1 Nisan 2016 Cuma

İbneler ve Türlü İbnelikler Üzerine...





Çok uzun zaman önce izlediğim ve hemen kafamdan silip atmak için çaba gösterdiğim bir filmdi, La Mala Educación, namı diğer Kötü Eğitim. Üzerimde bıraktığı rahatsız edici etkisini ifade edemem, sonuçta bendeniz hardcore bir homofobik olduğunun bilincinde, bundan hoşnutluk duymasa da kendisini böyle kabullenmiş biriyim. Diyeceksiniz ki madem böylesin, ne işin olur Almodovar filmleriyle? Hakk-ı âliniz var. Bu şerefsiz adamla ilk tanışmam Todo Sobre Mi Madre (Annem Hakkında Her Şey) isimli filmiyle olmuştu; o film de travesti-transseksüel kaynıyordu ama konu ve karakter analizi bağlamında çok başarılı bir kurgusu vardı, bayılmıştım açıkçası. İbneliğe ve ibnelere tahammül eşiğimin sınırı, Kötü Eğitim ile aşıldı. Katolik Okulundaki öğrenci çocuklar kendilerine has masumiyetleriyle birbirlerine en naifinden ilk aşkı duyumsayan birer potansiyel ibne, okuldaki rahipler kaşarlaşmış ibneler vs. Aslına bakarsanız somut ve objektif ele alabilsem, bir metafiction yöntemi olarak film içinde filmle süslü, sinir bozucu ölçüde hünerli oyunculuk gösterisi ve kurguyu oluşturan flashback’leri ile seyirciyi sürekli ters köşeye yatırmasıyla Almadovar’ın şaheseri şeklinde nitelenebilecek Kötü Eğitim’e katlanamamış olmamın tek sebebi metrekareye düşen ibne sayısıydı o kadar. Belleğimden kaldırıp unutmak istememin sebebi buydu.


Birkaç ay evvel Spotlight’ı izlerken gene kafamdaki harddiskten göz kırptı bana Kötü Eğitim. Gerisin geriye ittim, hiç kulak vermedim.  



2016 yılında sağanak halinde gazetelere düşen öğretmenlerin, yöneticilerin okul çağındaki çocuklara türlü cinsel istismarda bulunduklarına dair haberleri okuyunca da iğrenti ve öfke ile yüzümü buruşturdum sizinle. Gene Kötü Eğitim, hafızamda kıpırdadı, ama bastırmaya gayret ettim. Sonuçta hayattaki olaylar (ne kadar otobiyografik öğeler taşısa da) kurgulanmış bir hikâye gibi olamaz, bunun ötesinde iki farklı olay birebir karşılamaz hemdiğeriyi. Benzerlikler kurulur, çağrışımlar yankılanır o kadar. Ama film de sürekli zihnimde oynaşıyor, sanki bana söyleyecek bir şeyi varmış gibi…


Aradan biraz zaman geçtikten sonra Kötü Eğitim’in beni neden taciz ettiğini nihayet fark ettim. Karanlık bir odada ampul yanması gibi bir his bu. En başta demiştim ya, filme dair her şeyi unutmaya çalışmıştım, ama (eğer bunca sene sonra hayal görmüyor ya da uydurmuyorsam) bir diyalog kazınmış beynime. Üstelik neti kurcalayıp durdum acaba doğru mu hatırlıyorum diye, her yerde şu saçma sapan, sıradan aforizma çıktı karşıma. Aşağıda yazacağımı bir Allahın kulu bile dikkate değer bulmadıysa kıçımdan sallıyor olma ihtimalim de var elbette.


Katolik okulunda öğrenciyken ibne rahiplerin tecavüzüne uğramış çocuklardan biri kazık kadar adam/travesti olduğunda (sanırım kestirmek için) geçireceği operasyon öncesi artık yaşlanmış ama hala kilisede ibneliğe devam eden rahipleri bulur, onlara şantaj yapmaya kalkışır, eğer ameliyat masrafları için kendisine para vermezlerse yaşananları şikâyet/ifşa edeceğini söyleyerek korkutur ibne kaşarları. Rahipler bu tehdide karşı paniğe kapılıp eski öğrencilerini öldürür. Aralarında konuşurlar:



“Endişe etme. Kimse bizi görmedi. Onu öldürdüğümüzü kimse bilmiyor.”





“Ya Tanrı? Tanrı gördü bizi.”





“O bizden yana.”



Görünüşte çok sade, ama üzerine azıcık durulduğunda insanı alt üst eden bir kısacık diyalog penceresinden yakın çevremizde, ülkemizde, makro planda dünyada olan bitene baktığımızda ‘neden böyle davranıyorlar?’, ‘nasıl vicdanları susabiliyor?’, ‘bu olanları kabullenmenin hatta savunmanın inandıkları değerleri inkâr etmekten farkı olmadığını anlamıyorlar mı?’ ve sair sorulara cevap bulmakta zorlanmayacağımızı görüyoruz. Çocuklara yönelik cinsel istismarı kimse, hiç kimse hoş göstermeye çalışmıyor, fakat yanlışlığı müdafaa etmekten de farklı olarak, yanlışa bulaşanları veya aslî ya da tâli sorumluluğu bulunanları ucundan kenarından dahi olsa eleştiriden uzak tutarak iyi niyet temelinde değerlendirmek, bunu da “Tanrı bizden yana” bağlamında ele almak, vardığımız nokta. Kierkegaard’ın “grubun güvenceye aldığı tek şey, vicdanın yürürlükten kaldırılmasıdır” aforizmasını,  sırtını Tanrı’ya yaslayarak yaşamanın konforuna paha biçilmez. Bu durumu daha net izah etmek açısından geçen hafta Lahor’da Taliban tarafından yaratılan dehşeti örnek verebilirim: Taliban, kutsal paskalya gününde Hristiyanlar çocuk ve ailelerin yoğun olarak eğlendiği bir lunaparka bir intihar saldırı düzenledi, ölenlerin çoğu çocuklar ve kadınlar. İslam dini bilindiği üzere çocukları suçsuz ve masum kabul eder, reşit/mümeyyiz olmadıklarından işleyecekleri cürümleri bile cezasız bırakır, dini çerçevede de bir sorumlulukları yoktur bu veletlerin: Ebeveynleri Budist ya da paganist olan bir çocukla, Semerkantlı bir tarikat şeyhinin çocuğu arasında bir fark bulunmuyor, Azrail o yaşlarda ziyaretine gelse hepsinin gittiği adres cennet. Mesele bu kadar net ve tartışmasız. Peki Lahor’daki vahşeti yaratan intihar bombacısı ve kendisini oraya yönlendirenler, bu eylemin melunluğundan neden şüphe etmiyor o zaman? Sorsanız, bu okuduklarınıza itiraz etmeyecek, ama büyük ihtimalle küffara mesaj verme, arada zulme uğramış Müslümanların intikamını alma gibi açıklamalarda bulunup kendilerince meseleyi açıklamaya çalışacaklardır.

“Ulan masumları öldürdün, onca suçsuz insanın kanına girdin orrrosspu çocuğu! Allah’a nasıl hesap vereceksin bu yaptığını?”
“Evet ama O benden yana.”



Senaryo yazdığımı söylemeyin lütfen. Eric Hoffer ‘Kesin İnançlılar’ kitabını bu yüzden, böyle kişileri çözümleyelim diye kaleme almıştı. Kutsallaştırılan ülkü, bireyin düşünme melekesini ve sağduyusunu felç eder diyordu Hoffer, ülküsünün, davasının, ideolojisinin ne olduğunun önemi yoktu; amacı, ümidi olmayan insanların yörüngesine girdiği bir ülkü, o kişinin gönüllü piyon haline gelmeye can atacağı bir bağlılık yeminine dönüşürdü.  Taa 1647 yılında, Leviathan’dan önce yayınladığı Yurttaşlık Felsefesinin Temelleri isimli eserinin okura önsöz başlığı altında Thomas Hobbes şöyle yazmış:

“Eğer bir vaiz veya günah çıkartan biri sözlerinin Tanrı kelamına uygun olduğunu ve buna dayanarak bir egemenin veya egemenin emri olmaksızın herhangi birinin hakkaniyetli bir şekilde öldürülebileceği veya yurttaşların isyanlara, komplolara veya devletlerinin aleyhine sözleşmelere aykırı bir şekilde katılabileceğini söylerse, ona inanmayın ve onun adını [yetkililere] bildirin. Bunları onaylayan biri, bu eseri kaleme almamdaki amacı da onaylamış olur.”

Size Hobbes denilen bu illet adamı sevdiremedim ama şu kısacık alıntı bile yeter kendisine hayran olmaya: Herif bildiğin kâhin, çok genel olarak yorumlanabilecek bu ifadeler özelleştirilirse yüzlerce yıl evvel paralel devlet olgusunu görmüş de yazılmış gibi. Kaç kişi zulme uğradı, komplolarla canı yandı o süreçte. Nice hayatlar karardı. Bu insanlar da biliyorlardı yaptıklarının yanlışlığı, ama o uğursuz cümle hep destekçileriydi:

“Tanrı benden yana.”



Hakkımda aşağı yukarı bir görüşe sahip olmuşsunuzdur bunca zamanda, blog tutmaya başlayalı dokuz seneyi geçti, eylül ayında 10. yıl bitecek. İmgesel anlamda bir tür ibne olduğumun ayrımını yaptığınızdan şüphem yok. Ne öyleyim, ne de böyleyim. Kelimenin tam anlamıyla şöyle böyle bir adamdır Virgilius. Dindar olmadığımı, buna karşın dinî duyguları sağlam biri olduğumu artık biliyorsunuzdur. Kendi çapında bir âlimim ama kendine zerre kadar hayrı olmayan türden. Karakterim dürüstlük üzerine şekillenmiş, ne var ki nefsanî duygulara burnuma kadar batmış haldeyim. Benliğini hor gördüğü sevgi kavramından mahrum bırakmış, öte yandan tıka basa merhametle içini doldurmuş bir tipim. Kısaca beni lağım çukuruna bıraksalar, dev bir inci tanesi gibi ışıl ışıl parlarım, gül bahçesine koyacak olsalar bu defa kökleri zayıf, yaprakları kurumuş eğreltiotu gibi sırıtırım. Kötülerin ilgi çekici kötülüğünden kaçmakla, iyilerin iyiliğini sıkıcı ve bayağı bularak elimin tersiyle itmekle geçti hayatım. 42 yıldır bu hayattayım. Aklım almıyor ama evet, 42 yaşındayım. Bu yaşa kadar iyilik için kötülük yapmanın, kötülük için iyilik yapmaktan bir farkı olduğuna şahit olmadım. Özünde göreceli olan bu kavramları mutlak değer nevinden kendine yakıştırıp Makyavelist bir yaklaşımla işlediği fiillerden ne genel, ne de bireysel anlamda fayda gören/fayda veren hiçbir kişi, kesim, hizip, grup görmedim. Olabileceğine inanmıyorum. Benim kalbî duygularla inandığım Yaratıcı, kötülüğe kötülük der, iyiliğe iyilik der, göte göt der, ibneye de ibne der. Nasıl muamele edeceğini bilemeyiz, yüce mahkeme kurulduğunda adaleti de rahmeti de sorgulanmaz. Ama bir çocuk katiline şehit, bir çocuk istismarcısına dava adamı, bir katile kilise rahibi diyeceğini ve hoş göreceğini sanmıyorum. Olgular somuttur.


İbnelere geri dönelim yazacaktım ama zaten türlü türlü ibnelerden bahsettim buraya kadar. Geçen annemle konuşuyorduk telefonda, Kötü Eğitim filminden yukarıda alıntıladığım kısa diyaloğu anlattım ona. 

“Aaahh, ah… Bu hep düşündüğüm şey benim. ‘Tanrı bizden yana.’ Sırf bu cümleye inanmaktan dolayı işlenen suçlardan ve o insanlar hakkında bir kitap yazılır” dedi.

İlaçlarını düzenli kullan ve o insanlardan uzak dur dedim. 







(Bütün yazı, sanki bu şarkının açılımı gibi. Özellikle son bölümdeki Mohammed Atta'nın mektubu... Cehennemde yansınlar inşallah.)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!