27 Haziran 2020 Cumartesi

Şimdiki Geçmiş Zaman Üzerine...



 
Dio ölünce kanserden, Heaven&Hell katılımı da yalan oldu Alas poor Yorick... 


Tam on sene geçmiş üzerinden. On sene önce bugün, ülke tarihindeki en büyük müzik organizasyonuna katılmıştım izleyici olarak. Daha önce ve daha sonra pek çok konserde bulundum, ama hiç birisi sözünü ettiğim 2010 yılındaki Sonisphere değildi, olamazdı. Bir sonraki seneyi anlatmaya başlayarak 2010’a döneceğim; 2011 senesinde düzenlenen (benim nazarımda)  Türkiye’deki son Sonisphere, aslında nefis bir konserdi, Küçükçiftlik parkına gittiğimiz saati hatırlamıyorum şimdi ama Havva ile konser alanına adım attığımızda henüz ikindi vakti olmalıydı, Alice Cooper’ın sonlarına yetişmiştik, verdiği bislerini hatırlamıyorum, ayrıca bir efsane olan bu yaşlı adamı görmüş ve canlı dinleyebilmiş olmanın dışında unutulmaz bir etkisi kalmamış üzerimde. Ondan sonra Slipknot çıkmıştı sahneye, o çılgın grubu daha yeni keşfetmeye başladığım yıllardı, yaptıkları vahşi ve sert müzikle tezat, solistinin olağanüstü kibarlığını ve bir otobüs dolusu maskeli adamın sahnede tuhaf davulları deli gibi çalmalarını unutamam, gerçekten güzeldi konserleri, ne var ki 2011 senesinin Sonisphere’i, benim için de, Havva için de Iron Maiden’dı. O adamları da gördüm ya… (Bir sene önce, 2010 Sonisphere İstanbul’u düzenleyen organizatörle bir ortamda derin bir muhabbete girmiştik, doğrusu beyefendi bir adamdı, geyik sırasında Türkiye’de stadyum konserleri üzerine laflarken konu Iron Maiden’a gelmişti, ‘Türkiye’de stadyum doldurabilecek sadece iki metal grubu var’ demişti, Metallica ve Rammstein. İtiraz etmiştim, Iron Maiden’ı da oraya eklemesi gerektiğini söyleyerek. Burun kıvırmıştı. Iron Maiden’ın ana grup olduğu 2011 senesinin Sonisphere’i Küçük çiftlik parkında oldu, haliyle millet sığmadı oraya. İki yıl sonra, 2013’te Iron Maiden İnönü’de konser verdi! Müzik ve eğlence endüstrisinde yşayan bir profesyonelle iddialaşıp haklılığımı gördüğüm bir sidik yarışıdır bu. Neyse.) Biz gene konuya dönelim. 2010 Sonisphere’i unutulmaz kılan şey, üç güne yayılmış olmasıydı, öyle ki tek başlarına gelseler her birine ayrı ayrı koşarak gideceğim adamları artık alt grup olarak karşımda görünce affedersiniz siklememe psikolojisine girmiştim, sadece ben değil, pek çok insan aynı durumdaydı. Bütün konserlere Havva ile beraber gitmiştik, bebişim ve newly-wed eşi de bizimleydi üç gün boyunca, son gün Polente’nin eşi harika beyefendi de katılmıştı aramıza. Ona giden, yan, beşinci bileti aslında kardeşim için ayırmıştım ama gerizekalı biraderim teyzemin ortanca kızının nişan merasimine katılmak için ağlaya ağlaya geri çevirmek zorunda kalmıştı davetimi. (Ne oldu peki, kuzen boşandı kocasıyla sonraki yıllarda. Değdi mi bu duruma?) İlk gün gündüz gruplarını filan sallamış, sadece headliner olan Rammstein’i izlemek üzere stada geçmiştik, diyebilirim ki onca konsere gittim, görmemiş cahil sayılmam, ama hala benim için bir numaradır bu adamların sahne şovları. İkinci gün, Headliner Alice in Chains’ti, ama bizi ilgilendiren ondan önce sahneye çıkacak olan Manowar’dı, nefis, bangır bangır bir konser vermişlerdi, arada DeMaio’nun seyircilerle Türkçe – bol küfürlü konuşması da şaşırtıcı olduğu kadar keyifliydi bizim için. Üçüncü gün, yani Pazar, festivalin son günüydü, tabiri caizse esas mallar o gün sergiye çıkıyordu. Bu defa gün ortasında yollandık İnönü stadına. Öğlen sıcağında Anthrax sahnedeydi, geçmişte çok, çok sevdiğim Anthrax. Onların ardından, Megadeth geldi, ses sistemini ayarlayamadılar bir türlü, Mustaine’in ses-müzik senkronizasyonunda ciddi zorun yaşandı ama ne gam, seyircinin coşkusu bence adamın moral bozukluğunu gidermişti bile, zira hep beraber söyledik şarkıları, Mustaine yerine. Megadeth’ten sonra Slayer geldi, benim güzel Slayer’ım. Hannemann yoktu, kendisine ölüme götürecek hastalıkla mücadele ediyordu o zamanlar. Hava kararırken Metallica, headliner olarak geldi, muhteşem şovunu icra etti ve bitti o üç gün. Öyle bir üç gündü ki, hepimiz apaçık aptallaşmıştık. Taş gibi bir hatun düşünün, gözünüzün önüne geldiğinde kanınızı kaynatan, onunla geçirdiğiniz sıcacık, şehvet dolu saatleri kurun hayalinizde mesela. ‘Bir yakalarsam onu, oooof, evire çevire…’ diye devam edecek cümleler geçsin içinizden. Gerçekten de buna fırsat bulabilirseniz yapabileceksinizdir. Şimdi başka bir hatun daha düşünün, gene taş gibi olsun, aynı duygular, aynı arzu, aynı pis gülümseme. Şimdi bir tane daha. Fakat, Alaaddin’in sihirli lambasından çıkan cin size dile benden ne dilersen diye sorduğunda, ‘her gün bir tane dünya dünya güzeli istiyorum’ demek yerine,  ‘bu gece Miss Word final elemelerinde son 10’una kalan hatunları yatağımda hazır istiyorum’ demek gibi bir saçmalığa kalkışmasınız değil mi? On tane afeti, her biri büyüleyici bir güzelliğe sahip olsa da topunu bir gecede sikebilmek her babayiğitin harcı değil çünkü. Kelimenin tam anlamıyla mundar olur ablalar, ziyan olurlar. Sonisphere 2011 de böyleydi işte, Slayer’i, Slipknot’u, Megadeth’i, Anthrax’ı, Manowar’ı nasıl alt grup olarak sunarsın bize, hem de üç günde… Böyle bir metal festivaliydi işte bizleri aptallaştıran. Boş gezenin boş kalfası değildik, hepimiz işi gücü olan insanlardık, ama Sonisphere’in sözünü ettiğim atmosferi bizleri ayrı bir galaksiye ışınlamış gibiydi bir süreliğine… Velhasıl, onlar güzel günlerdi ahbap… Bebişim, Havva ile daha önce tanışmıştı ama bu üç günlük konser maratonu sırasında daha yakından gözlemleme fırsatı buldu sanırım. Festivalde bir ara kulağıma uzandı, Havva’nın ne kadar hüzünlü durduğunu fısıldadı sonra. Aslında bu, yıllar sonra çözümlediğim bir durumun o zamanlar yüzeysel ifadesinden ibaretti. Sırf espri olsun diye Havva’ya uzun zaman Hüzün Kraliçesi demiş biriyim ben, lakin bunun çok daha derinlerde çırpınan huzursuz bir denizin yakamozları olduğunu hissedebilsem de o vakitler hakkıyla idrak edebilmekten uzaktım. Gayet somut ele alalım şimdi olguları: Tüm boktanlığı, haz düşkünlüğü, kendini beğenmişliği, tembelliği, dengesizliği ile özellikle o dönemde iyice belirgin hale gelmiş, iğrenç herifin tekiydim ben. Berbat bir tiptim ya, bunu saklamak mümkün değil. (Kimse blogu okumadığı için böylesine açık yazdığımı, itiraf ediyormuş gibi mırıldandığımı sanmayın, eskiden de belliydi ne halt olduğum, zaten söylerdim her fırsatta.) Yolunu kaybetmiş bir sokak köpeği gibi, sırtındaki kenelerden mustarip, kendisine kuyruk sallayan her dişi köpeğe atlamaya can atan, ne yediği ne içtiği belirsiz, kalbi çürümeye başlamış bir tiptim. Çok okumuş, kültür ve görgüde kimseden geri kalmayan, karamsar, huzursuz, tekinsiz, gizemli ve bir o kadar da arıza bir ruha sahip biriydim, orası da kesin. Derken Havva ile tanıştım. Ben neysem, Havva o değildi. Kierkegaard ağzıyla konuşmaya başladığımın farkındayım ama yapacak bir şey yok: Ben acı çeken biriyken, Havva kederlere gark olmuş biriydi. Acı çekmek, hele benim gibi birinin çektiği acının sıradanlığı dikkat çekicidir, üstelik gene benim gibi zeki biri, bu sıradanlığın pekâlâ farkındadır bundan ötürü kendine de çevresine de artan bir hınç duyar. Tekinsizce ürkütür insanları. Bu ürkütücü hal, başkalarını huzursuz ettiği kadar cezbetmeye de yarar. Ruhsal kısırdöngünün girdap halini alması bu. Havva ise kederliydi, çok daha derin, çok daha anlamlı bir duygudur bu. Keder bir duygudan da öte, bir tepkidir yaşama. Mutsuz bir evliliğin, mutsuz bir iş hayatının, mutsuz dostlukların, mutsuz ekonomik tablonun, mutsuz parantezine alınabilecek ne var ne yoksa cemi cümlesinin süzülüp insanın ruhuna sirayet etmesidir keder. Acı dramatik, keder trajiktir. Kederi tanımlamak kolay değildir. Acı gibi yüzeysel olmadığını söyledim az evvel. İflas etmek, iftiraya uğramak, sevgilinin aldattığını öğrenmek, çocuğunun kronik hastalığına üzülmek, bunlar acı veren olaylardır. İntihara teşebbüs edenlerin hemen hepsi de karşı koyulmaz, onulmaz olayların yaşattığı acı ve ıstıraba karşı bu eyleme girişirler. Keder ise böyle değildir. Keder intihara yönlendirmez. Onun yerine hayat, düpedüz bir ölüm halini alır. Acı çeken kişi bunu dışarıya belli eder, hatta göze sokar, ne var ki kederli kişinin ayrımına vakıf olmak çok zordur. Kısa kesmeye, çok uzatmamaya niyetliyim bu bahsi. Neticede Havva benim ürkütücü olduğu kadar çekici kişiliğime ümitle parlayan gözlerle bakıp gülümsediyse, ben de onun kederli ve karanlık ruhundan gelen güzel seslere, düşüncelere tutulup kaldım. Yıllar geçti ve ayrılamadık işte. En komiğine gelince: Havva biraz bana yaklaştı bu süre boyunca, ben de biraz ona, ortada buluştuk böylece.


Tek bir paragrafta bu kadar farklı konuya temas etmek yasaklanmalı bence…


Hayatımda verdiğim en doğru karar Havva’ya evlenme teklifi etmekti…
Hayatımda gittiğim en güzel konser, Sonisphere 2010’du.


 
Resmi internetten apardım. 





On sene geçmiş aq.!



19 Haziran 2020 Cuma

Annemin Kimyasal Savaşı Üzerine...


Öğleden sonra…




A- “Gece 2,30 gibi uyandım, tuvalete kalktım, su içtim sonra yatak odasına geri döndüm, yatağın karşısındaki kanepeye oturdum karanlıkta, gözlüğüm gözümde değildi ama telefonu kurcalamaya, tweetleri okumaya başladım. Perdeler de kapalı tabi, sadece yoldan geçen arabaların far ışıkları odada beliriyor sonra da uzaklaşıyordu. Bir de telefonun ekran ışığı o kadar. Ben öylece kanepeye kıvrılmış artık yatsam mı diye içimden geçirirken birden karanlıkta bir şeyin zıpladığı hissine kapıldım, yüreğim hopladı. Kanepeye çivilenmiş gibi kaldım o an, gözlüğüm de yok, acaba yanlış mı gördüm diye geçirdim aklımdan, bekledim bekledim. Derken gene bir şey zıpladı karanlığın içinde, o zaman anladım ki odada bir şey var. Fare olamaz, çünkü fare zıplamaz. Çekirge girmiş desem, çekirgeye göre daha iri bir gölge. Kalkamıyorum da korkudan, iyice büzüldüm kanepeye. Gene zıpladı. Ne olduğunu bilemeyince insan daha da dehşete kapılıyor. Bir an cesaretimi topladım ve odanın ışığını çabucak açtım, komodinin üzerindeki gözlüğümü de hızla takıp zıplayan karaltıyı en son gördüğüm tarafa hızla ama ödüm koparak baktım, bir kurbağa! Gene zıpladı o sırada, Komodinin üzerinde sheltox vardı, hemen ona uzanıp kurbağaya sıktım, hem de epeyce sıktım, duvar dibine gitti hayvan, orada büzüldü, ne kaçabildi ne de bir daha zıpladı. Kaldı öyle. Ah aptal kafam, yolluğun üzerindeydi ilk gördüğümde, yolluğu kıvırıp arasına alsaydım, sonra da pencereden aşağıya atsaydım ya.”

B- “Yuh ya, zavallı hayvancağızı kimyasal silahla öldürmüşsün anne? Öldü di mi, emin misin?”

A- “Bilmiyorum. Bir daha bakmadım ki. Bakamıyorum. Ölmüştür herhalde.”

B- “Sonra nerede uyudun, salona mı gittin, üst kata mı çıktın?”

A- “Uyumadım ki. Salona gittim ama ayaktayım hep, uyumak mümkün mü böyle ya. Sinirlerim çok bozuldu.”

B- “Annecim ya, saat kaç oldu ama, nasıl da uykun vardır şimdi. E bir baksaydın bari hala orada mı? Öldüyse bir faraş al eline, faraş kullanarak pencereden at bence. Durmaz öyle. Tabi hala oradaysa. Belki kocası aramaya çıkmıştır ya da çocukları.”

A- “Saçmalama. Bakamam. Bakamıyorum. Kendime de sinirliyim, hayvanı sheltoxla öldürdüm diye. Ama o sırada aklıma başka bir şey gelmedi, can havli.”

B- “Peki ne olacak şimdi? Babamı mı bekliyorsun?”

A- “Evet, akşam eve geldiğinde atsın onu. Nasıl atarsa atsın umurumda değil.”



Akşam üstü aradığımda ‘babanın eli kulağında, gelmek üzere, kurbağa da hareketsiz duruyor’ dedi. Benim için fotoğraf çekmesini istedim annemden. İkiletmedi.

 
Üstelik zenciymiş, çok fena çok. 




Bu blog geçmişte okuyuculara açıkken ve hatırı sayılır takipçi kitlesine sahipken, annem hakkında bir şeyler yazdığımda gıyabında/spontane oluşmuş fan club üyeleri coşku gösterilerinde bulunurdu, O ve maceralarından çok hoşlanırdı okuyucular. Hatta Havva bile, annemle tanışmadan önce yıllarca blogta okuduğu o kadını bu defa kanlı canlı olarak karşısında görecek olmanın merakla karışık heyecanını yaşamıştı.

Evet, anneciğim özel bir kadındır, kurbağayı toksiğe boğar, kimyasal silahla öldürür kendisi.


Seviyorum lan bu kadını…







17 Haziran 2020 Çarşamba

Nikotin Bandına Aşk-ı İlan Üzerine...


Doksan gün oldu, üç aydır sigara içmiyorum. Yıllar boyu günde iki paket sigara tüttüren yürüyen bir baca iken, mart ayının yirmisinde elimden bıraktım, tek bir kere, ilk onbeş gün içinde babama çok sinirlendiğim bir gün Havva’dan bir dal istemiştim, onu da iki nefes çekip attım zaten. Benim gibi ağır tiryaki bir adam için imkansız bir teşebbüs olabilirdi sigarayı bırakma kararı: İki paket sigara içmenin ne demek olduğunu şöyle anlatayım, bir gün 24 saat. Kabaca sekiz saatimiz uykuda geçer; uyanık halde olduğumuz 16 saat kalıyor geriye. 16 saat, 960 dakika demek. Bir pakette 20 adet sigara var. İki paket içen biri, günde 40 dal sigara içiyor demektir. 960’ı 40’a böldüğünüzde,  martın yirmisinden önce, ve tabii geçen onca yıl boyunca ortalama 24 dakikada bir sigara yaktığım sonucuna varıyoruz. Hepsi bu kadar değil, daha korkuncu da var: Neticede yakılan bir sigarayı içip bitirmek takriben 4 dakika sürse, iki paket (yani kırk sigara) içmek için ihtiyaç duyulan süre 160 dakikadır, 2,5 saatten fazla. Evet, yanlış okumadınız, günümün neredeyse 2,5 saati sigara içerek geçiyordu,  istatistiği daha da korkunç bir hale getirmek mümkün, ama uzatmaya gerek yok bence. Dört işlemle yapılan bu basit hesaplarla ağır bağımlı olmanın ne anlama geldiğini iyice açıklamışımdır size, yürüyen bir bacadan farksızdım derken üstelik, o dönemde sigarayı bırakmanın zorluğunu anlatıyorum; her an, her ne yapıyorsam yanında sigara içebilirdim, içmeyi isterdim. Sigaraya doyamadan ölmekten korkuyordum sanki. Neyse, zamanla bir takım sıkıntılar baş gösterdi, öncelikle nefes alma zorlukları, uzandığımda ciğerlerimden gelen hırıltı – ıslık sesi, yokuş ya da merdivende tıkanma hali, yaşadığım ve yaşayacağım muhakkak sağlık problemlerinin yanı sıra bu bağımlılığın kişisel ekonomimdeki yıkıcı etkisi, bu sıkıntıların en önde gelenleriydi. Günde iki paket sigara 30TL’ye tekabül ediyor. Mali tablonun nasıl moral bozucu olduğu, gelir-gider dengesi göz önünde bulundurulursa dehşet verici bir hal almaya başlamıştı sigara bağımlılığım.


Birkaç başarısız denemenin ardından yeni bir metot denemenin gerekliliğine kani oldum, çünkü sigaranın akciğerlerde yarattığı hasar, Covid-19 virüsünün bünyedeki tesirini daha müessir kılıyordu. Her zamanki hikâye, bende hep aynı terane: Allah şahidim ki ölmekten zerre kadar korkmuyorum, ama ölmeyip sürünmek, kronik hastalıkların yerleşip ölene kadar beni yavaş ve ağrılı bir şekilde öldürmesi ödümü koparıyor. Corona’nın böbreklere, bağırsaklara, akciğerlere hatta beyine bile kalıcı zarar verebildiğini okuyoruz, bunlar kötü şeyler. Sigara içmeyenler de hasta oluyor, sürünüyor, acı çekiyor elbette, ama sigara bir yol açıyor, virüse yardımcı olmakta. Neyse, nikotin bandı deneyeyim dedim, öncesinde araştırdım tabi ne olduğunu, nasıl etki ettiğini. Sabah vücuda yapıştırılan, gece yatarken de sökülen bir şeymiş bu meret, kola, popoya, omza filan yerleştiriliyor. Banttaki nikotin, yapıştığı doku üzerinden vücuda nüfuz ediyor, böylece vücudun bağımlısı olduğunu nikotinden yoksun olma hali, sigarayı bırakan kişide bir yoksunluk krizine yol açmıyor. Malum, bağımlılık iki tür; biyolojik ve psikolojik. Biyolojik bağımlılık, sigarayı bıraktıktan hemen sonra, yaklaşık on gün kadar süren ve üstesinden gelmenin çok zor olduğu, insana cehennem yaşatan bir periyod, nikotinsizlik delirtecek raddeye getiriyor kişiyi; şüphe yok ki sigarayı bırakmanın en kritik dönemi bu sözünü ettiğim. Çoğu insanın başarısızlığını itiraf ettiği dönem de zaten bu ilk on güne denk gelmekte. Diğeri ise psikolojik, alışkınlıklarla belirlenmiş, sigaranın her an hayatın içinde olduğunu göz önünde bulundurursak, sigarayı o alışkanlıklardan söküp çıkarma mücadelesi, söz gelimi sabah uyandığınızda elinizin sigaraya gitmesi biyolojik bağımlılıktır çünkü kaç saattir uyuduğunuz için sigaradan mahrum kalmışsınızdır, yemek yedikten sonra sigaraya uzanırsınız çünkü nikotin midedeki ve bağırsaklardaki reseptörleri çalıştırarak sindirimi kolaylaştırır ve bu da farkında olmasanız da biyolojik bir bağımlılıktır; ne var ki bilgisayarı açtığınızda, evden çıktığınızda, arabaya bindiğinizde, vapurdan indiğinizde, kitabınızı açtığınızda vs. yaktığınız sigara, biyolojik değil psikolojik bağımlılıktır. Metroya her binmenizden önce mutlaka sigara yakıyorsanız bu bağımlılığı psikolojik olarak adlandırmak zor değil. Psikolojik bağımlılık, biyolojik bağımlılık gibi kahretmez insanı, ama daha uzun süreli zorlar. Kendimden örnek vereyim; en üstte dediğim gibi, üç ay geride kaldı ve biyolojik bağımlılığı çoktan atlattım Allaha şükür. Geçen hafta Küçükyalı’daki dişçiye kırılan dişim için gitmiştim, iki sene evvel aynı yerde aylar süren ıstıraplı bir tedavim olmuştu, her defasında erken gider, dişçinin karşısındaki pastanede oturur, bir şeyler yer, çay sigara yapardım. Bu bir alışkanlık işte. Geçen hafta gene o pastaneye gidip randevu saatimin gelmesini beklerken müthiş bir huzursuzluk hissettim, sigara içemediğim için. Psikolojik bağımlılığı anlatabilmişimdir sanırım, biyolojik, yani nikotin yoksunluğundan ötürü krize girmiyor insan, ama bir rahatsızlık hissi bu. Üzerimde yarattıkları baskıları nasıl anlatabilirim, söz gelimi biyolojik bağımlığın yarattığı krize örnek olarak günlerce yemek yememişsiniz de midenizin kıvranması gibi, bir şeyler yemezseniz asla geçmeyecek hissi vardır ya, öyle, sigara içmeniz gerek ki normale dönesiniz. Psikolojik bağımlılığın yarattığı kriz ise tatlı yeme krizi gibi. Eğer tatlıyı, çikolatayı çok seven biriyseniz bunu anlamanız kolay olacak, canınız çikolatayı çok çekmiştir, içiniz gider. Ama yemezseniz ölmeyeceksinizdir.







Neyse, beni hiçbir gücün önünde duramayacağı o korkunç biyolojik bağımlılıktan ve nikotinsizliğin yarattığı yoksunluk krizlerinden, nikotin bandı kurtardı. Görücü usulüyle evlendiğim kadının benim güzel Havvam ya da Angela White çıkması gibi mucize. Bu kadar etkili ve işe yarar olacağını düşünmemiştim başlangıçta, psikolojik bağımlılık konusu da inat ve özgüvenle hallettim çok şükür. Bir daha asla sigara içmem gibi iddialı laflara gerek yok, kimse bilemez neyin ne olacağını, ne var ki üç ay oldu, Havva daha ilk bir kaç haftada uykumda benden çıkan ıslık sesinin, hırıltının kaybolduğunu söyledi, balgamlı öksürük deseniz o da bir ayda yok oldu büyük oranda.  Bomba gibiyim, über süper sağlıklıyım filan demiyorum elbette, ama daha iyi durumda olduğum şüphe götürmez. Bunu ben bile rahatlıkla hissediyorum, söyleyebilirim. Param da cebimde kalıyor ve bu da neredeyse herşeyden önemli.




Ha, yalan yok: Çok özledim sigara içmeyi. Ona bakarsanız birayı ve şarabı da çok özledim. İyi bir şey olsalar özlemem ki bunları.


12 Haziran 2020 Cuma

Korona Günlerinde Maskenin Yarattığı Kaotik Duygular Üzerine...



Maske, kişinin başkaları ile arasına (sosyal denilen) belirli bir mesafe koymasının dışında salgına neden olan virüse karşı alabileceği yegâne önlem. Başkasının hapşırması, öksürmesi, sümüğü ya da ağzından konuşurken dahi çıkabilecek tükürük zerrecikleri bulaşmaya sebebiyet veriyor ve gerek hasta kişinin başkalarını kendisinden koruması, gerek sağlam kişinin kendisini ötekilerde olabilecek virüse karşı savunması için maske hayati bir önem taşıyor. Bir bariyer, bir zırh, bir engel mahiyetinde. Düşmana karşı biricik müdafaa hattı o maske.


Geçmişte maske/maskeli olmak üzerine yazılar yazmıştım, ayrıca bazı postlarda uzun uzun irdelemiştim bunları. (e.g.) O zamanlar daha ziyade maskeyi takanın açısından ele alıyordum konuyu, maskeli kişinin ötekilerle ilişkisine dair düşünüyordum meseleyi. Elias Canetti’nin dediği gibi, maske bir figür yaratır, maskenin işleyişi de dışa yöneliktir. Her şeyin başında kendisine bakan kişiye ‘ben gördüğüm kişiyim’ der, ‘bilmediğin şey benim arkamda.’ Arkasındaki bilinmezlik, yarattığı huzursuzlukla ve dehşet hissiyle paraleldir. Ardında gizem vardır. Daha önce de değindiğim gibi, Oscar Wilde’ın buyurduğu ‘maske, yüzdür’ ifadesini bu çerçevede ele almak gerek; çünkü gerçekte maskeyi takan, maskeyi taktığını ne kadar belli etmezse o ölçüde arkasındaki her şeyi karanlıkta bırakan, ifade ettiklerinden çok daha fazlasını saklayan bir hüviyet kazanır. Ne var ki bugün, Covid-19’dan kendisini/başkalarını korumak isteyen herkes gerçekten maske takmak zorunda ve işte olgular değişim geçiriyor burada. Maskeye ve onu takan kişiye bakışımızda, düşman, yani corona, o maskenin arkasındaymış gibi düşünüyoruz; aynı zamanda salgına neden olan virüsün bir tehdit olduğuna dair şüphemiz yokken maske arkasındaki kişinin bu virüsü taşıma ihtimali ve maskenin yarattığı bilinmezlik hali, maskenin bize sunduğu gizemle tedirginliğimiz arttırır. Maske, sanki ‘beni takan kişi eğer hastaysa onun yüzünden çıkartılma olasılığını aklına dahi getirme. Buna asla emin olamazsın. Tıpkı senin tam şu anda bu hastalığa maruz kalıp kalmadığını bilememen gibi- o nedenle iki kere düşünme o ihtimali, unutma artık ben, bu insanın yüzüyüm’ der bize. Yani bakış açımız ve meseleyi ele alış şeklimiz değişse de maskenin yarattığı olumsuz etki kesifleşiyor bile diyebiliriz.


Burada konu, insan simasında düğümleniyor. Yüz, her şeydir. Yüz kimliktir. Erkek ya da kadın fark etmez, yüz, o yüzün taşıdığı anlam ve ifade, bakan kişi açısından başka bir uzvun yerini dolduramayacağı kadar önceliklidir. Bir insana bakmak, onun yüzüne bakmak demektir çünkü. Yüzü çirkin olabilir, hatta vücudundaki en itici bölge de olabilir, bu hiçbir şeyi değiştirmez. Her insan bir simadan ibarettir. Bütün diğer organların varlıklarını bir görev/işleyiş üzerine tanımlarken yüzden bahsederken bunu yapamayız; eller kavramak ve iş yapmak içindir en basit ifadesiyle, ya da ayaklar yürümek, koşmak için dersek yanlış olmaz. Popo oturmaya yarar, kadınların memeleri çocuk emzirmeleri için erkeklerden farklıdır desem kim itiraz eder? Ama yüz, bu sayılan ve sayılmayan eylemlerin hiç biriyle ilgili değildir. Yüz, insanın kim olduğudur. Ehliyette, evlilik cüzdanında, açıköğretim sınav belgesinde ait olduğu kişinin yüzünün resmi vardır. Kate Upton gibi muhteşem göğüsleri de olsa bir kadının, pasaportundaki fotoğraf yüzüne aittir, bıngıl bıngıl memelerinin değil. Bir kadın Hugh Jackman’ın adını duyduğunda şüphesiz adi herifin kusursuz fiziğini de hayal eder, ama gözlerinin önüne ilk gelen doğal olarak o şerefsiz köpeğin iğrenç suratıdır. Çünkü o yüz, Hugh Jackman’dır. Karın ya da kanat kasları gibi adamın süsü değil. Örnekleri istediğiniz kadar çoğaltın, önemli olan yüzdür. Yüz, öylesine değerli ve hatta ilahidir ki, eski insanlar çocuklarını döven ebeveynlerine yüze vurmamalarını, çünkü Allahın isimlerinin yüzde tecelli ettiklerini söylerlerdi. Unutmayın ki cemal sözlükte yüz güzelliği anlamına geliyor, ayrıca tasavvuf terminolojisinde Allahın mutlak güzelliğinin de karşılığı.

*** Yazıya iki gün ara vermek zorunda kaldım, yukarıdaki paragrafa kadar yazdıktan sonra save etmiş ve kırılan dişimi çektirmek için randevu aldığım dişçiye gitmiştim, iki gün geçti, kanama durdu ama nasıl ağrı, nasıl rahatsızlık hissi, nasıl can sıkıntısı üretiyor çekilen azı dişinin oyuğu anlatamam. Acı eşiği düşük biriyim evet ama belki de canım başka insanlardan fazla yanıyordur, ne yapayım yani… off… Devam edelim yazmaya, her şey aklımdan çıkmış olsa da…***


Yukarıda Kate Upton, Hugh Jackman örneklerini verirken bilinçli olarak cinsel obje şeklinde arzulanan isimleri seçtim. Bunlar ve benzerleri, yani dışarıdan bakan kişinin cinsel tercihine göre erotik duygulanımı harekete geçirebilecek başkaları da aynı örneklemeye dahil edilebilir, Brad Pitt de olabilir o kişi, Scarlett Johansson da. Neticede isimler değişse de vurguladığım husustan sapma olmuyor, yani o kimseler yüzleriyle var oluyorlar imgelemimizde. Tuhaf ama aynı durum Kagney Linn Karter’da veya (sanırım) Rocco Siffredi için bile geçerli, bildiğin pornocular için dahi, ‘yüz’ şart. (POV türü porno filmler bu konuda iyice dikkat çekici.) Son planda, yüzü asitle yakılmış, parçalanmış ya da insanî nitelikleri yok edilmiş biri, tüm arzu edilebilir özelliğini yitiriyor. Fantezi kılığına büründürülmüş kimi nadir beraberlikler haricinde, cinsellik, yüze ihtiyaç duyuyor.


Maskenin ardında sakladığı, bize ulaşılmaz olduğunu fısıldayan cinsel istek aslına bakarsanız. Bu salgın günlerinde, havaların da ısınmasıyla birlikte sokakta gördüğüm çoğu kadının mini etek, şort, bluz derken –aylarca evlerinde kapalı kalmanın da yarattığı olumsuz etkiyle- son derece iç gıcıklayıcı giyindiğini görüyorum, ne var ki hemen hemen hepsi yüzlerine bir maske takmış halde, dolayısıyla en ufak bir cinsel uyarım yaratmıyor, ne kadar güzel olurlarsa olsunlar. Dekolte de, olağanüstü mütenasip vücut ölçüleri olsa da fark yaratmıyor üzerimde, elbette ilgimi çekiyorlar ama yüzünü görmediğim an bitiyor bu ilgi. Şimdi bu noktada bana ‘evli barklı adamsın, ne demek arzu, ne demek başka kadınların götü bacağı, utanmaz adam!’ diye söylenecek beyinsizler siktirip gitsinler. Bunları geçmişte ayrıntılı olarak yazmıştım, bir daha yazmaya gerek yok, kaldı ki o -feminist ya da radikal fark etmez- beyinsiz takımı gene anlayamayacaktır. İzahla filan zaman kaybedemem. Neyse, tuhaflık bende mi acaba diye bir arkadaşıma konuyu açtım, ağzını yokladım. O da sanki bu konuda konuşmaya can atıyormuş gibi atladı hemen, bir gün evvel evine yürürken karşıdan gelen üç hatundan bahsetti, ikisinin uzun boylu ve çok fit olduklarını, ama maske takmamış olan kısa boylu ve daha kilolu olan üçüncüsüne gözlerini diktiğini anlattı; diğerleri daha çekici olsalar da yüzleri yoktu. Evet, bir gün blogu açarsam, bu satırları okuyacak kişilere Kierkegaard’ın sözlerini anımsatmak isterim; Kierkegaard arzunun ilk evresi hayal etmektir der. Ancak karşınızdakinin yüzüne bakarak (bir şeyi) hayal edersiniz ey insan topluluğu! Neyi mi hayal etmek? Evli barklı adamım, ayıptır, beni bu konuda konuşturmayın artık. Lakin şunu da yazmam lazım, maskeli, kapalı, saklı bir yüzün arkasındaki görmeden nasıl hayal edebilirsiniz? Cinselliği aklından geçirirken insan o kişinin yüzüne ihtiyaç duyar. 


Yüzü saklamak o kadar insanlık dışı bir eylem ki, derinden derine peçeli, burkalı vs. kadınların trajedilerini daha yakından hissedebiliyor insan. Tesettür meselesinde bu nedenle yüzü örtmek farz/vacip değil zaten.






Dişim yüzünden uzatıp çeşitlendiremiyorum yazıyı. Hiç keyfim yok. Kafamda neler vardı daha önce ama öff ya, uğraşamam şimdi. Anafikir belli zaten. 

6 Haziran 2020 Cumartesi

Normalleşme Üzerine...


Normalleşme süreci beni de etkisi altına aldı; Perşembe günü annemin göz randevusuna nezaret etmek için Bahçelievler’e gitmek zorundaydım, aylar sonra ilk defa metroya bindim. Dün, kırılan dişimi göstermem dişçiye gitmem gerekiyordu, Küçükyalı’daki dişçiye bu defa marmarayla gidip döndüm. Korkarak, ama bindim bu araçlara. Hâlbuki marttan beri, bir yere gitmekten başka çarem yoksa taksiye binmekten çekinmiyordum. Dün akşam bu defa annemler oturmaya geldi bize, martın 12’sinden bu yana ilk olarak –maske takarak dahi olsa- uzun süreli self izolasyonun ardından ilk defa beraber, aynı evde, aynı odadaydık. Bugün de Havva ile birlikte kahvaltı için Veznecilerde sevdiğimiz cafeye gittik, böylece ne kadar tedbirli davranmayı ihmal etmediğimizi düşünsek ve bunu birbirimizle konuşup teyid etsek de, açıldık. Zaten yurdumun salgınla mücadelesi de bir acayip, AVMler haftalardan beri müşteri kabul ediyor, sahiller hala tu kaka. Okullar kapalı, kuran kursları açık. 65 yaş üstü vatandaşlar iş yeri sahibiyse sokağa çıkmak serbest, eğer emekli, işsiz vs. ise sokağa çıkmak yasak. Geçen hafta camiler Cuma namazı ve öğlen-ikindi namazı için açıldı, parkta ya da Pazar yerinde de olsa namaz kılmak mümkün ama piknik yapmak yasak. Tam olarak yasakların neden yasak olduğu, serbestilerin neden serbest bırakıldığının salgın/virüs bağlamında açıklaması yok, yapılamaz, bu konuşulmuyor zaten. Bir başka değişle iş yeri sahibi yaşlılara virüs bulaşmıyormuş diyen yok, virüs Cuma namazı kılanları rahatsız etmiyormuş veya AVM’leri değil de sahilleri tercih ediyormuş diyen olmadığı gibi.

Yeni normal denilen, ne kadar normal, orası zaten başlı başına tartışma konusu.





Bu normalleşme meselesi bütün dünya için tartışma konusu olduğunu da belirteyim, sadece bizim ülke açısından ele almamak gerekiyor. Sonuçta mikro ve makro çerçevede sarsılan ekonomiyi toparlamak şart, bu da üretimle ve tüketimle mümkün. Sanki bütün dünya liderleri telekonferans yapmışlar da bu yönde karar almışlar gibi, her memleket ardı ardına bu ekonomiyi canlandırma uygulamalarına girişiyorlar. Haksız değiller, böyle yaşanmaz, ama covid-19 salgını bitmedi, yerin altına girmedi, bir yere gittiği de yok, o nedenle insanların açıldığı bu normalleşme zamanında. herkes daha çok tedbir almalı

Bunu diyen de benim: En akıllı insan, bu sabah cafeye kahvaltı yapmaya giden güya sosyopolitik zekâ küpü. Pöh!!!



 
İran'daki vaka sayılarının seyri. Martın sonundan mayısın başına kadar tedricî olarak nasıl düştüğüne, ardından nedense tekrar yükselişe geçtiğine bakın. 




Beni esas yukarıdaki grafik ürpertiyor. Bu salgın İran’da ülkemizden daha önce tespit edilmişti, çok daha yıkıcı bir hal aldı, salgın bir müddet sonra kontrol altına girer gibi olunca insanlar gevşediler ve sonuçta virüs tekrar alevlendi, grafik gösteriyor işte her şeyi.Son üç günde İran’da görülen vaka sayısı 8729. (Türkiye’de son üç gün belirlenen vaka ise 2796, üç misli.) 


İran gibi olmayız umarım, kimse de olmasın.


2 Haziran 2020 Salı

Kenenin Bilinci ve Utancı Üzerine...


İşten ayrıldığım zaman yazdığım postu hatırlatayım mı size? Para kazanamıyordum, çünkü para alamıyordum. Yetmezmiş gibi, cepten para harcayıp duruyordum, yani hep eksideydim – özellikle son 5-6 ay boyunca bu durum iyice belirginleşince, ayrılmaktan başka çare kalmamıştı. Evde oturmak en başta çok incitici gözükse de, masraflarımı kıstığım için maddi açıdan önceki duruma nispetle tolere edilebilir gelmişti bana; yol masrafı, yemek masrafı, kahve masrafı, işçinin çayı-şekeri, bazen aracın yakıtı derken, elime geçen (nankörlük yok, Allaha şükür demek lazım) kuş kadar kira gelirim eriyip gidiyordu. Özetle tek gelirim aldığım kiraydı, onu da iş yerinde genel olarak iş için harcıyordum. Teorik olarak insan para kazanmak için çalışır. Bendeki durum her zaman olmasa da sıklıkla tam tersi bir hal alıyordu. Evde oturunca en azından masraflarım azaldı. Çok saçma geliyor kulağa ama öyle. Bu arada, Havva tam zamanlı çalışan, sabah akşam yollarda zamanını ve enerjisini İstanbul trafiğine kurban etmek zorunda olan biriydi, dolayısıyla ev işlerinde ona her zamankinden fazla yardımım dokunmaya başlamıştı. Söz gelimi –daha önce çok nadir olarak destek verdiğim- çamaşır, bulaşık, evi süpürme gibi konularda elimden geldiği kadar destekliyordum artık kendisini. İnanın bana, bu kadarcık şey bile Havva’nın mutlu olması için yeterli. Çamaşırları asmak ya da toplamak zorunda kalmaması veya eve geldiğinde ortalığı süpürülmüş bulması yüzünde bir rahatlama hissini getiriyordu beraberinde. Eh, evi geçindirmekten aciz evin erkeği, en azından böyle bir destekle velinimeti olan eşine minnettarlığını gösterme çabasındaydı o günlerde.


Derken Covid-19 hayatı değiştirdi. Düzen alt üst oldu, Havva da imkanı olan başkaları gibi evden çalışmaya geçti. Mart ayının ortalarıydı ofise gitmeyi bıraktığında ve mesaisini evde çalışma odasında yürütmeye başladı. Sabah 8,30’da başladığı mesaisi, akşam en erken 18,00’de bitiyor. O günlerden bugüne rutini aynı. Yani hep evde. Hep meşgul. Ben de evdeyim. Ama aynı hayatı yaşamıyoruz, söz gelimi benim için Cuma ile cumartesinin, Pazar ile pazartesinin bir farkı yok, avare adama her gün Pazar. Havva ise evden çalışmanın hakkını sonuna kadar veren biri, beni geçmişte de, bugün de hayran bırakan bir çalışma disiplinine ve iş ahlakına sahip. Bununla beraber o evde olunca, bilgisayarının başında kafa patlatıyor da olsa ev işlerine eskiye kıyasla daha zaman ayırmaya başladı, normal zamanda sabah 1,5 - akşam 1,5 toplamda gün içinde üç saati trafikte geçerken şimdi hem vakti hem enerjisi yanına kar kalıyor, öyle olunca da eviyle ilgilenmesi daha kolay artık. Hem mutfağa girebiliyor (düzenli yemek yapıyor!) hem ütüler birikmiyor (nisanda ütü sepetini sıfırladığında altlardan geçen yaz yıkanmış tişörtler çıkmıştı) ayrıca diğer işleri de kolayca hallediyor. Şimdi, sözü şuraya getirme derdindeyim: Havva, işten ayrılmamdan ötürü evde kaldığım önceki dönemde ona yardımcı olmak için yapmaya talip olduğum çoğu şeyi, evden çalışmaya başladığı yeni dönemde kendiliğinden kotarmaya başladı. Benim varlığım saçma sapan bir hal almaya başladı doğal olarak bu durumda. Dediğim gibi sabah açtığı bilgisayarında mesaisine akşama kadar devam ediyor, gün içinde kısa aralıklarla mutfağa filan gidip bir şeyler yapıyor, öğlen tatilini dahi ya mutfakta ya da biraz hareket etmek için ev işiyle geçiriyor. Mesaisi bitti mi ütü çamaşır işi yoksa akşam yemeğinin ardından freelance tercüme işlerine geçiyor ya da kitap okumaya geliyor sıra, bu arada youtube’da açtığı kanalda renk için kitap tanıtımları yapmaya da başladı. Hep meşgul! Her anı dolu! Ve ben… Rezil, işe yaramaz, değerini yitirmiş sefil. Havva böylesine yoğun, dolu dolu bir tempoda, üstelik salgından elinden geldiğince korunaklı bir ortamda bulunmanın verdiği güvenle ve insanları zombiye dönüştüren İstanbul trafiğinden uzak olmaktan dolayı mutlu mesut yaşarken, bir yandan da –istemdışı bir şekilde- benim ne boktan bir hayat sürdüğüme daha önceye kıyasla daha yakından, daha ayrıntılı bir şekilde tanıklık ediyor.  Neye mi tanık oluyor? Uyandıktan sonra saatlerce haber okuyorum, bir film izliyorum, gene saatlerce lichess’te oyalanıyorum, malcolm in the middle’dan bir bölüm seyrediyorum, gene saatlerce civilization oynuyorum, kitap okuyorum, derken bir bakmışım akşam olmuş. Ne yapmışım o gün? HİÇ. Markete, fırına gitmeyi filan saymıyorum. Havva’nın evdeki varlığı, üzerime bir büyüteç tutulmasıyla sonuçlandı ve sevgili eşimin niyeti hiç öyle olmasa da nasıl bir parazitle evli olduğuna dair kafasında hiçbir şüphe kalmadığını düşünüyorum artık.


Kene olduğumun bilincindeyim, en azından kadıncağıza verdiğim maddi yük hafiflesin diye, sağlık endişelerimin yanı sıra işin parasal boyutunu da değerlendirip sigarayı bırakmıştım. Bu iyi oldu. Günde iki paket, 30TL sigara parası demek, ayda 900 papel sigarama gidiyormuş, neredeyse aldığım kira kadar.

Sigarayı bırakınca göbeğim iyice büyüdü, göbeğim yarım dünya olunca bel ağrılarım peydahlandı. Galiba ciddi sorunlar yaşayacağım. Neyse, o zaman bakarız.

Konuyu dağıtmayayım. Masrafımın azalması tamam da, faydam yok ki. Verdiğim zarar ve rahatsızlığı azaltabiliyorum anca. Bir kenenin “bundan sonra kurbanımın kanını birazcık daha az emeyim, yazıktır garibana” demesi gibi bir şey.


Havva’nın başına belayım. Bu melek kalpli kadının geçmişte işlediği ne günah varsa artık, olağanüstü yetkilerle donatılmış bir üst düzey ceza olarak kendisine gönderilmiş bir ceza halinde yaşıyorum hayatı.