27 Haziran 2020 Cumartesi

Şimdiki Geçmiş Zaman Üzerine...



 
Dio ölünce kanserden, Heaven&Hell katılımı da yalan oldu Alas poor Yorick... 


Tam on sene geçmiş üzerinden. On sene önce bugün, ülke tarihindeki en büyük müzik organizasyonuna katılmıştım izleyici olarak. Daha önce ve daha sonra pek çok konserde bulundum, ama hiç birisi sözünü ettiğim 2010 yılındaki Sonisphere değildi, olamazdı. Bir sonraki seneyi anlatmaya başlayarak 2010’a döneceğim; 2011 senesinde düzenlenen (benim nazarımda)  Türkiye’deki son Sonisphere, aslında nefis bir konserdi, Küçükçiftlik parkına gittiğimiz saati hatırlamıyorum şimdi ama Havva ile konser alanına adım attığımızda henüz ikindi vakti olmalıydı, Alice Cooper’ın sonlarına yetişmiştik, verdiği bislerini hatırlamıyorum, ayrıca bir efsane olan bu yaşlı adamı görmüş ve canlı dinleyebilmiş olmanın dışında unutulmaz bir etkisi kalmamış üzerimde. Ondan sonra Slipknot çıkmıştı sahneye, o çılgın grubu daha yeni keşfetmeye başladığım yıllardı, yaptıkları vahşi ve sert müzikle tezat, solistinin olağanüstü kibarlığını ve bir otobüs dolusu maskeli adamın sahnede tuhaf davulları deli gibi çalmalarını unutamam, gerçekten güzeldi konserleri, ne var ki 2011 senesinin Sonisphere’i, benim için de, Havva için de Iron Maiden’dı. O adamları da gördüm ya… (Bir sene önce, 2010 Sonisphere İstanbul’u düzenleyen organizatörle bir ortamda derin bir muhabbete girmiştik, doğrusu beyefendi bir adamdı, geyik sırasında Türkiye’de stadyum konserleri üzerine laflarken konu Iron Maiden’a gelmişti, ‘Türkiye’de stadyum doldurabilecek sadece iki metal grubu var’ demişti, Metallica ve Rammstein. İtiraz etmiştim, Iron Maiden’ı da oraya eklemesi gerektiğini söyleyerek. Burun kıvırmıştı. Iron Maiden’ın ana grup olduğu 2011 senesinin Sonisphere’i Küçük çiftlik parkında oldu, haliyle millet sığmadı oraya. İki yıl sonra, 2013’te Iron Maiden İnönü’de konser verdi! Müzik ve eğlence endüstrisinde yşayan bir profesyonelle iddialaşıp haklılığımı gördüğüm bir sidik yarışıdır bu. Neyse.) Biz gene konuya dönelim. 2010 Sonisphere’i unutulmaz kılan şey, üç güne yayılmış olmasıydı, öyle ki tek başlarına gelseler her birine ayrı ayrı koşarak gideceğim adamları artık alt grup olarak karşımda görünce affedersiniz siklememe psikolojisine girmiştim, sadece ben değil, pek çok insan aynı durumdaydı. Bütün konserlere Havva ile beraber gitmiştik, bebişim ve newly-wed eşi de bizimleydi üç gün boyunca, son gün Polente’nin eşi harika beyefendi de katılmıştı aramıza. Ona giden, yan, beşinci bileti aslında kardeşim için ayırmıştım ama gerizekalı biraderim teyzemin ortanca kızının nişan merasimine katılmak için ağlaya ağlaya geri çevirmek zorunda kalmıştı davetimi. (Ne oldu peki, kuzen boşandı kocasıyla sonraki yıllarda. Değdi mi bu duruma?) İlk gün gündüz gruplarını filan sallamış, sadece headliner olan Rammstein’i izlemek üzere stada geçmiştik, diyebilirim ki onca konsere gittim, görmemiş cahil sayılmam, ama hala benim için bir numaradır bu adamların sahne şovları. İkinci gün, Headliner Alice in Chains’ti, ama bizi ilgilendiren ondan önce sahneye çıkacak olan Manowar’dı, nefis, bangır bangır bir konser vermişlerdi, arada DeMaio’nun seyircilerle Türkçe – bol küfürlü konuşması da şaşırtıcı olduğu kadar keyifliydi bizim için. Üçüncü gün, yani Pazar, festivalin son günüydü, tabiri caizse esas mallar o gün sergiye çıkıyordu. Bu defa gün ortasında yollandık İnönü stadına. Öğlen sıcağında Anthrax sahnedeydi, geçmişte çok, çok sevdiğim Anthrax. Onların ardından, Megadeth geldi, ses sistemini ayarlayamadılar bir türlü, Mustaine’in ses-müzik senkronizasyonunda ciddi zorun yaşandı ama ne gam, seyircinin coşkusu bence adamın moral bozukluğunu gidermişti bile, zira hep beraber söyledik şarkıları, Mustaine yerine. Megadeth’ten sonra Slayer geldi, benim güzel Slayer’ım. Hannemann yoktu, kendisine ölüme götürecek hastalıkla mücadele ediyordu o zamanlar. Hava kararırken Metallica, headliner olarak geldi, muhteşem şovunu icra etti ve bitti o üç gün. Öyle bir üç gündü ki, hepimiz apaçık aptallaşmıştık. Taş gibi bir hatun düşünün, gözünüzün önüne geldiğinde kanınızı kaynatan, onunla geçirdiğiniz sıcacık, şehvet dolu saatleri kurun hayalinizde mesela. ‘Bir yakalarsam onu, oooof, evire çevire…’ diye devam edecek cümleler geçsin içinizden. Gerçekten de buna fırsat bulabilirseniz yapabileceksinizdir. Şimdi başka bir hatun daha düşünün, gene taş gibi olsun, aynı duygular, aynı arzu, aynı pis gülümseme. Şimdi bir tane daha. Fakat, Alaaddin’in sihirli lambasından çıkan cin size dile benden ne dilersen diye sorduğunda, ‘her gün bir tane dünya dünya güzeli istiyorum’ demek yerine,  ‘bu gece Miss Word final elemelerinde son 10’una kalan hatunları yatağımda hazır istiyorum’ demek gibi bir saçmalığa kalkışmasınız değil mi? On tane afeti, her biri büyüleyici bir güzelliğe sahip olsa da topunu bir gecede sikebilmek her babayiğitin harcı değil çünkü. Kelimenin tam anlamıyla mundar olur ablalar, ziyan olurlar. Sonisphere 2011 de böyleydi işte, Slayer’i, Slipknot’u, Megadeth’i, Anthrax’ı, Manowar’ı nasıl alt grup olarak sunarsın bize, hem de üç günde… Böyle bir metal festivaliydi işte bizleri aptallaştıran. Boş gezenin boş kalfası değildik, hepimiz işi gücü olan insanlardık, ama Sonisphere’in sözünü ettiğim atmosferi bizleri ayrı bir galaksiye ışınlamış gibiydi bir süreliğine… Velhasıl, onlar güzel günlerdi ahbap… Bebişim, Havva ile daha önce tanışmıştı ama bu üç günlük konser maratonu sırasında daha yakından gözlemleme fırsatı buldu sanırım. Festivalde bir ara kulağıma uzandı, Havva’nın ne kadar hüzünlü durduğunu fısıldadı sonra. Aslında bu, yıllar sonra çözümlediğim bir durumun o zamanlar yüzeysel ifadesinden ibaretti. Sırf espri olsun diye Havva’ya uzun zaman Hüzün Kraliçesi demiş biriyim ben, lakin bunun çok daha derinlerde çırpınan huzursuz bir denizin yakamozları olduğunu hissedebilsem de o vakitler hakkıyla idrak edebilmekten uzaktım. Gayet somut ele alalım şimdi olguları: Tüm boktanlığı, haz düşkünlüğü, kendini beğenmişliği, tembelliği, dengesizliği ile özellikle o dönemde iyice belirgin hale gelmiş, iğrenç herifin tekiydim ben. Berbat bir tiptim ya, bunu saklamak mümkün değil. (Kimse blogu okumadığı için böylesine açık yazdığımı, itiraf ediyormuş gibi mırıldandığımı sanmayın, eskiden de belliydi ne halt olduğum, zaten söylerdim her fırsatta.) Yolunu kaybetmiş bir sokak köpeği gibi, sırtındaki kenelerden mustarip, kendisine kuyruk sallayan her dişi köpeğe atlamaya can atan, ne yediği ne içtiği belirsiz, kalbi çürümeye başlamış bir tiptim. Çok okumuş, kültür ve görgüde kimseden geri kalmayan, karamsar, huzursuz, tekinsiz, gizemli ve bir o kadar da arıza bir ruha sahip biriydim, orası da kesin. Derken Havva ile tanıştım. Ben neysem, Havva o değildi. Kierkegaard ağzıyla konuşmaya başladığımın farkındayım ama yapacak bir şey yok: Ben acı çeken biriyken, Havva kederlere gark olmuş biriydi. Acı çekmek, hele benim gibi birinin çektiği acının sıradanlığı dikkat çekicidir, üstelik gene benim gibi zeki biri, bu sıradanlığın pekâlâ farkındadır bundan ötürü kendine de çevresine de artan bir hınç duyar. Tekinsizce ürkütür insanları. Bu ürkütücü hal, başkalarını huzursuz ettiği kadar cezbetmeye de yarar. Ruhsal kısırdöngünün girdap halini alması bu. Havva ise kederliydi, çok daha derin, çok daha anlamlı bir duygudur bu. Keder bir duygudan da öte, bir tepkidir yaşama. Mutsuz bir evliliğin, mutsuz bir iş hayatının, mutsuz dostlukların, mutsuz ekonomik tablonun, mutsuz parantezine alınabilecek ne var ne yoksa cemi cümlesinin süzülüp insanın ruhuna sirayet etmesidir keder. Acı dramatik, keder trajiktir. Kederi tanımlamak kolay değildir. Acı gibi yüzeysel olmadığını söyledim az evvel. İflas etmek, iftiraya uğramak, sevgilinin aldattığını öğrenmek, çocuğunun kronik hastalığına üzülmek, bunlar acı veren olaylardır. İntihara teşebbüs edenlerin hemen hepsi de karşı koyulmaz, onulmaz olayların yaşattığı acı ve ıstıraba karşı bu eyleme girişirler. Keder ise böyle değildir. Keder intihara yönlendirmez. Onun yerine hayat, düpedüz bir ölüm halini alır. Acı çeken kişi bunu dışarıya belli eder, hatta göze sokar, ne var ki kederli kişinin ayrımına vakıf olmak çok zordur. Kısa kesmeye, çok uzatmamaya niyetliyim bu bahsi. Neticede Havva benim ürkütücü olduğu kadar çekici kişiliğime ümitle parlayan gözlerle bakıp gülümsediyse, ben de onun kederli ve karanlık ruhundan gelen güzel seslere, düşüncelere tutulup kaldım. Yıllar geçti ve ayrılamadık işte. En komiğine gelince: Havva biraz bana yaklaştı bu süre boyunca, ben de biraz ona, ortada buluştuk böylece.


Tek bir paragrafta bu kadar farklı konuya temas etmek yasaklanmalı bence…


Hayatımda verdiğim en doğru karar Havva’ya evlenme teklifi etmekti…
Hayatımda gittiğim en güzel konser, Sonisphere 2010’du.


 
Resmi internetten apardım. 





On sene geçmiş aq.!



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!