19 Haziran 2020 Cuma

Annemin Kimyasal Savaşı Üzerine...


Öğleden sonra…




A- “Gece 2,30 gibi uyandım, tuvalete kalktım, su içtim sonra yatak odasına geri döndüm, yatağın karşısındaki kanepeye oturdum karanlıkta, gözlüğüm gözümde değildi ama telefonu kurcalamaya, tweetleri okumaya başladım. Perdeler de kapalı tabi, sadece yoldan geçen arabaların far ışıkları odada beliriyor sonra da uzaklaşıyordu. Bir de telefonun ekran ışığı o kadar. Ben öylece kanepeye kıvrılmış artık yatsam mı diye içimden geçirirken birden karanlıkta bir şeyin zıpladığı hissine kapıldım, yüreğim hopladı. Kanepeye çivilenmiş gibi kaldım o an, gözlüğüm de yok, acaba yanlış mı gördüm diye geçirdim aklımdan, bekledim bekledim. Derken gene bir şey zıpladı karanlığın içinde, o zaman anladım ki odada bir şey var. Fare olamaz, çünkü fare zıplamaz. Çekirge girmiş desem, çekirgeye göre daha iri bir gölge. Kalkamıyorum da korkudan, iyice büzüldüm kanepeye. Gene zıpladı. Ne olduğunu bilemeyince insan daha da dehşete kapılıyor. Bir an cesaretimi topladım ve odanın ışığını çabucak açtım, komodinin üzerindeki gözlüğümü de hızla takıp zıplayan karaltıyı en son gördüğüm tarafa hızla ama ödüm koparak baktım, bir kurbağa! Gene zıpladı o sırada, Komodinin üzerinde sheltox vardı, hemen ona uzanıp kurbağaya sıktım, hem de epeyce sıktım, duvar dibine gitti hayvan, orada büzüldü, ne kaçabildi ne de bir daha zıpladı. Kaldı öyle. Ah aptal kafam, yolluğun üzerindeydi ilk gördüğümde, yolluğu kıvırıp arasına alsaydım, sonra da pencereden aşağıya atsaydım ya.”

B- “Yuh ya, zavallı hayvancağızı kimyasal silahla öldürmüşsün anne? Öldü di mi, emin misin?”

A- “Bilmiyorum. Bir daha bakmadım ki. Bakamıyorum. Ölmüştür herhalde.”

B- “Sonra nerede uyudun, salona mı gittin, üst kata mı çıktın?”

A- “Uyumadım ki. Salona gittim ama ayaktayım hep, uyumak mümkün mü böyle ya. Sinirlerim çok bozuldu.”

B- “Annecim ya, saat kaç oldu ama, nasıl da uykun vardır şimdi. E bir baksaydın bari hala orada mı? Öldüyse bir faraş al eline, faraş kullanarak pencereden at bence. Durmaz öyle. Tabi hala oradaysa. Belki kocası aramaya çıkmıştır ya da çocukları.”

A- “Saçmalama. Bakamam. Bakamıyorum. Kendime de sinirliyim, hayvanı sheltoxla öldürdüm diye. Ama o sırada aklıma başka bir şey gelmedi, can havli.”

B- “Peki ne olacak şimdi? Babamı mı bekliyorsun?”

A- “Evet, akşam eve geldiğinde atsın onu. Nasıl atarsa atsın umurumda değil.”



Akşam üstü aradığımda ‘babanın eli kulağında, gelmek üzere, kurbağa da hareketsiz duruyor’ dedi. Benim için fotoğraf çekmesini istedim annemden. İkiletmedi.

 
Üstelik zenciymiş, çok fena çok. 




Bu blog geçmişte okuyuculara açıkken ve hatırı sayılır takipçi kitlesine sahipken, annem hakkında bir şeyler yazdığımda gıyabında/spontane oluşmuş fan club üyeleri coşku gösterilerinde bulunurdu, O ve maceralarından çok hoşlanırdı okuyucular. Hatta Havva bile, annemle tanışmadan önce yıllarca blogta okuduğu o kadını bu defa kanlı canlı olarak karşısında görecek olmanın merakla karışık heyecanını yaşamıştı.

Evet, anneciğim özel bir kadındır, kurbağayı toksiğe boğar, kimyasal silahla öldürür kendisi.


Seviyorum lan bu kadını…







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!