Tam on sene geçmiş üzerinden. On sene önce bugün, ülke tarihindeki en büyük müzik organizasyonuna katılmıştım izleyici olarak. Daha önce ve daha sonra pek çok konserde bulundum, ama
hiç birisi sözünü ettiğim 2010 yılındaki Sonisphere değildi, olamazdı. Bir
sonraki seneyi anlatmaya başlayarak 2010’a döneceğim; 2011 senesinde düzenlenen
(benim nazarımda) Türkiye’deki son
Sonisphere, aslında nefis bir konserdi, Küçükçiftlik parkına gittiğimiz saati hatırlamıyorum
şimdi ama Havva ile konser alanına adım attığımızda henüz ikindi vakti
olmalıydı, Alice Cooper’ın sonlarına yetişmiştik, verdiği bislerini
hatırlamıyorum, ayrıca bir efsane olan bu yaşlı adamı görmüş ve canlı
dinleyebilmiş olmanın dışında unutulmaz bir etkisi kalmamış üzerimde. Ondan
sonra Slipknot çıkmıştı sahneye, o çılgın grubu daha yeni keşfetmeye başladığım
yıllardı, yaptıkları vahşi ve sert müzikle tezat, solistinin olağanüstü
kibarlığını ve bir otobüs dolusu maskeli adamın sahnede tuhaf davulları deli
gibi çalmalarını unutamam, gerçekten güzeldi konserleri, ne var ki 2011
senesinin Sonisphere’i, benim için de, Havva için de Iron Maiden’dı. O adamları da gördüm ya… (Bir sene önce, 2010
Sonisphere İstanbul’u düzenleyen organizatörle bir ortamda derin bir muhabbete
girmiştik, doğrusu beyefendi bir adamdı, geyik sırasında Türkiye’de stadyum
konserleri üzerine laflarken konu Iron Maiden’a gelmişti, ‘Türkiye’de stadyum doldurabilecek sadece iki metal grubu var’
demişti, Metallica ve Rammstein. İtiraz etmiştim, Iron Maiden’ı da oraya eklemesi
gerektiğini söyleyerek. Burun kıvırmıştı. Iron Maiden’ın ana grup olduğu 2011
senesinin Sonisphere’i Küçük çiftlik parkında oldu, haliyle millet sığmadı
oraya. İki yıl sonra, 2013’te Iron Maiden İnönü’de konser verdi! Müzik ve
eğlence endüstrisinde yşayan bir profesyonelle iddialaşıp haklılığımı gördüğüm
bir sidik yarışıdır bu. Neyse.) Biz gene konuya dönelim. 2010 Sonisphere’i
unutulmaz kılan şey, üç güne yayılmış olmasıydı, öyle ki tek başlarına gelseler
her birine ayrı ayrı koşarak gideceğim adamları artık alt grup olarak karşımda
görünce affedersiniz siklememe psikolojisine girmiştim, sadece ben değil, pek
çok insan aynı durumdaydı. Bütün konserlere Havva ile beraber gitmiştik,
bebişim ve newly-wed eşi de bizimleydi üç gün boyunca, son gün Polente’nin eşi
harika beyefendi de katılmıştı aramıza. Ona giden, yan, beşinci bileti aslında kardeşim
için ayırmıştım ama gerizekalı biraderim teyzemin ortanca kızının nişan
merasimine katılmak için ağlaya ağlaya geri çevirmek zorunda kalmıştı davetimi.
(Ne oldu peki, kuzen boşandı kocasıyla sonraki yıllarda. Değdi mi bu duruma?) İlk
gün gündüz gruplarını filan sallamış, sadece headliner olan Rammstein’i izlemek
üzere stada geçmiştik, diyebilirim ki onca konsere gittim, görmemiş cahil
sayılmam, ama hala benim için bir numaradır bu adamların sahne şovları. İkinci
gün, Headliner Alice in Chains’ti, ama bizi ilgilendiren ondan önce sahneye
çıkacak olan Manowar’dı, nefis, bangır bangır bir konser vermişlerdi, arada
DeMaio’nun seyircilerle Türkçe – bol küfürlü konuşması da şaşırtıcı olduğu
kadar keyifliydi bizim için. Üçüncü gün, yani Pazar, festivalin son günüydü,
tabiri caizse esas mallar o gün sergiye çıkıyordu. Bu defa gün ortasında
yollandık İnönü stadına. Öğlen sıcağında Anthrax sahnedeydi, geçmişte çok, çok
sevdiğim Anthrax. Onların ardından, Megadeth geldi, ses sistemini
ayarlayamadılar bir türlü, Mustaine’in ses-müzik senkronizasyonunda ciddi zorun
yaşandı ama ne gam, seyircinin coşkusu bence adamın moral bozukluğunu
gidermişti bile, zira hep beraber söyledik şarkıları, Mustaine yerine. Megadeth’ten
sonra Slayer geldi, benim güzel Slayer’ım. Hannemann yoktu, kendisine ölüme
götürecek hastalıkla mücadele ediyordu o zamanlar. Hava kararırken Metallica,
headliner olarak geldi, muhteşem şovunu icra etti ve bitti o üç gün. Öyle bir
üç gündü ki, hepimiz apaçık aptallaşmıştık. Taş gibi bir hatun düşünün, gözünüzün
önüne geldiğinde kanınızı kaynatan, onunla geçirdiğiniz sıcacık, şehvet dolu
saatleri kurun hayalinizde mesela. ‘Bir yakalarsam onu, oooof, evire çevire…’
diye devam edecek cümleler geçsin içinizden. Gerçekten de buna fırsat
bulabilirseniz yapabileceksinizdir. Şimdi başka bir hatun daha düşünün, gene
taş gibi olsun, aynı duygular, aynı arzu, aynı pis gülümseme. Şimdi bir tane
daha. Fakat, Alaaddin’in sihirli lambasından çıkan cin size dile benden ne
dilersen diye sorduğunda, ‘her gün bir
tane dünya dünya güzeli istiyorum’ demek yerine, ‘bu
gece Miss Word final elemelerinde son 10’una kalan hatunları
yatağımda hazır istiyorum’ demek gibi bir saçmalığa kalkışmasınız değil mi?
On tane afeti, her biri büyüleyici bir güzelliğe sahip olsa da topunu bir gecede
sikebilmek her babayiğitin harcı değil çünkü. Kelimenin tam anlamıyla mundar
olur ablalar, ziyan olurlar. Sonisphere 2011 de böyleydi işte, Slayer’i, Slipknot’u,
Megadeth’i, Anthrax’ı, Manowar’ı nasıl alt grup olarak sunarsın bize, hem de üç
günde… Böyle bir metal festivaliydi işte bizleri aptallaştıran. Boş gezenin boş
kalfası değildik, hepimiz işi gücü olan insanlardık, ama Sonisphere’in sözünü
ettiğim atmosferi bizleri ayrı bir galaksiye ışınlamış gibiydi bir süreliğine…
Velhasıl, onlar güzel günlerdi ahbap…
Bebişim, Havva ile daha önce tanışmıştı ama bu üç günlük konser maratonu
sırasında daha yakından gözlemleme fırsatı buldu sanırım. Festivalde bir ara kulağıma
uzandı, Havva’nın ne kadar hüzünlü durduğunu fısıldadı sonra. Aslında bu,
yıllar sonra çözümlediğim bir durumun o zamanlar yüzeysel ifadesinden ibaretti.
Sırf espri olsun diye Havva’ya uzun zaman Hüzün
Kraliçesi demiş biriyim ben, lakin bunun çok daha derinlerde çırpınan
huzursuz bir denizin yakamozları olduğunu hissedebilsem de o vakitler hakkıyla
idrak edebilmekten uzaktım. Gayet somut ele alalım şimdi olguları: Tüm
boktanlığı, haz düşkünlüğü, kendini beğenmişliği, tembelliği, dengesizliği ile özellikle
o dönemde iyice belirgin hale gelmiş, iğrenç herifin tekiydim ben. Berbat bir
tiptim ya, bunu saklamak mümkün değil. (Kimse blogu okumadığı için böylesine
açık yazdığımı, itiraf ediyormuş gibi mırıldandığımı sanmayın, eskiden de
belliydi ne halt olduğum, zaten söylerdim her fırsatta.) Yolunu kaybetmiş bir
sokak köpeği gibi, sırtındaki kenelerden mustarip, kendisine kuyruk sallayan
her dişi köpeğe atlamaya can atan, ne yediği ne içtiği belirsiz, kalbi çürümeye
başlamış bir tiptim. Çok okumuş, kültür ve görgüde kimseden geri kalmayan,
karamsar, huzursuz, tekinsiz, gizemli ve bir o kadar da arıza bir ruha sahip
biriydim, orası da kesin. Derken Havva ile tanıştım. Ben neysem, Havva o
değildi. Kierkegaard ağzıyla konuşmaya başladığımın farkındayım ama yapacak bir
şey yok: Ben acı çeken biriyken, Havva kederlere gark olmuş biriydi. Acı
çekmek, hele benim gibi birinin çektiği acının sıradanlığı dikkat çekicidir,
üstelik gene benim gibi zeki biri, bu sıradanlığın pekâlâ farkındadır bundan
ötürü kendine de çevresine de artan bir hınç duyar. Tekinsizce ürkütür
insanları. Bu ürkütücü hal, başkalarını huzursuz ettiği kadar cezbetmeye de
yarar. Ruhsal kısırdöngünün girdap halini alması bu. Havva ise kederliydi, çok
daha derin, çok daha anlamlı bir duygudur bu. Keder bir duygudan da öte, bir
tepkidir yaşama. Mutsuz bir evliliğin, mutsuz bir iş hayatının, mutsuz
dostlukların, mutsuz ekonomik tablonun, mutsuz parantezine alınabilecek ne var
ne yoksa cemi cümlesinin süzülüp insanın ruhuna sirayet etmesidir keder. Acı
dramatik, keder trajiktir. Kederi tanımlamak kolay değildir. Acı gibi yüzeysel
olmadığını söyledim az evvel. İflas etmek, iftiraya uğramak, sevgilinin aldattığını
öğrenmek, çocuğunun kronik hastalığına üzülmek, bunlar acı veren olaylardır.
İntihara teşebbüs edenlerin hemen hepsi de karşı koyulmaz, onulmaz olayların
yaşattığı acı ve ıstıraba karşı bu eyleme girişirler. Keder ise böyle değildir.
Keder intihara yönlendirmez. Onun yerine hayat, düpedüz bir ölüm halini alır.
Acı çeken kişi bunu dışarıya belli eder, hatta göze sokar, ne var ki kederli
kişinin ayrımına vakıf olmak çok zordur. Kısa kesmeye, çok uzatmamaya
niyetliyim bu bahsi. Neticede Havva benim ürkütücü olduğu kadar çekici
kişiliğime ümitle parlayan gözlerle bakıp gülümsediyse, ben de onun kederli ve
karanlık ruhundan gelen güzel seslere, düşüncelere tutulup kaldım. Yıllar geçti
ve ayrılamadık işte. En komiğine gelince: Havva biraz bana yaklaştı bu süre
boyunca, ben de biraz ona, ortada buluştuk böylece.
Tek bir paragrafta bu kadar farklı konuya temas etmek
yasaklanmalı bence…
Hayatımda verdiğim en doğru karar Havva’ya evlenme teklifi
etmekti…
Hayatımda gittiğim en güzel konser, Sonisphere 2010’du.
On sene geçmiş aq.!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!