9 Mart 2016 Çarşamba

Türlü Somurtkanlıklar Üzerine...





İnsan yaşlandığını sadece posta sayısıyla değil, geçirdiği nispeten yorucu bir günün sonunda daha iyi anlıyor. Pazartesiyi Salı bağlayan gece takım elbisemi giyinip Ankara otobüse bindim, rahatsız bir biçimde brüt 2-3 saat uykudan sonra sabahın köründe AŞTİ’ye ayak bastım, oradan dolmuşla Gölbaşı’na yollandım. Saat 7am’de karşıma çıkan Simit Sarayı tıklım tıklım. Kahvaltı için çay, yanında tahinli çörek. Oradan, geçen yıl boyumun ölçüsünü aldığım rütbe terfi sınavı mülakatının bu seneki tekrarı için taksi, eski arkadaşlar, mülakat müsameresi, dostlarla seneye görüşürüz esprisi, AŞTİ’ye dönüş, akşam İstanbul otobüsü, gece yarısı Esenler Otogar. Eve gelir gelmez kendimi bıraktığım yataktan sabah kalktığımda bitkin, takatsiz halim devam ediyordu, dinlenme aralarında bir şişe votka yuvarlayıp sabaha kadar seks yaptığım eski, çok çok eski zamanlardaki gibi. 24 saat içinde yaşadığım aktiviteye karşı böylesine mecali tükenmişlik yaşlılık göstergesi olsa gerek. Toparlanmak, vücudun kendini tamiri daha uzun sürüyor artık.  Bu durumun psikolojik yanları olduğu da su götürmez; insan istediği, zevk aldığı bir şeyi yaparken daha az yorulur, lakin benim gibi lanetler okuyarak Ankara’ya giden biri, hem suratıyla, hem de ruhuyla ölesiye somurtuyor.








Somurtuyorum evet. Günlerdir dudaklarımda aynı şarkı, mırıl mırıl dolanarak somurtuyorum.


You are gone… I wasn’t there for you.

Goodbyes are long… I wasn’t there for you.



Daha da çok uzun süre somurtacağım belli, gülerken bile asık kalacak yüzüm.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!