“Bu düşünce,
benim için dayanılmaz ve yürek paralayıcı olmak bir yana, beni teselli ediyor,
rahatlatıyor ve Kadere boyun eğmeme yardımcı oluyor. Tanrı öyle istedi diye cehenneme
seve seve gidebilecek Aziz Augustinus kadar ileri gitmiyorum. Benim Yargıya
boyun eğişimin kaynağı o denli karşılıksız değil, bu doğru; ama daha az saf
olmadığı gibi, bence tapındığım mükemmel Varlık’a çok daha lâyık. Tanrı
âdildir; acı çekmemi istiyor ve masum olduğumu biliyor**. İşte güvenimin sebebi; kalbim ve aklım aldanmadığımı haykırıyor.
Öyleyse bırakalım insanlar da, Yazgı da istediklerini yapsın; yakınmadan acı
çekmeyi öğrenelim; her şey sonunda yoluna girecek ve er geç benim sıram da gelecektir.”
-Yalnız
Gezerin Hayalleri, Rousseau-
* Uzun bir
blog yazısıydı, kişisel ve gereğinden fazla açık. Nazım'ın "Benerci
Kendini Niçin Öldürdü?' şiiri ile başlayıp, Bhagavad Gita alıntıları ile devam
eden bu yazıyı zırvalamamın hemen
ardından bir kez okudum, sonra kendime ohaa! deyip tek hamlede sildim, yukarıdaki metin haricinde.
Bu kadarı yeter de artar bile. Hem bana, hem size.
** Alıntının
kritik cümlesinin aslında ne kadar çelişkili olduğunu farketmişsinizdir. İlk
anda Kitâb-ı Mukaddes'teki Eyüp kitabına
ciddi bir referans var gibi geliyor okunduğunda, ama İlâhi Adalet beşeri
zihinle anlaşılamayacak bir şeydir. Kavranamaz, yorumlanamaz. Allah âdildir,
bitti. O kadar. Allah'ın adaleti insana bir gölge olarak düşer, konumu gereği
adaletle hükmetmesi gereken kudret sahibi kimselerin yükü ise, o gölgenin
ağırlığını taşıyabilmek ya da altında ezilmekle kendini gösterir. Buraya lafı
dağıtmak ya da daha net ifade etmek için, İbn-i Arabi'nin Tilimsan Meliki
olan dayısı Yahya bin Yugan'a dair Fûtuhat’ta
anlattığı kısa hikâyeyi ekleyeyim:
"Bir
gün maiyeti de çevresinde olduğu halde Yahya bin Yugan, Akadir ve Ortaşehir
arasında bir zata rastladı. 'İşte çağımızın âbidi Ebu Abdullah en-Tunsi' denilince, Melik durup yaşlı
adamı selamlamak üzere atının dizginlerini çekti. Gösterişli kıyafetler
içindeki Melik, selamını iade eden yaşlı adama ‘Ey Şeyh, bu kıyafetlerle namaz
kılmam caiz midir?’ diye sordu. Ebu Abdullah güldü. Melik ‘Neye gülüyorsun?’
diye sordu. ‘Anlayışının kıtlığına, nefsinden ve halinden tamamen cahil olmana!
Hiçbir şey sana bir leşin kanları içinde yuvarlanarak onu iğrenmeksizin yiyen,
ama kirlenmesin diye işerken bacağını havaya kaldıran bir köpekten daha çok
benzeyemez. Reayanın [halkın] gördüğü bütün adaletsizliklerden mesul
tutulacağın halde sen kalkıp giysilerini soruyorsun!’ Melik gözyaşlarına
boğuldu ve hemen o anda tahtını terk ederek Şeyh’in hizmetine girdi. Şeyh O’nu
üç gün misafir etti. Dördüncü gün geldiğindeyse ‘Ey Melik, emredilen üç misafir
etme günü doldu. Kalk ve odun toplamaya git’ dedi.
Melik odun
topluyor, topladıklarını başının üzerinde taşıyarak Tilimsan pazarına getiriyor
ve orada onun bu halini gören insanlar ağlıyordu. Odunları satıp yiyecek
ihtiyaçlarını alan Melik, artanı sadaka olarak veriyordu. Ölünceye kadar bu
şehirde kaldı ve şeyhinin yanına gömüldü. Şeyh, kendisinden dua istemeye
gelenlere ‘bana değil, Yahya bin Yugan’a gidin; O tahtını bırakmış bir
meliktir. Eğer Allah benden böyle bir imtihan isteseydi, ben belki tahtımı terk
edemezdim’ derdi.”
Adalet ve
İktidar, Allah’ın en büyük sınavı gerçekten. Biz ise hala golleri konuşuyoruz.
Not: Bu blog
yazısı nasıl bu hale gelebildi, hiçbir fikrim yok.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!