Geçen gün epeydir sesi soluğu çıkmayan Polente mesaj yazdı:
“Fethiye’deyim, paragliding şansım var. Yapmalı mıyım? Tırsıyorum.”
Okur okumaz cevapladım ben de: “Seksten bile güzel dediğim şeyi soruyorsun. Elbette riskleri var, ama fırsatı kaçırma derim.”
Öyle diyorsun madem o zaman yapayım, rüzgâr şiddetliyse bir daha düşün, yok rüzgâr sıfır, senin için de atlayacağım vs. vs.
Ses çıkmayınca bu defa dün akşam ben sordum ona, yamaç paraşütü ile atlayıp atlamadığını, yanıt geldi hemen, “evet, seksten güzel değil ya da pilotum çok konuşuyordu!”
Cevabi mesajını okuduğumda bir an duraksadım. Paragliding yapmıştı Polente, hatta bugün instagramda da bir fotoğraf eşliğinde iyi ki yaptım, hiç pişman değilim gibi şeyler yazmış.
Benden fikrimi istedikten sonra aldığı cevaba dair mübalağa ettiğimi düşünüyor olması muhtemel. Halbuki gayet samimi düşüncemi paylaşmıştım, yanıldığıma dair bir olasılığı aklıma dahi getirmeden. Ne harika bir aktivite olduğuna dair “seksten bile güzel” ifadesini kullanmıştım. Çünkü öyle. Halbuki Polente, kendi atlama deneyimi sonrasında bana açık bir şekilde “seksten güzel değil” diye mukabele, hayır, aslında itiraz etti.
Şimdi bu noktada Wittgenstein’a başvurmak zorunda hissediyorum kendimi. Dil Felsefesinin Einstein’i olan Wittgenstein’in şöyle bir ifadesi var:
‘Biri bir şeye inanıyorsa, ^buna niçin inanıyor^ sorusunu yanıtlamamız her zaman gerekmez, ama bir şeyi biliyorsa ^bunu nereden biliyor^ sorusu yanıtlanabilir olmalıdır.’
Polente’ye aslında bildiğim bir şeyi değil, inandığım bir şeyi söyledim ben. Öte yandan inandığımı söylediğim paragliding yorumumun kesin bir bilgi olduğundan da kuşku duymazdım. Ne var ki yukarıdaki Wittgenstein alıntısı üzerinde birkaç dakika düşününce farkına varabiliyoruz ki aslında matematik kesinliğe sahip olanlar dışında hiçbir şeyi bilemeyiz. İnanırız o kadar.
Şimdi benim önermemin, yani Polente’ye paragliding hakkında söylediğim “seksten bile güzel” ifadesinin onun tarafından itirazla karşılık görmesini irdeleyelim:
Bir: Seks ve seks yaparken alınan haz, son derece öznel bir şey. Yani her insan aynı hazzı almayabilir. Söz gelimi ben kendime mâni olamıyor ve aldığım zevkten ötürü nutellayı kaşık kaşık yiyorum, Havva ise bir çay kaşığı alıp yeter diyor, fazlasının onu rahatsız ettiğini söylüyor.
Cips paketi açtığımızda ise ben iki üç parça koyuyorum avcuma, Havva ise paketi afiyetle bitirdikten sonra bir paket daha olsa onu da açardım diye suçluluk içinde söyleniyor. Yani duyusal hazlar başlı başına kişiye özgü. Lahmacunu acılı ya da acısız sevmek gibi bir şey. Slayer ve Pink Floyd ayrımı gibi. Nasıl insanlarda acı eşiği diye bir halden bahsetmek mümkünse, zevk eşiğinden de söz edebiliriz.
İki: Üç defa yamaç paraşütü ile atladım hayatımda, 33-35 yaşlarımda, üç sene üst üste sırf bunun için Fethiye’ye gittiğimi anımsıyorum; 2006, 2007, 2008 yazlarında. O dönem hayatımın cinsellik açısından en aktif yıllarıydı, geçmişte buraya yazmışımdır, nöbetçi eczane gibi bir şeydim, epeyce hareketliydi yani. Yani yamaç paraşütünü bu zaman aralığında deneyimledim ve (literal anlamda) uçuyor olmak, bana seksten bile güzel gelmişti. Halbuki şimdilerde 45 yaşında olan iki çocuk annesi Polente böyle hissetmedi. Yaşla ilgisi olabilir mi? Ya da, Birinci değiniye dönersek, sekste benden fazla mı zevk alıyor(du) bu kadın? Benim geçmişte aşırı seks düşkünü bir erkek orospusu olmam, kısıtlı bir haz almamla açıklanabilir mi?
Üç: Cinsellikte kadının mı yoksa erkeğin mi daha çok zevk aldığı meselesi Yunan Mitolojisinde dahi kendine yer bulmuş, Zeus’la Hera iddialaşmışlar, hayatının yedi yılında kadın olarak yaşamak zorunda kalan Teiresias’ı hakem olarak çağırmışlar, hem erkekliği hem de kadınlığı tecrübe etmiş olan Teiresias da (hatta kadınken fahişelik yaptığı da yazılır bazı metinlerde) seks sırasında kadınların erkeklerden dokuz kat fazla zevk aldığını söylemiş onlara. Teiresias’ın sonrasında başına gelenleri bir tarafa bırakalım, belki de bir kadın olarak Polente, bir erkek olarak benden çok daha fazla zevk alıyordu(r) seksten, bundan ötürü ben yamaç paraşütü için seksten bile güzel derken, o öyle düşünmemiştir.
Yukarıda bir Wittgenstein alıntısı yazdım: inanmak fiilinin sorgulanamazlığı üzerine bir ifade. Bugün, aşı karşıtları tarafından Covid -19 aşısının insan DNA’sını bozup değiştireceğine dair yaygın bir söylem dile getiriliyor, buna inanıyorlar ve aksine inanan ben, onların bu inancını asla değiştiremem. Bunu nereden biliyorsunuz diye sorulduğunda ise açıklayamıyorlar, çünkü aslında bilmiyorlar. Tersten bakalım, bu aşının DNA’yı değiştirmeyeceğini nereden biliyorsun diye sorduklarında da bu defa ben bilmediğimi söylüyorum. Ama onlar başka türlü inanıyor, ben başka türlü inanıyorum. Ama herkes, ben dahil – Polente’ye ilk başta, yazının tepesinde söylediğim gibi- inandığım şeyi sanki biliyormuş kesinliğinde dile getiriyorum, savunuyorum, itiraz edildiğinde bozuluyorum, aslında haklı olduğuma dair, inanç sanki bir bilgi kaynağıymış gibi argümanlar üretiyorum. Dediğim gibi her insan da böyle.
Gene Wittgenstein’a döneyim: Kelimelerin kesin bir anlamı olmadığını söyler, biri onlara ne anlam vermişse o anlama sahiptir der ve ekler: ‘Bir sözcüğün anlamı, onun bir tür istihdam edilişidir.’
Ben hala aynı noktadayım, yamaç paraşütü yapmak, seksten bile güzel. Buna inancım, bilgimden de ön sırada.
Nereden bilebilirim ki?
Doğrusunu Allah bilir. (Bu da çok enteresan: İslam ortaçağında adam, muarızına karşı 1000 sayfa kitap yazar, ama sonunu ‘vallahu a'lemu bi's-savab’ diye bitirirmiş, ‘en doğrusunu Allah bilir’ gibi bir manası var. Falanca filancayı tekfir eder, filanca falancayı fâsık ilan eder ama sonunda vallahu a'lemu bi's-savab dermiş.
O değil de, dünya savaşının çıkmasına ramak kaldı, ben elli yaşında seksten ve yemek paraşütünden ne kadar zevk aldığıma dair birim değer arayışındayım. O zaman vakti gelmiş demektir, meleklerin cinsiyeti meselesini de bir ara tartışırız.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!