İnsan yaşlandığını sadece posta sayısıyla değil, geçirdiği nispeten yorucu bir günün sonunda
daha iyi anlıyor. Pazartesiyi Salı bağlayan gece takım elbisemi giyinip Ankara
otobüse bindim, rahatsız bir biçimde brüt 2-3 saat uykudan sonra sabahın
köründe AŞTİ’ye ayak bastım, oradan dolmuşla Gölbaşı’na yollandım. Saat 7am’de karşıma
çıkan Simit Sarayı tıklım tıklım. Kahvaltı için çay, yanında tahinli çörek.
Oradan, geçen yıl boyumun ölçüsünü aldığım rütbe terfi sınavı mülakatının bu seneki
tekrarı için taksi, eski arkadaşlar, mülakat müsameresi, dostlarla seneye
görüşürüz esprisi, AŞTİ’ye dönüş, akşam İstanbul otobüsü, gece yarısı Esenler
Otogar. Eve gelir gelmez kendimi bıraktığım yataktan sabah kalktığımda bitkin, takatsiz
halim devam ediyordu, dinlenme aralarında bir şişe votka yuvarlayıp sabaha
kadar seks yaptığım eski, çok çok eski zamanlardaki gibi. 24 saat içinde yaşadığım
aktiviteye karşı böylesine mecali tükenmişlik yaşlılık göstergesi olsa gerek.
Toparlanmak, vücudun kendini tamiri daha uzun sürüyor artık. Bu durumun psikolojik yanları olduğu da su
götürmez; insan istediği, zevk aldığı bir şeyi yaparken daha az yorulur, lakin benim
gibi lanetler okuyarak Ankara’ya giden biri, hem suratıyla, hem de ruhuyla ölesiye
somurtuyor.
Somurtuyorum evet. Günlerdir dudaklarımda aynı şarkı, mırıl
mırıl dolanarak somurtuyorum.
You are gone… I wasn’t there for you.
Goodbyes are long… I wasn’t there for you.
Daha da çok uzun süre somurtacağım belli, gülerken bile asık
kalacak yüzüm.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!