25 Aralık 2023 Pazartesi

Sonuna Geldiğimiz Bir Başka Sene Üzerine...

Bu senenin de son günlerine geldik. Gregoryen takvim bir hafta sonra 2024’ü gösterecek. 

Nasıl bir yıldı geride bıraktığım?

Tabi ki cevabımı tahmin ediyorsunuzdur. Bok gibi bir seneydi 2023.


Özetleyecek olursam;


Babamın 2022 Eylülünde yakalandığı korkunç hastalığın zorlu ve uzun tedavisi nihayetinde başarıya kavuşsa da başka sorunlar peydahlandı hem yaşı hem de tedavinin olumsuz etkileriyle. Çöktü adamcağız. Yaşlıydı, bir senede ihtiyar haline dönüştü. Annem de 21 yaşındaki bir delikanlının duyarsız tutumuna benzer, sağlığına dair hiçbir şey yapmayıp söylenenleri bunca senedir kulak arkası etmenin acısını çekmeye başladı 2023’te: Kardiyoloji, nefroloji, endokrinoloji, üroloji… Her yerinde sorun var ve tüm doktorlar koro halinde annemin morbid obez olduğunu, derhal zayıflamasını söylüyorlar. Hiç oralı değil. Benim içinse geçmişte yaşadığım böbrek sorunları hafiften canlandı. İdare ediyorum ama. Havva çok şükür, kendini çok yorup yıpratmasının dışında iyi. 


Bir köpek sahiplenmeyi denedik bu sene. Başından sonuna kadar yanlış yönetilmiş bir süreçti. Deneyimsiz insanların travmalı, 18 kg, ev haayatı tecrübesi olmayan bir köpekle yaşamaya kalkışması, aslına bakarsanız akıl tutulmasıyla eşdeğer. Üstelik bir de kedi var evde. Yapamadık, Havva köpeğin bizi ve yaşadığı mekânı korumacı bir tutum alıp yabancılara karşı agresyon göstermesinden ürktü, bense hiçbir hastalığı olmamasına rağmen günde yedi defa (yedi) sokağa çıkartmak zorunda olup kaka yaptırdıktan sonra bir de evin ortasına sıçmasına katlanamadım. Sahiplendiğimiz barınağına iade ettik hayvancağızı. Ona da yazık ettik. 


Havva bu sene emekli oldu. Öngördüğünden çok daha düşük bir maaş bağlandı kendisine, bunun hayal kırıklığını yaşadı epeyce. Çalışmaya, üretmeye devam ediyor bir yandan. 


Geride bıraktığımız sene korkunç depremler sarstı ülkeyi. Deprem gerçeğini unutmuştu insanlar. Çok acı bir şekilde tekrar gündeme yerleşti. Annemlerin bize yakın bir yere taşınmalarını, kırılması beklenen fayın hemen önünden geçtiği Bakırköy yerine zemini görece sağlam bu çevrede daha yeni bir binada yaşamalarını senelerdir söylemekten dilimde tüy bitmişti, sürekli yok saydılar yakarışlarımı. Oturdukları eski evi satıp buralarda yeni bir eve taşınmaları pekâlâ mümkünken, Maraş depreminden sonra kamuoyunda yaşanan panik kıvamındaki farkındalıkla evlerinin değeri düştü, faya uzak ve yeni evlerin fiyatları da arttı. Aslına bakarsanız enerjileri de, güçleri de kalmadı ama son zamanlarda taşınma düşüncesinin dillendirmeye başladılar. Bu iyi bir şey ama şimdi de gayrimenkul fiyatlarındaki bu dinamiği anlayamıyorlar. Fırsat kaçtı. Bakalım 2024’te ne gelişme yaşanacak…


Gelelim bana.


Şimdi gene bok gibiyim, depresyondayım filan yazacağım, kıçınızla gülecek, budak büzeceksinizdir. Öyle ya, on beş yıldan fazla blog yazıyorum ve sürekli ‘bunalımdayım, bu defa çok fena, öncekiler gibi değil’ diye sızlanıp durduğumu düşünüyorsunuzdur. Siktirin gidin oradan, benden daha mı iyi bileceksiniz aq? Neyse, sizin bir kabahatiniz yok tabi, hırsımı sizden çıkarıyor gibi olmayayım, çok ayıp ederim. 


Anne-babamın sağlık durumları hakkındaki çaresizliğim, genel seçim sonuçlarının yarattığı muazzam travma, anormal bir hale gelen hayat pahalılığının toplumun geneli gibi beni felç etmesi; bütün bunların yanısıra hiçbir şey yapmıyor-üretmiyor olma halinin yansıması olan tüketme ve tükenme durumundayım. Tükeniyorum, bunda bir abartı yok. Tamam, emekliyim ama bir işim yok, bir çabam yok, bir sosyal çevrem yok, bir hobim yok, bir uğraşım yok. Yani aslında tam STK gönüllüsü olabilecek durumdayım ama serde KHK’lı olmak var, kim ne yapsın beni de başına dert alsın? Spor yapmıyorum, dil öğrenmiyorum, kendimi geliştirmeye yönelik bir çabam da yok. Kitap okuyorum, gevezelik ediyorum, satranç oynuyorum, civilization ile oyalanıyorum, youtube’dan felsefe/ilahiyat ders videoları izliyorum. Geceleri yatağa gidiş saatim 3’ü 4’ü buluyor, sabah öğlene kadar yataktayım. Hareketim azaldı, yürüyüşüm azaldı, kilo aldım, şiştim. Evden dışarı çıkınca para harcamak benim için kaygı verici, o nedenle aksi gerekmedikçe hep evdeyim. Havva evden çalışıyor, kitap yazıyor, başka işler kovalıyor, üniversiteye gidiyor, ben hep evdeyim. 


Yineleyeyim: Üretmediğim için tükeniyorum. Bu yıl da böyle tükendi gitti, benim gibi. 



Bu senenin kitapları... Kurgu edebiyattan tamamen koptum artık, içim dışım 'ağır' kitap oldu. Sindirebiliyor muyum? Pek sayılmaz. 





Seçim+ Çılgınca artan hayat pahalılığı ve depresif modun, hareketsizlik, eve kapalı bir yaşamla ilintili olduğunu gösteren grafiği görüyorsunuz.













12 Aralık 2023 Salı

Menopoz Üzerine...

Biri bana ‘menopoz nedir, nasıl bir şeydir?’ diye soracak olursa bu fotoğrafı gösteririm. 


Aşağıdaki, Havva’nın çalışma odasından bir görüntü. Bu fotoğrafı çektiğimi, üstelik bloğa koyduğumu bilse kıyameti koparır. Menopoz hakkında dalga geçtiğim için değil, odası bu kadar dağınıkken resimlediğimden ötürü. Neyse, kendisi okulda, bilmem hangi sosyoloji dersinde, o yüzden rahat hareket ediyorum. Malum blogu da okuyamıyor, neyse işte. 







Aralık ayının ortasına geldik, havalar iyice soğudu, dubleks evin üst katında yer alıyor odası, yani kah lodos, kah kuzey rüzgarları derken yazın sıcak olduğu kadar kışın da evin en soğuk köşesi. Çalışma masasının hemen yanında pencere var, altında da kalorifer peteği. 


Fotoğrafa dikkatinizi pek yoğunlaştırmadan göreceksinizdir, odanın ortasında bir elektrikli ısıtıcı, bir de vantilatör konumlanmış halde. Çünkü menopoz ortam ısısıyla kavgalı bir süreç; geçen akşam termometre 6C iken hissedilen sıcaklık 2C idi, odasına kahvesini götürdüğümde karşıma çıkan manzara da şöyle: Pencere ardına kadar açık, üzerinde sadece atlet var, vantilatör çalışıyor ve ter içinde yazdığı kitaba dalmış, çalışıyor. Ayaklarımda çorap, termal içliği sweatshirtle taçlandırmış bir halde odasına girip bu sahneyi görünce kadınlara karşı acıma duygum misliyle arttı haliyle. Yarım saat sonra da yanıma gerip ‘çok soğuk, ellerim buz gibi’ diye sızlandı, hep olduğu gibi. Bunu neredeyse her gün yaşıyoruz. Dedim ya, ortam ısısı ile kavgalı diye, insan üşür, kalın giyinir veya sıcakladığında üstündekileri de çıkartır; ne var ki menopoz yarım saatlik döngülere bölüyor kadınların hayatını, Adana sıcağıyla Erzurum soğuğu arasında ışınlanıp duruyor kadınlar. Yatağının baş ucunda da bir vantilatör var, geceleri bip bip kumanda sesi geliyor uyuduğu odadan, ya çalışmaya başlama, ya ayarını değiştirme ya da kapatma sesi şeklinde. Yani uykuda da uyanıkken de geçmeyen bir sıkıntı bu. 


Halbuki andropoz öyle mi? Biz erkeklerin hiç böyle dertleri yok, ilerleyen yaşla birlikte fiziksel-cinsel güç azalmaya başladığında daha çıtır kızlara sulanarak kendimizi kandırmak yetiyor rahatlamamıza. Yaşını almış erkeklerin kendilerinden 20-25 yaş kadınların peşine düşmesinin nedeni bu, dengi kadınlara ‘ben andropoza girmedim, siz beni andropoza soktunuz’ demenin bir şekli. Hep başkalarını suçlamanın verdiği rahatlık. 


Tekrar menopoza dönelim. Geçenlerde Havva ile konuşurken bu sıcaklama-üşüme sarmalının kimi kadınlarda yirmi yıl sürebildiğini söyledi, varmış öyle tanıdıkları. 


Halbuki andropoz öyle mi? diye devam etmeyeceğim, hayır. 


Yazık ya bu kadınlara. 


13 Ekim 2023 Cuma

"Orada Bir Wittgenstein Var Uzakta, O Wittgenstein Bizim Wittgenstein'ımızdır" Üzerine...

Geçen gün epeydir sesi soluğu çıkmayan Polente mesaj yazdı:

“Fethiye’deyim, paragliding şansım var. Yapmalı mıyım? Tırsıyorum.”


Okur okumaz cevapladım ben de: “Seksten bile güzel dediğim şeyi soruyorsun. Elbette riskleri var, ama fırsatı kaçırma derim.”


Öyle diyorsun madem o zaman yapayım, rüzgâr şiddetliyse bir daha düşün, yok rüzgâr sıfır, senin için de atlayacağım vs. vs. 


Ses çıkmayınca bu defa dün akşam ben sordum ona, yamaç paraşütü ile atlayıp atlamadığını, yanıt geldi hemen, “evet, seksten güzel değil ya da pilotum çok konuşuyordu!”



Cevabi mesajını okuduğumda bir an duraksadım. Paragliding yapmıştı Polente, hatta bugün instagramda da bir fotoğraf eşliğinde iyi ki yaptım, hiç pişman değilim gibi şeyler yazmış.


Benden fikrimi istedikten sonra aldığı cevaba dair mübalağa ettiğimi düşünüyor olması muhtemel. Halbuki gayet samimi düşüncemi paylaşmıştım, yanıldığıma dair bir olasılığı aklıma dahi getirmeden. Ne harika bir aktivite olduğuna dair “seksten bile güzel” ifadesini kullanmıştım. Çünkü öyle. Halbuki Polente, kendi atlama deneyimi sonrasında bana açık bir şekilde “seksten güzel değil” diye mukabele, hayır, aslında itiraz etti. 


Şimdi bu noktada Wittgenstein’a başvurmak zorunda hissediyorum kendimi. Dil Felsefesinin Einstein’i olan Wittgenstein’in şöyle bir ifadesi var:

‘Biri bir şeye inanıyorsa, ^buna niçin inanıyor^ sorusunu yanıtlamamız her zaman gerekmez, ama bir şeyi biliyorsa ^bunu nereden biliyor^ sorusu yanıtlanabilir olmalıdır.’



Polente’ye aslında bildiğim bir şeyi değil, inandığım bir şeyi söyledim ben. Öte yandan inandığımı söylediğim paragliding yorumumun kesin bir bilgi olduğundan da kuşku duymazdım. Ne var ki yukarıdaki Wittgenstein alıntısı üzerinde birkaç dakika düşününce farkına varabiliyoruz ki aslında matematik kesinliğe sahip olanlar dışında hiçbir şeyi bilemeyiz. İnanırız o kadar.


Şimdi benim önermemin, yani Polente’ye paragliding hakkında söylediğim “seksten bile güzel” ifadesinin onun tarafından itirazla karşılık görmesini irdeleyelim:


Bir: Seks ve seks yaparken alınan haz, son derece öznel bir şey. Yani her insan aynı hazzı almayabilir. Söz gelimi ben kendime mâni olamıyor ve aldığım zevkten ötürü nutellayı kaşık kaşık yiyorum, Havva ise bir çay kaşığı alıp yeter diyor, fazlasının onu rahatsız ettiğini söylüyor.

Cips paketi açtığımızda ise ben iki üç parça koyuyorum avcuma, Havva ise paketi afiyetle bitirdikten sonra bir paket daha olsa onu da açardım diye suçluluk içinde söyleniyor. Yani duyusal hazlar başlı başına kişiye özgü. Lahmacunu acılı ya da acısız sevmek gibi bir şey. Slayer ve Pink Floyd ayrımı gibi. Nasıl insanlarda acı eşiği diye bir halden bahsetmek mümkünse, zevk eşiğinden de söz edebiliriz. 


İki: Üç defa yamaç paraşütü ile atladım hayatımda, 33-35 yaşlarımda, üç sene üst üste sırf bunun için Fethiye’ye gittiğimi anımsıyorum; 2006, 2007, 2008 yazlarında. O dönem hayatımın cinsellik açısından en aktif yıllarıydı, geçmişte buraya yazmışımdır, nöbetçi eczane gibi bir şeydim, epeyce hareketliydi yani. Yani yamaç paraşütünü bu zaman aralığında deneyimledim ve (literal anlamda) uçuyor olmak, bana seksten bile güzel gelmişti. Halbuki şimdilerde 45 yaşında olan iki çocuk annesi Polente böyle hissetmedi. Yaşla ilgisi olabilir mi? Ya da, Birinci değiniye dönersek, sekste benden fazla mı zevk alıyor(du) bu kadın? Benim geçmişte aşırı seks düşkünü bir erkek orospusu olmam, kısıtlı bir haz almamla açıklanabilir mi? 


Üç: Cinsellikte kadının mı yoksa erkeğin mi daha çok zevk aldığı meselesi Yunan Mitolojisinde dahi kendine yer bulmuş, Zeus’la Hera iddialaşmışlar, hayatının yedi yılında kadın olarak yaşamak zorunda kalan Teiresias’ı hakem olarak çağırmışlar, hem erkekliği hem de kadınlığı tecrübe etmiş olan Teiresias da (hatta kadınken fahişelik yaptığı da yazılır bazı metinlerde) seks sırasında kadınların erkeklerden dokuz kat fazla zevk aldığını söylemiş onlara.  Teiresias’ın sonrasında başına gelenleri bir tarafa bırakalım, belki de bir kadın olarak Polente, bir erkek olarak benden çok daha fazla zevk alıyordu(r) seksten, bundan ötürü ben yamaç paraşütü için seksten bile güzel derken, o öyle düşünmemiştir. 


Yukarıda bir Wittgenstein alıntısı yazdım: inanmak fiilinin sorgulanamazlığı üzerine bir ifade. Bugün, aşı karşıtları tarafından Covid -19 aşısının insan DNA’sını bozup değiştireceğine dair yaygın bir söylem dile getiriliyor, buna inanıyorlar ve aksine inanan ben, onların bu inancını asla değiştiremem. Bunu nereden biliyorsunuz diye sorulduğunda ise açıklayamıyorlar, çünkü aslında bilmiyorlar. Tersten bakalım, bu aşının DNA’yı değiştirmeyeceğini nereden biliyorsun diye sorduklarında da bu defa ben bilmediğimi söylüyorum. Ama onlar başka türlü inanıyor, ben başka türlü inanıyorum. Ama herkes, ben dahil – Polente’ye ilk başta, yazının tepesinde söylediğim gibi- inandığım şeyi sanki biliyormuş kesinliğinde dile getiriyorum, savunuyorum, itiraz edildiğinde bozuluyorum, aslında haklı olduğuma dair, inanç sanki bir bilgi kaynağıymış gibi argümanlar üretiyorum. Dediğim gibi her insan da böyle. 


Gene Wittgenstein’a döneyim: Kelimelerin kesin bir anlamı olmadığını söyler, biri onlara ne anlam vermişse o anlama sahiptir der ve ekler: ‘Bir sözcüğün anlamı, onun bir tür istihdam edilişidir.’


Ben hala aynı noktadayım, yamaç paraşütü yapmak, seksten bile güzel. Buna inancım, bilgimden de ön sırada.


Nereden bilebilirim ki?


Doğrusunu Allah bilir. (Bu da çok enteresan: İslam ortaçağında adam, muarızına karşı 1000 sayfa kitap yazar, ama sonunu ‘vallahu a'lemu bi's-savab’ diye bitirirmiş, ‘en doğrusunu Allah bilir’ gibi bir manası var. Falanca filancayı tekfir eder, filanca falancayı fâsık ilan eder ama sonunda vallahu a'lemu bi's-savab dermiş.











O değil de, dünya savaşının çıkmasına ramak kaldı, ben elli yaşında seksten ve yemek paraşütünden ne kadar zevk aldığıma dair birim değer arayışındayım. O zaman vakti gelmiş demektir, meleklerin cinsiyeti meselesini de bir ara tartışırız. 


1 Ekim 2023 Pazar

Siktirolasıca Eylül Üzerine...

İnsanların çoğunda bir Eylül takıntısı var. Bunaltan sıcakların sona erdiği ama henüz havaların tam soğumadığı, yağmurun hala yaz yağmuru kıvamında olduğu ılık geçen bir ay olmasının yanısıra yaprakların dökülmeye yüz tuttuğu, tabiatın sararmaya başladığı görsel bir şölendir Eylül. Çocuklu aileler için de mutluluğun miladı eylül; okullar açıldığı için 7/24 kendilerini meşgul eden veletleri okula gidecek, böylece ebeveynlerin kafalarını dinlemeleri mümkün olacak. Eh, spor müsabakaları başlar, erkekler de sabırsızlıkla bekledikleri maçları izleyecekler. 


Eylül ayı boyunca bir şey yazmadım bloğa çünkü bu aya karşı gıcıklığım var. Genel olarak Eylül bana iyi şeyler getirmedi, hatta buna Ekimi de katabilirim ama Eylül bir adım önde.


Bir Eylül ayında KHK ile ihraç edildim, hayatım mahvedildi, sikilip atıldım ekonomik ve sosyal yaşamdan. 


Bir Eylül ayında kardeşim, 2015 senesinde ailesiyle beraber ABD’ye yerleşti. 


Bir Eylül ayıydı, Havva’yı varlığıma en çok ihtiyaç duyduğu dönemde bu ilişkiyi yürütemediğimi söyleyerek yüz üstü bırakmış, terk etmiştim. En büyük utancımdır bu. 


Geçen sene Eylül ayında babam hastalandı, haftalarca hastanede yattı, bir senelik tedavisi önümüzdeki günlerce ancak bitecek.


Bu senenin Eylül ayını da boş geçirmedik tabi ki: Annemde böbrek yetmezliği olduğunu öğrendik. Şimdilik diyaliz söz konusu değil ama gidişatın olumlu olduğunu söylemek de zor. 


Seneler, uzun seneler sonra ilk defa geçen haftaydı, gene intihar etme düşüncesi geldi yerleşti içime. Bu hayattan çok sıkıldım. Gerçekten.


21 Ağustos 2023 Pazartesi

Ataerkil Bir Dünyada Vasat Bir Ademoğlunun Derin Istırabı Üzerine...

Üzerine ölü toprağı dökülmüş, mikro ve makro ölçekte travmanın, depresyonun çeşitli türlerini aynelyakîn idrak eden bir yavşağım. Tüm ağırlığıyla üzerime çullanan hayat nefes alamaz hale getirdi beni. Psikolojik, sosyolojik, politik bir dünya sebebi var bu durumun. Fakat öte yandan, bunların hiçbiri vaki olmasa dahi aslına bakarsanız uyuşuğun teki, Oblomov kılıklı bir tipim, elli yaşımı geride bırakalı 11 gün oldu ve utanmadan itiraf edebilirim ki bunca sene yaşam süren biri olarak ateş parçası, enerjik, idealist, canlı, gayretli bir yapıya sahip olmadım. İş hayatımdayken, o günlerde işkolik gibiydim, haz peşinde koşturduğum vakitler kuduz köpek misali sağa sola saldırırdım ama bunların anlatmaya çalıştığım şeyle hiçbir ilgisi yok: Son yıllarda bana politik gerekçelerle müstahak görülen mel’un zulüm bir yana, her daim bir şeyler üretmeye, yaratmaya ya da bu uğurda çabalamaya uzak bir karakterim vardı. Yani oldum olası üzerine ölü toprağı dökülmüş bir yavşaktım, olan biten tuz biber ekti, mezar taşımı yerleştirdiler, mermerle kapladılar beni sanki. Yaşayan bir ölüyüm. Hiçbir şey yapmıyorum. Peki ne yapıyorum? Konuşan (papağan) gibi bir hayvanım, düşünen (hindi) gibi bir hayvanım. Bir de okuyorum. O kadar. Eskilerin hayvan-ı natık dediklerine benzeyen bir tip, beni tasvire uzak düşmüyor.


Bir de Havva gibiler var:

Evimin direği. Ocağı tüttüren kişi. Yaşamak için eline bakıyorum. Parayı o kazanıyor, alın teri, göz nuru döküyor, çarkı o döndürüyor, faturaları o ödüyor. Çok şükür emekli oldum da birkaç yıldır harçlık almayı bıraktım kendisinden. Velinimetim o benim.

Evlendikten sonra bir roman yazdı ve yayınlandı, hoş önceden de çocuk kitabı kaleme almıştı.  Kendi romanından sonra iş için yazdığı biyografi kitaplarını saymıyorum burada.

AUZEF’te sosyoloji okumaya karar vermişti, ikinci sınıftayken bölüm başkanıyla tanıştı, bölüm başkanı Havva’ya yüksek lisansa başvurmasını önerince bu defa o hedefe kilitlendi, ALES’te yeterli puanı alamadığı için bu niyeti akim kaldı. O da bunun üzerine azmedip üniversite sınavına girdi, üstelik hiç çalışmadan, tek bir soru bile çözmeden otuz küsur sene sonra girdiği sınavın sonucu dün açıklandı: İÜ Sosyoloji. Şimdi AUZEF’i bırakıp tam ve kamil bir üniversite öğrencisi olacak, “çocukların sınıf annesi olurum” diye gülüyor.  

İki yıldır Almanca dersi alıyor. Özel ders, konuşma değil, okuma ve anlama odaklı bir eğitim. Epeyce ilerlettiğini biliyorum; geçenlerde baldızlardan biri antropoloji alanında gayet akademik bir metin gösterdi ona, Havva pıtır pıtır tercüme etti.

Bu kadın kusursuz İngilizcesinin yanı sıra zaten orta derece Fransızca da biliyor. 

Benden hayır olmadığına emin olunca, altı ay kadar önce “artık araba kullanmayı öğrenmem lazım” diyerek direksiyon kurslarına gitti, sonrasında araba da aldık, yazmıştım, birden yaşam konforumuz değişti böylece.

Bütün bunların yanısıra her evli kadının tepesindeki Demokles kılıcı, yani ev işleri zaten sırtında. Ucundan yardım edebiliyorum anca. 


Erman Toroğlu, oynadığı mükemmel futbol için Fabian Ernst için “turbo motorlu dazlak” demişti bir maç yorumunda, sonra hemen arkasından düzeltmişti, “turbo motorlu faydalı dazlak.” Çok şükür benim Havva’m dazlak değil, ama turbo motorlu olduğu muhakkak. 


Birkaç gün önceydi, gördüm ki KDO’da Klasik Yunanca Dersi eğitimi başlamış. Latince, Farsça ve Arapçanın yanına bir lisan eğitimine daha girişmişler, ben de ilk dersi, alfabeyi izlerken Havva da yanımda sigara içiyordu, derse kulak vermiş halde. Birden “bir dil daha öğrenmeni çok isterim, hem klasik yunan dilini öğrenmek sana çok yakışır.” diye nereden icabettiyse beni cesaretlendirmeye kalktı. Zaten niyetim yoktu ama soğudum iyice. Biraz O’na hürmeten izlemeye devam ettim. Ters L harfi var alfabede, ismi gamma. Bizim ağzımızdaki karşılığı g harfi. H harfi var, ismi eta, bizim söyleyişimizde e-a arası bir şey. P harfinin ismi rho, bizdeki karşılığı r. Yani sigmasıyla deltasıyla pisiyle zaten matematik formüllerini hatırlatıp içimi kaldırırken bir de daha alfabenin yazılışıyla okunuşu arasındaki farklılıklar bulmaca gibi bir şey. Gören de kriptoloji filan sanacak eğitimi. Fenikelilerden öğrendikleri yazıyı götlerinden uydurdukları iki üç hikmetle süsleyip hubris malzemesi yapan Yunanlıların sikik işi. Böyle düşünmeyi tercih edince irrite olmak da kolay tabi. Hemen reddettim, hem de klasik yunanca. Çiğdem Dürüşken var, onun çevirileri bana yeter” diye yutturabilir miyim diye söylendim. Olmadı. Çiğdem Dürüşken’in Yunancadan değil Latinceden çeviri yaptığını söyledi hemen. Bilmiyordum sanki. Bahaneye ne gerek var ya, istemiyorum de, bitsin. 


Olmuyor ama. Havva benim de bir şeyler yapmamı, meşgale bulmamı istiyor içten içe. Bu her ne kadar talep vurgusundan uzak, bir dilek kisvesi altında olsa da, bekliyor.


Muhatabım bunca şeye vakit yetirirken bir sikim yapmadan zamanı tüketiyor olmak da doğrusunu isterseniz mahcup edici bir atalet. 


Yarrak gibi adamım vesselam. 







19 Ağustos 2023 Cumartesi

Sıradan Bir Ağustos Üzerine...

Eskiden haftada ya da 10-15 günde bir yazar, geçen süre zarfında olanları filan özetlerdim, bir aydan fazla olmuş buraya uğramayalı. Asli unsur olarak tembellik, bunun yanısıra fırsat bulduğumda (böyle yazınca sanki boş gezenin boş kalfası olduğum gerçeğini yok sayıyormuş gibi hissediyorum) kitap, Civilization, Lichess, Klasik Düşünce Okulu gibi şeylerle zaman geçirmek varken elim bloğa gitmiyor bir türlü. Ama bir şeyler de yazmak lazım en nihayetinde. 



Yeğenim, burun estetiği yaptırmanın asıl gündemi/amacı olduğu Türkiye ziyaretini tamamlayarak evine döndü. Evi, Amerika. Sekiz senedir görmediğim, on yaşındayken ayrıldığım, 18 yaşında genç bir kız olarak karşıma çıktı bu gelişinde. Hatırladığım/sandığım gibi salak bir tip değil, aklı başında, hafif şapşik ama Z kuşağının nispeten (az görülür o gerizekalı nesilde) ayakları yere basan bir üyesi diyebilirim onun için konuşurken. Narin, kırılgan, nazlı tabiatı hala pek değişmemiş, bununla birlikte geleceğe dair ya da yapmayı düşündüğü kariyer hakkında kafasındaki anlatırken ses tonu, duruşu ciddileşiyor mesela. Bunda Amerika’da yaşamasının, okumasının ve kendisini oralı olarak görmesinin de rolü yadsınamaz. Türkiye’de 18 yaşındaki bir gencin geleceğe dair yegâne hayali yurtdışına gidebilmektir söz gelimi. Bu ülkede kalmayı, hayat sürdürmeyi düşünen bir gencin zaten aklı yoktur. Yeğenim ise bu açıdan avantajlı. Maça buradaki yaşıtlarından 5-0 önde başlamış gibi bir şey bu. Moda üzerine marketing okuyacakmış, girmeye hak kazandığı okul Manhattan’daymış, bu ayın sonunda üniversitenin oryantasyonu başlayacakmış, bu arada okurken bir yandan da falanca şirkette çalışacak, harçlığını çıkaracakmış, vs vs. Havva tabi kendi oğlu Mustang’dan hiç ama hiç böyle şeyler duymadığı için haliyle etkilendi. Üstelik olmayan kızı için içinde hazır beklettiği sevgi ve şefkati de zarif ve kibar yeğenime boca edince, birbirlerini ilk defa gören/tanışan bu iki cins-i latif, abartmadan söylüyorum anne-kız gibi oldular bir anda. Bunu yazmak çok saçma ama biri annesini ararken “annem olsa Havva’yı bu kadar severdim” cümlesini kullanmış, ötekisi de bana “kızım gibi seviyorum, ne harika bir genç, ne güzel yetiştirmişler” deyip durdu. Kadın milleti manyak vallahi. Bir ay kaldı, bu sürenin yarısına yakın burnu alçını sonra da bandajlı olduğu için sokağa çıkmayı reddetti – utandı nedense, babasının kendisi için çizdiği gezi güzergahlarını dolaşırken elbette ki babasının sekiz sene önce ayrıldığında arkasında bırakıp özlemini duyduğu keyfi alamadı, bana sorarsanız İstanbul’u da hiç sevmedi. (Islak hamburgeri ve bijuterileri ayrı tutuyorum.) Üç gün önce koşa koşa ailesine, evine, ülkesine döndü. Benim/ bizim tarafın dışında yaşadığı bir takım ailevi krizleri de düşünecek olduğumda bir daha Türkiye’ye asla geleceğini sanmıyorum. Sıtkı sıyrıldı kızın. Muhtemelen son görüşüm oldu yeğenimi. Burnu güzel oldu, orası başka. 


Babam sanki yıllardan beri yalvar yakar Anadolu yakasına, bize yakın bir yere taşınmalarını söylemiyormuşuz gibi, deprem riski, yaşlılıklarında yanlarında olmamız gerektiği konusunu defalarca yenilememişiz gibi, birdenbire pazar günü bizde kahvaltı ederlerken bu konuyu açtı. Hazırda parası olmadığı için mülk satıp mülk alabilir anca, ama kimsede paranın olmadığı, bankaların kredi vermediği, geleceğin zaten öngörülemediği, ekonominin götünün sikildiği bu dönemde çok geç kalınmış bir hamle bu. Babamın aklı hem geç çalışır. Dünyanın en iyi kalpli adamı, en şefkatli babası, ama en yavaş idrakli ve en takıntılı ataerkil bireyidir kendisi. Maraş depremlerinden sonra bizim oturduğumuz Küçükyalı tarafına ilginin çok arttığını, Küçükyalı-İdealtepe hattının hem zeminin kaya olması, hem insan/yaşam kalitesi ve Paki-Afgan-Suriyeli olmaması konularında cazibe merkezine dönüştüğü, aslında bu eylem için çok ama çok geç kaldığını düşünürsek her zamanki gibi onu eleştirme kolaylığına sığınabilirim, ne var ki nihayet bu yönde bir niyet beyanında bulunması bile aslına bakarsanız büyük bir aşama. Bakalım neler olacak önümüzdeki günlerde. 



Ben? Ben genel olarak yarrak gibiyim. Anlatacak çok şey var da, yapacak bir şeyim, düzeltebilecek bir durumum, kaçacak bir yerim yok. Doğum günümü bile es geçmişim, bir şey yazmamışım bloğa. 






12 Temmuz 2023 Çarşamba

Sosyalleşme Baskısı Üzerine...

Havva bu hafta evde yok. Annesi ve kardeşleriyle birlikte önce Antalya’nın dağlarında bulunan köy evlerine sonra İzmir’deki evlerine gidip birtakım düzenlemeler yapmak üzere gittiler. Bir hafta boyunca yalnız kalacağım, bu üçüncü günüm. onlara katılamazdım, ne sağlık sorunlarıyla uğraşan anne-babamı bırakabilirim, ne de kediyi emanet edebilecek biri var. Hem bunlar iç aile işleri, ben sonuçta -ne kadar iyi bir eş-damat olmaya gayret etsem de bir yere kadar, söz hakkı olmadan sözü dinlensin, kendine kulak verilsin diye yırtınan bir tipe dönüşmeye niyetim yok. Bu sefere katılmayıp geride kalmamı garipsemediler, dedim ya aile işleri bunlar. Neyse yalnızım işte. 


Dün akşam, kitabımı alıp yakındaki Starbucks’a gittim. Eskiden, kahve kültürümün olmadığı zamanlarda  Starbucks, Gloria Jean’s, Nero gibi yerlere küçümseyerek bakar, kapısından bile girmezdim, hem garsonların müşteri gibi davrandığı, müşterilerin garsonluk yaptığı yerlerden nefret ederim hem de gereksiz ölçüde pahalı gelirdi bana oralar. Şimdilerde öyle değil. En ucuz kahve artık bu kafelerde. Bu gün itibarıyla yegane içtiğim kahve olan orta boy sıcak sade filtre kahve Starbucks’ta 44, Gloria’da 50, Nero’da 38 lira. Aslına bakarsanız uzunca bir süredir kadınların çalıştığı daha doğrusu özellikle de çalıştırdığı işyerinden alışveriş yapmaya özen gösteren biriyim; minibüs caddesinde öyle bir butik kafe var, bir kadın tek başına açıyor, servis yapıyor, işletiyor, sonra da kapatıyor kafeyi. Üç ay kadar önce bu düşünce doğrultusunda oraya müşteri olmaya niyetlendim; filtre kahveye 65 lira ödeyip çıktım. Şimdi 80 olmuştur herhalde. Eh, neden kitabımı alıp da Starbucks’a gittiğimi anlıyorsunuz, gelirlerimiz düştü, giderlerimiz arttı, Yahya bin Ugan gibi faiz dendi, nas dendi, enflasyon delirdi, ekonominin götüne konuldu, artık altı ay önceden fakiriz, bir sene önceden çok daha fakiriz. Ayrıca esnafın 'kahveni içtin işte, ya bir sipariş daha ver ya da siktir ol git' tacizkâr bakışları da yok bu ucuz kafelerde, saatlerce oturabilmek mümkün. 


Gittim oturdum, tıklım tıklım. Neden çünkü ucuz. Kitabımı masaya koydum, sigarama uzanmışken hemen yan tarafımda, bir masa boşalsın da hemen yerleşsin diye bekleyen yere -mermere tünemiş ben yaşlarda bir adam gördüm, telefonunu kurcalıyordu. Seslendim, dilerse oturduğum masadaki kültablasını kullanabileceğini söyledim. Kibarca teşekkür etti, derken henüz daha okumaya başlamadığım kitaba kaydı gözleri, tuğla gibi olduğu için görmemesi mümkün değil zaten. Çok ilginç buldu, akademisyen olup olmadığımı sordu, sadece meraklı bir okuyucu olduğumu söyledim, bir şeylere inanıyorsam işin aslını öğrenmeye çalıştığımı, zındıkları tercih ettiği ekledim. Anlamadı haliyle. Türkiye’de kabaca iki ilahiyat ekolünün olduğunu, Marmara İlahiyatın geleneksel İslam yorumunu takip ettiğini, Ankara İlahiyatın ise daha bilimsel ve eleştirel bir perspektifi olduğunu, kitabın çıktığı Ankara Okulu Yayınlarının da daha ziyade bu bakış açısındaki kitapları yayınladığını ifade ettim. Yanlışlanabilir de olsa, durum bu. Tanıştık sonra adamla. Hilmi Bey. Tur rehberiymiş. Hemen aklıma geçmişte, bekarken katıldığım kültür turlarındaki rehberler geldi o an, Ege ve Akdeniz’i bir otobüs dolusu kadın ve birkaç erkek gezer, geveze ve komik tur rehberlerinin anlatımlarını dinlerdik. Kimseyi hakir görmek istemiyorum, insanlar vasatsa rehberler de o kalibrede olur. Hilmi Bey içimi mi okudu o saniye bilmiyorum ama Cruise’la gelen turistlere rehberlik ettiğini söyleyiverdi. Cruise turizmi deyince iş değişir: En varlıklı turist kesimi cruise ile gelenlerdir. En entelektüel, en eğitimli filan diyemem çünkü o açıdan bilmiyorum ama kesinlikle zengin turist kesimidir bunlar. Aristo mantığı ne der bu durumda: Zenginse, çok para verebilir, çok para verirse beklentisi de yüksek olacaktır. Beklentisini karşılayabilmek için hizmetin de yüksek kalitede sunulması zorunluluk. Mahalledeki esnaf lokantasına gitmeniz ile Hacı Abdullah'ta oturduğunuzdaki beklenti farklı olur. Yani, o iki üç saniye içinde kafamdan geçen bu düşünceleri böyle yazıya dökmek saçma ancak Hilmi Bey’in nitelikli bir rehber olduğu sonucuna varmam bu akıl yürütmeyle pekâlâ mümkün. Zaten adam içimi okumuş gibi podcastlerinden, yazdığı kitaptan da bahsetti. Yani 7.92x33mm Kurz tipi değil, 12.7x99mm bu adam. Derken sohbet derinleşti, baktım, mesleki deformasyonu gereği konuşmaya da pek meraklı. Yorgunum, konuşmaktan sıkıldım diyor arada ama anlattıklarını takip edebildiğimi ve sorularla ya da yorumlarla zenginleştirilebildiğimi fark edince de dili iyice çözülüyor; iki saate yakın konuştu(k). Bir iletişim ve iktidar dili olarak mimariden bahsetti, kronolojik olarak tarihte bir gezinti yaptırdı bana. Amatör olarak ilgimin olması başka, bir saatte Hitit, Frigya, Yunan, Roma, Romanesk, Gotik, Barok, Rokoko, Bauhaus gibi mimari ekollerin iktidar dili, ideolojik vurgusu ve politik anlamları üzerine ders almak başka. Bu arada Osmanlı mimarisindeki geçişleri de örnekleri ve anlamlarıyla anlattı, sıkılmadan: Bursa Ulu Camii’nden Edirne Üç Şerefeli Camii’ne mimari plan anlamındaki değişim anlamını, sonrasındaki ikinci kırılmanın Fatih Camii’nde nasıl olduğunu önündeki kâğıda çizimler yaparak uzun uzun detaylandırdı. Adam uzman. Çok keyif aldım, genelde ben çok konuşan kişi olurum, ama zaten yabancılarla pek konuşmam ki. Hilmi Bey ise zaten işi gereği her çeşit yabancıyla konuşuyor. Yazık adama. Neyse, iki saatin sonunda ayrılırken telefon numaramı istedi, neden bilmiyorum. Arkadaşa mı ihtiyacı var acaba? Sanmıyorum. Canı mı sıkılıyordur? Bu yaz mevsiminde, turistlerin aktığı şehirde çalışmaktan vakit kalınca neden sıkılsın? Gay ve beni gözüne kestirmiş olabilir mi? Öyle bir şey sezmedim, zaten tipim de kayık. Çaresiz verdim, onun numarasını da aldım haliyle. “Yarın bu saatlerde gene kahve içmeye geleceğim” diye de iki üç kere yineleyerek tekrar görüşmek istediğini ima etti zaten. 


Çok düzgün, kibar bir adam olduğu kanaati oluştu bende. Bilgili, eğitimli üstelik. Ama neden numaramı istedi ki? Hayır da diyemezsin, bunca nezaketine mukabil çok çirkin bir tavır olur. 


Starbucks’tan çıkıp eve yürürken numarasını engelleyip silmeyi düşündüm fakat ucuz kahve içiyorum orada, evi de yakınlardaymış, o zaman çok utanırım. 


Böylesine beyefendi, zarif, kendisinden çok şey öğrenebildiğim bir adamla bile bir daha görüşmeyi dilemeyecek kadar asosyal ve öküz biriyim. 


Sorun sende değil kibar adam, bende. 




27 Haziran 2023 Salı

Ceku'nun Gidişi Üzerine...

Kimi zaman elim gitmiyor yazmaya. Hem kendimi kişisel bir günlük olarak kullandığım bu sayfaya kayıt düşmek zorunda hissediyorum, hem de içimden gelmiyor. Öte yandan er ya da geç yazılmalı.


Bugün Ceku’suz yedinci güne giriyoruz. Birlikte geçirdiğimiz 2,5 ayın ardından, 20 Haziran günü bir pettaksi ile barınağa geri göndermek zorunda kaldık Ceku’yu. Bir alt posta göz atarsanız içten içe değil, dıştan dışa bunun için can attığımı göreceksinizdir zaten, ama aslında tam öyle bir durum da söz konusu değil. Benim derdim 18.3kg ağırlığındaki iri bir köpeğin tuvalet terbiyesi var, ev hayatına uyumlu diye bize yalan söylenerek tabiri caizse barınaktaki orospu çocukları tarafından kakalanmasıydı; hayvancağızın klinik bir sorunu olmadığı farklı veterinerlerin yaptıkları değişik tahlil ve tetkikleri sonucunda dile getirilmişti, hiçbiri Ceku neden bazen günden bir kaka, bazen yedi kaka yapıyor, izah edemedi. Hiçbiri günlerce sokakta kemik yemediği (yemesin diye savaş verdiğimiz ve başarılı olabildiğimiz) süreçte nasıl olup da gene birden ishale dönebildiğini açıklayamadı. Hiçbiri neden ishal olduğu gecelerde sokağa çıkmak için bizi uyandırdığını (ve böylece eve sıçmadığını) ama bazen de gündüz vakti en ufak bir uyarı vermeden karşımıza geçip gözümüzün içine baka baka orta yere kakasını yaptığını anlayamadı. Özetle benim derdim eşya yemeyen/kemirmeyen, yaşadığımız apartman dairesinde kırk yılın başında havlayan, gürültü yapmayan bu dünya tatlısı, temas bağımlısı sevgi böceği köpüşün tuvalet terbiyesinin olmamasıydı. Eh, bu da küçük bir problem sayılmaz, kendilerini kanatsız melek zanneden orospu çocuğu barınak görevlileri için üzerinde durulmayacak türden bir problem. Yani hasta olur, tabi ki sızlanmaya yüzüm olmaz ama ilk günden beri böyleydi, hiçbir ilaç, tedavi fayda etmedi çünkü -bize söylenildiğine göre- hasta da değildi. 


Bu anlattıklarım Havva açısından kabul edilebilir bir durum, çekilmesi gereken bir çile, katlanmak zorunda olduğumuz bir zorluktan ibaretti sadece. Benim huysuz şikayetlerimi duymazdan geldi, “ben Ceku’yu geri gönderemem, sen istiyorsan konuş oradakilerle” diye rest çekip durdu mızmızlanmalarıma. Ben de hep yaptığım gibi söylenip durdum haftalarca. 


Derken alt posta değindiğim, bu dünya tatlısı uysal köpeğin agresif tavırlarına şahit olmaya başladık. O olayların olumsuz etkisi benden çok Havva’yı sarstı. Ceku ile yürüyüşlerimizin sonunda parka vardığımızda oradaki banklardan birine atlar, kurulmayı çok severdi hayvan, ben de yanına otururdum, böylece bankta etrafı seyrederdik beraber. Ceku çevredeki hareketliliği, cıvıltılı çocukları izlerdi, ben de o çocukların genç annelerini. (Bir halt yiyeceğimden değil tabi ki ama genç anneler MILF kategorisinin en kayda değer üyeleridir. Neyse, konuyu dağıtmayalım. Evli ve mutlu biriyim lan!) Bir gün, kaydıraktan bıraktığı oyuncak kamyonuyla çılgınlar gibi eğlendiği gördüğüm 2-3 yaşlarındaki bir velet biz bankta otururken yanımıza yaklaştı. Daha önce de böyle çok defa çocuklar yanımıza gelmiş, Ceku’yu sevmişlerdi, sevecen bir yapısı olduğunu bildiğimden veledi püskürtmedim, bakındım, annesi olduğunu tahmin ettiğim gayet çekici bir kadın fazla uzak olmayan bir yerden gülümseyerek bize bakıyordu, velet yaklaştı, tam elini uzattığı an Ceku, daha önce hiç yapmadığı, benim görmediğim ve tahmin edemeyeceğim bir şiddetle veletin kafasına doğru havladı, oturduğu yerden kalkmadan. Çocuk ağlayarak annesine koştu, ben Ceku’yu azarladım yüksek sesle, sonra annesine gidip özür diledim. Allahıma şükürler olsun yabancıydı, Rabbime hamd ü senalar olsun İngilizce bile bilmiyordu, yani ağzıma sıçamadı. Ödü kopmuş velet haykıra haykıra ağlarken alımlı annesinin kucağında parktan ayrıldı, biz de kalktık sonra. Havva’ya yaşananları anlattığımda Ceku’nun yaptıklarından çok kadın hakkında söylediklerim daha fazla dikkatini çekmiş olmalı. Neden? Çünkü, iki hafta kadar sonra benzeri bir olay, üstelik çok daha fenası Havva’nın başına geldi: Ceku’yla beraber çıktıkları eve sinirleri alt üst halde ağlayarak dönmüştü o gün. Gene aynı park, çimlerin üzerinde yürürlerken bu defa 5-6 yaşlarında bir çocuk Ceku’ya yaklaşmış, Havva ‘sevdirmiyor’ demiş ama bir tanemin sesi öyle narin ve çocuklara kıyamaz ki, velet elini uzatmış bir kere. Ceku deli gibi havlayıp hamle yapmış çocuğun yüzüne doğru, Havva’nın dediğine göre yüzüne temas etmiş ama dişleri değmemiş, ama bu hengamede çocuk korkudan ya dilini ya dudağını ısırmış ki ağzından kanlar akmaya başlamış. Park karışmış haliyle. Olayı görenler, görmeyenler, Ceku’yu tanıyanlar, tanımayanlar derken, Havva’nın anlattığına göre annesi Havva’yı teskin etmeye çalışırken baba da koşarak gelmiş olay yerine. Onca kişinin ortasında Havva’ya dakikalarca bağırmış, azarlamış. O gün ve gece Havva sürekli göz yaşı döktü, hem bu yaşta hiç tanımadığı bir orospu çocuğundan o kadar laf yedi diye, hem çocuk hayatı boyunca köpeklerden korkacak diye, hem de Ceku’ya mukayyet olmanın artık imkansız olduğunu idrak ettiği için. Bunun ardından  kayınbirader bize geldi birkaç gün sonra, Ceku onu da eve almadı. Veterinerle görüştük, zaten Havva arkadaş oldu kadınla, yaşananları hayvanın geçmişteki travmalarına bağladı, ‘ileride bu agresyon size de dönebilir’ diyerek. 


Havva’nın Ceku’yu barınağa iade etme düşüncesi böylece netlik kazandı. ‘Hayatım boyunca evden kakasını temizlemeye razıyım’ derken, başkasına zarar verme olasılığı Havva’yı bu kararı almaya mecbur etti. Bana sorarsanız, bence kaka meselesi daha önemli ama, bu olaylar silsilesiyle beraber, yani parkta yaşananlar, kayınvalideye, kayınbiradere ve temizlikçi kadına saldırma vakaları ile birlikte konu nihayete erdi. 


Havva, barınaktakilerle irtibat kurdu ardından. Durumu anlattı. Geçmeyen/bitmeyen tuvalet meselesine de değinip ‘bahçeli bir eve sahiplendirilmesi daha doğru olur’ diye yazdığı mesaja Kurtaranev barınağındaki -onlara da orospu çocuğu demek lazım gelir- yetkilinin ilk tepkisi şu: “Nereye yuvalandıracağımıza biz karar veririz Havva Hanım. Nasıl bu hale getirdiniz bu pamuk köpeği hiç anlamadım. Öncelikle psikolojisini düzeltmemiz lazım.” Orospu çocukları herhalde Ceku’ya cinsel istismarda bulunduğumuzu, bazen sopayla, bazen hortumla, yorulduğumuzda da elektroşok aletiyle eziyet ettiğimizi düşünüyorlar. Ceku’nun en uzun süreli yuva tecrübesi yaşadığı insanlarız, düşüncemize kulak vermek yerine sanki geçmişi travmalı bu hayvancağızın psikolojisini biz bozmuşuz gibi imada bulunuyorlar. Tabi bu mukabele iyice sinirlerimizi bozdu. Bütün köpek sahiplerinden, istisnasız hepsinden aldığımız tavsiye şuydu sürecin başında: “Köpeğiniz üzerinde otorite kurun, ona kimin patron olduğunu mutlaka öğretin, evdeki hiyerarşinin en alt basamağında olması gerektiğini bilmeli. Aksi takdirde sorun yaşarsınız.” Bu önerini uygulamakta başarılı olduğumuzu söyleyemem. Belki beceriksizlik ettik. Ceku’nun geçmişindeki travmalardan yüzeysel olarak haberimiz var, daha önce yazmıştım buraya. Kıyamadık azarlamaya, poposuna vurmaya. Bir de Havva’nın şefkati ve merhameti sınırsız, ilk andan aşırı bağlandı, sahiplendi, âşık oldu. Fazla sevgi ve ilgi Ceku’nun psikolojisini bozmuş olabilir mi? Eğer öyleyse, bizde de eksiklik var demektir. 


Bir hafta oldu dedim. Evdeki, hayatımızdaki boşluk hissi azalmadı. Eve geldiğimizde bizi kuyruğunu deli gibi sallayarak karşılayan, üzerimize atlayıp sarılmaya, yalamaya çalışan Ceku’suz bir hafta geçti. Kanepeye yanımıza oturan, yerde sürekli sırt üstü yatıp karnını açan köpüş artık yok. Biz bu kadar bağlandıysak, doğası gereği Ceku nasıl arıyor, özlüyor Havva’yı, beni, eski evini, bilemiyorum, düşünmek bile acı veriyor.


Son planda kedi kazandı. Ev ve bizler sadece ona aidiz. 



Pettaksi'yi icat eden kimse Allah ondan razı olsun. 



9 Haziran 2023 Cuma

Ceku'nun Geleceği, Ekonominin Geleceği ve Gelecek Yeğen Üzerine...

Köpek eve sıçmayı bir süredir bıraktı, ishali de günlük olarak kullanılan ve bağırsağına destek olacağı söylenen probiyotik yardımıyla düzeldi. Bu süreçte aramızda esen soğuk rüzgarları Havva, veterinere şikâyet etmiş, “kocam köpeğe küstü” diye. Allahaşkına, köpeğe küsülür mü? Yok artık dediğinizi duyar gibiyim ama bal gibi küsülür. Buradaki küskünlük aslında köpeğe değil tabi, köpekten dolayı yaşadığım ıstırabı yok sayan Havva’ya ama tabi ki Havva’ya küsemem, o benim nurtanem, canımın içi. Ne var ki birine, bir şeye tepkimi göstermek zorundayım, götü boklu köpek en kolayıydı. Neyse, o boktan konu şimdilik sona erdi. Kakası bu aralar normal. 


Köpekle ilgili yeni bir sorun var, beni kıs kıs güldüren: Ceku, Çarşamba günü eve temizliğe gelen (daha önce iki kez evde saatlerce beraber olduğu, uslu durduğu) yardımcı kadına basbayağı saldırmış, aşırı havlamış, tehditkar biçimde hırlamış Havva’nın dediğine göre, peşinden kovaladığı kadıncağız tuvalete kaçıp sığınmakta bulmuş çareyi. Dün ise yeni bir olay yaşanmış: Kaimvalide bize gelmiş, önce havlamış, sonra elini ısırmaya kalkmış. (Dişleri değmiş.) Ben bunu yaşadığı mekanı yabancılara karşı koruma içgüdüsü olarak yorumladım, fakat bu açıklama, daha önce iki kez evde temizliğe gelen kadına neden şimdi agresyon gösterdiğini açıklamıyor. Kaimvalide eve ilk defa geldi tamam, ama Ceku O’nunla da araba yolculuğu yapmış, hatta karnını açıp kendisini uzun uzun sevdirmişti. Kadına aşina. Yani anlayacağınız, köpeğin bizimle geçirdiği süre iki ayı doldurdu ve daha önce şahit olmadığımız türden bir saldırgan yanını görüyoruz bu aralar. Bizi koruyor desek, herhangi bir gerilimli ortam yok. Mekanı koruyor desek, temizliğe gelen kadınla evde üçüncü karşılaşması, yani ondan bir tehlike gelmeyeceğini de anlamış olmalı. Neticede Havva, bu sorun giderilmezse Ceku’yu geri vermeyi dillendirmeye başladı, “kakasını temizlerim, ishali için sürekli çıkarırım, onların hepsi hastalıktan kaynaklanıyor ama davranış bozukluğu gösterir ve başkaları için tehlike yaratmaya başlarsa bu evde kalması mümkün değil” diyor. Haftaya (ilk sahiplendiğimizde önerileri için bir tomar para saydığımız) köpek eğitmeni kadın gelecek, duruma el koyacak. Renk vermemeye çalışıyorum, ama keşke çok param olsa da kadına önden rüşvet versem, Ceku’nun barınağa geri gönderilmesinin daha doğru olacağına dair görüş bildirsin diye. 


Ay hadi inşallah!


Böyle bir şey. 




2015’ten beri görmediğim yeğenim bir mâni çıkmazsa bu ay sonu burun ameliyatı olmak için Amerika’dan gelecek. Kızı tanımıyorum. Karakterini bilmiyorum. 18’ini doldurdu, üniversiteye gidecek seneye, ergenlik dönemindeki sekiz uzun yıl uzağız, iletişimimiz telefonda denk geldiğimizde kısa ve durgun hâl hatır sormalardan öteye gitmedi ki hiç. Kardeşim çocuğunu yere göğe koyamıyor haliyle, ondan öğrendiklerimle bir şeyler var kafamda, gel görelim doğrusu şu ki hangi tavrıma alınacak, ne söylesem incinecek, ne yapsam kırılacak, zerre kadar fikrim yok. Üstelik öküzün tekiyim malum. Giderken çocuktu, şimdi genç kız. Bakalım neler olacak… (15 sene önce şu yazıda ondan bahsetmişim. Hey gidi günler.) 


Ekonomik kriz çok acayip bir hal almaya başladı. Havva’nın da işleri iyi değil, rutin masraflarımızın yanına bir de köpeğin bitmez tükenmez harcamaları derken artık her şey daha zorlu. Üstelik ilerleyen zaman içinde çok daha sıkıntılı günlerin bizi beklediği de aşikâr. (28 Mayıs’ta, seçimin iki türünün yapıldığı gün 1 dolar 20 liraydı, bugün ise 24 lira. Samanı, mercimeği, cep telefonunu ithal eden bir ülke için korkunç bir şey bu.) Yakında birkaç sene evvel Yunanistan’da yaşandığı gibi seri intiharlar başlayacak diye endişe ediyorum, bu kadar açık yazayım bunu.


 Gidiş iyi değil. 


1 Haziran 2023 Perşembe

Köpek Katili Olmak ya da Evden Kaçmak Arasında Kararsızlık Üzerine...

My Fair Lady isimli sikik bir film var, eskilerden. Tam bir kız filmi. Ancak kızlara hitap edebilecek bir bok. Konusunu yazayım, anlarsınız ne demek istediğimi: sokak kızı gibi bir şey var, güzel olduğu iddia edilen ama aslında sıska, kemikli, tahta göğüslü bir kadın oynuyor o karakteri. Kaba saba bir kız, sokak kızı işte. Bir prof var, kendisini eğiterek, öğreterek bu kızı gerçek bir hanımefendiye çevireceğini düşünen o adamın gayretini ve en nihayetinde de o kıza aşık olmasını anlatıyor hikaye. Yarattığına aşık olmak. Tam bir peri masalı. Gerçek bir saçmalık. Absürdlüğün dibi. Kıçımın kenarı. Bu kadar saçma, uçuk bir hayalperestlik olunca, tabi ki kız filmi diyorum, ancak 12-17 yaş arası şapşal kızlar bunu beğenir. Evet seksistim. Beğenmiyorsanız siktirip gidin.


Bu yazıyı sabah 5.10 am’de yazıyorum. Sevilla-Roma Avrupa Ligi finali penaltılara kalınca iyice uzadı oyun, 1.30 am’de bitti, anca gidip yattım, nasıl da uykum vardı, gece dualarımı-beddualarımı bitiremeden sızıp dalmışım yatakta. 


Nasıl bir rüya görüyorduysam artık, Havva yanında köpek beni uyandırdığında çığlık atar gibi oldum. Saate baktım, 2.15am. “Canım, bu gene çıkmak istiyor” dedi bana mahcup ve uykulu bir sesle. Emin misin diye sordum, çünkü sabah ve akşam dolaşmalarımızda kakalarını yapmıştı. Gece de çişini yaptırmıştım 11pm’de. “Omuzuma kadar kolumu yaladı, öyle uyandırdı beni, böyle yapınca çıkmak istiyor” dedi. Kırk beş dakikalık uykuyla sürünerek kalktım, giyindim, iti aldım, sokağa çıkardım, biraz yürüdük, sıçtı, sonra eve geldik. Havva köpeğin patilerini temizledi, yattı. Köpek kıvrıldı yattı. Ben hala ayaktayım. 45 dakikalık uykuyla, gözlerim acıdan patlamak üzere, başımda feci bir ağrı, içimde de büyük bir öfkeyle.


Dün gece acımış ve rahat bırakmıştı beni/bizi. Uyumuştuk. 


Önceki gece ise saat 2am ile 4am arasında dört defa, evet DÖRT DEFA dışarı çıkarmak zorunda kaldım, tabi bütün gece uyumadım haliyle. 


Bakın, bu köpeğin rutini hiç şaşmadı: Sabah 7am’de Havva bir saat dolaştırır, akşam 6-7pm’de ben çıkarırım bir saat, gece de 10-11pm gibi yirmi dakikalığına gene ben. Sorumsuz insanlar değiliz. Neredeyse iki ayı dolacak bu evde ve bu sürenin tahminen yarısında, bu rutinin yanısıra gece de en az bir defa sokağa çıkartmak ve sıçtırmak zorundayım. 


Üç veteriner değiştirdik. Tahlillerini, kontrollerini yaptırdık. Türlü ilaçlar, değişik mamalar kullandık. “Klinik olarak açıklayamıyorum bu durumu” diyen veterinerin çaresizliğini gördüm. Bitmeyen, geçmeyen bir ishal var. İshal değilken de aynı şey. 


Bir My Fair Lady uyarlamasında rol alıyorum ben. Tuvaletçi rolü verilmiş bana. Kongo ormanlarından koparılmış otantik bir zenci çocuk düşünün, parlayan pürüzsüz derisi, inci gibi dişleri, zeytin gözleri ile büyülesin sizi güzelliği ile. Bu çocuğu alıp Londra’ya Globe Theatre’a getirin, ona Hamlet’teki Horatio’yu oynamasını söyleyin sonra da. Al sana bir My Fair Lady daha. Bak, hani seksisttim ben? Siktir git okuyucu. Asabımı bozma. Siktir git. 


Bu köpek, nam-ı diğer Ceku, bir ev köpeği değil. Evde büyümemiş. Manavgat Yangınlarından kurtarıldığını, oradan da İstanbul’daki hayvan barınağına getirildiğini, 1,5 sene o barınakta kaldığını söylemiştim daha evvel. İyi huylu, inanılmayacak ölçüde sevgi dolu, uysal, gözlerinden minnet akıyor. AMA SOKAK KÖPEĞİ KARDEŞİM! Evde yaşamaya uygun değil. 


Barınaktakiler bunu bal gibi biliyordu. Bizden önce on günlüğüne birileri sahiplenmiş, sonra bakamadıklarını söyleyip geri vermişler. Orospu çocukları, 'tuvalet terbiyesi tam, ev hayatına uyumlu' notu yazılıydı instagramda. 


Son planda çözümsüzlük var. Bir gerizekalıyız, çünkü Havva My Fair Lady filmini gerçek sanıyor. 


Yemin ediyorum bıktım bu romantizmden. 


Not: Geçenlerde tam önümüzde, sakin sakin, gözümüzün içine baka baka halıya sıçtığını daha evvel söylemiş olmalıyım. Daha evvel yazmadıysam bu da kayıtlara geçsin. 


İt.


13 Mayıs 2023 Cumartesi

Gerim Gerim Gerilim Üzerine... (ya da Slayer'in dediği gibi "You'll see no bright tomorrow, A promise of more sorrow")

Türk futbol tarihinin en heyecanlı sezon finallerinden biri, 2010 senesinde yaşanmıştı. 2009-2010 sezonunun son maçlarına girildiğinde Fenerbahçe 73 puanla liderdi, son hafta rakibi Trabzon’u Kadıköy’de ağırlıyordu. İkinci sırada o sene büyük bir çıkış yapan 72 puana sahip Bursa vardı, onlar da kendi sahalarında Beşiktaş ile oynayacaklardı. Bu dörtlüden Trabzon ve Beşiktaş’ın iddiası yoktu, prestij için çıkıyorlardı sahaya. Fenerbahçe son doksan dakikayı galip bitirdiği takdirde şampiyonluğunu ilan edecekti, diğer skorlarda ise Bursa-Beşiktaş maçının skorunu bekleyecekti, şampiyon Bursa da olabilirdi bu durumda. Neyse, Fenerbahçe-Trabzon maçı 1-1 bitti, Bursa ise Beşiktaş’ı 2-1 mağlup ederek 2009-2010 sezonunu şampiyon bitirdi. (Akalasız not: o maçı Beşiktaş’ın oyuncusu Ali Toraman açık bir şekilde Bursa’ya verdi. Hediye etti. Kendi kalesine bir gol attı, diğer golde bariz bir hata yaptı, maç boyunca da laubali hareketlerini sürdürdü. Canlı izlediğim için bu kadar net konuşuyorum. Sebebini anlamak zor değil: Kadıköy’de daha önce oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş maçı sırasında bütün FB takımı oyun içinde sırasıyla İbrahim Toraman’ı evire çevire dövdü, en sert faullerle yıldırmak için yapmadıkları kalmadı. Ezik bir hakem ve etkin bir seyirci baskısıyla oyun psikolojik savaşa dönüştü, o maçın sonlarında İbrahim Toraman dayanamayıp rakibine sert bir müdahalede bulununca da göt lalesi hakem derhal kırmızı kartla onu oyundan attı. Bence, Toraman’ın Fenerbahçe’nin şampiyon olmaması için bir şeyler yapmasına yönelik motivasyonu haklıydı. Neyse. Alakasız bir parantez fazlaca uzun oldu farkındayım.) Her ne kadar her iki maç şaibe olmaması için aynı saat/dakikada başladıysa da, oyun bu, sakatlıklar ya da türlü sebeplerle uzatmalardan ötürü aynı anda bitemiyor. Fenerbahçe-Trabzon maçı 1-1 devam ederken bütün stadın, maçın izlendiği kafelerin, kahvehanelerin ve bilumum spor sever mekanlarının kulakları bir yandan da Bursa-Beşiktaş maçındaydı. Radyolar, cep telefonları vs. Fenerbahçe maçı 1-1 ile tamamlamak üzereydi, Bursa-Beşiktaş maçı ise tam o anlarda 2-1 Bursa lehine bitmişti. Yani, Fenerbahçe’nin şampiyon olmak için kazanmaktan başka şansı yoktu. Son dakikalarda bir anons geçti Kadıköy’de, statta: Bursa-Beşiktaş maçının 2-2 bittiğini haber veren bu anonsla Şükrü Saracoğlu Stadında tarifi zor bir coşku dalgası yaşandı, evet, bu anonsa göre Fenerbahçe, kendi maçı 1-1 bittiğinde şampiyonluğunu ilan edecekti. 


Dedim ya, bu işlerden biraz anlarım: Böyle bir maçı izlemek için giden hemen herkesin elinde anlık olarak eşzamanlı oynanan diğer maçı da takip etmek için radyo filan bulunur. Bu iddiamı iyimser yaklaşarak indirgeyeyim ve şöyle ifade edeyim: Stadyumda 50.000 kişi varsa, en az 10.000 radyo da canlı olarak Bursa- Beşiktaş maçını anlatıyordur oradaki seyircilere. Diğerleri de cep telefonlarından sürekli Bursa-Beşiktaş maçının skorunu takip ediyorlardır, şüphem yok. 


Somut, anlık dinlenen bir maç anlatımında olmayan, aksine, 2-1 Bursa lehine bittiği gayet açık bir şekilde öğrenilen bir durumda, stat içi anonsta “Bursa-Beşiktaş maçı 2-2 bitmiştir” haberini alıp coşkuyla sahaya sevinç içinde inen, dakikalarca kutlama yapan, mutluluk gözyaşları döken insanların durumu nedir? Ortada net bir veri var. Ama duygu patlaması yaşayan bu insanlar, bu net veri yerine kendilerine anons edilen bir skora inanmayı tercih ettiler. ÇÜNKÜ ÖYLE İSTEDİLER. İnsan istediğine inanır, doğruya, hakikate değil. 


Dakikalar sonra, bu defa en şiddetli orgazm hazzının da ötesini yaşayan Şükrü Saracoğlu Stadyumundaki seyirciler, yavaş yavaş durumu idrak edince bu defa karşı durulmaz bir öfkeye kapıldılar. Görevli polislere saldırmalar, kendi içlerinde kavgalar, koltukları yakmalar, stat dışında çıkan olaylar filan. Aşırı motivasyon yamultur insanı. Hakkında psikoloji bölümlerinde yüksek lisans tezi yazılabilecek türden bir örnek olay bu. 


Yarın, 14 Mayıs’ta genel seçim var. Hem cumhurbaşkanı hem de parlamento seçimi için oy kullanacağız. Ülkenin çok uzun zamanda beri siyah-beyaz, ateş-buz, yaşam-ölüm gibi zıtlıklarda ortadan, evet tam ortadan bölündüğü bilinmeyen bir şey değil. Her iki taraf “sonuçları bizden duymadıkça…” diye başlıyor açıklamalarına, bu tersten okunduğunda “diğer tarafın verdiği sonuç yalan olacak” demek. İki taraf da kendi zaferini ilan edecek demektir. Çok küçük farklarla sonuçlanacak bu seçim bu, dolayısıyla iki taraf da, yani kaybeden de, kazanan gibi inandırıcı olacağını öngörüyor. Bu da seçmenlerin, yani taraftarların sahaya inip çılgınca zafer kutlamalarını başlamalarına neden olacak. Videolarda görüyorsunuz olanları. 


Bu işin sonu kötü bitecek diye çok korkuyorum. 




















p.s. köpek hala duruyor. Eve de, hem de biz evdeyken, üstelik güpegündüz sıçmaya başladı. Yani aslına bakarsanız benim çok başka dertlerim var. 

14 Nisan 2023 Cuma

Ceku'nun Onuncu Günü ve Gordion Düğümü Üzerine... (veya, 'Köpek Sahiplenmek, Pişmanlıktır.')

Elias Canetti, Hayvanlar Üzerine başlıklı derleme kitabına şu notu düşmüş: “Ne zaman bir hayvana dikkatlice bakarsanız, içinde bir insan olduğunu ve sizinle dalga geçtiği hissine kapılırsınız.” Senelerdir kedi babası olarak süren hayatımda bu duyguyu pek tatmamıştım, malum kediler tümüyle tuhaf, tekinsiz yaratıklar. Genel kabule göre kendi kendilerine evcilleşip insanlarla bir arada yaşamaya başlamış bir türden bahsediyoruz kedilerden söz açtığımızda. Ama Ceku ile, bu 18kiloluk köpekle geçirdiğim onuncu gün itibarı ile Canetti’nin yazdıklarını ilk elden deneyimleyebiliyorum artık. Daha evvel köpek tecrübem olmadı, çevremde köpek besleyen birileri de pek yoktu, hele ki köpeklerden korktuğumu göz önüne alırsak tümüyle uzaktı bana bu konu. Artık öyle değil. Bu satırları yazarken karşımdaki koltuğa yayılmış Ceku’ya kayıyor arada gözlerim. Başını çevirip badem badem bakıyor bana. 


En azından işgal ettiği Havva'nın koltuğu. 

Köpek sahiplenme konusundaki en büyük kaygım evdeki kedimiz üzerineydi, buna değinmiştim daha önce. Onuncu gündeyiz, ciddi bir ilerleme yok aralarındaki ilişkide. Sokakta kendisine karşı kayıtsız duran kedilerin yanından umursamadan geçiyor Ceku, ama onu görüp ürken, kaçan kedileri kovalamaya can atıyor. İçgüdüsel bir davranış. Evde de öyle, aynı şey. Dün gece saat 2am’a doğru uyumak için üst kattan aşağıya indim, Ceku da yanımdaydı yukarıdayken, beni takip edecek diye düşündüm ama ilk defa peşimden gelmek yerine üst katta, merdivenin bitimine yatmayı tercih etti. Kedi o sırada aşağıdaydı, Havva ile beraber. Ceku sanki “o kedi sike sike buraya gelecek!” diyor gibiydi; kedinin maması, suyu ve kumu üst katta çünkü. Yatağımdan kalkıp iki kez merdivenleri çıktım, Ceku’yu çağırdım ama nafile. Yattığı yerden kalkmadı inatçı eşşek. Ben de dönüp yatağa uzandım çaresiz. Tam abajurun ışığını kapacakken birden kedi fırladı ve üst kata çıkmak için merdivenlere koştu. Muhtemelen köpeğin her gece yaptığı gibi aşağıya geldiğini ve holde uzandığını sanmıştır. İçimden hassiktir dedim, çok feci şeyler olacağı belliydi. Kulak kesildim ama o saatte zaten çıt yok. Kedi çıktıktan sonra kısa, huzursuz bir sessizlik oldu. Havva uyuyor, apartman sakin, saat 2am. Ansızın çizgi filmlerde görülebilecek türden bir curcuna, merdivenlerden aşağı uçarak koşan ya da koşarak uçan kedi ve arkasından homurdanarak gümbür gümbür inen bir köpek. Kedi yatak odasına, yanıma saklandı, köpek içeri girecek gibi oldu ama yatak odasına girmesi yasak, hemen uyardım, durdu eşikte. Gerçekten kötü bir deneyimdi hepimiz adına. 


Ceku’yu barınağa iade edeceksek şayet, bunda kedimizin onunla anlaşamıyor olmasının büyük bir etkisi olacak. Havva bu konuda gayet iyimser: her geçen gün, azar azar da olsa birbirlerine alıştıklarını, daha da düzeleceğini düşünüyor. Pek aynı fikirde değilim ben. Normal zamanda en ufak bir uyarıcıya dahi kilitlenip huzuru kaçan ürkek kedim, bu koca köpeğe alışamaz. Lütfedip kollarımızda birkaç saniye durmaya razı olurdu eskiden, şimdi acıktığında ya da kumuna gitmesi gerektiğinde bizi gördüğü zaman haykırıyor, saklandığı ya da kendini korumaya aldığı yerden alıp istediği yere taşıyoruz kediyi, işini görsün diye. Ölesiye korkuyor köpekten.


Bir başka sorun ise benden kaynaklanıyor: Feci bir sıkıntım var. Bir önceki postta da değinmiştim, sokak köpeklerinden ve gerizekalı/şuursuz kimi köpek sahiplerinin mallıkları yüzünden dehşet içindeyim. Ne bu kadar çok sokak köpeği olduğunun farkındaydım, ne de diğer köpeklerin. Normal zamanda bir köşede, bir parkın çimenlerinde, bir gölgelikte pinekledikleri için farkına varmadığımız sokak köpekleri, Ceku’yu görünce/kokusunu alınca birden agresif biçimde yanına koşuyorlar, deli gibi havlamaya başlıyorlar. Ceku reaksiyon göstermek bir yana, korkuyor bile. Bense öleyazıyorum o anlarda. Hem Ceku için, hem de kendim için. Çaresiz sokak köpeklerinin olmadığı ya da denk gelmediğimiz güzergahları adımlıyoruz ama öylesine kuşatılmışlık halindeyiz ki kısır ve küçük bir daireden ibaret hale geldi yürüyüşlerimiz. Halbuki cinsi itibarı ile enerji seviyesi 5 üzerinden 5 olarak ifade edilen, dışarıda çok hareketli bir köpek Ceku. Olayın bana bakan yönü sadece korku açısından ele alınamaz ayrıca: Köpek sahiplenmeye razı olduğumda, doğal olarak bazı sorumlulukları da üstlenmeyi doğal ve benden talep edilmeden kabul etmiştim; maması, sağlığı, temizliği gibi detaylı bakımı Havva’ya ait olacaktı, boş gezenin boşta gezen kalfası olarak Ceku’nun yürüyüşlerini de ben üstlenmiştim. Havva’nın değerli vaktini bu amelelikle harcayamam, kadın evimin velinimeti, yürüyen banka hesabı, geçim kapımız. (Aşırı iğrençleştim tamam haklısınız. Evi Havva geçindiriyor kısaca.) Fakat kendime biçtiğim bu görev tanımı, bana yürümekten/yürütmekten değil, sokak köpekleri ve şerefsiz köpek sahipleri yüzünden eziyete dönüştü kısa zamanda. Evden Nas-Felak okuyup çıkıyorum, Ya Hafız Ya Allah’ı dilimden düşürmeden yürüyorum, eve dönerken de Elhamdülillahi rabbil Alemin’lerle bitiriyorum dolaşmalarımızı. Tabi bunlar sık sık sekteye uğruyor, arabalar geçerken ya da insanların çekindiğini gördüğümde “Dur Ceku”, bir kediye dikkatle bakıp durduğunda “Gel Ceku”, yerde gördüğü bir kemiği ağzına atmak için uzandığında “Hayır Ceku”, sözümü dinlediğinde “aferin Ceku”, ötelerden havlama sesi kulağıma geldiği an donup “hassiktir, buradan değil Ceku” gibi ifadelerle bölünüyor zikr sözlerim. 


Son planda:

Kedi, köpeğe hala alışamadı.

Köpek, kedi neden ondan kaçıyor diye dertlenmekte. 

Ben dilediğim gibi ve köpeğin ihtiyacını karşılayacak ölçüde uzun yürüyüşleri yapamıyorum korkudan. (şu absürtlüğe bakar mısınız: Pedometreye göre Ceku bu eve gelmeden önce daha fazla adım atıyormuşum!)

Havva köpeği feci halde bağrına bastı. Asla geri vermeyi düşünmüyor. 


Bunları bir yana bırakalım: Bunca çözümsüzlük içinde, Canetti’nin dediği gibi Ceku’nun gözlerinde sanki benimle dalga geçen, alay eden bir ifade var.



 Karşımdaki koltukta oturmuş bana bakıyor şu an. Diyor ki, “Benden daha harika bir köpek bulamazdınız. Havlamıyorum. Eşya kemirmiyorum. Yatağınıza gelmeye çalışmıyorum. Hiç bir şeye zarar vermiyorum. Salyam yok. Size sarılmak, ayaklarınızın dibine uzanıp karnımı açmak, dizinize başımı koyup uyumaktan başka bir şey de yapmıyorum evde. Beni aptal kedinizin yersiz/haksız korkusu yüzünden veya başka köpeklerin seni ürpertmesinden dolayı mı barınağa geri vermeyi düşünüyorsun yani? Hele bir dene bakalım. Havva sıçar o zaman ağzına. Sıkıyorsa dene. Zorla mı geldim sanki, sen kabul ettin, Havva da coşkuyla aldı beni. Kendin ettin, kendin buldun. O’nu üzmeye götün yiyorsa hiç durma, ya da arıza çıkarma, sus otur orada.” 


Haklı valla. 


7 Nisan 2023 Cuma

Ceku Üzerine... (Ben 'Ceku balım' demem, demeyeceğim.)

Aşağıdaki kıllı yaratıkla evimizde iki geceyi devirdik. İsmi Ceku. Üçüncü gündüzü birlikte idrak ediyoruz.





Çarşamba günü öğlen saatlerinde geçici yuvasının mukimleri bize getirdiler kendisini. İki yaşında, kısır, border collie kırması olduğu söylenen bir kız. Bize dediklerine göre Manavgat Yangınları sırasında kurtarılmış (ormanda mıymış, yanan çiftliklerden mi, bunlar cevaplarını bilmediğimiz sorular) ardından 1,5 sene kurtaran ev barınağında yaşamış. Ardından biri sahiplenmiş, on gün sonra da bakamadığını söyleyip barınağa iade etmek istemiş. Barınaktakiler de tekrar barınağa aldıkları takdirde yüzlerce köpeğin arasında görünmez olur, bir şans daha verelim düşüncesiyle geçici yuvaya nakletmişler. Bu geçici yuva denilen şey çok acayip: Birileri evlerini sahiplendirilmek için bekleyen köpeklere açıyorlar, günlerce, belki haftalarca bakıyorlar o köpeklere. Tam  aralarında duygusal bağ gelişiyor, sevgi-bağlılık oluşuyor, hooop, birileri ortaya çıkıp bu köpeği bize verin diyorlar. Tamam, adı üstünde geçici yuva, ama bir yandan da çok yıpratıcı bir durum. Cumartesi Ceku’yla orada, Moda’daki geçici yuvasında tanıştık. Ceku bizi ayakkabılarımızı henüz çıkarmamışken, kapı ağzında karşıladı, yedi yüzyıldır  bizi bekliyormuşçasına sırt üstü yatıp derhal karnını açtığında göz ucuyla Havva’ya baktım, 'hassiktir' dedim içimden, daha o an Havva’mın eriyip bittiği görmemek mümkün değildi ki. 


Biz gene çarşambaya dönelim. 


Genç çift, öğlen vakti beraberlerinde Ceku ile beraber geldiler. Ayrıca mezkur barınaktaki yetkili (tabi ki bu da kadın, hepsi, herkes kadın bu işlerde) Havva’ya deneyimsiz olduğumuz için bir köpek eğitmeni tavsiye etmişti, ama aslında Ceku’yu değil, bizim Ceku ile nasıl iletişim kuracağımız ve ne şekilde davranmamız gerektiğine dair eğitim vereceğini söyledi. Bizi eğitecek yani. Eğitim şart. Eğitmenin de telefon numarasını verdi. Havva’ya tamamen ücretsiz - hayır amaçlı bir sivil inisiyatif olan bu uygulamada parayı kırışacakları çirkin bir düzen kurmuşlar dedim ama beyhude, tabi ki işe yaramadı. Kadın da geldi, işe yaramaz değildi gösterdikleri -haksızlık etmeyeyim ama giderken 1200TL paramızı da aldı. (62USD) Nihayetinde herkes gitti, biz baş başa kaldık. Dördümüz. Biz ikimiz, köpek ve kedi. Kepçe yaşadığı büyük şokla saklandı bir köşeye, travması hala, yani üçüncü gün de devam ediyor. Bir minik parçacık azaldı gibi o kadar. Kedilerle iyi anlaştığı söylenen Ceku’da aksi bir davranış gözlemlemedik ama zaten Kepçe hemen hemen hiç ortalarda görünmediği için tam manasıyla bir test de yaşanmadı ilişkilerinde. Birbirlerini sevmeleri, can ciğer kuzu sarması olmaları gerekmiyor aslına bakarsanız, kayıtsız davranmaları da yeterli bizim için. Kedi acıkıp (tabi ki acıkıyor) mamasını yemek için ortaya çıktığında (çıkmıyor henüz) köpek hamle yapmasın ona karşı (yapacak gibi oldu, içgüdüsel, oyun için diye düşünüyoruz) olay çözülür. Yani epeyce müşkül bir problem bu ama oluruna bıraktık, çaresiz. 


Kedimiz bizden nefret ediyor. Bu kadar yaklaşmaları bir elin parmaklarını geçmez. Sonra kedi kaçıyor, köpek onu kovalamak için hamle yapıyor, dur komutunu alınca dönüp 'ama nedeeeeeen?' bakışıyla oturup bekliyor köpek. 



Günde üç defa sokağa çıkması gerekiyor. Sabah ve akşam üzeri birer saate yakın, gece 23.00 gibi de 15-20 dakikalığına. 


Bu noktada hiç aklıma gelmeyen başka sorunlar var, kafama dank eden. Başka köpekler. 


Sokak köpekleri, yeni bir hem türlerini görünce haldır haldır koşmaya başlıyorlar. Ben doğrusunu isterseniz köpeklerden korkan biriyim, kedi insanıyım lan ben. Tasması elimde uysal bir köpek başka bir şey, üzerimize üzerimize yırtınırcasına havlayarak koşan köpekler başka bir şey. Çarşamba günün akşamı herkes gittikten sonra Havva ile beraber Ceku’yu yürüyüşe çıkardık, Küçükyalı parkının oradan yürürken oraları mesken tutup sahiplenmiş 6-7 köpek mahalleye yeni gelen bu köpüşe karşı harekete geçtiler. Bağırtı çağırtı. Ceku benim kadar korkmamıştır buna yemin edebilirim. Bu deneyimin ardından sahile doğru yürüdük birlikte, orada park geniş, uzun, genelde insanlar köpeklerini gezdirmek için tercih ediyorlar sahil parkını. (Kedi ne harika bir mahluk, gezdirmeye lüzum yok. Neyse.) Etrafı telle çevrili basket sahasında bir köpekle koşturdu Ceku, sonra baka sahipli köpeklerle koklaştı filan. Bizim ilk günümüz, ilk yürüyüşümüz, uzaktan iri, güzel, korkunç, tasma boynunda ama kayışsız/ serbest duran Corso benzeri bir canavarı fark ettik. Gene de epeyce mesafe vardı aramızda. Mesafeler kapanır. Yavaş yavaş ama emin adımlarla yürüyen bir köpek de pekala kapatabilir o mesafeyi. Corso, sahipli ve bakımlı olduğu belli, yaklaştı sakince ama biz koklaşacaklar diye beklerken Ceku’nun üzerine son derece saldırgan bir şekilde atladı, aynı saniyede, hatta belki aynı yarım saniyede arkamızdan bir adam yanımızdan, yoksa içimizden mi demeliyim bilmiyorum, uçarak Corso’nun dişleri Ceku’ya değmeden ötekine sert bir tekme attı, Corso hemen birkaç metre uzaklaştı, adam da biz bağırmaya başladı, bizden uzak durmaya çalışıyorlarmış, ama biz üzerlerine üzerlerine gidiyormuşuz, Allah Allah’mış. Kayışı olmayan köpeği bizim kayışlı köpeğimize saldırıyor, ve sahilde sakin sakin yürüyen biz suçlu oluyoruz. Cevap verecek oldum, ama Havva hemen beni çekiştirdi gidelim diye, böyle saldırgan bir köpeği kayışsız serbest dolaştıran bir adam, üstelik köpeğine de hakikaten gaddarca tekme atan biriyle ne konuşulabilir? ‘Bu adam haplanmış bile olabilir’ dedi Havva.


Sakin sakin köpek gezdirecektim güya. Vay a.q. şu işe bak.


Eve döndük ama benim sinirlerim bozuldu bir kere. 


Gece yürüyüşü kısa, geçici yuvasındakiler, 15 dakika yeterli oluyor, uyumadan önce çiş yapması için demişlerdi. Kısa bir güzergâh belirledim kafamda, evin bulunduğu sokak, paralel üst sokak, oradaki küçük oyun parkı, eve dönüş. Bu arada hala ilk günü anlatıyorum dikkatinizi çekerim. Neyse, çıktım bu defa ben ve Ceku, Havva yok, üst sokağın sonunda sözünü ettiğim oyun parkına doğru yürürken üzerimize tahminim bir yaşlarında, beyaz üzerine siyah lekeleri olan, olağanüstü güzellikle pırıl pırıl bir pitbull gelmeye başladı. Gece karanlığında ancak yaklaşınca fark ettim ki boynunda tasması yok!  Haydaa… Ben köpekten korkarım lan! Hızla Ceku ile pitbull’un arasına girdim, sert ve yüksek bir tonda HAYIR! Diye bağırdım. Pitbull duraksadı, geri adım attı. Sokağın köşesinde 20’li yaşlarda iki delikanlı vardı, sizin mi bu köpek diye seslendim, yok abi, bizim dediği dediler. Pitbull bir hamle daha yaptı, gene hayır!, ardından hızlı adımlarla uzaklaştım oradan. O hayvancağıza öyle acıdım ki. Orospu çocukları, sırf heves, hava atma uğruna böyle köpekleri alıyorlar, sonra yok ağızlıksız dolaştıramazsın, yok aşı ilaç chip parası, yok sıkıldım, yok uğraşmaya vaktim yok bahaneleriyle sokağa atıyorlar. Böylesi orospu çocuğu çok. Zavallı köpek (bir pitbull’a zavallı dediğime inanamıyorum) sokakta çaresiz. 


Eve geldim, Havva’ya anlattım. Yaşadığım dehşeti görüp beni sakinleştirmeye çalıştı. Ne fayda. Daha güvenli güzergahlar bulmalıymışız. Ertesi gün (yani dün) başka bir yolu denedim, orada da başka köpekler saldırdı. Gece aynı şey, uzaklardan birbirine karışan köpek sesleri duyunca kös kös bizim sokakta üç tur atıp eve döndüm.


Köpek gezdirmek zor iş. 


Ceku ilk gece, yani evimizde geçirdiği ilk gece tam dört defa eve sıçtı. Gerilmiş olması, yeni bir evi/insanları yadırgamış olması doğal ve kabul edilebilir, bunların yanısıra ishalmiş bir de it. Bu da kabul edilebilir aslında, hastalık sonuçta. Dört defa da sıçılır mı lan? Gene de Havva ile iyi yanından baktık: Halıya değil, koltuğa değil, yatağa değil, taş zemine. Hep aynı yere. Temizlenmesi en kolay yer yani. Yalnız köpeğin boku çok kötü kokuyor lan. 


İyi haber: dün tavsiye edilen pilav lapası ve bir mide ilacını aldıktan sonra dün gece hem daha sakin durdu, hem de sıçmadı bir yere. 


Yaklaşık bir saat sonra veterinere gideceğiz, genel kontrolü, chip kaydının üstümüze alınması filan, bazı işlerimiz var. 


Son olarak hakkını teslim etmem lazım: Bu kadar uslu, mülayim, söz dinleyen bir köpek sahipleneceğimize ihtimal vermiyorum. Temel komutları (gel, dur, bekle) çok güzel uyguluyor, sürekli karnını açıp sevilmek isteyen bir temas bağımlısı. Kedimiz köpek gibi derdik Havva ile aramızda konuşurken, sanırım köpeğimiz de kedi gibi bir şey çıktı. 


Şunu da yazayım yoksa çatlarım: Annem-babam ve kâimvalidem, Havva ile boşanmaya karar verdiğimizi duysalar ancak bu kadar yamulurlardı bana sorarsanız. Yüzlerinden düşen bin parça. Öfkelerini zor zapt ediyorlar. 


Bense hep aynı cevabı veriyorum onlara: “HAVVA İSTEDİ, ONU KIRAMADIM!”


Yalan da değil yani.