16 Aralık 2019 Pazartesi

Yüzleşme Üzerine...




Havva kitap yazdıktan, üstelik böylesine güzel ve her okuyanın methiyeler düzdüğü onca araştırmanın ürünü bir eseri roman formunda ortaya koyduktan sonra, haklı olarak eş dost akraba haricinde de bir hayran ve takdir kitlesi oluşmaya başladı. İnsanın eli kalem tutan, duyarlı bir ruha sahip nazik ve akıllı bir karısı olması meğer güzelliklerin yanısıra türlü zorlukları da beraberinde getiriyormuş. Cumartesi günü aile fertlerini saymazsak, son derece aydın ve kültürlü kimseler olarak niteleyeceğim kişilerin katılımcı olduğu bir söyleşiye katıldı Havva, söyleşinin konusu da kitabıydı haliyle. Bu söyleşi ve söyleşiyi düzenleyen beylerle beraber olabilmek, tartışmak, paylaşmak, aynı atmosferi teneffüs etmek biliyorum ki Havva henüz kitabı tamamlamadan önce hayal ettiği bir şeydi. Üzerinde o kadar çalıştığı bir konunun sonunda başarılı olmanın göstergesi satış rakamları ya da baskı sayısı değil, marifetin kadrini ve kıymetini idrak edebilecek kişilerin iltifatıdır Havva’ya göre. Her zaman – hem de fazlasıyla hak ettiği kıymeti, kalem işçisi bir beyaz yakalı olarak görmesi mümkün değildi yıllarca, yazdığı kitap bu bağlamda yeni bir pencere açtı hayatına ve tüm olgun kişiliğine rağmen doyasıya yaşıyor bu heyecanı.


Doğal olarak izleyici koltuğuna tüneyip cumartesi günü ben de katıldım söyleşiye. Bunu kabul etmiyor ama konuşurken, anlatırken bir hale vardı etrafında, özgüveniyle, rahatlığıyla ve tabi mutluluğuyla. Söyleşi sonrasında da oradaki parlak zihinli kişilerle ayaküstü de olsa uzunca sayılabilecek bir sohbet ettik, ardından Havva, ben ve moderatör beyefendi önce yemek, akabinde kahve derken saatlerce beraber olduk, konuştuk, paylaştık. Aslına bakarsanız Havva için harika bir akşamdı, duygu doluydu her an. Ormanlık dağlarda fazla oksijen nasıl insanın üzerinde yorucu bir mutluluk, sarsıcı bir huzur verirse, bir yandan ‘ben aslında buraya aitim’ demek isterse kişi, bir yandan da yaşamak için gene şehre, betona, asfalta, elektriğe, kombiye dönmesi gerektiğini çaresizce bilirse, Havva da işte o hesap, büyülü bir akşamın ardından evine, kocasına, işine, evdeki ütülere, yetiştirmek zorunda olduğu çeviriye gerisin geriye itileceğini biliyordu.
Hak vaki oldu, her şey sona erdi, eve geldik.





Birkaç saatlik Alice Harikalar Diyarındaydı Havva için. Ben keyif almadım mı, elbette ki aldım. (Bu satırı zor bitirdim, yazacaklarım kafamda döndü, karşımda yaptığı çeviriye gömülmüş Havva’ya gözümün ucuyla baktıktan sonra kalktım, yatak odasına zor yetiştim gözyaşlarımı saklamak için, yatağa boylu boyunca kurulmuş kediye sarılıp birkaç dakika sarsılarak ağladım. Kedi bu ani krizden ötürü kaygılandı sanırım, zıplayıp gitti. Toparlandım, devam ediyorum şimdi, gene Havva’nın karşısına geçtim, herkesin bilgisayarı kendine.) Benim keyfim, aklı başında, zarif, çok okumuş, bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeye çabalayan güzel insanlarla beraber olmaktan kaynaklanıyordu, Havva gibi ‘ben aslında buraya aitim’ diyemezdim, çünkü her daim yalnız biriyim, yalnızlık üzerine kuruludur benim yaşamım. Havva benden farklı, bu çok normal. Kaldı ki alkışlar etrafında, spotlar üzerindeyken bırakın da haklı bir gurur yaşasın. Buralarda bir sorun yok. Onun başarısı bana sadece mutluluk verir, bir kıskanma durumu da söz konusu değil. Kafamdakileri toparlamayı başaramıyorum sanırım, şöyle deneyeyim tüm çıplaklığıyla: Benimle evlenerek hayatını mahvetti bu kadın. Kimse bana amor vincit omnia geyiğinden bahsetmesin, bu kadın bana çaresizce aşık olduğu için evlendi, ama kendini berbat bir yaşamın ortasında buldu hemen ardından. İşimden atıldım, üzerime adice bir iftirayla terörist etiketi yapıştırıldı, statüm ve yıllarım çalındı, geçmişim çalındı, geleceğime ipotek kondu. Benzer durumda olan çok kişi vardır, şüphesiz bin beteri de vardır, kim bilir belki o kişilerin de havvaları vardır, vardır da vardır. Acı yarıştırmam. Ben kendi yetersizliğime, eşini dünyada her şeyden çok seven bir kocanın çaresizliğine yanıyorum ancak. Beni insanlara nasıl tanıştıracağını, ne işle meşgul olduğum sorusunun heyula haline geldiği bir çıkmaz bu. Ona güzel bir hayat sunamıyorum, Onu hayallerinden uzak bir zindana mahkum etmişim gibiyim. Çalışması, evi geçindirmesi lazım. Ben bir hiçim çünkü. Mütevazi beklentileri olan, asla şikayet etmeyen biri olması meselenin ciddiyetini bir nebze dahi hafifletmiyor. Okuyor ama beni anlamıyorsunuz değil mi? Dün gördüğü rüya, renksiz, sıradan, donuk, neredeyse birbirini tekrar eden günlerden müteşekkil kuru hayatından bir anlık uyanış gibiydi ve Onun ne istediğini biliyor, anlıyor olmama karşın hiçbir şey yapamıyor olmak da çok korkunç.



Döndüm dolaştım, aynı yere geldim: Ben ölsem, bu çirkin kanser yeryüzünden kazınsa da herkes kurtulsa…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!