İşten ayrıldığım zaman yazdığım postu hatırlatayım mı size? Para kazanamıyordum, çünkü para alamıyordum.
Yetmezmiş gibi, cepten para harcayıp duruyordum, yani hep eksideydim –
özellikle son 5-6 ay boyunca bu durum iyice belirginleşince, ayrılmaktan başka çare
kalmamıştı. Evde oturmak en başta çok incitici gözükse de, masraflarımı
kıstığım için maddi açıdan önceki duruma nispetle tolere edilebilir gelmişti
bana; yol masrafı, yemek masrafı, kahve masrafı, işçinin çayı-şekeri, bazen
aracın yakıtı derken, elime geçen (nankörlük yok, Allaha şükür demek lazım) kuş
kadar kira gelirim eriyip gidiyordu. Özetle tek gelirim aldığım kiraydı, onu da
iş yerinde genel olarak iş için harcıyordum. Teorik olarak insan para kazanmak
için çalışır. Bendeki durum her zaman olmasa da sıklıkla tam tersi bir hal
alıyordu. Evde oturunca en azından masraflarım azaldı. Çok saçma geliyor kulağa
ama öyle. Bu arada, Havva tam zamanlı çalışan, sabah akşam yollarda zamanını ve
enerjisini İstanbul trafiğine kurban etmek zorunda olan biriydi, dolayısıyla ev
işlerinde ona her zamankinden fazla yardımım dokunmaya başlamıştı. Söz gelimi
–daha önce çok nadir olarak destek verdiğim- çamaşır, bulaşık, evi süpürme gibi
konularda elimden geldiği kadar destekliyordum artık kendisini. İnanın bana, bu
kadarcık şey bile Havva’nın mutlu olması için yeterli. Çamaşırları asmak ya da
toplamak zorunda kalmaması veya eve geldiğinde ortalığı süpürülmüş bulması
yüzünde bir rahatlama hissini getiriyordu beraberinde. Eh, evi geçindirmekten
aciz evin erkeği, en azından böyle bir destekle velinimeti olan eşine
minnettarlığını gösterme çabasındaydı o günlerde.
Derken Covid-19 hayatı değiştirdi. Düzen alt üst oldu, Havva
da imkanı olan başkaları gibi evden çalışmaya geçti. Mart ayının ortalarıydı
ofise gitmeyi bıraktığında ve mesaisini evde çalışma odasında yürütmeye
başladı. Sabah 8,30’da başladığı mesaisi, akşam en erken 18,00’de bitiyor. O
günlerden bugüne rutini aynı. Yani hep evde. Hep meşgul. Ben de evdeyim. Ama aynı
hayatı yaşamıyoruz, söz gelimi benim için Cuma ile cumartesinin, Pazar ile pazartesinin
bir farkı yok, avare adama her gün Pazar. Havva ise evden çalışmanın hakkını
sonuna kadar veren biri, beni geçmişte de, bugün de hayran bırakan bir çalışma
disiplinine ve iş ahlakına sahip. Bununla beraber o evde olunca, bilgisayarının
başında kafa patlatıyor da olsa ev işlerine eskiye kıyasla daha zaman ayırmaya
başladı, normal zamanda sabah 1,5 - akşam 1,5 toplamda gün içinde üç saati
trafikte geçerken şimdi hem vakti hem enerjisi yanına kar kalıyor, öyle olunca
da eviyle ilgilenmesi daha kolay artık. Hem mutfağa girebiliyor (düzenli yemek
yapıyor!) hem ütüler birikmiyor (nisanda ütü sepetini sıfırladığında altlardan
geçen yaz yıkanmış tişörtler çıkmıştı) ayrıca diğer işleri de kolayca
hallediyor. Şimdi, sözü şuraya getirme derdindeyim: Havva, işten ayrılmamdan
ötürü evde kaldığım önceki dönemde ona
yardımcı olmak için yapmaya talip olduğum çoğu şeyi, evden çalışmaya başladığı yeni dönemde kendiliğinden kotarmaya
başladı. Benim varlığım saçma sapan bir hal almaya başladı doğal olarak bu
durumda. Dediğim gibi sabah açtığı bilgisayarında mesaisine akşama kadar devam
ediyor, gün içinde kısa aralıklarla mutfağa filan gidip bir şeyler yapıyor,
öğlen tatilini dahi ya mutfakta ya da biraz hareket etmek için ev işiyle
geçiriyor. Mesaisi bitti mi ütü çamaşır işi yoksa akşam yemeğinin ardından
freelance tercüme işlerine geçiyor ya da kitap okumaya geliyor sıra, bu arada
youtube’da açtığı kanalda renk için kitap tanıtımları yapmaya da başladı. Hep
meşgul! Her anı dolu! Ve ben… Rezil, işe yaramaz, değerini yitirmiş sefil.
Havva böylesine yoğun, dolu dolu bir tempoda, üstelik salgından elinden
geldiğince korunaklı bir ortamda bulunmanın verdiği güvenle ve insanları
zombiye dönüştüren İstanbul trafiğinden uzak olmaktan dolayı mutlu mesut
yaşarken, bir yandan da –istemdışı bir
şekilde- benim ne boktan bir hayat sürdüğüme daha önceye kıyasla daha yakından,
daha ayrıntılı bir şekilde tanıklık ediyor. Neye mi tanık oluyor? Uyandıktan sonra
saatlerce haber okuyorum, bir film izliyorum, gene saatlerce lichess’te
oyalanıyorum, malcolm in the middle’dan bir bölüm seyrediyorum, gene saatlerce civilization
oynuyorum, kitap okuyorum, derken bir bakmışım akşam olmuş. Ne yapmışım o gün?
HİÇ. Markete, fırına gitmeyi filan saymıyorum. Havva’nın evdeki varlığı,
üzerime bir büyüteç tutulmasıyla sonuçlandı ve sevgili eşimin niyeti hiç öyle
olmasa da nasıl bir parazitle evli olduğuna dair kafasında hiçbir şüphe
kalmadığını düşünüyorum artık.
Kene olduğumun bilincindeyim, en azından kadıncağıza
verdiğim maddi yük hafiflesin diye, sağlık endişelerimin yanı sıra işin parasal
boyutunu da değerlendirip sigarayı bırakmıştım. Bu iyi oldu. Günde iki paket,
30TL sigara parası demek, ayda 900 papel sigarama gidiyormuş, neredeyse aldığım
kira kadar.
Sigarayı bırakınca göbeğim iyice büyüdü, göbeğim yarım dünya
olunca bel ağrılarım peydahlandı. Galiba ciddi sorunlar yaşayacağım. Neyse, o
zaman bakarız.
Konuyu dağıtmayayım. Masrafımın azalması tamam da, faydam
yok ki. Verdiğim zarar ve rahatsızlığı azaltabiliyorum anca. Bir kenenin “bundan
sonra kurbanımın kanını birazcık daha az emeyim, yazıktır garibana” demesi gibi
bir şey.
Havva’nın başına belayım. Bu melek kalpli kadının geçmişte işlediği
ne günah varsa artık, olağanüstü yetkilerle donatılmış bir üst düzey ceza
olarak kendisine gönderilmiş bir ceza halinde yaşıyorum hayatı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!