Çok uzun zaman önce izlediğim ve hemen kafamdan silip atmak
için çaba gösterdiğim bir filmdi, La Mala Educación,
namı diğer Kötü Eğitim. Üzerimde bıraktığı
rahatsız edici etkisini ifade edemem, sonuçta bendeniz hardcore bir homofobik
olduğunun bilincinde, bundan hoşnutluk duymasa da kendisini böyle kabullenmiş
biriyim. Diyeceksiniz ki madem böylesin, ne işin olur Almodovar filmleriyle?
Hakk-ı âliniz var. Bu şerefsiz adamla ilk tanışmam Todo Sobre Mi Madre (Annem Hakkında Her Şey) isimli filmiyle olmuştu; o film
de travesti-transseksüel kaynıyordu ama konu ve karakter analizi bağlamında çok
başarılı bir kurgusu vardı, bayılmıştım açıkçası. İbneliğe ve ibnelere tahammül
eşiğimin sınırı, Kötü Eğitim ile aşıldı. Katolik Okulundaki öğrenci çocuklar
kendilerine has masumiyetleriyle birbirlerine en naifinden ilk aşkı duyumsayan
birer potansiyel ibne, okuldaki rahipler kaşarlaşmış ibneler vs. Aslına
bakarsanız somut ve objektif ele alabilsem, bir metafiction yöntemi olarak film
içinde filmle süslü, sinir bozucu ölçüde hünerli oyunculuk gösterisi ve kurguyu
oluşturan flashback’leri ile seyirciyi sürekli ters köşeye yatırmasıyla
Almadovar’ın şaheseri şeklinde nitelenebilecek Kötü Eğitim’e katlanamamış
olmamın tek sebebi metrekareye düşen ibne sayısıydı o kadar. Belleğimden
kaldırıp unutmak istememin sebebi buydu.
Birkaç ay evvel Spotlight’ı
izlerken gene kafamdaki harddiskten göz kırptı bana Kötü Eğitim. Gerisin geriye
ittim, hiç kulak vermedim.
2016 yılında sağanak halinde gazetelere düşen öğretmenlerin,
yöneticilerin okul çağındaki çocuklara türlü cinsel istismarda bulunduklarına
dair haberleri okuyunca da iğrenti ve öfke ile yüzümü buruşturdum sizinle. Gene
Kötü Eğitim, hafızamda kıpırdadı, ama bastırmaya gayret ettim. Sonuçta
hayattaki olaylar (ne kadar otobiyografik öğeler taşısa da) kurgulanmış bir
hikâye gibi olamaz, bunun ötesinde iki farklı olay birebir karşılamaz
hemdiğeriyi. Benzerlikler kurulur, çağrışımlar yankılanır o kadar. Ama film de
sürekli zihnimde oynaşıyor, sanki bana söyleyecek bir şeyi varmış gibi…
Aradan biraz zaman geçtikten sonra Kötü Eğitim’in beni neden
taciz ettiğini nihayet fark ettim. Karanlık bir odada ampul yanması gibi bir
his bu. En başta demiştim ya, filme dair her şeyi unutmaya çalışmıştım, ama
(eğer bunca sene sonra hayal görmüyor ya da uydurmuyorsam) bir diyalog kazınmış
beynime. Üstelik neti kurcalayıp durdum acaba doğru mu hatırlıyorum diye, her
yerde şu saçma sapan, sıradan aforizma çıktı
karşıma. Aşağıda yazacağımı bir Allahın kulu bile dikkate değer bulmadıysa
kıçımdan sallıyor olma ihtimalim de var elbette.
Katolik okulunda öğrenciyken ibne rahiplerin tecavüzüne
uğramış çocuklardan biri kazık kadar adam/travesti olduğunda (sanırım kestirmek
için) geçireceği operasyon öncesi artık yaşlanmış ama hala kilisede ibneliğe
devam eden rahipleri bulur, onlara şantaj yapmaya kalkışır, eğer ameliyat
masrafları için kendisine para vermezlerse yaşananları şikâyet/ifşa edeceğini
söyleyerek korkutur ibne kaşarları. Rahipler bu tehdide karşı paniğe kapılıp
eski öğrencilerini öldürür. Aralarında konuşurlar:
“Endişe
etme. Kimse bizi görmedi. Onu öldürdüğümüzü kimse bilmiyor.”
“Ya Tanrı?
Tanrı gördü bizi.”
“O bizden
yana.”
Görünüşte çok sade, ama üzerine azıcık durulduğunda insanı
alt üst eden bir kısacık diyalog penceresinden yakın çevremizde, ülkemizde,
makro planda dünyada olan bitene baktığımızda ‘neden böyle davranıyorlar?’, ‘nasıl vicdanları susabiliyor?’, ‘bu
olanları kabullenmenin hatta savunmanın inandıkları değerleri inkâr etmekten
farkı olmadığını anlamıyorlar mı?’ ve sair sorulara cevap bulmakta
zorlanmayacağımızı görüyoruz. Çocuklara yönelik cinsel istismarı kimse, hiç
kimse hoş göstermeye çalışmıyor, fakat yanlışlığı müdafaa etmekten de farklı
olarak, yanlışa bulaşanları veya aslî ya da tâli sorumluluğu bulunanları
ucundan kenarından dahi olsa eleştiriden uzak tutarak iyi niyet temelinde
değerlendirmek, bunu da “Tanrı bizden
yana” bağlamında ele almak, vardığımız nokta. Kierkegaard’ın “grubun güvenceye aldığı tek şey, vicdanın
yürürlükten kaldırılmasıdır” aforizmasını, sırtını Tanrı’ya yaslayarak yaşamanın konforuna
paha biçilmez. Bu durumu daha net izah etmek açısından geçen hafta Lahor’da Taliban tarafından yaratılan dehşeti örnek
verebilirim: Taliban, kutsal paskalya gününde Hristiyanlar çocuk ve ailelerin
yoğun olarak eğlendiği bir lunaparka bir intihar saldırı düzenledi, ölenlerin
çoğu çocuklar ve kadınlar. İslam dini bilindiği üzere çocukları suçsuz ve masum
kabul eder, reşit/mümeyyiz olmadıklarından işleyecekleri cürümleri bile cezasız
bırakır, dini çerçevede de bir sorumlulukları yoktur bu veletlerin: Ebeveynleri
Budist ya da paganist olan bir çocukla, Semerkantlı bir tarikat şeyhinin çocuğu
arasında bir fark bulunmuyor, Azrail o yaşlarda ziyaretine gelse hepsinin
gittiği adres cennet. Mesele bu kadar net ve tartışmasız. Peki Lahor’daki
vahşeti yaratan intihar bombacısı ve kendisini oraya yönlendirenler, bu eylemin
melunluğundan neden şüphe etmiyor o zaman? Sorsanız, bu okuduklarınıza itiraz
etmeyecek, ama büyük ihtimalle küffara mesaj verme, arada zulme uğramış
Müslümanların intikamını alma gibi açıklamalarda bulunup kendilerince meseleyi
açıklamaya çalışacaklardır.
“Ulan masumları öldürdün, onca suçsuz insanın kanına girdin
orrrosspu çocuğu! Allah’a nasıl hesap vereceksin bu yaptığını?”
“Evet ama O benden yana.”
Senaryo yazdığımı söylemeyin lütfen. Eric Hoffer ‘Kesin İnançlılar’ kitabını bu yüzden, böyle kişileri
çözümleyelim diye kaleme almıştı. Kutsallaştırılan ülkü, bireyin düşünme
melekesini ve sağduyusunu felç eder diyordu Hoffer, ülküsünün, davasının,
ideolojisinin ne olduğunun önemi yoktu; amacı, ümidi olmayan insanların
yörüngesine girdiği bir ülkü, o kişinin gönüllü piyon haline gelmeye can
atacağı bir bağlılık yeminine dönüşürdü. Taa 1647 yılında, Leviathan’dan önce yayınladığı
Yurttaşlık Felsefesinin Temelleri isimli
eserinin okura önsöz başlığı altında Thomas
Hobbes şöyle yazmış:
“Eğer bir vaiz veya günah çıkartan biri sözlerinin Tanrı
kelamına uygun olduğunu ve buna dayanarak bir egemenin veya egemenin emri
olmaksızın herhangi birinin hakkaniyetli bir şekilde öldürülebileceği veya
yurttaşların isyanlara, komplolara veya devletlerinin aleyhine sözleşmelere
aykırı bir şekilde katılabileceğini söylerse, ona inanmayın ve onun adını [yetkililere]
bildirin. Bunları onaylayan biri, bu eseri kaleme almamdaki amacı da onaylamış
olur.”
Size Hobbes denilen bu illet adamı sevdiremedim ama şu
kısacık alıntı bile yeter kendisine hayran olmaya: Herif bildiğin kâhin, çok
genel olarak yorumlanabilecek bu ifadeler özelleştirilirse yüzlerce yıl evvel paralel
devlet olgusunu görmüş de yazılmış gibi. Kaç kişi zulme uğradı, komplolarla
canı yandı o süreçte. Nice hayatlar karardı. Bu insanlar da biliyorlardı
yaptıklarının yanlışlığı, ama o uğursuz cümle hep destekçileriydi:
“Tanrı benden yana.”
Hakkımda aşağı yukarı bir görüşe sahip olmuşsunuzdur bunca
zamanda, blog tutmaya başlayalı dokuz seneyi geçti, eylül ayında 10. yıl bitecek.
İmgesel anlamda bir tür ibne olduğumun
ayrımını yaptığınızdan şüphem yok. Ne öyleyim, ne de böyleyim. Kelimenin tam
anlamıyla şöyle böyle bir adamdır
Virgilius. Dindar olmadığımı, buna karşın dinî duyguları sağlam biri olduğumu
artık biliyorsunuzdur. Kendi çapında bir âlimim ama kendine zerre kadar hayrı
olmayan türden. Karakterim dürüstlük üzerine şekillenmiş, ne var ki nefsanî
duygulara burnuma kadar batmış haldeyim. Benliğini hor gördüğü sevgi
kavramından mahrum bırakmış, öte yandan tıka basa merhametle içini doldurmuş
bir tipim. Kısaca beni lağım çukuruna bıraksalar, dev bir inci tanesi gibi ışıl
ışıl parlarım, gül bahçesine koyacak olsalar bu defa kökleri zayıf, yaprakları
kurumuş eğreltiotu gibi sırıtırım. Kötülerin ilgi çekici kötülüğünden kaçmakla,
iyilerin iyiliğini sıkıcı ve bayağı bularak elimin tersiyle itmekle geçti
hayatım. 42 yıldır bu hayattayım. Aklım almıyor ama evet, 42 yaşındayım. Bu
yaşa kadar iyilik için kötülük yapmanın, kötülük için iyilik yapmaktan bir
farkı olduğuna şahit olmadım. Özünde göreceli olan bu kavramları mutlak değer nevinden
kendine yakıştırıp Makyavelist bir yaklaşımla işlediği fiillerden ne genel, ne
de bireysel anlamda fayda gören/fayda veren hiçbir kişi, kesim, hizip, grup
görmedim. Olabileceğine inanmıyorum. Benim kalbî duygularla inandığım Yaratıcı,
kötülüğe kötülük der, iyiliğe iyilik der, göte göt der, ibneye de ibne der.
Nasıl muamele edeceğini bilemeyiz, yüce mahkeme kurulduğunda adaleti de rahmeti
de sorgulanmaz. Ama bir çocuk katiline şehit, bir çocuk istismarcısına dava
adamı, bir katile kilise rahibi diyeceğini ve hoş göreceğini sanmıyorum. Olgular
somuttur.
İbnelere geri dönelim yazacaktım ama zaten türlü türlü
ibnelerden bahsettim buraya kadar. Geçen annemle konuşuyorduk telefonda, Kötü
Eğitim filminden yukarıda alıntıladığım kısa diyaloğu anlattım ona.
“Aaahh, ah… Bu hep düşündüğüm şey benim. ‘Tanrı bizden yana.’ Sırf bu cümleye
inanmaktan dolayı işlenen suçlardan ve o insanlar hakkında bir kitap yazılır”
dedi.
İlaçlarını düzenli kullan ve o insanlardan uzak dur dedim.
(Bütün yazı, sanki bu şarkının açılımı gibi. Özellikle son bölümdeki Mohammed Atta'nın mektubu... Cehennemde yansınlar inşallah.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!