,
geçen hafta Hâkimler bölümünü okurken, 9. Bahiste kral olmak için türlü
şerefsizlikler yapan Avimelek ile ilgili şöyle bir yere denk geldim:
^6 Şekem
ve Beyt-Millo halkları toplanarak hep birlikte Şekem'de dikili taş meşesinin
olduğu yere gittiler; Avimelek'i orada kral ilan ettiler. 7 Olup biteni Yotam'a
bildirdiklerinde Yotam, Gerizzim Dağı'nın tepesine çıkıp yüksek sesle halka
şöyle dedi: “Ey Şekem halkı, beni dinleyin, Tanrı da sizi dinleyecek. 8 Bir gün
ağaçlar kendilerine bir kral meshetmek istemişler; zeytin ağacına gidip, 'Gel
kralımız ol' demişler. 9 “Zeytin ağacı, 'İlahları ve insanları onurlandırmak
için kullanılan yağımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye
yanıtlamış. 10 “Bunun üzerine ağaçlar incir ağacına, 'Gel sen kralımız ol'
demişler. 11 “İncir ağacı, 'Tatlılığımı ve güzel meyvemi bırakıp ağaçlar
üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye yanıtlamış. 12 “Sonra ağaçlar asmaya,
'Gel sen bizim kralımız ol' demişler.13 Asma, 'İlahlarla insanlara zevk veren
yeni şarabımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' demiş. 14
“Sonunda ağaçlar karaçalıya, 'Gel sen kralımız ol' demişler. 15 “Karaçalı,
'Eğer gerçekten beni kendinize kral meshetmek istiyorsanız, gelin gölgeme
sığının' diye karşılık vermiş, 'Eğer sığınmazsanız, karaçalıdan çıkan ateş
Lübnan'ın bütün sedir ağaçlarını yakıp kül edecektir.' 16 “Şimdi siz Avimelek'i
kral yapmakla içten ve dürüst davrandığınızı mı sanıyorsunuz? Yerubbaal'la
ailesine iyilik mi ettiniz? Ona hak ettiği gibi mi davrandınız?^
Dımaşk kadılığını reddeden Nureddin Ebû Yusr b. Saiğ veya
kendisinin görevlendirileceğini düşünüp şehirden kaçan Şihâbeddin b. Cehbel,
zeytin, incir ya da asma gibi davranmamışlar mı sizce de? Bu adamların da
muhtemelen öğrencileri, dini ya da ilmi çalışmaları, kim bilir belki geceyi
gündüze kattıkları ibadetleri veya hayır işleri vardı, yönetmenin zevkini,
maddi geliri ve dünyanın hükmünü değil kendi hayatlarını tercih ettiler. İncir,
zeytin ve asma da öyle yapmışlar hikâyeye göre.
İktidara talip olmak, her yerde, her iklimde, her millette, her
coğrafyada, her devirde, vs. vs. karaçalı olmanın itirafı, beyanından başka bir
şey değildir. Üstelik tıpkı karaçalı gibi, bütün muktedirler daima kötüdür, can
yakıcı, merhametsizdir, tehditkar ve zorlayıcıdır. Sezai Karakoç’un şiiriyle
sitem ettiği yeşil sarıklı ulu hocalarasöylediklerini anımsayacak olursak,
“Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz”
Hükümdar, yani hüküm verme yetkisini elinde tutan kişi,
zulmeder. Aksi, eşyanın doğasına aykırıdır.
1. Samuel’in sonlarına geldiğimi söylemiştim Kitab-ı
Mukaddes’te, bu bölümde yıllar yıllar önce okuduğum, hatta bu blogta da bahsedip alıntıladığımbir pasaja denk
gelince için bir hoş oldu, o vakitler bunu Thomas Paine’in sağduyusunda
okumuştum, alıntılayayım o metni de, tümü Paine’e ait, iyice iktibas
mezarlığına dönüştü zaten bu yazı:
İsrailoğulları Medyenliler tarafından zulme maruz
bırakıldığında, Gideon, Medyenlilere karşı küçük bir ordu ile harekete geçmiş
ve ilahi yardım sonunda zafer onların lehine gerçekleşmişti. Yahudiler bu
zaferden memnun olmuş ve zaferi Gideon’un üstün yönetimine hamlederek onu kral
yapmaya karar vermiş ve şöyle demişlerdi: “Üzerimize sen hâkim ol! Sen ve senin
oğlun ve senin oğlunun oğlu!” İşte bu ifadede gerçek anlamıyla bir günaha
teşvik vardı. Sadece yalın bir krallık değil, hem de ırsi olanı teklif
edilmişti. Ancak Gideon Allah’a tam bir teslimiyetle şöyle cevap vermişti: “Ne
ben, ne de oğullarım sizi yönetecek. SİZİ ALLAH YÖNETECEK” Hiçbir söz bundan
daha açık olamazdı. Gideon onların haysiyetlerini kırmadı, ama o konuda
istediklerini vermeyi de reddetti. Kendisine yönelik uydurma şükran beyanlarını
da kabul etmedi. Aksine, bir peygambere yakışır bir şekilde, “Hâkimiyete Layık
Olana” karşı sevgilerini azaltmalarından dolayı onları sorumlu tuttu.
Bu hadiseden yaklaşık 130 yıl geçtikten sonra, Yahudiler
gene aynı hataya düştüler. Putperestlerin kâfirce adetlerine karşı Yahudilerde
olan özlem, hesap edilemez bir seviyedeydi. Fakat durum her ne kadar böyle
idiyse de, Samuel’in iki oğlunun, -ki onlar bir takım dini olmayan/seküler
mülahazalarla iş başına getirilmişti- suiistimalleri hakkındaki iddiaların ortaya
çıkması üzerine, haşin ve şirret bir tarzda Samuel’e gelerek şöyle dediler:
“Bak, sen yaşlısın ve oğulların senin yolundan yürümüyor, şimdi bize diğer
milletlerde olduğu gibi aramızda karar verecek bir kral bul.” İşte burada
onları harekete geçiren şeyin kötü bir şey olduğunu, yani onların da diğer
milletler (yani putperestler) gibi olabileceği yolundaki düşünceleri olduğunu
gözlemliyoruz. Hâlbuki israiloğullarınca gerçek zafer, mümkün olduğunca
putperestlere benzememekte yatmaktadır. Fakat Samuel’i rahatsız eden esas şey,
onların “ bize aramızda hükmedecek bir kral ver” şeklindeki sözleri idi. Samuel
Tanrıya dua etti, Tanrı’da Samuel’e şöyle cevap verdi:
“İnsanların sana söylediklerine kulak ver, çünkü onlar
gerçekte seni değil, beni reddettiler. BU DURUMDA ARTIK BEN ONLARI
YÖNETMEMELİYİM. Ta o günden beri yaptıklarına bakıldığında, nasıl onlar aynen
bugün olduğu gibi Mısır’ın dışında benzer şekilde hareketler etmişler, nasıl
beni terk edip başka putlara hizmet etmişlerse aynı şeyi sana da yaptılar. Bu yüzden
sen şimdi onların sözüne kulak ver. Yalnız ciddiyet ve vakarla onları protesto
et ve kralın hükümdarlık etme tarzını göster.”
Samuel Tanrının bütün sözlerini kendisinden bir kral isteyen
insanlara aktardı ve şöyle dedi: [buradaki parantezler T.Paine’e ait]
“Size hükmedecek kralın idare tarzı şöyle olacaktır;
Oğullarınızı alıp kendisi için savaş arabalarında ve at bakıcısı olarak
kullanacak, bir kısmını arabalarının önünde koşturacak, (bu tanımlama bugün
insanları etkileme yolları ile örtüşür) taburlar ve bölükler üzerine reis tayin
edecek, tarlalarını ekmek, ürünlerini hasat etmek, savaş araba ve aletlerini
imal etmek için onları kullanacak. Şekerlemeler yapmak, aşçı ve ekmekçi olmak
üzere kızlarınızı götürecek (bu durum kralın uygulayacağı baskıyı gösterdiği
kadar, masraf ve lüksü de ifade eder) tarlalarınızın ve zeytin depolarınızın en
iyilerini alacak, onları kendi hizmetçilerine verecek. Tohumlarınızın ve üzüm
bağlarınızın onda birini alacak ve onları kendi memurlarına ve hizmetçilerine
verecek. (Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, rüşvet, irtikâp, adam kayırma,
kralların vazgeçilmez kötü alışkanlıklarındandır.) Hakeza erkek ve kadın
hizmetkârlarınızın onda birini, en iyi görünümlü gençlerinizi ve merkeplerinizi
alacak, kendi işinde çalıştıracak, koyunlarınızın onda birini alacak ve sizler
onun hizmetçisi olacaksınız. Ve işte o gün, sizler seçtiğiniz o kral yüzünden
ağlayıp sızlayacaksınız. FAKAT TANRI O GÜN SİZİ İŞİTMEYECEK.”
***
Kitab-ı Mukaddes anlatısına göre, sözü edilen dönemde
İsrailoğullarını Tanrı, peygamberler ve Levi oymağından görevli rahipler aracılığı
ile yönetiyor. Neyse, başlarına ‘savaşlarda önlerinde savaşacak’ bir kral
istiyorlar, Saul geliyor. Başlarda çok düzgün
biri, halkı iyi yönetiyor, Tanrı’nın peygamberi Samuel gördüklerinden memnun.
Fakat zamanla Saul başına buyruk ve şerefsizce davranmaya başlıyor, dananın
kuyruğu, bir savaş sonrası ganimeti bölüşürken Tanrı’nın kendisine sunu olarak
ayrılmasını istediği bazı mallar üzerine kopuyor, Saul o malları da başka
şekilde değerlendiriyor. Bunu Tanrı’ya isyan olarak değerlendiren Samuel Saul’a
gidip neden böyle yaptığını sorduğunda, Saul, “halkımdan korktum” cevabını
veriyor.
Buradaki mesele İsrailoğullarının Tanrısının [adı Yehova’dır
ama bu isim kutsal ve kullanımı yasaklı olduğundan hep Elohim= Rab olarak geçer
metinlerde] ganimette gözü olması değil, kral olan Saul’un Tanrının buyruğuna
itaatsizlik etmesi, daha doğrusu Tanrıdan değil, halktan korkması. Halk
ayaklanırsa tahtını, asasını kaybeder çünkü, Tanrı ise bir başka sunu ile
sakinleştirilebilir diye düşünüyor arkadaş. Sonrasında Tanrı, Samuel aracılığı
ile krallık yetkisinin alındığını Saul’a bildirse de Saul mücadeleye devam
eder. Kendisinden sonra kral olacağını anladığı, her bakımdan üstün Davud’a
sonu gelmez düşmanlıklarda, eziyette bulunmaktan geri durmaz, vs. vs.
Bu yazı daha çooook uzar. Uykum gelmese üşenmem, yazarım,
bilen biliyor beni.
Ama heyhat.
Bir gün blogu okuyuculara açarsam çok eğleneceksiniz… demek
isterdim, ama İbni Battuta ya da Samuel kimin umurunda olur Allahaşkına?
Şair “ve çünkü her söz
eksiktir ve insan söz söylemeye kadir değildir ve her kelime bir puttur/ Lisan
dahi bir Molok’un mülküdür/ Fakat Nirvana, sessizlik okyanusunda bütün sembol
putları boğmaktır.” demiş. Yazmak istediğim şeyi Whitehead’e oradan
Wittgenstein’e zıplayıp, aralara mazmun,
metafor kavramlarını filan sıkıştırıp semantik – linguistik- filoloji –
psikoloji üzerinde saçma sapan bir sürü şey zırvalayabilirim ama pek bir değeri
olmaz ortaya çıkacak şeyin, sonuçta bunların hiç birinin eğitimini almadım, boş
boş konuşmuş olurum ancak. Bunlar hakkında konuşmak yerine, aşağıdaki
görseldeki yedi kelime hakkında konuşmak daha kolay geliyor bana, bu sözler a) eksik,
b) put haline geldiği inkâr edilemez.
“Kandilli’den Büyük Deprem Açıklaması: Sona Doğru
Yaklaşıyoruz”
1-Kandilli: Bilim Tanrılarından biri. O
diyorsa doğrudur. Amentüsü olan matematik, fizik, jeofizik gibi bileşenlerinin
bir araya gelip oluşturduğu sismolojinin dile geldiği bir Tanrıdır Kandilli,
analiz ve ölçümler sonrasında elde ettiği verileri kamuoyuyla paylaşır. Bizler
de iman ederiz.
2-Büyük: Sıfattır. Küçük olmayandır.
Görecelidir. Kıyas eder, şekli, kütlesi, şiddeti fazla olana diğerine nazaran büyük
deriz. Fil deveden büyüktür, 90D’lik meme, 75B’lik memeden büyüktür, Çin ordusu
Nepal ordusundan büyüktür, Birinci Dünya Savaşı, Yedi Yıl Savaşlarından
büyüktür, maket bıçağının verdiği acı iğneninkinden büyüktür.
3-Deprem: Depremin ne olduğunu yazmayacağım
merak etmeyin. Bu yazının konusu o zaten. 1999 senesinde, ben 26 yaşındayken
önce Gölcük’te, sonra Düzce’de yaşandı. Sonraları Afyon, Van aklıma geliyor,
tabi ki Endonezya.
4-Açıklama: Bir konuyu açıklığa kavuşturma.
Bilinmeyeni, muğlak ya da kapalı olanı görünür, anlaşılır kılma. Netleştirme.
5-Son: Başlamış bir şeyin bitmesi. İyi ya
da kötü, güzel ya da çirkin, mutlu ya da mutsuz, sıkıcı ya da heyecanlı bir
sürecin nihayete ermesi. Nutella yemeye başlarsınız sona erer, yolculuk sona
erer, seks sona erer, kitap okursunuz ya da maç izlersiniz, biter, film
izlersiniz, the end yazar. Son, daha genel ve aynı zamanda mutlak anlamda
ölümdür. Çocukluk sona erer, gençlik sona erer, yaşlılık sona erer, hayat sona
erer. Ölüm en kesin sondur. Sadece Allah Bâkîdir,
başka her şey fânidir, çünkü sonludur. Ölüm sondur, son, ölümdür.
6-Doğru: İki nokta arasında, başı ve sonu
olan şey arasındaki çizgidir. A noktasından B noktasına gidiş anlamı var
burada.
7-Yaklaşmak: Uzak olan ile aradaki mesafenin
azalması ya da uzak görünen bir olaya kavuşmanın zaman cinsinden ele
alındığında azalması. Gayrettepe’den Yenikapı metrosuna binersem Taksim
istasyonunda iken ineceğim yere yaklaşmış olurum. Günde 1,5 paket sigara içerek
kanser olmaya da yaklaşıyorum.
Bu kadar uzun, kendimce ayrıntılı yazmaya ne gerek vardı
diyorsunuzdur. Olsun, madem altını çizdim o kadar, ‘her söz eksiktir’ diye en başta değindim, eksikliği irdeleyip
elinden geldiğince gidereyim istedim.
Kandilli Rasathanesinin anlı şanlı bilim adamları, bu arada başkaları da üç aşağı beş yukarı aynı korodalar, ağız birliği etmiş haldeler:
Ortalığın amına koyacak depreme az kaldı. Hepiniz öleceksiniz. Ölmezseniz,
mahvolacaksınız. Mahvolmayanınız olursa da, onlar sürünecek, perişan olacaklar.
Az sayıda perişanlık dahi yaşamayan azınlık kaldığını varsayalım, onların
hayatları da asla eskisi gibi olmayacak. Son yaklaşıyor.
Adamlar aslında utangaç, çekingen, satır arasına gizlenmiş
bir şekilde bunu diyorlar.
Şimdi bu noktada ‘beklenen son geldiğinde’
karşılaşabileceğimiz olasılıkları gözden geçirelim:
A)Deprem
olur, zayıf, dayanıksız bir binada yakalanırız. Kendi evimiz ya da bir
başkasının evi olabilir, evden çıkacak fırsat bulamazsak bina yıkılırsa altında
kalırız.
A1) Ölürüz. Öldükten sonra annem nasıl, eşim ne durumda, çocuğum
okulu sağlam mı, Fikret Orman istifasını geri alacak mı, dolar düşecek mi diye
düşünmeyiz artık. Öldük çünkü. Bitti.
A2) Enkaz altında kalırız. Yıkılmış kolonların kirişlerin
duvarların arasında bacağımıza, karnımıza, kolumuza bir şey düşüp bizi sıkıştırmış
bedenimizi ezerken, bilincimiz yerinde nefes alabilecek durumda bekleriz. Sıkışmış
organlarımıza kan gitmeyecektir, bekleyeceğiz kurtarılmayı. AFAD, AKUT, TSK,
İsrail, Alman, Yunan kurtarma ekipleri gelecek de bizi kurtaracak. Kimi zaman
itfaiye araçlarının giremediği sokaklar boş mu olacak peki? Neyse, biz hızla
kangren olmaya başlarken, patlamış doğal gaz borularından dışarıya gaz sızıyor
olacak. Yangınlar takip edecek onu. Hava soğuksa, kış yüzünü gösterdiyse
donmamak için de mücadele edeceğiz. Bilincimiz yerinde, dolayısıyla
düşüneceğiz. Soğukkanlı bir düşünme olabilecek mi sizce? Hayır, dehşetten başka
bir şey olmayacak aklımızda. Pincher Martin’e
dönüşecek çoğu insan. Öyle bir anı tasvir etmeye çalışıyorum ki, Allah’a küfür
edilecek, devlete lanet okunacak, insan kendine düşman kesilecek. Enkaz altında
kalanların çoğu, yavaş yavaş iç kanamadan, kangrenden, susuzluk ya da açlıktan,
mevsime göre soğuktan ölecek, keşke kısa ve acısız olsaydı diye dileyerek.
Ölümü arayacaklar ama ölüm onlara hemen gelmeyecek. Sevdiklerini düşünecek o
zaman, çaresizce ne halde olduklarını aklına getirecek, eşini, çocuğunu. Deprem
başladığı an yanında olan eşinden ses gelmediğini bilecek. Sabah konuştuğu
yatalak babasını düşünecek. Bu böyle gidecek. Evet, delirecek herkes.
B)Deprem
olur, bulunduğumuz binadan kaçarız. Ölmeyiz. Ölüm en büyük felaketse şayet,
kılpayı da olsa kurtulduğumuzu sanırız.
B1) Derhal sevdiklerimize, ailemize ulaşmak, haber almak isteriz.
Tabi ki telefonlar çalışmadığından seslerini duyamayız. Hem o telaş anında
telefonumuzu yanımıza almamız küçük bir ihtimaldir, aynı şekilde aradığımız,
seslerini, iyi olduklarını duymak istediğimiz kişiler için de geçerli bu durum.
Kısaca, telefon hatları zaten hemen iflas edecektir ama, sonrasında –düzelirse,
düzeldiğinde- gene irtibata geçmek neredeyse imkansız olacaktır. “Büyük”
denilen 7,0’ın üzerindeki bir deprem insanı donsuz sokağa çıkartır. Telefon,
cüzdan alıp parfüm de sıkayım dedirtmez.
B2) Merak edip kendilerinden haber almak istediğimiz kişilerin
yanına gitmek isteriz. Nasıl? Yürüyerek ya da ulaşım araçlarıyla. Yolların
durumu trafiği kaosa çevirecektir, itfaiyenin, ambulansın geçemediği, belki
köprülerin, direklerin ya da ağaçların yıkılıp kapattığı yollarda hangi vasıta
hareket edebilir? Açık olan yollara zaten ‘açık’ olduğu için hücum edilecek ve
bayram günleri İstanbula dönüş yolundan farksız kilitlenecektir trafik. Toplu
taşıma da mümkün olmayacaktır. Öfke, başkalarına yansıtılacak ve korkunç şiddet
olayları yaşanacaktır demek mübalağa olmaz. Asansöre binerken birbirine omuz
atan insanların ülkesinde, böyle bir facia çok kişiyi seri katile
dönüştürebilir. Yürümek, yürüyerek ulaşmak ancak talihle, yakında oturan
kişiler için geçerli olabilecek istisna. Evimiz Fatih’te, işim Gayrettepe’de,
Havva’nın işi Kadıköy’de, Mustang’in okulu Yenibosna’da, annemlerin evi
Bakırköy’de, kayınvalideler Küçükyalı’da. Herkes kaderiyle baş başa.
B3) Ev enkaz ya da yarı enkaz haline geldiyse evin başından
ayrılmak istemeyeceksinizdir. Evde bir aile ferdinin çıkamadan kaldığını ve artık
çıkılacak bir ev kalmadığı, moloz yığını olasılığından bahsetmiyorum, o zaten
başlı başına bir travma. Ev insanın hayatının parçasıdır, eşya, mal, kıyıya
sıkıştırdığı 200 dolar ya da eşinin pırlanta yüzüğünün ‘yanı başından’ ayrılmak istemeyecektir, geçmişte çok duymuştur
çünkü necip milletimizin aziz fertlerinin zorda kalmış, çaresizlikle yüzleşmiş insanımızanasıl yaklaştığıkonusunu.
Yanlış anlaşılmasın, bu Türklere mahsus, bizim belirleyici bir özelliğimiz
değildir, genel olarak insanoğlunun karanlık yüzüdür:
Devletin denetimi ve kontrolü ortadan kalktığında hemen daha ilk fırsatta
Hobbes’un dediği gibi insan insanın kurdu haline gelir, yağması, soygunu,
hırsızlığı, gaspı, bunlar için işleyeceği cinayet büyük bir felaketin takipçisi
olur. Klasik siyaset teorisine göre devlet dediğimiz organizasyon ve kurumlar zaten
bu yüzden, bir toplum sözleşmesi
herkesin güvenliği amacı ile kurulmuştur. Ama o gün devlet olmayacaktır. Milyonlarca
insan devleti ararken devlete ulaşamayacaktır, devlet de ancak günler, belki
haftalar sonra elini uzatabilecektir. Felaketin boyutu havsalanın ötesinde
olacak çünkü. Bu bağlamda AFAD, Kızılay, TSK, Rus ya da İran Kurtarma ekipleri
gelip çadır, battaniye, su, çorba, kadın pedi, bebek maması vs. getirdiğinde
insanlar birbirlerine saldıracak, unutulmasın ki metro kapısı açıldığında
girmeye çalışanların çıkmaya çalışanlarla kavgaya tutuştuğu bir ülke burası.
C) Binadan
ölmeden çıktınız, kriminalize olmuş atmosferden kendinizi korudunuz,
yakınlarınızdan kimisini kaybettiniz, kimisine de kavuştunuz. Hayatınız asla
ama asla eskisi gibi olmayacak bundan sonra. Altyapı çökecek, rezillik ve
sefalet sizi bekliyor olacak. Malınızı, mülkünüzü kaybetmiş halde fakru zaruret
içinde yaşayacaksınız. Karaborsayı tadacaksınız, yoksulluğa düşeceksiniz, Bronn’un dediği gibipatates için pırlanta yüzüğüne
veda etmeye razı insanlara rastlayacaksınız.
Bu yazıyı daha da uzatabilirim ama ne faydası var ki… Abarttığımı
söyleyecek bazılarınız, Gölcükya da Düzce
depremlerinden sonra yaşanan dramların dahi bu ölçüde olmadığını ürkek bir
dille ifade edeceksiniz. Bayanlar baylar, sözünü ettiğiniz depremlerin
yaşandığı bölgeden on kat fazla insan yaşıyor İstanbul’da. Gölcük depreminde 18000
küsur kişi hayatını kaybetti. (çarpı 10 lütfen.) 2010 yılında, depremden 11
sene sonra hala prefabrik evlerde yaşayanların sayısı 147,000 küsurdu. (çarpı
10 lütfen.)
İnanın bana dostlar,depremde enkaz altında kalıp bu
dünyadan göçmek daha evladır hepsinden.
1987 senesiydi, babamın babası dedem kendisini yatağa
bağlayan kanserin son günlerinde, şuursuz, inleyerek yatıyordu Çağlayandaki
evinde, hepimiz oradaydık. (Rahmetli) anneannem ziyarete geldi, odadan çıktığında
halam anneanneme sarılmış, “ben babama doyamadım, ölecek diye korkuyorum” gibi
laflar sıralayarak ağlamaya başladı. Anneannem şaşkın bir bakışla “ölse iyi,
ölse iyi” diye mukabele etti halama. Duyduğuna inanamayıp aptallaşma sırası
halamdaydı.
Ben anneannemin tarafındayım. İnşallah öldükten sonra da
yanında olurum. Onun olduğu yer güzeldir.