28 Temmuz 2014 Pazartesi

Fazlasıyla Kişisel*


“Bu düşünce, benim için dayanılmaz ve yürek paralayıcı olmak bir yana, beni teselli ediyor, rahatlatıyor ve Kadere boyun eğmeme yardımcı oluyor. Tanrı öyle istedi diye cehenneme seve seve gidebilecek Aziz Augustinus kadar ileri gitmiyorum. Benim Yargıya boyun eğişimin kaynağı o denli karşılıksız değil, bu doğru; ama daha az saf olmadığı gibi, bence tapındığım mükemmel Varlık’a çok daha lâyık. Tanrı âdildir; acı çekmemi istiyor ve masum olduğumu biliyor**.  İşte güvenimin sebebi; kalbim ve aklım aldanmadığımı haykırıyor. Öyleyse bırakalım insanlar da, Yazgı da istediklerini yapsın; yakınmadan acı çekmeyi öğrenelim; her şey sonunda yoluna girecek ve er geç benim sıram da gelecektir.”
 -Yalnız Gezerin Hayalleri, Rousseau-










* Uzun bir blog yazısıydı, kişisel ve gereğinden fazla açık. Nazım'ın "Benerci Kendini Niçin Öldürdü?' şiiri ile başlayıp, Bhagavad Gita alıntıları ile devam eden bu yazıyı zırvalamamın hemen ardından bir kez okudum, sonra kendime ohaa! deyip tek hamlede sildim, yukarıdaki metin haricinde. Bu kadarı yeter de artar bile. Hem bana, hem size.

** Alıntının kritik cümlesinin aslında ne kadar çelişkili olduğunu farketmişsinizdir. İlk anda Kitâb-ı Mukaddes'teki Eyüp kitabına ciddi bir referans var gibi geliyor okunduğunda, ama İlâhi Adalet beşeri zihinle anlaşılamayacak bir şeydir. Kavranamaz, yorumlanamaz. Allah âdildir, bitti. O kadar. Allah'ın adaleti insana bir gölge olarak düşer, konumu gereği adaletle hükmetmesi gereken kudret sahibi kimselerin yükü ise, o gölgenin ağırlığını taşıyabilmek ya da altında ezilmekle kendini gösterir. Buraya lafı dağıtmak ya da daha net ifade etmek için, İbn-i Arabi'nin Tilimsan Meliki olan dayısı Yahya bin Yugan'a dair Fûtuhat’ta anlattığı kısa hikâyeyi ekleyeyim:
"Bir gün maiyeti de çevresinde olduğu halde Yahya bin Yugan, Akadir ve Ortaşehir arasında bir zata rastladı. 'İşte çağımızın âbidi Ebu Abdullah en-Tunsi' denilince, Melik durup yaşlı adamı selamlamak üzere atının dizginlerini çekti. Gösterişli kıyafetler içindeki Melik, selamını iade eden yaşlı adama ‘Ey Şeyh, bu kıyafetlerle namaz kılmam caiz midir?’ diye sordu. Ebu Abdullah güldü. Melik ‘Neye gülüyorsun?’ diye sordu. ‘Anlayışının kıtlığına, nefsinden ve halinden tamamen cahil olmana! Hiçbir şey sana bir leşin kanları içinde yuvarlanarak onu iğrenmeksizin yiyen, ama kirlenmesin diye işerken bacağını havaya kaldıran bir köpekten daha çok benzeyemez. Reayanın [halkın] gördüğü bütün adaletsizliklerden mesul tutulacağın halde sen kalkıp giysilerini soruyorsun!’ Melik gözyaşlarına boğuldu ve hemen o anda tahtını terk ederek Şeyh’in hizmetine girdi. Şeyh O’nu üç gün misafir etti. Dördüncü gün geldiğindeyse ‘Ey Melik, emredilen üç misafir etme günü doldu. Kalk ve odun toplamaya git’ dedi.
Melik odun topluyor, topladıklarını başının üzerinde taşıyarak Tilimsan pazarına getiriyor ve orada onun bu halini gören insanlar ağlıyordu. Odunları satıp yiyecek ihtiyaçlarını alan Melik, artanı sadaka olarak veriyordu. Ölünceye kadar bu şehirde kaldı ve şeyhinin yanına gömüldü. Şeyh, kendisinden dua istemeye gelenlere ‘bana değil, Yahya bin Yugan’a gidin; O tahtını bırakmış bir meliktir. Eğer Allah benden böyle bir imtihan isteseydi, ben belki tahtımı terk edemezdim’ derdi.”
Adalet ve İktidar, Allah’ın en büyük sınavı gerçekten. Biz ise hala golleri konuşuyoruz.


Not: Bu blog yazısı nasıl bu hale gelebildi, hiçbir fikrim yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!