Yemeksepeti.com’dan akşam için siparişimi verdim, ekşili çorba, iki adet içli köfte ve bir dilim kestaneli pasta. Yarım saat sonra çocuk geldi, ısmarladıklarımı getirdi, midem kazınırken çorbanın paketini açtım, yanında yolladıkları peksimet kutusunu ararken elime içinde siyah-kahve renkli bir sıvının kıpırdadığı bir başka kutucuk geldi, peksimetleri attım çorbaya, fakat bakıyorum bu sıvı ne olabilir acaba diye: En sonunda çorba için belki yağdır diye düşünüp boca ettim kâseye, bu arada elime de bulaştı. Gayri ihtiyari parmağımı yaladım ve anladım ki, çikolata sosuymuş meğer, kestaneli pastanın yanında göndermişler. Bir an ne yapacağımı bilemedim, güya adı ekşili çorba olan, içinde mercimek nohut gibi şeylerin yüzdüğü çikolata soslu garip karışıma baktım bir süre… Tattım dilimin ucuyla, mercimekli sıcak çikolata tadı geldi ağzıma. Durdum, hoşuma gitti lezzeti. Beynimin tad duyusuna hükmeden bölümünü düşündüm kase kucağımdayken, (evdeki masayı da attığım için her şeyi kucağıma alıp yiyorum, göbeğim masa görevi görerek işlevsellik kazanıyor böylece) benimle dalga geçiyor olabilirdi pekala. Kendince salaklığımı meşrulaştıran veya doğal hale getiren bir beynim vardı belki. Kim istemez ki böylesini, yapılan budalalıkları sürekli insanın gözüne sokan ve rahatsız eden bir beyni ne yapsın insan? Düşman başına öylesi… Çorbanın dumanı hala tütüyordu burnuma doğru, kokusu da çorbaya benziyordu henüz. Kierkagaard’ın Socrates’ten bahsederken “sonunda yaşama zahmetine bile katlanmadı” sözünde saklı ironi, üç aşağı beş yukarı benim için geçerliydi o sırada, kandırıkçı tad alma duyumun sahtekârlığına göz yumup içine ettiğimi bildiğim bu çorbayı içme zahmetine katlanacak mıydım, yoksa her normal insanın yapacağı gibi lavaboya boca mı edecektim kâseyi? Örneği değiştirecek olursak, sevmediğiniz ve hiçbir zaman sevmeyeceğinizi bildiğiniz bir kadınla sevişmeye benzer bu durum; karnınız açtır, önünüze ne gelse yiyecek gibisinizdir ve bırakın bamyayı, karnabaharı, şimdiki gibi çikolata soslu ekşili çorbaya dahi aç gözlerle bakabilirsiniz o durumda. Karın açlığından bahsediyorum, aç gözlülükten değil; aç gözlü adam karnabahar yemez, onun davranışı doymak bilmez bir şekilde biber dolması, yaprak sarması, hünkârbeğendi gibi leziz ürünleri yemek ya da yemeğe çalışmak şeklinde kendini gösterir. Aç insan ise yemek seçemez, kaderine hem razıdır hem de isyan eder o, kâsenin içindeki garip şeye bakıp iç geçirir, “yemem gerekir ama yememeliyim” diye söylenir ama eninde sonunda yiyecektir, yer. Açlık tuhaf bir duygudur, dehşet verici bir yoksunluk halidir o, ne kadar dehşet vericiyse o duygu, o kadar da aşırıdır kişinin kendisini doyurma, o açlığını giderme isteği.
Bunları düşünürken baktım kâsenin yarısı bitmiş, kaptırmışım çikolatalı çorbayı kaşıklamaya, ne yediğimin farkında bile değilim. Sos kâsenin diplerine oturmuş belli ki, peksimetleri bitirdikten sonra iyice pasta tadı gelmeye başladı ağzıma. İğrendim. Karnım azıcık doyunca iğrenmek geldi sanırım aklıma. O sırada polente aradı, cumartesi günü hastaneye ziyarete giderken götürdüğüm çikolataların ne kadar lezzetli olduğunu, karı-koca bir oturuşta kutuyu mideye indirdiklerini anlattı. “Benim Hatun’u da zamanında o çikolatalarla kandırmıştım, iki senedir bana yapıştı o yüzden, bırakmıyor beni canikom” diye mukabele ettim, güldük eğlendik kapattık telefonu. Tipik bir açgözlülüktü polentegiller’in yaptığı; bir kutu çikolatayı bitirmek. Nasıl bir şey olduğunu bilirim çünkü nutellanın dibine vurmadan elimden alırlarsa ağlayası gelen çocuk pozuna bürünürüm ben de, geri versinler diye. Bu arada 93 kilo olmuşum, bu bağlamda nereye koyacağız bu gerçeği doğrusu ben de bilmiyorum; aç gözlülüğe mi, yoksa bağırsaklarımda kurt filan mı var acaba?
Kurt olması çok olası, hatta midesiz iri yarı bir kurt olsa gerek çünkü bir baktım kase bitmiş… Boş kaseye bakıp ‘öğğğk’ dedim kendime, içli köftelerle iç dengemi korumaya giriştim, neyse ki soğumuş da olsalar hala içli köfte tadını koruyordu yuvarlaklar. Ardından sosu olmayan pasta, nihayetinde soda. Derken aklıma geldi, bir arkadaşın doğum günüydü bugün, uzandım telefona, bir tebrik sms’i attım. Hemen cevap bipbipledi, tünelde rakı balıkla kutlama için gel diye. Bu akşam unumu elemişim, ipe sermişim, dağılmış gevşemişim, kibarca asosyal olduğumu, yabancılarla oturmak istemediğim cevabını verdim. Benim gibi kendisini sürekli yalnız olduğu için sorgulayan, kös kös oturup ya kitap okuyan ya porno seyreden biri için yalnızlık kabul edilmiş yoksunluk halidir, nasıl Hintli gurular kırk elli gün sudan başka bir şey geçirmiyorlarsa boğazlarından ve bundan şikâyetçi değillerse, ben de kendimi ‘dışarıdan’“mahrum bıraktığım için –kendi irademle böyle davrandığıma göre- mızmızlanmamalıyım değil mi? Değil işte, sürekli yalnızım diyen ama yalnızlığına dokunulmasına da şiddetle direnen bir adamım sonuçta. Sanki bir tür açlık bu da, lakin bu açlığı ortadan kaldırmaya hiç niyetim yok, böyle gelmiş böyle gider kabullenmesi bu. Ardından bir mesaj daha, dört kişiyiz, bir erkek var – o da kesin değil” yazıyor, yani kafadan üç hatun var. Yanlış anlaşılmasın, bir bok yiyeceğimden değil, hele onlar zaten benimle bir bok yemezler ama mesele gülmek, eğlenmek… Biliyorum ki diğer rakibim Brad Pitt olmadığı müddetçe bir sohbet ortamında odak noktası olmam çok muhtemel, azıcık neşem yerinde olursa hemen herkes ağzımın içine bakar ben konuşurken. Durdum, ikinci mesaj basbayağı ısrar yerine geçiyordu, geri çevirmek ayıp olacak… “Sen rakı içmezsin ki” dedi içimden bir ses, haklıydı, kazık kadar adam oldum içemiyorum mereti kokusundan, şarapçıyım ben. Kızlar lıkır lıkır rakı içecek, ben şarap yudumlayacağım, yok ya… Önlerinde 10. yıl Nutku gibi bir konuşma yapsam dahi karizma sikilip atılır öyle durumlarda, “evcil ama asosyal bir kediyim ben, eğlenmenize bakın” diye cevap yazdım aceleyle. Karşılık gelmedi, kesin küfür yedim diye düşündüm hafifçe gülümserken. Reddetmek insana enteresan bir zevk veriyor. Geçen gün Hatun’la ısrarlı merakı üzerine yolumuzun üzerindeki Caffe Nero’ya gittik, garsonların müşteri gibi davrandığı, müşterilerin garsonluk yaptığı yerlerden nefret ederim, Starbucks’a da gitmem o yüzden. Bu mekân da öyle bir yermiş, üstelik garsonların vıcık vıcık tavırlarına da ayrıca sinir oldum, yetmezmiş gibi yediğim pastanın bayat olması her şeyin üzerine tuz biber ekti. Kasadaki duruşumdan memnuniyetsizliğimi fark eden garson, kendince jest yaparak bir kart hazırlayıp bir daha ki gidişimizde kahvelerimizin bedava olacağını söyleyip kartı tezgâha bıraktı, ben ücreti ödedikten sonra arkamı dönüp giderken arkamdan kartı unuttuğumu seslendi, yarım dönerek hem elimle hem dilimle “kalsın, bir daha gelmeyeceğim buraya” dedim, çıktım oradan.
Çünkü rüşvetle kandırılabilecek kadar aç değildim.

iyidir asosyallik iyidir ;)
YanıtlaSilSen de asosyalsen..
YanıtlaSilA-H,
YanıtlaSilBen bir faydasını da görmedim doğrusunu istersen:-)
augurous,
cümleyi bitir istersen; ben asosyalsem sen nesin? hı?
E arkadaşının doğum gününü hatırlıyor üstelik mesaj gönderiyorsun, daha ne olsun.
YanıtlaSilYalnız, ben o çorbayı açlığım birkaç günlük değilse içemezdim. Sende bir Thai food sevebilme kapasitesi gördüm.
seyyarat,
YanıtlaSilayıptır söylemesi facebook'taki sekiz kişilik arkadaş listem o kişilerin doğum günlerini unutturmama özelliğine sahip çok şükür:-)
Nasıl içtiğimi ben de bilmiyorum, zaten yazıyı okuyan hatun iki gündür her yemekten sonra arayıp "şimdi ne yedin?" diye soruyor dalga geçercesine...
Virgilius ben arada faidesini goruyorum :))
YanıtlaSilseyyarat sende thai food u saniyede harcamissin yahu, su uzakdoguda yenilebilitesi olan yegane mutfaklardan biridir thai mutfagi :D
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilama nefisti o pastalar gerçekten de, bütün kutuyu değil canikom öncelikle kestaneli olanları yedim hem. Gerçi sonrasında geri kalanı da yedim ama taze yavrulamıştım benim en azından ezküzüm var.
YanıtlaSil