Üzerine ölü toprağı dökülmüş, mikro ve makro ölçekte travmanın, depresyonun çeşitli türlerini aynelyakîn idrak eden bir yavşağım. Tüm ağırlığıyla üzerime çullanan hayat nefes alamaz hale getirdi beni. Psikolojik, sosyolojik, politik bir dünya sebebi var bu durumun. Fakat öte yandan, bunların hiçbiri vaki olmasa dahi aslına bakarsanız uyuşuğun teki, Oblomov kılıklı bir tipim, elli yaşımı geride bırakalı 11 gün oldu ve utanmadan itiraf edebilirim ki bunca sene yaşam süren biri olarak ateş parçası, enerjik, idealist, canlı, gayretli bir yapıya sahip olmadım. İş hayatımdayken, o günlerde işkolik gibiydim, haz peşinde koşturduğum vakitler kuduz köpek misali sağa sola saldırırdım ama bunların anlatmaya çalıştığım şeyle hiçbir ilgisi yok: Son yıllarda bana politik gerekçelerle müstahak görülen mel’un zulüm bir yana, her daim bir şeyler üretmeye, yaratmaya ya da bu uğurda çabalamaya uzak bir karakterim vardı. Yani oldum olası üzerine ölü toprağı dökülmüş bir yavşaktım, olan biten tuz biber ekti, mezar taşımı yerleştirdiler, mermerle kapladılar beni sanki. Yaşayan bir ölüyüm. Hiçbir şey yapmıyorum. Peki ne yapıyorum? Konuşan (papağan) gibi bir hayvanım, düşünen (hindi) gibi bir hayvanım. Bir de okuyorum. O kadar. Eskilerin hayvan-ı natık dediklerine benzeyen bir tip, beni tasvire uzak düşmüyor.
Bir de Havva gibiler var:
Evimin direği. Ocağı tüttüren kişi. Yaşamak için eline bakıyorum. Parayı o kazanıyor, alın teri, göz nuru döküyor, çarkı o döndürüyor, faturaları o ödüyor. Çok şükür emekli oldum da birkaç yıldır harçlık almayı bıraktım kendisinden. Velinimetim o benim.
Evlendikten sonra bir roman yazdı ve yayınlandı, hoş önceden de çocuk kitabı kaleme almıştı. Kendi romanından sonra iş için yazdığı biyografi kitaplarını saymıyorum burada.
AUZEF’te sosyoloji okumaya karar vermişti, ikinci sınıftayken bölüm başkanıyla tanıştı, bölüm başkanı Havva’ya yüksek lisansa başvurmasını önerince bu defa o hedefe kilitlendi, ALES’te yeterli puanı alamadığı için bu niyeti akim kaldı. O da bunun üzerine azmedip üniversite sınavına girdi, üstelik hiç çalışmadan, tek bir soru bile çözmeden otuz küsur sene sonra girdiği sınavın sonucu dün açıklandı: İÜ Sosyoloji. Şimdi AUZEF’i bırakıp tam ve kamil bir üniversite öğrencisi olacak, “çocukların sınıf annesi olurum” diye gülüyor.
İki yıldır Almanca dersi alıyor. Özel ders, konuşma değil, okuma ve anlama odaklı bir eğitim. Epeyce ilerlettiğini biliyorum; geçenlerde baldızlardan biri antropoloji alanında gayet akademik bir metin gösterdi ona, Havva pıtır pıtır tercüme etti.
Bu kadın kusursuz İngilizcesinin yanı sıra zaten orta derece Fransızca da biliyor.
Benden hayır olmadığına emin olunca, altı ay kadar önce “artık araba kullanmayı öğrenmem lazım” diyerek direksiyon kurslarına gitti, sonrasında araba da aldık, yazmıştım, birden yaşam konforumuz değişti böylece.
Bütün bunların yanısıra her evli kadının tepesindeki Demokles kılıcı, yani ev işleri zaten sırtında. Ucundan yardım edebiliyorum anca.
Erman Toroğlu, oynadığı mükemmel futbol için Fabian Ernst için “turbo motorlu dazlak” demişti bir maç yorumunda, sonra hemen arkasından düzeltmişti, “turbo motorlu faydalı dazlak.” Çok şükür benim Havva’m dazlak değil, ama turbo motorlu olduğu muhakkak.
Birkaç gün önceydi, gördüm ki KDO’da Klasik Yunanca Dersi eğitimi başlamış. Latince, Farsça ve Arapçanın yanına bir lisan eğitimine daha girişmişler, ben de ilk dersi, alfabeyi izlerken Havva da yanımda sigara içiyordu, derse kulak vermiş halde. Birden “bir dil daha öğrenmeni çok isterim, hem klasik yunan dilini öğrenmek sana çok yakışır.” diye nereden icabettiyse beni cesaretlendirmeye kalktı. Zaten niyetim yoktu ama soğudum iyice. Biraz O’na hürmeten izlemeye devam ettim. Ters L harfi var alfabede, ismi gamma. Bizim ağzımızdaki karşılığı g harfi. H harfi var, ismi eta, bizim söyleyişimizde e-a arası bir şey. P harfinin ismi rho, bizdeki karşılığı r. Yani sigmasıyla deltasıyla pisiyle zaten matematik formüllerini hatırlatıp içimi kaldırırken bir de daha alfabenin yazılışıyla okunuşu arasındaki farklılıklar bulmaca gibi bir şey. Gören de kriptoloji filan sanacak eğitimi. Fenikelilerden öğrendikleri yazıyı götlerinden uydurdukları iki üç hikmetle süsleyip hubris malzemesi yapan Yunanlıların sikik işi. Böyle düşünmeyi tercih edince irrite olmak da kolay tabi. Hemen reddettim, hem de klasik yunanca. “Çiğdem Dürüşken var, onun çevirileri bana yeter” diye yutturabilir miyim diye söylendim. Olmadı. Çiğdem Dürüşken’in Yunancadan değil Latinceden çeviri yaptığını söyledi hemen. Bilmiyordum sanki. Bahaneye ne gerek var ya, istemiyorum de, bitsin.
Olmuyor ama. Havva benim de bir şeyler yapmamı, meşgale bulmamı istiyor içten içe. Bu her ne kadar talep vurgusundan uzak, bir dilek kisvesi altında olsa da, bekliyor.
Muhatabım bunca şeye vakit yetirirken bir sikim yapmadan zamanı tüketiyor olmak da doğrusunu isterseniz mahcup edici bir atalet.
Yarrak gibi adamım vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!