Bir devir kapandı. Altı gün önce, 30 Kasım günü, Türkiye’de
gene kadın cinayetleri, günlük FETÖ gözaltıları, Cüneyt Çakır’ın aynı anda hem
Fenerbahçeli, hem Beşiktaşlı, hem Galatasaraylı olması ve her bir taraftar
grubundan ayrı ayrı ana avrat küfür yemesi, rutin siyaset kavgaları, iftiralar,
yalanlar, dolanlar, çekememezlikler, acı yarıştırmalar, kin kusmalar devam
ederken, paramparça bölünmüş toplumun ötekinin
sadece ölmesi ya da defolması değil, cehenneme gitmesine dair ettiği samimi
bedduaları, dış politika atarları, iç politika hey heyleri sürer, velhasıl bu
topraklarda ezelden ebede her şey aynı ve hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi
kilitli görünüp bizler de bu hayata zincirliyken Slayer müzik hayatına son
noktayı koydu, bitirdi, veda etti.
Orta üçte Jill Conyers’in (matematik) bütünlemeye bıraktığı
tek öğrenci bendim, sınavı geçtiğimi öğrenince eve koşmuş, kasedi koyduğum
teybin sesini sonuna kadar açıp Live Undead eşliğinde çılgınca dans etmiştim.
Slayer ve dans, evet. Sakin, ciddi, çoğu kişiye göre ağırbaşlı görünen
kişiliğimin altında yatan çılgın, muzip, haylaz yanın dışavurumuydu Slayer;
ergenliğimde dahi olgun bir tabiata sahip olduğumu dile getiren insanların nasıl olduğunu anlayamadıkları, bana
yakıştıramadıkları müzik zevkim, aslında düpedüz ruhumun derinliklerindeki hayvani
oturma odasıydı. Ben hep orada yaşadım, halen yaşıyorum, ama başkalarını
salonda ağırlarım hep. Orayı bilirler sadece. Bir oturuşta yarım kilo çokokrem
kaşıklamak, evlenmeden birkaç sene önceye kadar (her gün demiyorum tabii) sabah
ayrı, öğlen ayrı, akşam ayrı üç kadını aynı yastık – çarşaf üzerinde ağırlamak,
gece 2am’de yataktan kalkıp civilization oynamaya başlamak, bozuk sifonla
senelerle idare etmek ya da mutfakta ocak olmadan yıllarca yaşamak gibi, her
biri ayrı bir ohaaalık konu, benim gibi düzgün
bir adama yakıştırılmaz herhalde. Boktanlığımı buraya dökmenin de bir alemi
yok, bütün blog şahit zaten. Evet, içimde bir kötü çocuk var ve Slayer
müziğiyle, sözleriyle bu kötülüğü ya da yaramazlığı ifade ediyordu. Hala da
ediyor, en çok dinlediğim grup; Hannemann öldükten ve canım Lombardo gruptan üçüncü
kez kovulduktan sonra bile hala ve hala Slayer…
Son konserlerine dair raw videolara göz attım. Konser bittiğinde
orrrrrrrrrrrospu çocuğu Kerry King embesil hareketler, selamlarla veda etti
sahneye, sefil Gary Holt herkesi ayrı ayrı kucaklamanın derdindeydi, grubun
stepne bateristi Paul Bostaph saçma salak dolaştı ortalarda. Sonra, Araya
geldi, Tom Araya. Dakikalarca sahneden sessizce, kımıldamadan seyircilere
baktı, baktı, baktı. Tezahürat tüm coşkusuyla sürüyordu araya tepkisiz bir
şekilde seyircilere bakarken. Gözlerinden yaş akıyor muydu, ruhunda deprem mi
yaşıyordu yoksa içinden bir parça mı kopuyordu o an? Belki hepsi birden. Havva,
yıllar önce Still Raining isimli konser kaydının sonunda Araya’nın seyircileri selamlarken ‘see you in Hell’ diye haykırıp gülmesine şaşırmış, Araya’nın insan
olduğuna ilk defa inanmaya başladığı, çünkü çok güzel güldüğünü mırıldanmıştı.
Slayer’da insanî hiçbir şeye rastlamak mümkün değil, o yüzden kadıncağızın böyle
hayret etmesine şaşırmamalı.
Veda konserinin sonunda, Tom Araya, en olmadık, en
beklenmedik duygu fırtınasının sonunda mikrofona yaklaşıp kekelercesine konuştu.
“Teşekkürler. Çok teşekkürler. Size, vaktinizi bizimle
paylaştığınız için teşekkür etmek istiyorum. Vakit, değerlidir. Ve size vaktinizi
bizimle beraber geçirdiğiniz için teşekkür ederim. Sizi özleyeceğim millet. Ama
en önemlisi, hayatımın bir parçası olduğunuz için SİZE teşekkür ederim. İyi
geceler. Emniyette kalın.”
Slayer’in ne olduğunu bilmeyenler, bu yazının, anlatmaya
çalıştığım hali, benim ve Havva’nın şaşkınlık ve anlamazlık arasında gidip
gelen duygularla bu videoda neler hissettiğimizi idrak edemezler. Varsın olsun.
Dünyadaki bütün kötülüklerin şarkısını yapan bu adamların müzik yapmayı bıraktı
ve Araya’nın sahneden son sözleri neredeyse Allaha emanet olun anlamına
geliyor. Bitti.
Şeytan bile tövbe eder belki, kim bilir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!