31 Aralık 2006 Pazar

Nasıl başlarsa öyle mi gider?

2007 senesine girmeye dakikalar kaldı, hemen karar vermeliyim:

a) Fifa oynayarak mı,
b) Slayer dinleyerek mi,
c) porno seyrederek mi,
d) kitap okuyarak mı,
e) çikolata yiyerek mi,

yeni yıla gireyim?

Aynı anda birden fazlası yapılabilir elbette, ama biri mutlaka "ana eylem" olacak bunlar içinde...

"Bulaşık yıka" demesin kimse, o yarını da bekleyebilir...

Bu arada, 2007'den hiç bir beklentim yok...
Ne de olsa herşey daha kötüye gidiyor tedricî olarak...

26 Aralık 2006 Salı

Mülk Üzerine Kısa Kısa...

Keyfim yok, fazla uzatmayacağım o yüzden.


Büyük Türkçe Sözlük'e (D. Mehmet Doğan) göre:

1- Üzerinde tasarruf hakkı bulunan şey, alınıp satılan şey.
2- Bir hükümet, idare, kuruluş, aile ya da kişinin tasarrufu altında bulunan gayrimenkul.
3- Bir devletin mâlik olduğu arazi, hakim olduğu toprak parçası, ülke, memleket.
4- Vakıf olmayıp şahsa ait olan arazi veya yapı.
5- Varlık, saltanat.
6- Kuranı Kerim'in 67. suresi.


http://www.tdk.gov.tr 'ye göre:


1- Ev, dükkân, arazi vb. taşınmaz mal.
2- Vakıf olmayıp doğrudan doğruya birinin malı olan yer veya yapı.
3- (eskimiş) Devletin egemenliği altında bulunan toprakların bütünü, ülke


Tasavvuf Terimleri & Deyimleri Sözlüğü'ne (Ethem Cebecioğlu) göre:

Üzerinde tasarruf yetkisi bulunan, sahip olunan şey, temlik vs. gibi anlamları olan bir kelime.
Gözle görülen cismâni âlem.Mülk alemi hisler ile bilinir. (Şimdi bir de melekût alemi var ki, orası iyice karışıyor işte, Mülk ile aynı kökten, yani MLK'dan geliyor, aslında şimdi düşünüyorum da esas açıklanması gerek kavram melekût olsa gerek... Sufiler zâhir anlamda melek kelimesini kullanır ama bâtin anlamda melekût kelimesini tercih ederler. Çok uzayacak şimdi konu, neyse...)


Osmanlıca - İngilizce Redhouse (1890 baskısı esas alınarak yayınlanan) Sözlüğü'ne göre:

1- Possession, property, real estate.
2- Sovereignty, dominion, state.
3- the whole creation as the domain of God, God's supreme sovereignty and dominion.

Bir kaç sözlükten çıkan anlamlar bunlar, daha da uzatılabilir bu liste ama dedim ya, canım sıkkın...

Mülk kelimesinin karşımıza çıktığı bir kaç yerden söz edeyim şimdi.

Sivas'taki Çifte Minare'de, veya Kemal Unakıtan'ın yıkılan kaçak villasının kapısında, ve daha pek çok apartmanın, binanın, etc. girişinde bizi karşılayan "Mülk Allahındır." yazısı... Aslında bu kavram Kuranı Kerimde pek çok yerde dile getirilir, söz gelimi;

O gün onlar ortaya çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Tek olan, her şeyi kudret ve hâkimiyeti altında tutan Allah'ındır.
(Mümin, 16)

Peygamberleri onlara, "Allah size Tâlût'u hükümdar olarak gönderdi" dedi. Onlar, "O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha lâyığız. Ona zenginlik de verilmemiştir" dediler. Peygamberleri şöyle dedi: "Şüphesiz Allah onu sizin üzerinize (hükümdar) seçti, onun bilgisini ve gücünü artırdı." Allah mülkünü dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
(Bakara, 247)

O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah'tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah'tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.
(Haşr, 23)

Nereden kazandıkları belli olmayan paralarıyla evlerinin, iş yerlerinin orasına burasına Mülk Allahındır yazılı levhalar asıp sonra da "Allahın evi sayılır burası, nasıl da güvenli bir ortam yarattım kendime" diye salak salak geviş getirenlere uyuz oluyorum. [zaten sadece iki yer Tanrı'nın evi olabilir, biri Allahın Evi şeklinde birebir çevirisi yapılan Beytullah, yani Kabe, diğeri de Ahdi-Atik'in Yaratılış -Genesis- bölümünde şu şekilde geçen Beyt-El olabilir: 16 Yakup uyanınca, “RAB burada, ama ben farkına varamadım” diye düşündü. 17 Korktu ve, “Ne korkunç bir yer!” dedi, “Bu, Tanrı'nın evinden başka bir yer olamaz. Burası göklerin kapısı.” 18 Ertesi sabah erkenden kalkıp başının altına koyduğu taşı anıt olarak dikti, üzerine zeytinyağı döktü. 19 Oraya Beyt-El adını verdi. Kentin önceki adı Luz'du. 20 Sonra bir adak adayarak şöyle dedi: “Tanrı benimle olur, gittiğim yolda beni korur, bana yiyecek ve giyecek sağlarsa, 21 esenlik içinde babamın evine dönersem, RAB benim Tanrım olacak. 22 Anıt olarak diktiğim bu taş Tanrı'nın evi olacak. Bana vereceğin her şeyin ondalığını sana vereceğim.”]

Halbuki Mülk Allahındır, yani El Mülki Lillah sözü, mal, mülk, ıvır zıvır anlamında kullanılmıyor ki! Varlık, mevcudat, herşey Mülk kapsamında, Tanrı sizin suyu pis havuzlu villanızı ne yapsın iki yüzlü ahmak adamlar!

"Mülk Allahındır" sözü egemenlik, siyasi otorite anlamına da geliyormuş yukardaki tanımlardan anlaşıldığına göre, Atatürk zeki bir adam olduğu için bunun çok şiddetli bir şeriat çağrışımı yaptığının farkına varıp bu ifadeyi fevkalade ince bir tarzda laikleştirerek "Hakimiyet/Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" şeklinde veciz bir laf etmiş. Hassas konular, fazla irdelemeyelim... Zaten canım sıkkın, pek neşesizim bugün....

Son olarak "Adalet Mülkün Temelidir" sözüne değinelim.
Burada Mülk, daha ziyade "Devlet" anlamına geliyor, İlahi bir çağrışım yok. (Hoş, by definition Tanrı da adil olmalıdır orası ayrı,Zaten Zebur'da Tanrı için "Doğruluk ve adalettir tahtının temeli" ifadesi geçer. 97:2) Devletin, siyasi otoritenin adaletli olması gerekliliği üzerine sarfedilmiş bir söz bu, yoksa "Adalet parası pulu malı mülkü olanların sırtlarını yasladıkları dayanaktır, paranız yoksa adalet de beklemeyin devletten" gibi bir anlamı yok bu özdeyişin. Devletin temeli adalettir kardeşim, devlet adil olamıyorsa, kişiler kendi adalet anlayışlarını yürülüğe koyarlar, sonra Teksas'ta geçen western filmleri veya günümüz İstanbul'u gibi olur o memleket...

Keyfim olsa daha çok uzatırdım ama cidden canım sıkkın...

No woman no cry... (Metinle ilgisi yok ama bunu da yazmak istedim işte, blog değil mi, her işe yarıyor ne güzel)

24 Aralık 2006 Pazar

MLK Ve Kişisel Hezeyanlar






Molok/Molek enteresan bir Tanrı… Ama öncesinde etimolojisine bakacak olursak, ibranice MLK [מלך] harflerinden türetilmiş bir kelime üzerine konuşurken, (Arapça, Akkadça, Aramca ve İbranice dillerini içeren) Sami dil grubuna dahil lisanların kelime köklerinin bir takım harflerden oluştuğunu ve bu köklerin değişik harflerin başa, sona veya aralara girmek suretiyle aynı anlam çerçevesinde yeni sözcükler oluşturulmasına imkan verdiğini hatırlatmakta fayda var; bu anımsatma aslında bilinen ve çoğumuzun (özellikle Arapça kelimelerde) uyguladığı bir metod, ilim- âlim- muallim- allâme- mâlum örneğinde olduğu gibi, kökü (ilm) bildikten sonra hangi kelimelerin o kökten geldiğini (ve dolayısıyla anlamla ilintili olduğunu) çıkarmak zor değil. Arapça ile kardeş diller olan İbranicede de benzer bir yolu takip edebiliriz, hele bu kök her iki dilde aynı manaya geliyorsa, işimiz daha da kolaylaşacaktır, işte MLK, [Arapça ﻡﻞك] böyle bir yardım sunuyor bize. Mâlik, melik, melek, memleket, mülk (*) gibi akla ilk gelen ( ve hepsi de siyasî çağrışımlarla dolu) misallerden hareketle otoriteyi, gücü, egemenliği simgeleyen MLK’dan türetilmiş bir sözcük olan Molok, "ıyyyyy, iğğrennçç!" dedirten bir Tanrı olarak geçer Kitab-ı Mukaddes sayfalarında, hem de ne tanrı: İsraillilerin komşusu olan Ammoniteler’in taptığı Molok, ailelerin doğan ilk çocuklarını diri diri ateşte yakmak suretiyle kurban ettiği, bu şekilde ibadet edilen bir tanrıydı, hatta İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerin kendi tebalarına bu fiili taklit etmelerinin veya bu tapınma şeklinden kaçınmalarının yasaklandığı örneklere Ahd-i Atik’te pek çok yerde rastlayabiliriz:


Molek’e ateşte kurban edilmek üzere çocuklarından hiçbiri vermeyeceksin. Tanrı’nın adına leke getirmeyeceksin, çünkü RAB benim.
Levililer, 18;21

Rab Musa’ya şöyle dedi: “İsrail halkına de ki: İsraillilerden ya da aranızda yaşayan yabancılardan kim çocuklarından birini Molek’e sunarsa, kesinlikle öldürülecek. Ülke halkı onu taşlayacak.
Kim çocuğunu Molek’e sunarak tapınağımı kirletir, kutsal adıma leke sürerse, ona öfkeyle bakacağım. Onu halkımın arasından atacağım.
Levililer, 20;1-3


Bana ait olan bu tapınağa iğrenç putlarını yerleştirerek onu kirlettiler.
Ben-Hihnom Vadisi’nde Molek’e sunu olarak oğullarını, kızlarını ateşte kurban etmek için Baal’ın tapınma yerlerini kurdular. Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda’yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne de aklımdan geçirdim.
Yeremya: 32:34-35


Sahte bir tanrı için insan kurban etmenin korkunçluğu vurgulanıyor ve Yehova açıkça yasaklıyor bu eylemi, aksi yönde davrananları şiddetle cezalandıracağını beyan ediyor yukarıdaki alıntılarda görüldüğü gibi..

Tanrı için insan kurban edilmesi, tarih boyunca dünyanın dört bir yerinde yaşanmış bir gerçek. Çok değişik kültürler, farklı amaçlar için Tanrılarını hoşnut etme, dualarının kabul edilmesi, ürünlerinin verimli olması, günahlarının bağışlanması ve daha başka amaçlarla insanları kurban etmeyi makul bir uygulama olarak görmüşler. Aztekler ve Mayalar Bereket Tanrısına insan kurban ederlerdi, Giritliler Tanrılarının gazabı olduğuna inandıkları kuralıktan, volkanlardan ve depremden korunmak için, Eski Hintliler gelecekteki tehlikelerden sakınmak için… Fazla detaylandırmaya gerek yok, Satanistlerin de insan kurban etmeyi en kutsal ibadet şekli olarak benimsediklerini hatırlatayım yeter.

Biz gene Molok’a dönelim.

Molok kötü bir şey. Kendisine tapanların çocukları kurban ediliyor ona, yani otoritesi, egemenliği halkının aleyhine ve zararına işliyor. İşte bu nedenledir ki, Arnold Toynbee’nin parlak eseri Tarihçi Açısından Din (A Historian’s Approach To Religion) Molok hakkında şu ifadelere rastlıyoruz:

'Moloch veya Molech, “bir kral gibi ibadet edilen Tanrı” manasında alınınca, muteber dini metinleri teşkil eden resmi baskıdaki İbranice kitapların ister aslını, ister tercümesini tanıyan Yahudi ve Hristiyanlar için sıkça kullanılan bir kelimedir.

Önce Molok, (kana) bulanmış korkunç kral,
Beşeri kurbanlardan, anne ve babaların gözyaşlarından
Fakat boru ve tamburların gürültüsünde
Meş’um putuna sunulmuş,
Ateş içinde inleyen çocukların çığlıkları işitilmez.

İlk doğan oğlanı canlı yakmak suretiyle yapılan kurban ayini, Kenan diyarında ve Kenanlıların denizaşırı bir sömürgesi olan Kuzey-Batı Afrika’da tatbik edilmişti. İsrail, Moab, Yehuda için edebi deliller ve Kartaca için de arkeolojik vesikalar mevcuttur.

Gitgide kesafet, vahşet ve yıkıcılık kesbeden bir harbin devam edebilmesi için gereken kan vergisi, mücadele eden bu devletlerin bir zamanlar vatandaşlarına sağladığı manevi ve kültürel menfaatlere açık bir şekilde galebe çaldığı zaman, içtimai çözülme safhasına ulaşınca, medeniyet çöker.

Böylece, Yahudilik ve hristiyanlık için “moloch perestlik”, müntesiplerinden gitgide ağırlaşan bir kan vergisi talep eden mahalli cemaatperestliğe muadil bir semboldür.'


Gene Toynbee, Tarih Bilinci başlıklı eserinde Molok’un temsili bir resmini verir ve altına not düşer: "Yıkıcı Önderlik: Totaliter Devlet: İnsanların canını ve malını yiyen kişiliksiz bir molok”

Buradan, putlaştırılmış totaliter devletlerin Molok’u çağrıştırdığı sonucuna rahatlıkla varabiliriz sanıyorum.

İyi de, sadece putlaştırılmış totaliter devletlerin mi? O kadarcık mı?

Şimdi düşünelim… Bütün devletler otoriter olmak zorundadır, yoksa bırakın uyruklarının güvenliğini sağlamayı, (- ki, devletin ana amacı güvenliktir) kendi varlıklarını dahi savunamazlar. Bu noktada devlet hürriyetleri kısıtlamak, tebanın zararlı ve tehlikeli görülen, veya ileride bu türden sakıncalara yol açabilecek tüm durum ve tutumlarına karşı refleksvari bir tepki gösterip kendisini emniyete almak zorundadır, ancak bu şekilde hayat sürdürebilir. Hobbes Leviathan’da şöyle buyurur:

“Devlet olmadıkça, herkes herkesle daima savaş halindedir. Buradan şu açıkça görülür ki, insanlar, hepsini birden korku altında tutacak genel bir güç olmadan yaşadıkları vakit, savaş denilen o durumun içindedirler, ve bu savaş herkesin herkese karşı savaşıdır.”

Adam korku diyor! Tıpkı Molok’tan korkulduğu gibi… Bu kelime, devlet olgusunun ifşa edilmesinden başka bir şey değildir bence Korkun devletten, ona karşı gelmeyin, itaatsizlik etmeyin, hatta aleyhinde düşünmeyin bile, çünkü Hobbes gene fısıldıyor size:

"… hangi görüş ve düşüncelerin barışa aykırı, hangisinin ise uygun olduğuna, ve dolayısıyla, hangi durumlarda, nereye kadar ve hangi insanların topluluklar önünde konuşmasına izin verileceğine, ve yayınlanmadan önceki kitaplardaki düşünceleri kimin inceleyeceğine karar verebilmesi de egemenliğin bir parçasıdır. "

Vel hasıl, son planda bütün devletler birer Moloktur… Hayatlarımızı gaspeden, özgürlüğümüzü kısıtlayan, bizleri dilediği şablona sokan birer molok onlar… Takip eder, dinler, izler, gözetler, fişler, dilerse suçlar, mahkum eder… Ruhumuz duymaz… Çünkü 1984’te O’Brien’in Winston’a söylediği gibi, İktidar araç değil, amaçtır.

Yanlış bir gezegende, yanlış bir çağda, yanlış bir ülkede yaşayıp, yanlış bir meslek icra ediyorum.

İtiraf ediyorum: Ben bir anarşistim.

Büyük Engizisyoncum Hobbes olabilir, ama arkasından gittiğim İsa Mesih, Henry David Thoreau oldu her zaman…

Malo periculosam libertatem quam quitetum servititum.
(Özgürlüğün tehlikelisini, köleliğin rahatlığına değişmem.)





(*) Mülk kelimesinin anlamını bilmeyenlere ve karıştıranlara sinir oluyorum. Açıklamam lazım onu da bir ara. Bundan sonraki yazıda aydınlatacağım sizi söz.

21 Aralık 2006 Perşembe

Mehmet Ali Kılıçbay'ı seviyorum...

Daha evvel bir kaç defa değindiğim (*, **, *** vs.) Kaliyuga kavramını detaylı bir şekilde açıklamak için Mircea Eliade'nin "İmgeler Simgeler" eserindeki YUGALAR DOKTRİNİ başlıklı pasajdan bir kaç alıntı yapmayı uygun görüyorum. Bu kavram, yani Kaliyuga; René Guénon, Martin Lings, Ananda Coomaraswamy ve başkaca traditionalist büyük amcaların sıklıkla değindikleri bir olgudur, ama Eliade amca çok detaylı ve doyurucu bir izahatta bulunmuş, ismini zikrettiğim aşkıncı amcaların konuları icabı kullandıkları yugaların, aslında ne olduklarını ansiklopedik bir anlatımla okuyucuya açıklamış. Okuyunuz, felaket hava atarsınız ummadığınız ortamlarda, benden söylemesi:


YUGALAR DOKTRİNİ

Hind bu arada, evrenin devrevi yaratılış ve yok ediliş sayısını, giderek dehşet üşüren oranlarda arttırarak, bir kozmik devreler doktrini yoğurmuştur. En küçük devrenin ölçü birimi yuga, “çağ”dır. Bu yuga’nın öncesinde bir şafak, sonrasında bir günbatımı yer almakta, bunlar “çağlar”ı birbirine bağlamaktadır. Tam bir devre yani “mahayuga”, süreleri eşit olmayan dört “çağ”dan oluşmakta, bu çağların en uzunu devrenin başında, en kısası da sonunda ortaya çıkmaktadır. Bu yugaların adları, zar oyunundaki atışların adlarıdır. “Krta Yuga” (kr: yapmak, tamamlamak fiilinden) “tamamlanmış çağ” demektir, yani zar oyununda kazanan taş, zarın dört gelmesidir. Çünkü Hind Geleneğinde dört sayısı toplamı, tamlığı, mükemmelliği temsil etmektedir. Krta Yuga mükemmel çağdır; işte bu nedenden ötürü salya yuga, yani gerçek çağ, yani, doğru, hakiki, mükemmel de denilmektedir. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın Altın Çağdır; adaletin, mutluluğun, bolluğun egemen olduğu çağdır. Krta Yuga süresince evrenin ahlaki düzeni olan “dharma”ya tamamen uyulmaktadır. Üstelik bütün varlıklar bu düzene kendiliklerinden, zorlama olmadan uymaktadır, Krta Yuga süresince dharma bir bakıma insanın var oluşuyla özdeşleşmektedir, Krta Yuga’nın mükemmel insanı, kozmik kuralı ve buna bağlı olarak ahlaki yasayı kendi bedeninde somutlaştırmaktadır. Varoluşu örnek niteliktedir, ilk örnektir, Hind dışı diğer geleneklerde bu altın çağ ilksel cennet dönemine eşdeğerdir.

İzleyen çağ Treta Yuga, yani “üçlü”dür, üç gelen zardan ötürü böyle adlandırılmakta ve çoktan bir gerilemeyi işaret etmektedir bile. İnsanlar artık dharma’nın ancak dörtte üçüne uymaktadırlar. Çalışma, eza ve ölüm artık insanların payına düşmektedir. Ödev artık kendiliğinden değildir, öğrenilmesi gerekmektedir. Dört kasta özgü tarzlar bozulmaya başlamıştır. “Dvapara Yuga”, (“iki” tarafından belirlenen çağ) ile, yeryüzünde dharma’nın yalnızca yarısı ayakta kalmaktadır, günahlar ve mutsuzluklar artmakta, insan ömrünün süresi de azalmaktadır.

Kali Yuga, “kötü çağ” esnasında dharma’nın yalnızca çeyreği kalmıştır. Kali terimi bir gelen zarı işaret etmektedir, yani kaybeden atıştır, (zaten kötü bir cin tarafından kişiselleştirilmektedir); kali aynı zamanda nifak, kavga anlamlarının yanı sıra, genel olarak bir varlık ya da eşya grubunun en kötülerini işaret etmektedir. İnsan ve toplum Kali Yuga’da en uç çözülme noktalarına ulaşmaktadırlar. Visnu Parana’ya göre (IV, 24) Kali Yuga’nın varlığı, bu dönemde toplumsal mertebenin yalnızca mülkiyet tarafından belirlenmesiyle, zenginliğin yegâne erdem kaynağı haline gelmesiyle, tutku ve şehvet düşkünlüğünün eşler arasında yegane bağ olmasıyla, sahtekarlık ve yalanın hayattaki yegane başarı koşulu haline gelmeleriyle, cinselliğin yegane zevk kaynağı olmasıyla ve dış dinin yalnızca ayinlerden ibaret olup, maneviyatla karıştırılmasıyla anlaşılmaktadır. Binlerce yıldan beri tabii ki Kali Yuga’nın için de yaşamaktayız.
(…)



Artık biliyorsunuz Yugaların ne menem şeyler olduklarını...
Bu intro sonrası, mitoloji, edebiyat ve dinler tarihindeki çağlar - devirler üzerine okuyacaklarınızı (e.g. *) daha aydın bir şekilde ele alıp paralellikleri görebilirsiniz.

Biraz daha meraklıysanız, size René Guénon üstadın "Maddi İktidar Ruhani Otorite" isimli eserini tavsiye edebilirim.

Benden bu kadar...

18 Aralık 2006 Pazartesi




Burayı ihmal ettiğim farkındayım, tıpkı kendimi ihmal ettiğim gibi...

Öyle mutsuzum ki...

7 Aralık 2006 Perşembe

Bu kadarı yeter, fazlası lazım değil...

Salı günü, hayatımın unutulmaz tarihleri arasında yerini alan gelişmelere sahne olan tuhaf, sıradışı bir yirmi dört saat olarak kişisel kronolojimde yerini aldı... Şöyle bir listecik hazırlayacak olursam;

8 Mart 1998 - Çerkezköy Faciası... Benim tatlı Slayer'im dile geliyor kendiliğinden,

You see the agony in my eyes,
Protruding aimless,
I think it's time to die.

5 Ocak 2003 - Farewell Krizi

Fonda Megadeth çalıyor;

I'll always love you but just not like that
Like what?
I want to be honest with you I met someone else
You did what?
And I really, I really love him like I used to love you- Remember the time that I told you that I was going out of town for business? Well I went to see him
You know what? You suck!

15 Kasım 2005 - Bir anlık dikkatsizlik ve ardından catastrophe... Sonrası Milliyet Gazetesinde ardı ardına manşet olmalar...

Şimdi de Metallica çalıyor,

Freezing
Can't move at all
Screaming
Can't hear my call
I am dying to live
Cry out
I'm trapped under the ice

5 Aralık 2006 - İki büyük deprem var, bir tanesi yetmezmiş gibi...

a) Bir insanlık dramı... Iron Maiden'in The evil that men do lives on and on nakaratı gibi...

b) Tetikçi krallık, sonu beni yoketmekle gelecek bir bir makam...

Bu da Manowar'dan gelsin,

Kingdom coming
Another kingdom falls
The rightful are waiting
But all are not rightful
Wait and receive the weight of the fall
Kingdom Come

2 Aralık 2006 Cumartesi


Yeryüzü Cehennemi...
İnsanlar arasında serbest dolaşan ilahi ceza...
Günahların kefareti bahsi...
Fitneus Fücurus...
Tanıdığım herkes kurbanım...

Yazık...
Beware Of Evil...
Şerrimden Sakının...

1 Aralık 2006 Cuma

Slayer Serisinin Son Bölümü...

Bazen sorarım kendime, Ж sayfasına karaladığı yazıda nevrotik bir münzevi olarak görünen bu adam Slayer olmasaydı kendisini nasıl ve hangi müzikle ifade ederdi diye... Sapık değilim, satanist değilim, (şimdilik) dinsiz/allahsız/kitapsız değilim, (psikolojik olanı hariç) şiddete meyilli biri sayılmam...
Bir tür masaj gibi Slayer; gevşiyorum, rahatlıyorum, eriyorum, sakinleşiyorum, huzur doluyorum, iyileşiyorum, tedavi oluyorum, ve gerisi hafiflik...

Slayer'in şarkı sözü çevirilerini bu blogla sonlandırıyorum, müzikografisinden elcağızlarımla tercüme ettiğim parçalardı bunlar... Göz attıysanız eğer, Slayer'in neden Slayer olduğu konusunda bir kanaate varmışsınızdır diye tahmin etmekteyim.


Dördüncü ve Son Bölüm:



"God Hates Us All" (2001)


'Disciple' isimli şarkılarında geçen bir parçacık:

I hate everyone equally
(Eşit olarak nefret ediyorum herkesten)
You can't tear that out of me
(Bunu söküp alamazsın karakterimden)
No segregation -separation
(Ayrım yok)
Just me in my world of enemies
(Sadece ben ve düşmanlarımın dünyası bu)



Here Comes The Pain


I am the new hell on earth
(Dünyadaki yeni cehennemim ben)
The lord of agony divine
(İlahı ıstırabın Efendisi)
Domination, intimidation
(Tahakküm etme ve göz dağı vermedir)
Lives within these eyes
(Bu gözlerde yaşayan)
Reign of power
(Gücün egemenliği)
Remorseless anarchy
(Merhametsizce anarşi)
I am arrogance in the flesh
(Vücudum söz konusu olunca götüm kalkar)
Unleashed intensity
(Sınır tanımaz yoğunlukta)

Step aside for the nightmare
(Kabusunun dışına bir adım at)
Pure destruction stands before you
(Halis yıkım duruyor hemen yanında)
No escape as the psycho
(Kaçışın yok, psikopat)
Brings you misery
(Sana sefalet getirirken)
The line starts here
(Sınır burada başlıyor)

I am brutality the face of everlasting pain
(Ben zorbalığın ta kendisi, sonsuz acıların yüzüyüm)
Annihilation, Obliteration
(İmha etme, yok etme)
Pulses in these veins
(birer nabız atışı, damarlarımda)
Sheer defiance drives my hostility
(Katıksız karşıtlık, düşmanlığımı yöneten)
I am merciless to the core
(Sonuna kadar merhametsizim)
Chaotic fury breeds
(Kaotik hiddetin doğurduğu)

Step aside for the nightmare
(Kabusunun dışına bir adım at)
Pure destruction stands before you
(Halis yıkım duruyor hemen yanında)
No escape as the psycho
(Kaçışın yok, psikopat)
Brings you misery
(Sana sefalet getirirken)
The line starts here
(Sınır burada başlıyor)

Bring it all on
(Neyin varsa getir)
Come and take on what you fear
(Gel ve korktuğunu al benden)
I'm the storm
(Fırtınayım ben)
That towers overhead
(Kulelerin de yükselirken)
Ticking time bomb
(bombaların onu gıdıklama vakti gelir)
With an infinite charge
(Sonsuz bir güçle)
Bringer of torture
(İşkenceyi getiren)
The master is here
(Üstad burada)
Everyone falls
(Herkes yıkılır, düşer)


Here comes the pain
(İşte acı geldi, burada)
You're not different from the rest

(Ötekilerden farkın yok senin)
Victim is your name in my vicious wasteland

(Adın kurban, benim ziyan edilmiş topraklarımda)
Here comes the pain

(İşte acı burada)
Your destruction manifests

(Uğradığın yıkım açıkça zahir kılıyor bunu)
Lying there broken looking up as I still stand

(Sen orada kırık dökük yatar ve karşında dimdik duran beni seyrederken)

Bring it all on
(Ne varsa getir)
Come and take on what you fear
(Gel ve korktuğunu al benden)
I'm the storm
(Fırtınayım ben)
That towers overhead



"Christ Illusion" (2006)

Cult


Oppression is the Holy Law
(İlahi Yasadır zülum)
In God I Distrust
(İsyan ettiğim Tanrı için)
Metallic monuments will fall
(Metal abideler alaşağa olacak)
Like ashes to dust
(Külleri toprağa karışacak)
And so I've grieved the master plan
(Ve üzülüyor bu büyük plan yüzünden)
The Bible's where it all began
(İlk başladığı an yüzünden İncil’in)
It's time again ourselves to spare(Zamanı geldi kendimi özgürleştirmenin)

It's just the virus everywhere
(Bu her yanı sarmış virüsten)
Religion is hate
(Din nefrettir)
Religion is fear
(Din korkudur)
Religion is war
(Din savaştır)
Religion is rape
(Din iğfaldir)
Religion's obscene
(Din edebsizdir)
Religion's a whore
(Din bir fahişedir)
The desolace of Jesus Christ
(Yetim Öksüz Mesih)
There never was a sacrifice
(Fedakârca adanma hiç olmadı)
To land him on the crucifix
(Çarmıha gerilmek için)
He rode the cup of purity
(Saflıkla dolu kâseler üzerinde)

Infectious in facility
(Bulaşıcı olmaya müsait)
I've made my choice
(Ben yaptım kendi seçimimi)
Six six six
(Altı Altı Altı)


Christ that breeds the pedophiles
(Sübyancıların geldiği soydur Mesih)
Don't pray for the priest
(Papaz için dua etme)
Conviction finds a lonely child
(Mahkûmiyet kimsesiz bir çocuğu bulacak) And preys on the weak
(Ve zayıfça avlanacak)
You think your soul needs to be saved
(Ruhunun kurtulmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorsun)
I think you're fucking miles away
(Bende o kilometrelerce uzakta)
Scream out loud here's where you begin
(Şimdi ilk çıktığın yerde başla haykırmaya)
Forgive me father, For I have sinned
(Bağışla beni peder, günah işlediğim için)


Religion is hate
(Din nefrettir)
Religion is fear
(Din korkudur)
Religion is war
(Din savaştır)
Religion is rape
(Din iğfaldir)
Religion's obscene
(Din edebsizdir)
Religion's a whore
(Din bir fahişedir)


The darkness of Jesus Christ
(İsa Mesih’in karanlığı)
I would've loved to sacrifice
(Onu kurban etmeye can atardım)
And nail him to the crucifix
(Ve çivilemeyi çarmıha)
He rode the cup of purity
(Saflıkla dolu kaseler üzerinde)

Infectious in facility
(Bulaşıcı olmaya müsait)
I've made my choice
(Ben yaptım kendi seçimimi)
Six six six
(Altı Altı Altı)


Jesus is pain
(İsa ıstıraptır)
Jesus is gore
(İsa boynuzlanmıştır)
Jesus is the blood that's spilled in war
(İsa savaşta akıtılan kandır)
He's everything
(O her şey)
He's all things dead
Ölü olan ne varsa)
He's pulling on the trigger
(Tetiğini çeken de O)
Pointed at your head
(Kafana dayananan)

You fear you're sold into the front
(Öne itildiğin için satılmışlık hissiyle korkuyorsun)
Revelation
(Vahiy)
Revolution
(İhtilal)
I see through your cracked delusion
(Görüyorum paramparça hilelerini)

The war tear just drags along
(Savaş çekiştire çekiştire sürüklüyor içine)
But oh God it's growing strong
(Ama Tanrım güçleniyor alabildiğince)
It's time again ourselves to spare
(Kendimizi bağımsız kılmanın zamanı geldi gene)
It's just the violence everywhere
(Her yerde şiddet var sadece)


Religion is hate
(Din nefrettir)
Religion is fear
(Din korkudur)
Religion is war
(Din savaştır)
Religion is rape
(Din iğfaldir)
Religion's obscene
(Din edebsizdir)
Religion's a whore
(Din bir fahişedir)

There is no fucking Jesus Christ

(Miktiğimin İsa’sı yok)

There never was a sacrifice
(Kimse için kendini feda etmek yok)
To land upon the crucifix
(kendisini çarmıha gererek)
He rode the cup of purity
(Saflıkla dolu kâseler üzerinde)

Infectious in facility
(Bulaşıcı olmaya müsait)
I've made my choice
(Ben yaptım kendi seçimimi)
Six six six
(Altı Altı Altı)

27 Kasım 2006 Pazartesi

"Faydasız bir hayat, erken ölümdür" demiş Goethe...

Bir bahanem daha oldu böylece...

Kaldığı Yerden Slayer...

Şarkı sözü çevirilerimiz devam ediyor. Zaten bu berbat kasım ayı, bu iğrenç günler, bu bulanık halet-i ruhiye Slayer'dan fazlasını haketmiyor...


Üçüncü Bölüm:


"Undisputed Attitude" (1996)


Slayer'ın Undisputed Attitude (1996) albümlerinde geçen 'Disintegration' şarkılarından...

I want everything and every thing wants me
(Ben herşeyim ve her şey beni istiyor)
I want everything and every thing comes out of me
(Ben herşeyim ve herşey benden doğuyor)

Life is slavery working 9 to 5
(Hayat bir kölelik, dokuzdan beşe)
Waste your time working
(ziyan ediyorsun vaktini işte)
You might as well die
(Ölsen daha iyi)



"Diabolus In Musica" (1998)


In The Name Of God


I want to - Invite you (Davet etmek istiyorum seni)
Welcome you (Hoşça ağırlamak)
To my hate (Nefretimle)
To my scorn (Tahkirimle)
To myself (Kendimle)

Saturate you (Seni doyurmak)
Infest you (Sana zarar vermek)
Betray you (İhanet etmek)
Stimulate you (Ve kendime benzetmek)
So eager for my lies (Yalanlarım için öyle sabırsızım ki)
For my lies... (Yalanlarım…)
Lies in the name of God (Tanrı adına söylediğim yalanlar)
I take you (Seni alıyorum)
I play you (Seninle oynuyorum)
Invade you (Sana saldırıyor)
Lacerate you ([Bedenini] Yırtıyorum)
I scar your innocence (Masumiyetini yaralıyorum)
Masticate you (Seni çiğniyorum)
Ingest you (Yiyorum)
Become you (Sana dönüşüyorum)
Defenseless (Savunmasızken)
I fill your emptiness (Boşluğunu dolduruyorum)
With my lies... Lies (Yalanlarımla)
Lies in the name of God (Tanrı adına söylediğim yalanlarımla)

In this world of shit I exist
(Mevcut olduğum bu boktan dünyada)
Perfect world conforms I resist

(Bu kusursuz dünyaya ait her şeyi reddediyorum ben)
Disconnect the nerves from the spine

(Koparın birbirinden omurlardaki tüm sinirleri)
Desecrate the walls of the mind

(Yıkın zihnin önündeki duvarları)
Through these eyes no love is alive

(Bu gözlerde sevgi yaşamıyor)
Through these eyes unrest never dies

(Bu gözlerde karmaşa hiç dinmiyor)
Through these eyes compassion is lost

(Bu gözlerde tutku kayıp)
Through these lies await the Ungod
(Bu yalanlarda Tanrı olmayan yatıyor)

Antichrist is the name of God (Deccal ismidir Tanrının)
Antichrist is the name of God (Deccal ismidir Tanrının)
Antichrist is the name of God (Deccal ismidir Tanrının)
Antichrist is the name of God (Deccal ismidir Tanrının)



'Perversions Of Pain'


You better learn my name
(İsmimi öğrenirsen iyi edersin)
Cause I'm the one insane
(Çünkü aklını kaçırmış biriyim)
And I'm a constant threat
(Ve sabit bir tehdidim)
You run in fear from my dark silhouette
(Karanlık siluetimden, sen korkuyla yürürken)
Inside my violent mind
(Şedid dünyamda)
Chaos is all you'll find

(Tüm bulacağın kaostan ibaret)
Anarchy uncontained
(Kapsan(a) mayan anarşi)
Bear witness to the scorn of my campaign
(Hareketlerimdeki tahkire şehâdet et)

Perversions of pain
(Acının ayartması)
Seep from my eyes
(Sız gözlerimden)
Into your brain
(Doğruca senin beynine)
Visualize
(Canlandır hayal gücünde)

Within my world of hate
(Nefretle dolu dünyamın içinde)
Disruption I instate
(Ayrı bir yere koyarım fitneyi)
Malicious entity
(Art niyetli varlıktır o)
Defile and desecrate humanity
(İnsanlığı kirletip onu tezyif etmeli)
Alone they all will die
(Yapayalnız ölecek hepsi)
Corroding from inside
(İçten içe paslanarak)
With no one left to save them
(Kendilerini kurtarabilecek kimse kalmadığında)
As I'm dancing on their fucking graves
(Dans edeceğim lanet olası mezarlarında)


Take a look into my mind
(Bir göz at aklıma)
Where pleasure is refined

(Hazzın rafine olduğu)
Endless burning holes

(Sonsuz yanan çukurlarına)
Of scarred souls (Yaralı ruhların)


Step inside my world of hate
(Nefret dünyama adım at)
Where everything mutates

(Herşeyin değiştiği yere)
Your senses under siege

(Duyuların kuşatma altında)
Ingest the virtues I feed

(Besleyip büyüttüğüm faziletleri indir midene)

A higher level of pain
(Daha yüksek bir derecesi ızdırabın)
Is racing through my veins
(Gözükara akıyor damarlarında)
There's nothing more intense
(Daha yoğun bir şey yok)
Than mental misery that I dispense
(Üstesinden geldiğim bu akıl hastalığından gayrı)
So follow right along
(O zaman şimdi takip et)
Observe a fresh new dawn
(Yeni günün doğuşunu izle)
Of super sensation
(Üstün hislerden kaynaklanan)
My realm of torture stimulation
(İşkencenin teşvik edildiği krallığımda)



Death’s Head


Death's pointed at your head
(Ölüm işaret ediyor kellene doğru)
Your mind's on the trigger- pull it
(Aklın tetikte – hadi çek onu)
Bludgeon bodies give up their muted horror story
(Bodur vücutlar sessiz korku hikayesi [oyununu] bırakıyor)
Scene of your rage
(Hiddetinin arz-ı endamı)
Death is not strange
(Garip [bir şey] değildir ki ölüm)
Blood on the walls
(Duvarlardaki kan)
You stand alone satisfied
(Mutmaîn duruyorsun ayakta, tek başına)

I'll wake the silence in you
(İçindeki sükûneti ben uyandıracağım)
I'll shoot the violence through you
(Şiddeti senin içinden vuracağım)

Terrified by the thought that you are all alone
(Yalnız olduğun düşüncesiyle dehşete kapılıyorsun)
Paralyzed by the fact that you are not alone

(Yalnız olmadığın gerçeğini kavrayıp [korkudan] felç oluyorsun)
You're losing your mind, I´m losing control
(Sen aklını yitiriyorsun, bense kontrolümü)
You're losing your mind, as I bury your world
(Aklını kaybediyorsun, ben dünyanı toprağa gömerken)
I'll wake the silence in you
(İçindeki sükûneti ben uyandıracağım)
I'll shoot the violence through you
(Şiddeti senin içinden vuracağım)

I can't remember yet someone always seems to die
(Ölüme her daim bu denli yakın birini gördüğümü anımsamıyorum)
You are the reason why I became the chosen one
(Seçilmiş kişi olmamın nedenisin sen)
I've got the right
(Hakikâtı buldum ben)
God makes no sense
(Hiç bir şey ifade etmiyor Tanrı)
I've got the right
(Gerçeği buldum ben)
I feel my back against the wall
(Sırtım duvara dayalı)

Death's pointed at your head
(Ölüm işaret ediyor kellene doğru)
Your mind's on the trigger pull it
(Aklın tetikte - çek onu)
Bludgeon bodies give up their muted horror story
(Bodur vücutlar sessiz korku hikayesini bıraktı)
Scene of my rage
(Gazabımın arz-ı endamı)
Scene of my rage
(Gazabımın arz-ı endamı)
Death is your name
(Ölüm senin adın)
You're facing your grave
(Yüzleştiğin ise senin mezarın)

I taste your tears caress your face
(Yüzünü okşayan gözyaşlarını tadıyorum)
I watch you lie insane
(Çıldırmış halde yatarken sen, izliyorum)
Dying for love
(Ölmek sevgi uğruna)
Praying to die
(Dua etmek, ölme arzusuyla)
I want what's inside you
(Senin içindekini istiyorum ben)

Dressed in your blood
(Kan giyinmişsin)
Your wear it well

(Sana çok yakışmış)
Dying because I care
(Ölüyorsun çünkü seni önemsiyorum ben)
Your eyes are wide but you can't see
(Gözlerin kocaman kocaman oldu ama göremiyorsun)
Rotting my lust away
(Bu halin hevesimi arttırıyor)

I'll shoot the violence through you
(Şiddeti senin içinden vuracağım)
And I wake the parts that´s dead
(Ve sendeki ölü parçalar uyanacak)
I hate the silence in you
(Sendeki sükunetten nefret ediyorum)
I want what's in you head
(Kafanın içindekini istiyorum)

25 Kasım 2006 Cumartesi

Esto Es Peor...

Soy un perdador...

Şarkı Sözlerine Devam...

Slayer çevirileri uygun bir halet-i ruhiyede yapılmalıdır. Ruhunuz kararmazsa, her nefesiniz için "bu son olsun ya Rab!" demediyseniz, katatonik şizofren biri gibi hareket etmeyen bir yarı-ölü olmayı dilemiyorsanız, çeviri yapmaya da kalkışmayın... Bunların yanında nefret, şiddet ve sebepli/sebepsiz kötülük yapma isteği doğmuşsa içinizde, Slayer size bambaşka güzellikler ve tatminler arzedecektir. Nekrofili, satanizm, cinayet, ırza geçme... Ne ararsınız var burada...


İkinci Bölüm:




"Seasons In The Abyss" (1990)

Seasons In The Abyss” ile aynı ismi taşıyan şarkıdan bir bölüm…

Close your eyes
(Kapat gözlerini)
Look deep in your soul
(Ruhunun derinliklerine bak)
Step outside yourself
(Kendinden dışına bir adım at)
And let your mind go
(Bırak, terketsin aklın seni)
Frozen eyes stare deep in your mind as you die
(Donuk gözlerle zihnine derinliklerine bak, can verirken)

Close your eyes
(Kapat gözlerini)
And forget your name
(Adını da unut)
Step outside yourself
(Dışına bir adım at)
And let your thoughts drain
(Düşüncelerin tükensin, çekilip gitsin)
As you go insane... go insane
(Sen, aklını yitirirken)





Dead Skin Mask


How I've waited for you to come
(Gelmeni nasıl da sabırsızlıkla beklemiştim)
I've been here all alone
(Yapayalnızdım burada)
Now that you've arrived
(Şimdi geldin yanıma işte)
Please stay a while
(Biraz kal, ne olursun)
And I promise I won't keep you long
(Ve söz veriyorum ki çok tutmayacağım seni)
I'll keep you forever
(Sonsuza kadar saklayacağım seni)

Graze the skin with my finger tips
(Parmak uçlarımla sıyırmak deriyi)

The brush of dead cold flesh pacifies the means
(Cesedin soğuk dokunuşu yatıştırır her şeyi)
Provoking images delicate features so smooth
(Kışkırtan görüntüleri, narin özellikleri öylesine zarif ki)
A pleasant fragrance in the light of the moon
(Hoş bir râyihâ ayın ışıltısında sanki)
Dance with the dead in my dreams
(Dans et rüyalarımdaki ölüyle)
Listen to their hallowed screams
(onların kutsal feryatlarını dinle)
The dead have taken my soul
(Ceset aldı benim ruhumu)
Temptation's lost all control
(Günahın çekiciliği yok etti tüm kontrolümü)

Simple smiles elude psychotic eyes lose all mind control rational declines
(Saftirik gülümsemeler sakınır, sapık gözler kaybeder murakabeyi, akıl yıkılır biter)

Empty eyes enslave the creations of placid faces and lifeless pageants (Donuk bakışlar uysal simaları ve ruhsuz törenleri esir eder)

In the depths of a mind insane
(Hastalıklı bir zihninin derinliklerinde)
Fantasy and reality are the same
(Hayal ve gerçek farksızdır birbirinden)
Graze the skin with my finger tips
(Parmak uçlarımla sıyırmak deriyi)
The brush of dead warm flesh pacifies the means
(Cesedin soğuk dokunuşu yatıştırır her şeyi)
Incised members ornaments on my being
(Delik deşik edilmiş süs unsurları, mevcudiyetimle)
Adulating the skin before me
(Benden önce lâyıktı bu beden tüm övgülere)
Simple smiles elude psychotic eyes lose all mind control rational declines
(Saftirik gülümsemeler sakınır, sapık gözler kaybeder murakabeyi, akıl yıkılır biter)
Empty eyes enslave the creations of placid faces and lifeless pageants
(Donuk bakışlar uysal simaları ve ruhsuz törenleri esir eder)
Dance with the dead in my dreams [Hello? Hello Mr Gein? ]
(Rüyalarımdaki cesetle dans et [Hu huuuu? Merhabalar Gein Amca? ])
Listen to their hollowed screams [Mr Gein? ]
(İlâhi feryatlarını dinle onların [Gein Amca? ]

The dead have taken my soul [Lemme out of here Mr Gein]
(Ölüler bırakmadı bende ruh [Ben gideyim artık Gein Amca])

Temptation's lost all control [Mr Gein? I don't wanna play anymore Mr Gein]
(Günahın daveti aldı götürdü tüm kontrolü
[Gein Amca? Oynamak istemiyorum artık ben Gein Amca! ])
[Dance with the dead in my dreams [Mr Gein, it's not any fun anymore]

(Hayallerimdeki ölüyle dans et [Gein Amca, artık bu şaka olmaktan çıktı])
Listen to their hollowed screams [I don't want to play anymore Mr Gein]

(Takdîs edilmiş haykırışlarına kulak ver [Daha fazla oynamak istemiyorum Gein Amca])
The dead have taken my soul [Mr Gein? Lemme out of here Mr Gein]
(Ölüler gasbetti ruhumu benim [Gein Amca? Bırakın çıkayım buradan Gein Amca! ])
Temptation's lost all control] [Lemme out, LEMMMMEEE OOUUUUUUTTT! ! !
(Günahın cazibesiyle kayboldu ruhum [Çıkarın beni, ÇIKARIIIIIIIIIINNNN! ])



“Divine Intervention" (1994)


Serenity in Murder

Let me take you down, without a sound
(Bırak seni indireyim yere, sessizce)
Dead before you hit the ground
(Ölü haldeyken sen, zemine düşmeden önce)
Blood washes my hand, can't understand
(Yıkıyor kan elimi, anlaşılması zor)
Sterilizing my pain
(Acımı dindiriyor)
Peaceful and serene, slowly bleeding
(Huzurlu ve sakin, akıyor kanın yavaşça)
Eyes once bright are now fading
(Öncesinde ışıl ışıl, şimdiyse solmuş gözlerin)
Pallid ashen face against my skin
(Kül rengi yüzün, karşısında tenimin)
Staring blindly at some distant place
(Seçemediğin bir yere bakıyorsun, görmeyerek)
Washed away by crimson tide by my hand
(Bordo [kanın] akıntısıyla temizlerken ellerimi)
I keep testing time
(Tempo tutuyorum zamana karşı)
Straight flesh face adorns your neck
(Düzgün etli yüzün ne de güzel süslüyor boynunu)
Spilling your blood all over my flesh
(Vücudumun her yerine döküp sürüyorum kanını)
Quench the fire that drives my soul
(Söndürüyorum ruhuma hükmeden ateşi)
Soothing me as death takes toll
(Ölümün istediği ücreti öder gibi)

Divine godsend enveloping me
(İlahi mucize sarmalıyor beni)
Spiritual ecstacy, sets me free
(Ruhsal zevk, veriyor bana hürriyetimi)



213


Driving compulsion, morbid thoughts come to mind
(İçimden gelen baskılarla, hastalıklı düşünceler geliyor aklıma)
Sexual release buried deep inside
(Derinlerden gelen cinsel tutkular geçiyor harekete)
Complete control of a prized possession
(Değerli bir mala bütünüyle sahip olmak gibi)
To touch and fondle with no objection
(Dokunmak ve okşamak, itiraz görmeden)
Lonely souls, an emptiness fulfilled
(Boşluğun doldurduğu yapayalnız ruhlar)
Physical pleasures and addictive thrill
(Bedensel zevkler ve bağımlılık yaratan heyecanlar)
An object of perverted reality
(Sapık gerçekliğin nesnesi)
An obsession beyond your wildest dreams
(En vahşi rüya ötesinde bir fikr-i sabit gibi)

Death loves final embrace
(Ölüm bayılır, son kucaklaşmaya)
Your cool tenderness
([O] Sakin şefkatin)
Memories keep love alive
(Anılar aşkı canlı tutar)
Memories will never die
(Anılar asla ölmez, yaşar)

The excitement of dissection is sweet
(Ne tatlı [şey] paramparça etmenin heyecanı)
My skin crawls with orgasmic speed
(Tenim orgazmik bir hızla sürükleniyor sanki)
A lifeless object for my subjection
(Ölü bir nesne, hükmedeceğim)
An obsession beyond your imagination
(Tahayyül edemeyeceğin bir obsesyon)
Primitive instinct, a passion for flesh
(İlkel bir güdü, ete olan tutku)
Primal feeding on the multitudes of death
(Başlıca besin kaynağı sayısız ölüm olan)
Sadistic acts, a love so true
(Sadistçe fiiller, öyle hakiki bir sevgi ki bu)
Absorbingly masticating a part of you
(Emercesine çiğniyorum bedeninin parçalarını)

I need a friend
(Bir dosta ihtiyacım var)
Please be my companion
(Lütfen yanımda ol)
I don't want to be Left alone with my insanity
(Deliliğimle bir başıma kalmak istemiyorum)


Erotic sensations tingle my spine
(Erotik düşünceler omurgamı diken diken ediyor)
A dead body lying next to mine
(Ölü bir beden uzanıyor yanımda)
Smooth blue black lips
(Düzgün mavi siyah dudaklarıyla)
I start salivating as we kiss
(Salyalarım akıyor onunla öpüşürken)
Mine forever, this sweet dead
(sonsuza dek benim, bu tatlı ceset)
I cannot forget your soft breaths
(Yumuşacık soluklarını unutabilmek mümkün değil)
Panting excitedly with my hads around your neck
(Ellerim boynunu heyecanla sarmalarken)
Shades are drawn
(Gölgeler kapattı herşeyi)
No one out can see
(Hiç kimse görmedi)
What I've done
(Ne yaptığımı)
What's become of me
(Ne hale geldiğimi)
Here I stand
(İşte buradayım)
Above all that's been true
(Anlattıklarım gerçek)
How I love
(Nasıl sevdiğim seni)
How I love to kill you
(Nasıl sevdiğimi, seni öldürmeyi)

20 Kasım 2006 Pazartesi

I Prefer Slayer in Dark Mood...

Klasik müzik için canımı versem de, neşenin, dinginliğin, huzurun, sükunetin ve mutluluğun sesidir o, bir olgunluk hali, notalarla konuşan Tanrı gibi...
Metal ise şeytanîdir, en metal olan Slayer ise yüklendiği misyonunun şuurunda, şeytana atfedilebilinecek tüm kavramları tüm küstahlığıyla taşıyan bir müzik yapıyor, bu yüzden Slayer seven/dinleyenden uzak durun; onlar kaostur, kötülüktür, saçmalıktır, bayağıdır, sahtedir, alçaktır,bencil ve sadisttir...

Kendinizi ne kadar kötü hissediyorsanız Slayer o derece ilaçtır size; ama aslında zehirli bir balden ibarettir, çünkü tedavi etmez, yara sarmaz: Ama uyuşturur, (iyice) salaklaştırır, şaşkına çevirir, düşünme hassasını olanaksızlaştıran bir tüm uyuşturudur o...

Aşağıda çooooooook uzuuuuuuun bir liste göreceksiniz, Slayer müzikografisinde albümlere göre bazı şarkıların ellerimle yaptığım tercümeleri...
Slayer asla müzikten ibaret değildir.
O şeytanın bizzatihi kendisidir...

Aşağıdaki şarkılar şeytanlar için... Internet dünyasına bir hizmetim olsun istedim. Bold mısralar tarafımca sevildiğinden o hale getirilmiştir.


Birinci Bölüm:


"Show No Mercy" (1983)

Show No Mercy

I am the menace in your eyes
(Gözlerindeki tehdidim ben)
The one you can't escape
(Kendisinden kaçamayacağın kişi)
Your life falls in my grasp
(Yaşamın düşüyor onu kavrayan ellerime)
Your know your end is near
(Biliyorsun ki sonun yakın)
You pray your God will help
(Tanrına dua ediyorsun yardım etsin diye)
His strength no match for mine
(O'nun gücü benimkine denk değil ki)
Your last hope slips away
(Son ümitlerin de uçup gidiyor)
Thy soul begins to bleed
(Ruhun başlıyor kanamaya)
I tear your flesh to shreds
(Kıymık kıymık parçalıyorum bedenini)
Burn holes throughout your mind
(Zihninde alev alev yanan çukurlar)
Your eyes now filled with blood
(Gözlerin kanla doldu şimdi)
A victim of my force
(Kuvvetimin kurbanısın)
In endless agony
(sonsuz ıstırap içinde)
You realize your defeat
(Uğradığın bozgunu farkediyorsun)
Recite my Master's chants
(Efendimin kutsal ezgilerini artık ezberden okuyabilirsin)
Your soul now his to keep
(Artık ruhunun sahibi O'dur)

"Haunting The Chapel" (1984)


"Hell Awaits" (1985)


At Dawn They Sleepten bir parçaçık…

Driven by the instinct of centuries of horror
(Yüzlerce yıllık korkunun güdülendirmesiyle süregelen)
Implanted along the brain of the sickening parasite
(Hastalık saçan asalakları beyne ekilmiş)
Linked together by one trait
(Birbirine tek bir alâmet-i fârika ile birleştirilmiş)
The Hell-filled need to kill... kill... kill... kill... KILL!
(Cenennem dolusu bir ihtiyaçtır öldürmek... öldürmek... öldürmek... ÖLDÜRMEK!)



Praise Of Death’ten bir bölüm:


Running and hunting and slashing
(Koşun, avlayın ve kamçılayın)
And crushing and searching
(Ve Un ufak edin, araştırın)
And seeing and stabbing and shooting
(Ve bulun, sonra bıçaklayın, ardından vurun)
And thrashing and smashing and
(Hem pataklayın, hem parçalayın, ve)
Burning destroying and killing
(Yakın, yok edin ve öldürün)
And bleeding and pleading then Death...
(Kanını dökün, yalvartın ve sonrası Ölüm...)


"Reign In Blood" (1986)


Altar Of Sacrifice

Waiting the hour destined to die
(Ölüme adandığın saati beklerken)
Here on the table of Hell
(Burada, Cehennem sofrasında)
A figure in white unknown by man
(Beyazlar içinde bilinmeyen bir siluet)
Approaching the Altar of Death
(Yaklaşıyor Ölüm Sunağına)
High priest awaiting dagger in hand
(Baş Rahip elindeki hançerle beklemede)
Spilling the pure virgin blood
(Saf kanını akıtırken, bakirenin)
Satan's slaughter, ceremonial death
(Şeytan'ın cinayeti, ölüm seramonisi)
Answer his every command
(Tüm emirlerine riayet et O'nun)
Death will come easy just close your eyes
(Ölüm gelecek çabucak, gözlerini kapatman yeterli)
Dream of the friends you'll see
(Dostlarını göreceksin rüyanda)
Heavenly failure losing again
(İlâhî olan gene kaybetti)
Move on to a new form of life
(Yeni bir yaşam formuna doğru harekete geç, [hadi])
Altar of sacrifice, curse of the Damned
(Kurbanın sunağı, Lanetli*nin gazabı)
Confronting the evil you dread
(Yüzleş sana dehşet veren kötülükle)
Coalesce into one your shadow and soul
(Gölgeni ve ruhunu kaynaştır birbiriyle)
Soon you will meet the undead
(Birazdan tanışacaksın hiç Ölmeyen**le)

Enter to the Realm of Satan!
(Şeytan'ın Krallığına duhûl et!)

Blood turning black, the change has begun
(Kan siyaha dönüşüyor, değişim başladı)
Feeling the hatred of all damned in Hell
(Cehennemdeki tüm lanetlilerin nefretini hissederken)
Flesh starts to burn, twist and deform
(Etin yanmaya başlıyor, buruşmaya ve bozulmaya)
Eyes dripping blood realization of death
(Gözlerin akıyor, ölüm vaki oluyor)
Transforming of five toes to two
(Beş parmağın ikiye iniyor)
Learn the sacred words of praise, hail Satan
(Şeytan'ı meth-ü senâ et, selam dur O'na)

* Şeytan'a tekabül eder. ** yukarıdakinin aynısı.


Raining Blood

My sinful glare at nothing holds thoughts of death behind it
(Ölümcül düşünceler yatıyor, günahkâr bakışlarımın ardında)
Skeletons in my mind commence tearing at my sanity
(Zihnimdeki iskeletler akıl sağlığımı deşiyor)
Vessels in my brain carry death until my birth
(Beynimin kıvrımları doğumdan bu yana ölüm taşıyor)
Come and die with me forever
(Gel ve öl benimle ebede kadar)
Share insanity (Deliliğimi paylaş benimle)

Do you want to die?
(Ölmek ister misin?)

The waves of blood are rushing near, pounding at the walls of lies
(Kan dalgaları yalanlardan inşa edilmiş duvarlara çarpmakta, seller gibi akarak)
Turning off my sanity, reaching back into my mind
(Akıl sağlığımı durdurup, zihnime ulaşarak)
Non-rising body from the grave showing new reality
(Mezarda yatan bedenlerdir bana yeni gerçekleri gösterenler)
What I am, what I want, I'm only after death
(Neyim, nedir istediğim, ben sadece ölümün ertesiyim)

Trapped in purgatory
(Arafta tuzağa düşürülmüş)
A lifeless object, alive
(Yaşam dışı bir nesne, hayat süren)
Awaiting reprisal
(Misillemeyi bekleyen)
Death will be their acquisition
(Ölüm olacak ellerine geçen)
The sky is turning red
(Kızarıyor gökyüzü)
Return to power draws near
(Güce dönüşüp çekiliyor yakınıma)
Fall into me, the sky's crimson tears
(Düşüyor üzerime, semanın al gözyaşları)
Abolish the rules made of Stone
(Taşların yapısını tümden değiştiriyor)
Pierced from below, souls of my treacherous past
(Aşağılardan nüfuz ediyor hain geçmişimdeki hayaletler)
Betrayed by many, now ornaments dripping above
(İhanete uğramış pek çoğu, süs gibi damlıyor yukarılardan şimdi) Awaiting the hour of reprisal
(İntikam saatini beklerken)
Your time slips away
(Zamanın akıp gidiyor)

Raining blood
(Kan yağıyor)
From a lacerated sky
(Yırtılmış gökyüzünden)
Bleeding its horror
(Dehşet kanıyor)
Creating my structure
(Bedenimi yaratarak)
Now I shall reign in blood!
(Bundan böyle krallığım kanlı olacak!)



"South Of Heaven" (1988)


Cleanse The Soul


Body that rests before me,
(Yanıbaşımda dinlenen beden)
With every dying breath,
(Ölüme yaklaştığı her nefesinde)
Spellbound and gagged,
(Büyülenmiş ve suskun halde)
I commence your flesh to dirt.
(Başlıyorum etini kirletmeye)

Body that lay before me,
(Yanımda uzanan beden)
In everlasting death.
(Ölü sonsuza dek)
Entombed in abscess,
(Cerahat içine defnedilmiş)
To rot and lie stinking in the earth.
(Mide bulandırıcı kokular yayarak çürüyecek)
Empty altar awaits its victim
(Boş sunak bekliyor kurbanını)
Stained glass windows black.
(Renkli camlar, kara pencereler)
Candles burn the midnight oil,
(Mumlar yanar gece yarısında)
Incense fills the night.
(Tütsü doldurur geceyi)
Observing trance awaking state
(Transın insanı uyandırdığı gözlenir)
Lying still unknowing.
(Hiçbir şey bilmeden uzandığında)
Reciting the passages of time
(Devrin pasajları ezberden okunurken)
Prepare for the impaling.
(Kazığa oturtulmaya hazırlıktır bu)

Death's an art, flesh and earth never part,
(Bir sanattır ölüm, et ve dünya ayrılmaz birbirinden)
A power of the mind.
(Zihnin gücüdür)
Death shines on the air of silence,
(Sükûnet havası üzerinde ışıldar ölüm)
A ritual of endless time.
(Sonsuzluğun ayini bu)
Purged of your dead body,
(Cesedinin temizliği)
Sacrificed of your life.
(Hayatının kurban edilmesi)
Unearthly ritual sealed in fire
(Dehşet veren ayin mühürler ateşi)
Enter the Kingdom of Desire.
(Tutkunun Krallığına gir şimdi)



Mandatory Suicide


Murder at your every foot step.
(Her adım başı bir cinayet)
A child's toy sudden death.
(Ani ölüm bir çocuk oyunu gibi)
Sniper blazes you thru your knees
(Pusudaki nişancı dizlerine kadar alevlere boğar seni)
Falling down can you feel the heat,
(Yıkılırken hissedersin sıcaklığı)
Burn!
(Yan şimdi!)

Ambushed by the spray of lead
(Püsküren kurşunların tuzağına düşmüşken)
Count the bullet holes in your head.
(Kafandaki delikleri say hadi)
Offspring sent out to cry,
(Çocuklar ağlaşırlar)
Living mandatory suicide.
(Yaşarken zorunlu intiharı)
Suicide.
(İntiharı)

Holes burn deep in your chest,
(Göğsünün derinliklerindeki delikler ıstırapla yanar)
Raked by machine gun fire.
(Yaylım ateşinde tırmalanmışsın sanki)
Screaming soul sent out to die,
(Haykıran ruhun ölüme gider)
Living mandatory suicide.
(Yaşarken mecburi intiharı)
Suicide.
(İntiharı)

Lying, dying, screaming in pain.
(Yalanlar uydurmak, ölmek, feryat etmek acıyla)
Begging, pleading, bullets dropp like rain.
(Yalvarsan da, yakarsan da yağmur gibi yağar mermiler)
Mines explode, pain sheers through your brain,
(Mayınlar patlar, ıstırap doğruca beyne çıkar)
Radical amputation, this is insane.
(Organların köklerinden kopması, işte budur manyaklık)
Fly swatter stakes drive through your chest.
(Plastik bir sinek öldürücü gibi giydiğin çelik yelek)
Spikes impale you as you're forced off the crest.
(Kazığın üzerine dibine kadar oturturmuş haldesin sen)
Soldier of misfortune (Talihsizliğin askeri) [Deep Purple’a atıf]
Hunting with bated breath.
(Gittikçe azalan nefesinle avlanırken)
A vile smell, like tasting death.
(İğrenç bir koku, sanki ölümün tadı)
Dead bodies, dying and wounded
(Cansız bedenler, ölü ve yaralı)
Litter the city streets
(Kentin sokakları bir tür sedye)
Shattered glass, bits of clothing and human deceit.
(Kırık dökük camlar, parçalanmış elbiseler ve insan düzenbazlığı)
Dying [in] terror,
(Dehşet içinde ölüm)
Blood's cheap, it's everywhere.
(Kan ucuz, ve her yerde)
Mandatory suicide, massacre on the front line.
(Metazori ölüm, ön saflar böyle katledilirler işte)


Spill The Blood


Come walk with me through endless time
(Gel ve zamanın sonsuzluğunda yürü benimle)
See what has been and what the future sees.
(Neler olduğunu gör, ve ne olacağını, gelecekte)
Share the wisdom of the old world that has past,
(Geçmişte kalan dünyanın bilgeliğini paylaş sen de)
Step in a life that's yet to be born.
(Yeni doğmuş bir hayata at ilk adımını)
You spill the blood,
(Akıt kanı)
Eternal soul.
(Ebedi Ruha)

I'll show you sights that you would not believe.
(Sana inanamayacağın manzaralar göstereceğim)
Experience pleasure though unobtained.
(Yaşanmamış zevkleri tadacaksın)
At one with Evil that has ruled before,
(Şeytan’ın öteden beri sahip olup hükmettiği)
Now skull the stench of immorality.
(Kafan ahlaksızlığın pis kokularıyla dolun şimdi)
You spill the blood,
(Akıt kanı) Eternal soul.
(Ebedi Ruha)

Spill the blood let it run on to me,
(Kan dök, bırak bana doğru aksın)
Take my hand and let go of your life.
(Elimi tut ve bırak terk etsin seni yaşamın)
Close your eyes and see what is me,
(Gözlerini yum ve ben neyim, gör, anla)
Raise the chalice, embrace for evermore.
(Kadehini kaldır şerefe, sonsuzluğu kucakla)
You've spilt the blood,
(Sen döktün kanı)
And I have your soul.
(Ve ben sahip oldum ruhuna)


Live Undead


Cascaded darkness
(Kat be kat karanlık)
Walls closing on me.
(Duvarlar Kapanıyor üstüme)
Nailed shut but my eyes still see.
(Sımsıkı yumulan gözlerim gene de görüyor her şeyi)
Severe anguish as my body evolves.
(Şedîd ıstırapla genişliyor bedenim)
The pain of life after death it resolves.
(Ölümden sonraki hayatın acısı ile eriyor sanki)
Emptiness in twilight's rebirth,
(Alacakaranlığın yeniden doğuşundaki boşluk [gibi])
The faint sounds of shoveled earth.
(Üzerine küreklerle toprak atılan dünyadan gelen baygın sesler)
Madness growing as your mind dissolves.
(Delilik had safhada, aklın mülgâ olurken)
Merely secret in my dreams.
(Yalnızca bir sır, rüyalarımda gizli)

Night grows cold, twilight's near,
(Gece büyüyor buz gibi, alacakaranlık yakın)
On the edge of madness the wounds are sheared.
(Çıldırmanın sınırı, yaraların kapladığı)
Forms of hanging, flesh shredded carcass
(Türlü türlü idam şekilleri, kıyılmış insan bedenleri)
No spared breath.
(Bir soluk [almaları] dahi esirgenen)
Imprisoned in a shell, ready to explode.
(Bir kabukta hapsolmuş, hazırlar infilaka)
Dead soul,
(Ruh ölü)
Stone cold, (Taşlar soğuk)
Out into the night.
(Gecenin içine doğru)

Voices inside my head
(Kafamın içindeki sesler)
Hold me under.
(Sımsıkı tutuyor beni)
Voices oppress.
(Sesler zulmediyor)
Like roaring thunder.
(Kükreyen gökgürültüsü gibi)

An echo bouncing inside my brain.
(Beynim içinde tepiniyor bir yankı)
How much can I take of the pain,
(Daha ne kadar çekebileceğimi bu acıyı)

The pain!
(Acı!)

A war raging deep inside my head,
(Öfkeli bir savaş sürüyor kafamın derinliklerinde)
A split decision that will end with me dead.
(Onu çatlatacak bir hüküm bu, sonuçlanacak ölümümle)
You see the agony in my eyes,
(Gözlerimdeki can çekişmeyi görüyorsun)
Protruding aimless,
(amaçsızca pörtlekleşmiş halde)
I think it's time to die.
(Sanırım artık ölme zamanı)

A cannibal's desire feeds the fire
(Bir yamyamın tutkusu ateşi besliyor)
That burns in your head.
(O ateş kafanın içinde yanıyor)
Intense pain eats away at your brain,
(Yoğun ıstırap beynini yiyip bitiriyor)
Thorazine pumping through your veins.
(Torazin pompalanıyor, damarlarından)

Death walks inside you,
(Ölüm adımlıyor içinde)
Smell death around you
(Kokla onu çevrende)
Hell's evil spell takes a soul,
(Cehennemin laneti bir ruha sahip oluyor)
Hear the sound of the bell Çan sesine kulak ver)
Counting off death tolls.
([Sanki] ölüme giriş vergisini sayıyor)

Laughing as you eternally rot,
(Sonsuza dek çürümüşken sen, gülecek sana)
Searching for human flesh
(Sen ararken hayat sürer bir bedeni)
And life's blood.
(Ve yaşam veren kanı)

"All My Life" diye bir şarkı vardı eskilerde...

18 Kasım 2006 Cumartesi

Wenn man auch nach Mekka treibe
Christus's Esel, würd'er nicht
Dadurch besser abgericht,
Sondern stets ein EseL bleibe.


J. W. v. G.

16 Kasım 2006 Perşembe

Müzik Bazen de Ruhun Zehridir...Ama O Zehir Ne lezizdir!

Daha serti yok…
Daha kötüsü yok…
Daha âsisi yok…
Daha acımasızı yok…
Daha bunaltıcısı yok…
Daha kâfiri yok…
Daha yorucusu yok…
Yok kere yok, ama onlar tüm görkemleriyle, kudretleriyle, karizmalarıyla, benzersizlikleriyle ve meydan okuyan şarkılarıyla bir dev olarak varlıklarını sürdürüyorlar…
Oradalar…
“Artık yeter” diyenlere inat…
“Bu kadarı da fazla” diyenlerle alay edercesine…
“Yuh yani, manyak mı lan bu adamlar” diye şaşıranlara orta parmaklarını göstererek…
“Oğlum bunları dinleme, bari Iron Maiden falan dinle” diyen anneciğime nanik yaparak…

Dinleyiciyi mazoşist zevkin doruklarına böylesine çıkartan bir başka grup yok dünyada, bundan evvel olmadı, olmayacak bundan sonra…

Bu yazı, SLAYER için…

Amerikalı bir grup bu… İlk albümlerini çıkardıkları 1983 yılından bu yana yirmi üç sene geçti... O yıl çıkardıkları “Show No Mercy” albümündeki grup üyeleri şimdi yirmi üç sene yaşlandılar, saçlarındaki beyazlar, bellerini kalınlaştıran yağ tabakaları, gözlerinin altındaki kırışıklıklar güneşle sıvanamayacak kadar bariz balçıklar belki, ama adamların böyle de bir derdi yok ki!

Onlar Slayer…
Onlar merhametsiz…
Sapık…
Sadist…
Satanist…
Narsist…




...Ve kimseye benzemiyorlar… Kalıplara sığmayan, şablonlara uymayan…Biricik, unique…

Zordur Slayer dinlemek…. Müzikleri tahammül edilemez ölçüde serttir, tavizsizdir, sert ve hızlı. Vokal Death-Metal tarzında müzik yapanların gibi gibi böğürtülü değil, ama daima bir haykırış ve hırlama şeklinde işitilir... Öyle tuhaf bir olgudur ki slayer, grubun vokalisti Tom Araya, 'Diabolus In Musica' (1998) albümüne kadar şarkı söylemeyi bilmiyordu kanaatimce, ancak bu çalışmadaki şarkıları adam gibi söyleyip sesini bir enstruman gibi kullanmayı öğrenmiştir. (Dikkatinizi çekerim, grubun dokuzuncu albümünde başarabilmiştir bunu.)


Slayer, müzikal tavrını değiştirmeyen nadir heavy-metal gruplardandır. Metallica'nın 1990 (Black Metallica) albümünden sonra ihtiyarladıklarını düşünüp pazarlarını daha fazla genişletme amacıyla 8-12 yaş grubu kızlar için müzik yapmaya başlaması, Bruce Dickinson'ın Iron Maiden'dan ayrıldığı süreçte grubun yaşadığı savrukluk ve kendini bilmezlik, Megadeth'in kendini her albümde tekrar etmesi gibi sıkıntılar bu grubun müzikografisinde vaki değildir.

Slayer, daima çizgi
sinde yürür.

Bir benzetme yapacak olursak, Slayer Metal camianın Müslüm Gürses'i, [-ki O bile değişti] grubun fanatikleri de 'Biz Müslüm Baba'dan başkasına eyvallah demeyiz' diyen jiletçi tipleri andırır.

Şarkılarının ana temaları
'Seasons In The Abyss' (1990) albümler,ne kadar Satanizm, cehennem, ölüm üzerine kurulurken, mezkur albümden sonraki çalışmaları [teoriden pratiğe geçiş süreci olsa gerek) daha ziyade öldürme, ırza geçme, işkence, nekrofili, din düşmanlığı şeklinde belirginleşmiştir. “God Hates Us All” (2001) albümüyle beraber, bu temalarından yanı sıra kuvvetli bir Tanrı düşmanlığı, dine karşı küfür kakafonisi almış başını yürümüştür.

Okuduğunuz blog, “Christ Illusion” albümleriyle bir kez daha değişmezliği, nefret ve düşmanlık duygularını kendisine şiar edinip tavizsiz duruşlarını sürdürerek status quo’yu geçen onca yıla rağmen hiçbir sapma olmadan koruyan SLAYER’ı konu alan bu yazı serisine başlamaktan gurur duyar.

“Anlatılmaz, yaşanır” diyenlere inat, anlatmayacağım daha fazla ancak bundan sonraki birkaç yazıda şarkı sözlerinin tercümesini koyacağım buraya…

… Be Slayerized…

Bir Gün Sıra Bana Gelecek... ve Sana...




[...] Hamlet: Kimin kafatası o?
Mezarcı: Ne hınzırdı, ne zırıpın tekiydi o! Bildin mi kim?
Hamlet: Nerden bileyim!
Mezarcı: Canı cehenneme deli deyyusun! bir keresinde koca bir testi Ren şarabını başımdan aşağı boca ettiydi. İşte bu kafatası, beyim, kralın soytarısı Yorick belasının kafatası!
Hamlet: Bir bakayım şuna! (Kafatasını eline alır) Ah, zavallı Yorick! İyi tanırdım onu, Horatio, çok hoş bir adamdı, oyunbaz mı oyunbaz... Öylesine pırıl pırıl bir zekası vardı ki. Beni sırtında taşırdı boyuna. Şimdi ne iğrenç geliyor gözüme, içim bulanıyor! Kimbilir kaç kere öptüğüm o dudaklar işte şu girintinin oradaydı! Nerde o nüktelerin, alayların, türkülerin, sofrayı kırıp geçiren parlak buluşların haa? Şimdi sen sırıtıyorsun ama, ortada kimse yok sana gülecek!
[...]

Hamlet, Perde 5, Sahne 1'den.

10 Kasım 2006 Cuma

Ben,Sen,O,Biz,Siz ve diğerleri...



Hastalıklı bir dimağa deva bulamaz mısın?
Köklü bir esefi hafızadan söküp atamaz
Beyinde yer etmiş ıstırabı oradan kazıyamaz mısın?
Ve unutkanlık veren tatlı bir panzehirle
Arındıramaz mısın bu tıkanmış göğsü
Kalbi daraltan bu tehlikeli yükten?
Macbeth, V,3




Ait olmadığım bir dünyada, yabancısı olduğum ve bir türlü alışamadığım bu anlamsız hayatın istemediğim parçası olarak süregidiyor yaşamım… Öylesine uzak ki olgular, hiçbir şey benim değil ve ben hiçbir şeyin bir şeyi değilim… Etrafım, yakın çevrem, uzak çevrem, daha uzak çevrem, aslında öylesine yabancı ve ırak bana… Gün be gün daha da artıyor aradaki mesafe, bir big bang sonrasında olanlar gibi, belki göreceli hangi noktanın sabit alınması gerekliliği, uzaklaşan onlar mı yoksa ben mi, ama işte, çok açık ki, gün be gün öteleniyor insanlar ve kavramlar…

Hayat: Grotesk bir örgüsü var, tıpkı gösterişsiz ve ucuzca ciltlenmiş bir kitabı sebepsiz ve amaçsız bir hareketle duvara çivilemek gibi… O kitap bizleri sembolize ediyor ve duvar da şikâyet ettiğimiz, memnuniyet duymadığımız bu yaşamı. Bir çivi, daha doğrusu ilk çivi, ağlayarak nefes almaya başladığımız bu mücadeledeki ilk ve sürekli ıstırabımız, Şair boşuna “dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır” demiyor, son nefese kadar nihayet bulmayacak savaşımız… Yaşamak zorundalığımız bir duvara çivilenmekten farksız, hadi duvar demeyelim ve biraz daha dramatize edelim, gerilmemiz için hazırlanmış çarmıha ilk çivilenmemizdir hayata gelmek… “Ol Mâhiler ki, derya içredürler, deryayı bilmezler” misali, çevremizdeki herkes, ama HERKES mütemadiyen çarmıha gerildiği ve yaşamları boyunca orada asılı kaldığı için, kimsecikler garipsemiyor bu durumu, her şey o kadar kanıksanmış ki! Tek bir fark ve bundan kaynaklanan itiraz var; “sen neden tek bir çiviyle duruyorsun o çarmıhta? Senin öteki eline ve ayaklarına da çivi geçirilmeli” diyorlar aralarındaki bazı kişilere…

Duvara raptedilmiş öz kitabımıza ikinci çivi; iş ve kariyer… Bu “doğduğumuz” anda vücudumuza saplanan bir çivi olmadığından, acısı ilkinden daha fazla hissediliyor haliyle, ama “oldu da bitti maşallah” veya “bütün zarlar bir gün yırtılacaktır, ama sonrasında her şey daha güzel olacak” edasıyla durum meşrulaştırıyor; “aaaa, tek çiviyle durulur mu çarmıhta? Kendi çarmıhında (yani ayaklarının üzerinde) durmak zorundasın.”

Üçüncü çivi ki, artık buna haşırt diye kitaba saplanan kazık diyeyim: İlk iki çiviyle zaten duvarda ilelebed kalacak gibi olan kitap, hala akıllanmamıştır ve “benim burada ne işim var, kitap dediğin ya kitaplıkta, ya masada ya da bir yatağın başucunda olur, duvara kitap çivilemek de nasıl bir şey, bir kere çivilenmiş haldeyken ne kapağım, ne de sayfalarım açılabilir, ben dünyayı göremeyeceğim gibi açılamam, kendimi ve içimdekileri anlatamam kimseye bu halde” diye düşünmeyecek haldedir çünkü. İşte bu kitap tam ortasına geçirilecek adam akıllı bir kazığa müstehaktır. Şairin “siz istediniz belanızı, Allah da verdi” mısraı gibi, evlensin, çoluk çocuk sahibi olsun, mesut mutlu bir hayat sürsün… Çarmıhta ellerinden asılıyken ayaklarına da koca bir çivi istemiş bu kimse, hem de gönüllü olarak: Pilatus’un askerleri naz mı yapacaklar bu dileğe? Adama geçirirler pişman edercesine!

Artık kitabın kitaba benzeyen bir yanı kalmamıştır… O bir kitap olarak değil, taşıdığı ve dönüştüğü çiviler olarak görünmekte, böyle ele alınmakta ve değerlendirilmektedir...

Yeats ne güzel buyurmuş:

What shall I do with this absurdity –
O heart, O troubled heart – this Caricature,
Decrepit age that has been tied to me
As a dog’s tail?

Ne yapacağım bu saçmalıkla
Ey Gönlüm, ey muzdarip gönlüm – bu karikatür
Bu eli ayağı tutmayan çağ ki düğümlenmiş bana,
Sanki bir köpeğin kuyruğuna bağlanmış gibi…


Gel de Slayer dinleme… Camus'un Uyumsuzu çarmıha tek eliyle çivilenip Slayer dinler, mutsuz olur ve tedaviden umutsuz bir an evvel ölmeyi bekler.

5 Kasım 2006 Pazar

Bacon'a Reddiye...

Çünkü bu benim artık kanamaktan dahi sıkılmış, hal-i hazır durumunu fazlasıyla kanıksayıp "böyle de yaşıyorsun işte, takma kafana be abicim, olur böyle şeyler" diye utanmadan beni teselli etmeye kalkışan yaram...
Bu koca yara, ufacıktı başlarda, ne zaman ortaya çıktığını tam hatırlamasam da, ilk emarelerin belirginleşmesi bir kaç yıl önceye gidiyor galiba... Zamanla lebensraum'unu genişletti, yayıldı, serpildi, ve işte bu günlere getirdi beni...

Anlamıyorum... Zorlanıyorum, kasıyorum kendimi, tekrar okuyorum, üzerinde düşünüyorum, bazen kafamın içine giriyor bir şeyler, çoğu zamansa paralel geçiyor beynime ve uğramıyor içeriye... "Eskiden, çok eskiden" bir çekim gücü vardı beynimin, havada dolanan, kağıtlara yazılı, görsellerle ifade edilen "bilgiyi" çekerdi kendisine, ve hapsederdi sonra içinde tasnifli dosyalara... İşlerdim onları, rafine eder, süzer ve sonra da hükmederdim bilgiye... Ama artık...
Hep şaka yollu "harddiskim çok geniş ama işlemcim zayıf" derim insanlara, lakin bellek doldu işte, itirafımdır... İşletim sistemim bozulmuş olabilir, sonuçta yaşlanıyorum herkes gibi... Virus bulaşmıştır belki de... veya artık yetersiz harddisk, ve neyi nasıl formatlayacağını, sileceğini bilmeyen bir technologically-challenge özürlüsüyüm ben... Böyle değildim... Düşüncelerim hızlı, çıkarımlarım şaşkınlık vericiydi, tenezzül eder de biriyle paylaşırsam hayrete düşürürdüm - tabii anlayabilme yetisine sahip- insanları...
Onlar güzel günlerdi ahbap...

Seneca buyurmuş: "İyi bir zihne sahip olmanın ilk şartı, zihne herşeyi doldurmamaktır."

Gazâli demiş: "Faydasız ilimden Allah'a sığınırım."

En psikopat amca Schopenhauer olduğundan, O iyice abartmış: "(...) Bir çok eğitimli insanın durumu bundan farklı değildir: Okumak kendilerini aptallaştırır. Çünkü her boş vakitte okumak ve sürekli olarak sadece okumak zihni, mütemadiyen elle çalışmaktan daha fazla felç edici bir etkiye sahiptir, zira bu ikinci durumda uğraş kişiye kendi düşüncelerini takip edebilme imkanı sunar. Nasıl ki yabancı bir cismin ağırlığı üzerinden hiç eksik olmayan bir çelik yay, sonunda esnekliğini kaybeder; bir başka kimsenin düşünceleri sürekli olarak üzerinde bir baskı yahut tazyik unsuru olarak varlığını korursa bir zihnin durumu da buna benzer. Sürekli yiyerek bir kimse midesini bozar ve böylelikle bütün bedenine zarar verirse, zihin de lüzumundan fazla beslenerek boğulabilir. Bir kimse ne kadar fazla okursa, okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır; zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tablete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur ve okunan şeyler ancak derin düşünerek hazmedilebilir, eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli olarak okursa okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur. (...) "

Bunca yıllık ömrümü deliler gibi okuyarak geçirdiğim sonucu çıkmasın, yok öyle bir şey, binlerce kitabım da olmadı, ama eskiden unutmazdım okuduğumu...

Şimdi ise içimde acısını hissettiğim tek şey; beynimin ciddi anlamda kıvrımları törpülenmiş bir et parçası haline geldiği,intellectual yetisini büyük oranda kaybetmiş ortalarda gezinen döküntü bir orospu olduğu...

3 Kasım 2006 Cuma

A Fool's Paradise Is A Wise Man's Hell (Thomas Fuller)

Sormuştu bir arkadaşım: Cennete girecek olsan, her arzunun gerçek olacağını da biliyorsun by definition, ne isterdin?

Üç Dilek masalı gibi bir durum bu, sıkıntı verici bir çatışma hali, çünkü tutkuları bir sıraya koyup dile getirmek de aslında bir tür sınırlamaktır, bu noktada birinden evvel ötekini söylemek zorunda insan ama aslında diğerini de en az onun kadar arzuluyor. Üstelik adı üstünde, cennet burası, dile benden ne dilersen versiyonu hayatın. Bütün leziz çikolatalara, taze kestane şekerlerine ve elmalı kurabiyelere sulanıp bir de karnı ağrımasın ister insan, tüm kızıl, sarışın, kumral ve esmer hatunları yatağa atıp arada bir de çekik göz fantezim olsun ama hiç "yeter" demeyeyim der, en zarif dekorlu villalar ve en güzel manzaralı ferah köşkler bekler, havanın suyun ve tüm doğal yaşamın el değmemiş ilahi güzelliklerini umar... Kısaca bütün bunlar Yunus Emre'nin "cennet cennet dedikleri/ Üç beş köşkle üç beş huri" mısraına hapsedilebilecek "genel" cennet hayalleri... Özelleştirilebiliriz de, adamın biri çıkıp da "Ben La Sagrada Familia'yı Yazlık Saray olarak kullanmak istiyorum, sarayım da bir lagoon ortasından yükselsin, aşçım Zeki Müren olsun ve yemek yaparken bolca teganni buyursun, bahçıvan olarak Goya'yı seçtim, istediğim zaman beni sırtına alıp oradan oraya uçuracak Pegasus'umun seyisliğine de Homeros'u getirdim. Pazartesileri Slayer, perşembeleri Black Sabbath bahçemde bana özel konserler versin, pazar sabahları Herbert von Karajan yönetiminde Berlin Flarmoni Orkestrası misafir olsun bana... Her gün öğlen yemeğinden sonra bir Vivid kızı ile satranç oynayayım, geceleri de denizim sakince dalgalansın ben kitap yazarken. Gelelim Kışlık Sarayıma..." şeklinde uzun ve sıkıcı bir istekler listesi haline dönüştürebilir dileklerini.

Arkadaşıma "herşeyi bilmek isterdim" demiştim... Bilmediğim bir şey kalmaması, yazılan tüm satırları okumak, çıkarılan tüm sesleri duymak, hissedilen tüm duyguları içimde yaşamak, tadılan tüm hazları denemek, bilinen ve bilinmeyen tüm kokuları tanımak, duyu eşiklerimin ortadan kalkması, hafıza ve muhakeme problemleri yaşamadan ne var ne yok bilmek ve muhafaza etmek... İnsan, tanrı, sanat, doğa, bilim ve bilinmeyenler... hepsi, complete works...

Queen çalıyor fonda, "I want it All"

1 Kasım 2006 Çarşamba

Parçaları Birleştirmeyi Seviyorum...

Bu akşamüstü arkadaşım beni arabasıyla evi bırakırken “son zamanlardaki en büyük keşfi”ni paylaştı benimle, Gözyaşı FM. 24 Saat Kuran meali okunan bir kanal. Arapçasını işitip anlamadığımız, onun bunun garip yorumlarını okuyup kafamızı karıştıran ayetlerin bire bir tercümesi, yumuşak sesli bir adamın dilinden Türkçe kuran.

Beş dakikalık yolda dinlediğimiz kanalda kulağıma erişen bir parça ise (gene ve yine ve tekrar, lütfen biri çağrışım düğmemi kapatsın da rahatlayayım!) hemen tuhaf bir başka metin ile çağrışım yarattı beynimde. Zaten bu blog benim ne dehşet verici bir adam olduğumu görünür kılmak için hayat sürüyor, yazacağım bana ne.


1 Aynı gün İsa evden çıktı, gidip gölün kıyısında oturdu.
2 Çevresinde öyle büyük bir kalabalık toplandı ki, kendisi bir kayığa binip oturdu. Bütün kalabalık kıyıda duruyordu.
3 İsa onlara benzetmelerle birçok şey anlattı. «Bakın» dedi, «ekincinin biri tohum ekmeye çıkmış.
4 Ektiği tohumlardan kimi yol kenarına düşmüş. Kuşlar gelip bunları yemiş.
5 Kimi, toprağı az olan kayalık yerlere düşmüş. Toprak derin olmadığından hemen filizlenmişler.
6 Ne var ki, güneş doğunca kavrulmuşlar, kök salamadıkları için kuruyup gitmişler.
7 Kimi, dikenler arasına düşmüş. Dikenler büyümüş, filizleri boğmuş.
8 Kimi ise iyi toprağa düşmüş. Bazısı yüz, bazısı altmış, bazısı da otuz kat ürün vermiş.
9 Kulağı olan işitsin!»
10 Öğrencileri gelip İsa'ya, «Halka neden benzetmelerle sesleniyorsun?» diye sordular.
11 İsa şu cevabı verdi: «Göklerin Egemenliğinin sırlarını anlama yeteneği size verildi, ama onlara verilmedi.
12 Kimde varsa, ona daha çok verilecek ve o bolluk içinde olacak. Ama kimde yoksa, kendisinde olan da elinden alınacak.
13 Onlara benzetmelerle seslenmemin nedeni budur. Çünkü,
`Gördükleri halde görmezler.Duydukları halde duymaz ve anlamazlar.'
14 «Yeşaya'nın şu peygamberlik sözü onların bu durumunda gerçekleşmiş oluyor:
`Duyacak duyacak, ama hiç anlamayacaksınız,bakacak bakacak, ama hiç görmeyeceksiniz!
15 Çünkü bu halkın yüreği duygusuzlaştı,kulakları ağır işitir oldu.Gözlerini de kapadılar.Öyle ki, gözleri görmesin,kulakları işitmesin, yürekleri anlamasın,ve bana dönmesinler.Dönselerdi, onları iyileştirirdim.'
16 «Ama ne mutlu size ki, gözleriniz görüyor, kulaklarınız işitiyor!
17 Size doğrusunu söyleyeyim, nice peygamberler, nice doğru kişiler sizin gördüklerinizi görmek istediler, ama göremediler. Sizin işittiklerinizi işitmek istediler, ama işitemediler.
18 «Şimdi ekinciyle ilgili benzetmeyi siz dinleyin.
19 Her kim Göksel Egemenlikle ilgili sözü işitir de anlamazsa, Şeytan gelir, onun yüreğine ekileni söker götürür. Yol kenarına ekilen tohum işte budur.
20-21 Kayalık yerlere ekilen ise işittiği sözü hemen sevinçle kabul eden, ama kök salamadığı için ancak bir süre dayanan kişidir. Böyle biri Tanrı sözünden ötürü sıkıntı ya da zulme uğrayınca hemen sendeleyip düşer.
22 Dikenler arasında ekilen de şudur: sözü işitir, ama dünyasal kaygılar ve zenginliğin aldatıcılığı sözü boğar ve ürün vermesini engeller.
23 İyi toprağa ekilen tohum ise, sözü işitip anlayan birine benzer. Böylesi elbette ürün verir, kimi yüz, kimi altmış, kimi de otuz kat.»

Matta İncili’nin 13. Bölümünden alıntıydı bu metin, kim bilir ne zaman okumuştum hatırlamıyorum. (Ama anlaşılan tamamını bu yakınlarda bir daha gözden geçirmeliyim.) Kuran meali okunan radyo kanalından işittiğim dikkat çekici ayet ise şu, Fetih suresinin 29. ayeti:


"Muhammed, Allah'ın Resülüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rükû ve secde halinde, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir. İşte bu, onların Tevrat'ta ve İncil'de anlatılan durumlarıdır: Onlar filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ziraatçıların hoşuna giden bir ekin gibidirler. Allah kendileri sebebiyle inkarcıları öfkelendirmek için onları böyle sağlam ve dirençli kılar. Allah, içlerinden salih amel işleyenlere bir bağışlama ve büyük bir mükafat vaad etmiştir."


p.s. Annecim sıkça şöyle yakınır; ‘Sen neden normal biri olmadın ki!’

29 Ekim 2006 Pazar

Dostum Yevgeny Shaskin'e Selam Olsun.

"(…) Öldü ve dirilmedi. Nereye gitti bütün bunlar, niçin bu ateş söndü? Anlamıyorum. Başımdan öyle büyük felaketler, kasırgalar da geçmedi. Hiç bir şey kaybetmedim. Vicdanımda hiçbir leke yok, ayna gibi tertemiz. Niçin hayatım böyle harcandı gitti, Tanrı bilir."

Oblomov içini çekerek devam etti:

"Biliyor musun Andrey, benim asıl sorunum içimde ne yakıcı ne de kurtarıcı hiçbir ateşin yanmaması. Hayatımda hiçbir zaman başkalarınınki gibi gittikçe renklenen, parlak bir güne çevrilen bir sabah olmadı; bir sabah ki yakıcı öğlesi geçtikten sonra yavaş yavaş solsun ve kendiliğinden akşama karışsın. Hayır, benim hayatım sönük başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. (…)"

Gonçarov’un Oblomov’undan.