10 Kasım 2006 Cuma
Ben,Sen,O,Biz,Siz ve diğerleri...
Hastalıklı bir dimağa deva bulamaz mısın?
Köklü bir esefi hafızadan söküp atamaz
Beyinde yer etmiş ıstırabı oradan kazıyamaz mısın?
Ve unutkanlık veren tatlı bir panzehirle
Arındıramaz mısın bu tıkanmış göğsü
Kalbi daraltan bu tehlikeli yükten?
Macbeth, V,3
Ait olmadığım bir dünyada, yabancısı olduğum ve bir türlü alışamadığım bu anlamsız hayatın istemediğim parçası olarak süregidiyor yaşamım… Öylesine uzak ki olgular, hiçbir şey benim değil ve ben hiçbir şeyin bir şeyi değilim… Etrafım, yakın çevrem, uzak çevrem, daha uzak çevrem, aslında öylesine yabancı ve ırak bana… Gün be gün daha da artıyor aradaki mesafe, bir big bang sonrasında olanlar gibi, belki göreceli hangi noktanın sabit alınması gerekliliği, uzaklaşan onlar mı yoksa ben mi, ama işte, çok açık ki, gün be gün öteleniyor insanlar ve kavramlar…
Hayat: Grotesk bir örgüsü var, tıpkı gösterişsiz ve ucuzca ciltlenmiş bir kitabı sebepsiz ve amaçsız bir hareketle duvara çivilemek gibi… O kitap bizleri sembolize ediyor ve duvar da şikâyet ettiğimiz, memnuniyet duymadığımız bu yaşamı. Bir çivi, daha doğrusu ilk çivi, ağlayarak nefes almaya başladığımız bu mücadeledeki ilk ve sürekli ıstırabımız, Şair boşuna “dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır” demiyor, son nefese kadar nihayet bulmayacak savaşımız… Yaşamak zorundalığımız bir duvara çivilenmekten farksız, hadi duvar demeyelim ve biraz daha dramatize edelim, gerilmemiz için hazırlanmış çarmıha ilk çivilenmemizdir hayata gelmek… “Ol Mâhiler ki, derya içredürler, deryayı bilmezler” misali, çevremizdeki herkes, ama HERKES mütemadiyen çarmıha gerildiği ve yaşamları boyunca orada asılı kaldığı için, kimsecikler garipsemiyor bu durumu, her şey o kadar kanıksanmış ki! Tek bir fark ve bundan kaynaklanan itiraz var; “sen neden tek bir çiviyle duruyorsun o çarmıhta? Senin öteki eline ve ayaklarına da çivi geçirilmeli” diyorlar aralarındaki bazı kişilere…
Duvara raptedilmiş öz kitabımıza ikinci çivi; iş ve kariyer… Bu “doğduğumuz” anda vücudumuza saplanan bir çivi olmadığından, acısı ilkinden daha fazla hissediliyor haliyle, ama “oldu da bitti maşallah” veya “bütün zarlar bir gün yırtılacaktır, ama sonrasında her şey daha güzel olacak” edasıyla durum meşrulaştırıyor; “aaaa, tek çiviyle durulur mu çarmıhta? Kendi çarmıhında (yani ayaklarının üzerinde) durmak zorundasın.”
Üçüncü çivi ki, artık buna haşırt diye kitaba saplanan kazık diyeyim: İlk iki çiviyle zaten duvarda ilelebed kalacak gibi olan kitap, hala akıllanmamıştır ve “benim burada ne işim var, kitap dediğin ya kitaplıkta, ya masada ya da bir yatağın başucunda olur, duvara kitap çivilemek de nasıl bir şey, bir kere çivilenmiş haldeyken ne kapağım, ne de sayfalarım açılabilir, ben dünyayı göremeyeceğim gibi açılamam, kendimi ve içimdekileri anlatamam kimseye bu halde” diye düşünmeyecek haldedir çünkü. İşte bu kitap tam ortasına geçirilecek adam akıllı bir kazığa müstehaktır. Şairin “siz istediniz belanızı, Allah da verdi” mısraı gibi, evlensin, çoluk çocuk sahibi olsun, mesut mutlu bir hayat sürsün… Çarmıhta ellerinden asılıyken ayaklarına da koca bir çivi istemiş bu kimse, hem de gönüllü olarak: Pilatus’un askerleri naz mı yapacaklar bu dileğe? Adama geçirirler pişman edercesine!
Artık kitabın kitaba benzeyen bir yanı kalmamıştır… O bir kitap olarak değil, taşıdığı ve dönüştüğü çiviler olarak görünmekte, böyle ele alınmakta ve değerlendirilmektedir...
Yeats ne güzel buyurmuş:
What shall I do with this absurdity –
O heart, O troubled heart – this Caricature,
Decrepit age that has been tied to me
As a dog’s tail?
Ne yapacağım bu saçmalıkla
Ey Gönlüm, ey muzdarip gönlüm – bu karikatür
Bu eli ayağı tutmayan çağ ki düğümlenmiş bana,
Sanki bir köpeğin kuyruğuna bağlanmış gibi…
Gel de Slayer dinleme… Camus'un Uyumsuzu çarmıha tek eliyle çivilenip Slayer dinler, mutsuz olur ve tedaviden umutsuz bir an evvel ölmeyi bekler.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!