31 Mart 2008 Pazartesi

Ara Güler, Ara Café ve Kaka Üzerine...

Her ne kadar Ara Café'nin cıvıltılı ortamına benzetmeye çalışsak da, özünde Ara Güler'in fotoğrafları gibidir hayat...

İnsanlar gelir, insanlar gider. Süregiden bir hareket. Kimi yalnız başına oturur, kitabını okur, yandan bir başkası şen kahkasıyla masanıza davetsiz misafir olur.

Garsonlar şirindir hep, hem de güler yüzlü, ama vermek değildir aslında onların varlık nedenleri, esasen almaktır onların işi.

Yemekleri lezizdir, haksızlık etmeyeyim, tatlıları da öyle... Alt katındaki wc ise sadece o güzel latif yemeklerin dönüştüğü boku tanır, bilir... Nihayetle hemhal olur.

Uzaklara götürürcesine karanlıktır fotoğrafları Ara Güler'in, servis yapılırken masaya konulur, tabağın altında durur resimler. Etrafınız ise alabildiğine canlı ve alacalıdır, tutti frutti.

Yalancı bir hayatın sahte cazibesi.
Riyakar gülümsemelerin kandıran içtenliği.
Tümüyle bir hata.
Baştan aşağı yanılsama.

Far çekilmiş gözler, gamzeli yüzler.

Ürkek bakışlar, duvar suratlar...


Koşan Pegasus'larla, ağlayan palyalçolarla, dökük yapraklarla dolu bir dünya....

Kırılmış cam parçalarının üzerinde saçma sapan zevklerle trans haline geçip kanayan ayaklarının acısını hissetmeyen insancıklar...




Gülüşen leşler, çürüyen ömürler...

Bok çukuru ve solucanların mide gurultusu...

28 Mart 2008 Cuma

Damnatio Memoriae, Bıçaklar ve Black Sabbath Üzerine...

Romalılardan gelmiş bu söz günümüze: 'Damnatio Memoriae.' Latince “hatıranın lanetlenmesi” anlamına geliyor. Devlet aleyhinde suç işleyenlere, o kimse yaşarken veya öldükten sonra, ceza olarak onunla ilgili her türlü bilgiyi, yazıtlardan ve parşömenlerden, tüm resmi ve gayri resmi belgelerden silme, heykellerini, gravürlerini yok etme… Kısaca hiç yaşamamış gibi farz etmek o insanı… Buharlaştırmak, ignore etmek… Hafızalardan silmek… Wikipedia’ya bakarsanız tarihte sadece Romalılar’la sınırla kalmadığını da görebilirsiniz, bu yazının konusu tarih değil. Ayrıca devlet kavramı hakkındaki görüşlerim ve anarşiye meylim daha evvelki postlarda görülebilir.


Biz, “insana karşı” olan eylemlere bakalım.


Tecrübe üzerine yazdım geçenlerde. Can yakıcı tecrübelerden, “geçmeyen” geçmişlerden, bizi takip eden gölgelerden, rahat bırakmayan hayallerden bahsetmiştim.


Neden seviyoruz acı çekmeyi bu kadar?

Ne için, kimin için mutsuzluğa sevk ediyoruz kendimizi?

Niye karamsar ıstıraplara gömülüp çıkmıyoruz gün ışığına?

Bir kadının/bir erkeğin bize yaşattığı narsistik ego yaralanması yüzünden. Yere göğe sığdıramadığımız benliğimizde açılan yarayı, üstelik açık ve kanayan yarayı okşayarak “canım benim, nasıl kıydılar sana?” diyerek, hem o yaranın kapanmasına izin vermiyoruz, hem kendimize eziyet edip o yaranın varlığını ve yaralayanı daima hatırlıyoruz… Ama bu anımsama kesinlikle tedavi edici bir gaye taşımıyor, içinde bazen nefret, bazen özlem, bazen kendini acındırma, bazen de merhamet dilenciliği barındırıyor. Lakin sürekli oynayıp duyduğumuz yara kapanamaz ki! Kan pıhtılaşacakken biz gene damarlarımıza tazyik ediyoruz, kabuk bağlayacakken üstünü kazıyoruz. Ardından da “canım yanıyor, yüreğim kanıyor” diye mızmızlanıyoruz.


Örneği çeşitlendirmeden devam edelim: Biri elindeki bıçağı karnıma, böğrüme, koluma… Bedenimdeki her hangi bir yere haşırt diye saplayıp kaçacak olsa ne yaparım ben? Yaram hafifse adamın peşinden koşar ve ağzına tükürürüm, ama beni ağır bir şekilde yaralayıp arkasına bakmadan sıvıştıysa, ilk aklıma gelen hastaneye gidip iyileşmek için tedavi altına alınmak olacaktır.


Beni yaralayan adamın peşinden koşup, sürünüp, emekleyip, “birader, ben az önce şu ara sokakta karnını deştiğin kişiyim, yaram çok acıyor ve kanama da var, sen yaptın bunu, o zaman beni iyileştir be, gözünü seveyim hadi bir zahmet” demem.


Peki ama, o zaman manyak mıyız ki, yıllarca besleyip büyüttüğümüz, yemeyip yedirdiğimiz, şişmeyip şişirdiğimiz, en değerli ve en özel varlığımız olan yüceler yücesi, Himalayalar’da gezinesice egomuzu ezen, yıkan, parçalayan, sefil ve acınası hallere düşüren insanları hala özlüyor, istiyor, arzuluyor, bekliyoruz? Bu işte bir tuhaflık var.


Lanetlemeli… Bize karşı suç işleyenleri silip atmalı… Küfretmeli, belleğimizde o kişiye ait olanı kirletmeli, yaşadıklarımızın sorumlusu olarak gördüğümüz o kimseye ait saygın bir şey bırakmamalı, buruşturup yırtmalı, yok etmeli… Ne tetikleyici, ne güzel bir anı bırakmalı. Acı verenin güzel anısı, elindeki hançeri bize sokan adamın renkli gözleri veya kibar sesi olur ancak. Bize ait olmayan, bize verilmeyen zaten güzel olamaz. Bizim olamaz, bizim olmayansa bizi mutlu edemez.

Madem böyle;

Neden onun yüzünden acı çekmeyi seviyoruz böylesine?

Ne için, bizi mutsuz eden ve bunu umursamayan o kişi uğruna bataklıkta zırlıyoruz?

Niye karamsar ıstıraplara gömülüyoruz ki,? Tökezledik, düştük, dizimizi incittik, ama kangren edemez bizi bir başkasının çelmesi veya tekmesi… Nerede görülmüş tekme atan kişinin yerde kıvranan mağdurun başını okşayıp ayağa kaldırdığı? Eğer bu olduysa/olacaksa, bilin ki yeniden yere yıkmak içindir sadece.


Biraz düşünürsek görürüz ki, mutsuz olmak için yeterince sebebimiz var: Hayatın anlamı, ölüm ve yaşam kavramları, ziyan olan gençlik, gömleklerin ütülenmesi sorunsalı, Beşiktaş’ın halinin ne olacağı vs.


Tecrübelerin bize acı verdiği doğru. Acılarımız geride kalacak olsa da, yaralarımızın izi kalıyor en azından, bunun önüne geçemiyoruz. Façamızın bozulmasından hoşnut olmamız da mümkün değil.


Ama Nazım’ın o meşhur dörtlüğünü adapte etmeliyiz hayatımıza, bizi süründürenlere inat:


İçinizden biri

Can verebilse bile ölmüş kalbimize,

Sonunda egomuza saplanmış bir bıçaksa eğer,

Gözükmesin gözümüze!

Ve dik olmalıyız, sert olmalıyız, bükülünce doğrulmayı, kırılınca yapışmayı bilmeliyiz.

Gerekirse hafızamızdan silmeliyiz o hançeri.


Manyak ve şirin pucca’nın son postundaki saçma ve komik yazısı, yaşadığımız/geçirdiğimiz/ bize geçiren tecrübeler üzerine böyle karmaşık düşüncelere sevketti beni…

Ex Occidente Lex.


'Damnatio Memoriae' bir insanlık harikasıdır.

Unutmak bir nimettir.
Unutunuz.

24 Mart 2008 Pazartesi

Gençlik, Bob Dylan ve Zurück üzerine...

Biri, dün yolladığı mailde zurück kelimesini kullanmıştı.

Bir an takıldım, "geçmiş demek miydi, yoksa geldi mi... bitti mi...ufff" diye tıkanıp kaldım. Almancadan bana hayatım boyunca hayır gelmedi zaten, polente de evlendi, artık eskisi gibi gecenin bir vakti almanca kelimeleri ona cart diye soramam arayarak veya sms atıp...

Elimi yıllardır bakmadığım eski bir sözlüğe uzattım, kelimeye bakmak için... Bilmeden cevap yazsam maile, rezil olma ihtimali de var, her boku bilen adam havasına halel getirmek olmaz - neyse, tam işimi bitirip kitaplığa geri koyacak iken sözlüğün en arka sayfasında el yazımla karalanmış bir kaç satır çıktı karşıma, salak oldum bir an: Eskiden, öğrencilik yıllarımda, ders kitaplarımın arkalarına bir tarih düşer, altına da notlar yazardım hal beyanımı içeren. O notlardan ikisiydi karşımdaki, senelerdir görmediğim...


27 Ağustos 1989
Sıkıcı bir yaz günü. Hayattan tiksinme ifadesinin yüzümde sık sık görülebileceği iğrenç bir gün.Pis kalem bitti işte! (Son satır silik)


7 Ocak 1990
Yarın Almanca ve İngilizce, sonraki gün matematik, çarşamba kimya, perşembe tarih ve biyoloji, cuma günü edebiyat yazılıları var. Kar var, tatil yok. Çalışma var, iyi not yok. Akıl var, ispatlayacak delil yok. Dün Beşiktaş Fener'e beş koymasaydı, bugün intihar bile edebilirdim ya, şimdilik erteledim. Her neyse, ben gömüleyim derse!

Ulan yaşım 16-17 imiş daha!

Aklıma Bob Dylan'ın sözü geldi bunları okuyunca, "yaşamla ilgilenmeyen, aslında ölmekle meşguldür."

19 Mart 2008 Çarşamba

Coriolis Etkisi, İsa Mesih ve Ozzy Osbourne Üzerine...

Dün ders sırasında hoca Coriolis Etkisine değindi bir konuyu anlatırken, pek neşeli bir şeymiş doğrusu. Bir de küçük anekdot ekledi yüz bin tane formülle doldurduğu tahtanın önünde gülümseyen yüzüyle:

“İkinci Dünya Savaşı sürerken güney yarımkürede karşı karşıya gelen Alman ve İngiliz donanmaları, konumlarını ve topların menzillerini ayarlayıp birbirlerine ateş etmeye başlamışlar. Baam, güüüm, ağır silahlar patlıyor, fakat o da ne? Hedefe konuşlanan ve ateşlenen topların hepsi 45 derece açıyla vurması gereken hedeflerin uzağına düşüyor. Ne Almanların, ne de İngilizlerin topları düşman donanmasında bir gemiyi vuramamış bir türlü, hep karavana.”

“Çünkü” diye devam etti eğlenceli bir üslupla, “hem Almanlar, hem İngilizler, toplarının balistik ayarlarını yaparken Coriolis etkisini kuzey yarım küreye uygun şekilde ele almışlardı, güney yarımkürede dünyanın manyetik özelliklerinin farklı olduğunu –daha evvel bu bölgede savaşmadıkları için- göz ardı etmişlerdi.”



Tahtayı silip yeni formüllerle süslemeye başlarken ben koptum dersten.

Hayatı düşündüm.

Yaşamımızdaki Coriolis etkisini…


Hepimizin bir duruşu var. Türlü neden ve tecrübelerimizin şekillendirdiği tutumlarımız, şartlanmalarımız, bakış açımız... Kısaca her birimiz bir tarza sahibiz. Kendimizi düşünürken cümleye “ben” diye başlarız ya, işte o cümlelerin nesneleri ve yüklemlerinin bileşkesidir tarzımız. Özgürlüğümüz, alışkanlıklarımız, önyargılarımız, bağımlılıklarımız, hatta açlığımız, beklentilerimiz, arzularımız ve korkularımız hep bu “tarzı” yaratan çeşni ve baharatlar.

Yıllar boyu benzer şekillerde yaşarız. Çerçeveyi belirlemişizdir, bu çerçevenin içindeki tualde yağlıboya veya pastel, karakalem veya guvaşla yapılmış bir resim var, bizim eserimiz o, kendi resmimiz. Biz oyuz. Natürmort, nü, panorama, peyzaj, dini konulu, portre veya bir başka kompozisyona sahip; her ne ise, sonuçta bizi anlatıyor o tablo. Kendi içerisinde bir bütünlük arz eder o resim, bir anlamı vardır, ressamı olarak beğenilmesini ve hayran olunmasını istesek de herkesten, şunu da kabullenmiş durumdayız; bazı insanlar barok tarz resimlerden hoşlanır, kimisi empresyonist, sürrealist veya kübik akımları tercih eder diğerlerine kıyasla. Tıpkı bizim gibi. Bizim de hoşlandığımız, kendimize aşina gördüğümüz tarzlar var çünkü, herkese yakınlaşamayız, her resmi sevemiyoruz.

Derken…

Güzergâhımızı terk ediyoruz türlü nedenlerden dolayı. Alışageldiğimiz davranışları, tavırları, karakterimizi şekillendiren tüm tecrübe ve hissiyatı, daha evvel hiç denemediğimiz ortamlarda sergilemeye çalışıyoruz. Uyumsuz ve uygunsuz olduğunu bilerek/bilmeyerek, ama her iki durumda da yadsıyarak göz ardı ediyoruz. Ya bıkkınlıktan, ya da meraktan yeni bir şey deniyoruz. Diğer bir değişle güney yarım küreye düşüyor Alman ve İngiliz donanmalarının yolu, veya Rembrandt’ın bir tablosunun üzerine Ingres’in karakalem çalışmalarından bir detayı kesip yapıştırıyoruz.

Dama taşlarıyla satranç oynamaya çalışmaktan farksız bu, satranç sevdalısıyız ama dama taşlarıyla bunu becermeye çalışıyoruz.

Patlıcan kızartma yemekten duyduğumuz hazzı, görünüşü hoşumuza giden enginarı aynı tabağa boca ederek tekrar almayı deniyoruz.

Kadınlarla ilişki tarzında, iş yerindeki prensipleri uygulamada, aile içerisinde yerleşmiş bir düzenimiz var.


Değişim tehlikelidir. Bilinmeyene riskli bir yolculuktur. Risk iyi bir şey değildir, eğer ortaya konan şey egonuz ise.


Gordon Milne, bir Trabzon maçında rakibi şaşırtmak için forvet pozisyonunda Ulvi’yi oynatmıştı. İlk 45 dakika boyunca Ulvi’nin kendini bilmez bir şekilde saha içindeki konumunu gülünç olacak kadar yadırgadığını anımsıyorum. İkinci yarıda Milne hatasını anladı, adamı gene stopere çekti. (Hayır, yanılıyorsunuz, Ulvi’nin Trabzon’a röveşata ile gol attığı bir başka maçtı.)


Alman ve İngiliz donanmalarının amiralleri önce kafalarını duvarlara vurmuş, ardından acı acı kendi hallerine gülmüşlerdir sanırım karşı karşıya geldikleri trajikomik durum yüzünden.

Coriolis etkisi…

Hayatımız, egomuz, “ben”i savunabilmemiz ancak adımladığımız yolun tarafımızdan bilinmesiyle güvende olabilir. Bataklıkta yürümek mümkün değil.

Fizik kurallarıyla sınırlı, kendi halinde ölümlüleriz bizler. Çünkü İsa değiliz. Suyun üstünde de yürüyemeyiz.


Bu vesileyle bu çarpık ve çapraşık yazının altına başlıkta geçen ve sona koymak istediğim Ozzy Osbourne’un Walk on Water videosuna Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 12/03/2008 tarih ve 2008/251 nolu kararı gereği ulaşamadığımı ve bu nedenle blogumun her geçen gün biraz daha fazla Cumhuriyet Gazetesine benzediğini üzüntüyle bildiririm. (Resimlerle süslemek bile yetmiyor.)


edit: imeem imdada yetişti.

18 Mart 2008 Salı

Dökülen Saçlar, Yaşa Bağlı Psikolojik Travmalar ve Alan Parson's Project Üzerine...

Dün ısrarla birisi bana "artık yaşlandığımı" söyledi. 35'e merdiven dayamışım... (da haberim yokmuş.) Artık orta yaşlı sayılırmışım da, benim yaşımdakilerin çocukları ilkokulu bitiriyorlarmış, vs.

Gerçek şu ki otuzbeş riskli yaşlardandır.
Tıpkı 18, 27, 30 gibi. [Bir de 40 var, allah gecinden versin. Zaten 40 yaşına kadar ne yaptım, yaptım - sonrasında benden de bir cacık olmaz zaten.]

Demagojiye sarıldım çaresiz.


"Hep Davut peygamber yüzünden" dedim.

"Hıaa?" sesi çıkardı, Susam Sokağı'nda işittiklerimizden.

Devam ettim: "Adam Zebur'da yazmış, insan ömür yetmiş yıldır diye."

"Eee, ne olmuş yani?" diye karşılık verdi.

"Ne olmuşu mu var, ukala dümbeleği Dante, eserine hava katmak için O'na atıfta bulunup İlahi Komedya'nın ilk cümlesini 'Hayat yolumun yarısında kendimi karanlık bir ormanda buldum.' şeklinde yazmış, kitabı yazmak 36'sında aklına gelseydi ne yapardı kim bilir, çok üzülürdü referansı kaçırdı diye" şeklinde mukabele ettim.

Sustu, bana bakarken devam ettim ben:
"Sen ne Zebur'u okudun, ne de İlahi Komedya'yı... Cahit Sıtkı'nın 35 yaş şiirinden bana maval okuyorsun oturduğun yerde, O da Dante'den çalmış, sen ve senin gibiler de Cahit Sıtkı'dan... Hepiniz aynısınız, tek bildiğiniz ezber, copy-paste, çalma çırpma ve ortalarda entel dantel konuşmak işte. 35 yaş meselesi tümüyle bir şartlanmanın eseri, Zebur'da 60 yaş geçseydi, veya 80, ne olurdu? Bırakın bunları, hayat sizi aydınlatamıyorsa, siz hayatı aydınlatın" şeklinde lafı çevirip, dolayıp dolandırıp soktum gerisin geriye.

Susmadı, susulmaz zaten o lafın üzerine. "Peki.. Söyle bakalım, dökülen saçların kaç yaşında senin? Bir de kum torbası büyüklüğündeki göz altlarındaki şişlikler?" diye sinirli sinirli sordu.

"Selülitlerine ve sarkan göğüslerine bak sen, daha otuz bile olmadın" diye lafı geçirdim.

"Allah belanı versin" dedi.


Halbuki benim de o malum yaşa gelip yolumu çoktaaan kaybettiğimden dem vursa ve açık kaşıma çalışsaydı, round bitmeden beni nakavt edebilirdi...

Sadece yıldırım düştüğünde, deprem olduğunda, yangın çıktığında, bir de beşiktaş savunmasına top geldiğinde aklımıza gelen Allah, mosmor olmuş bir kadının bu acılı duasını kabul eder mi, ben de merak ediyorum.

(Not:Ateistin bedduası ayrı bir renk katar hayata.)


Güzel ülkemizde youtube da yok ki, Alan Parson's teganni buyursun Old and Wise'i...
(okuyucuya not: edit için mahkeme kararı beklenmektedir.)

alın size edit:

16 Mart 2008 Pazar

Boz-Yap ve Yap-Boz Üzerine...

Bazı insanların kalbi o kadar incedir ki, kırıldığında sorumlu tutulamaz kimse. Üflesen yıkılacaktır, dokunsan çatlayacaktır zaten. Biri hoh! demiştir, iskambil kağıdı misali devrilmiştir o gönül, bir başkası azıcık sert koymuştur yumurta poşetini mutfak tezgahına ve kalbin içindeki öz saçılmıştır ortalığa…

Kendi artık bir işe yaramayacağı gibi, çevresini de kirletir…

Duygularımızın katışıksız, saf olmaması insanlarla ilişkilerimizde karşımıza çıkan en ciddi müşküllerden… Nefret ettiğimiz kişilerde hoşlandığımız yanlar görebiliyoruz, sevdiğimiz kimselerde de midemizi bulandıran yönler… Ruhumuzu yıpratan, bozan, gözlerimizin altında vaktinden evvel kırışıkları derinleştiren, yüzümüzden sıcak gülüşleri saklayıp gömen, içinde bulunduğumuz bu duygusal karmaşa…

Yapay cennetlerimiz var… Aslında o kadar basit, sıradan, renksiz hayatlar sürüyoruz ki… Kendimize toz kondurmuyoruz dışarıdan gelen müdahalelerde, lakin içten içe sürekli “kaçma”, “her şeye yeniden başlama”, “geçmişi unutma” peşindeyiz; çıkış arıyoruz… Savunma mekanizmalarımızın bastırmaya güç yetiremediği bir acziyetten başka bir şey değil bu durum; çıplak ruhumuzun orasını burasını ellerimizle kapatıyoruz utandığımızdan, ama kıçımız açıkta kalıyor, ne yazık ki farkındayız. Hayata yeni bir başlangıç yaparak, aslında kendimizi yüceltmek, üstümüze başımıza - içimize dışımıza bulaşmış, yetmezmiş gibi bir de sinmiş, en derinlerimize kadar ilişip oraya kök salmış fenalıklardan “bu defa” uzak durmak ve bir daha asla bizi alçaltan o çirkinliklere yaklaşmayacağımızı öngörüyoruz. Ümitsizliğimiz ise, bu hayalin imkansızlığından ileri geliyor. Her şey yeniden başlayabilir, hayat sıfırdan kurulabilir, ama daha evvel de bir yerde yazmıştım, “geçmiş, aslında geçmemiştir.”

Oscar Wilde’ın hatun kısmısı için söylediği enfes bir söz var: "Geçmişi olan kadının geleceği yoktur." Erkekleri neden etkisiz eleman olarak görmüş bilmiyorum, bu söz pekâlâ unisex şeklinde addedilebilir; eğer sürekli kafamızda dönüp duran bir çağrışım dünyamız varsa, yaşadıklarımız geçmişimizde kalmayıp sürekli bizi çimdikleten tecrübelerimizden ileri geliyor bu hal… Örneklendirelim: Bugün Beyoğlu-Mephisto’da kitap kokusunu içime çektim, Simurg’a geçmek için oradan ayrılacağım sırada, kapı ağzında bir kadına yol verdim, tam ben çıkacakken yaşlı bir adam belirdi, ona da müsaade ettim, hemen ardından genç bir çift belirdi, onları bekledim girsinler diye. Çıkmaya teşebbüs ettiğim anda kapı eşiğinde bir kız belirdi, kendi kendime “s*ktiğimin kapısından ben geçeceğim şimdi sen bekle bee” dedim, yol vereceğimi umup adım atmasıyla, benden oturaklı bir omuz yemesi bir oldu - ezip geçtim de denilebilir. Öncekilerden daha uzak değildi kapıya, ama ben daha evvel yol verip kibarlık yaptıklarımı düşündüm ve “yeter” dedim. Bütün bunlar bin bir, bin iki, bin üç, bin dört, bin beş, yani en fazla beş saniye içinde oldu. Kaba biri olsaydım, ilk kişiye de yol vermezdim, ama öncekilere yeterince nezaket gösterdiğimi düşünüp o kızı ezdim. Bu bir kapı ağzı tecrübesi. Belki kapıdan geçmeyi ötekilerden fazla hak ediyordu, ama artık bekleyecek durumda değildim ben, dört beş saniyelik deneyimim Mephisto’dan çıkmak için başka bir yol olmadığını gösterdi bana o sırada – arkamı dönüp kızdan özür bile dilemedim ayrıca.

Yazının başına dönelim: O kızın kalbini kırmış olamam, en fazla omzunu kırmışımdır o darp etme sırasında. Ama kendimi, kendi kalbimi kırdım işte, kapı eşiğinde yaşadığım anlamsız bekleme tecrübem, beni bir insana karşı duygusuz bir hoyratlıkla davranmaya itti. “Ayyy!” diye minik bir çığlık bile attı. O an umursamak gelmedi içimden.



Bu karmaşık ve dağınık yazının bir ana fikri yok, ama olsaydı sanırım şuna benzerdi: İnsanlar hem mutsuzdur hem de tatminsiz, çünkü daima pişmanlık yaşarlar. “Hayatımda hiçbir şey için pişmanlık duymadım” diyenlere orta parmak yakışır, yalan söylüyorlardır. Bunun yanında tecrübe, aslında iyi bir şey değildir, çünkü “iyi” bir şey haline gelene kadar, yani rafine olana dek yaşadıklarımız/hissettiklerimiz aslında koca bir bok çukurundan ibaret… İş işten geçtikten sonra neye yarar deneyim…


Çok şey yaşayan, çok şey gören insanlar o nedenle mutlu değiller zaten.



13 Mart 2008 Perşembe

Aile Bağları Üzerine...

Annecim bugün bana geldi, evi derleyip toparlamaya. Her ay temizlikçi kadın çağırıp dünyanın parasını elâleme vermek bana koyuyordu hani, randevu ile iki hafta sonraya ancak gün alabildiğim bir temizlikçinin aylık kazancının benimkine yakın olmasına zaten uyuzum. Anneme “sen ayda bir gelsene bana, hem oğlunun evini merak eder, görmek istersin, ayrıca sana yarı parasını veririm kadının” diyerek ayarttım onu. “Zaten bana arada para veriyorsun” gibi laflar etti başlarda, ama annecim, bu parayı alnının teriyle kazanmış olacaksın, hak edeceksin, hayatın boyunca tükettin, babamı sömürdün, insanları kullandın, yedin içtin yattın ama artık kişisel devrimini yapma zamanın geldi, ben bir fırsat sunuyorum sana, ayrıca para gene aile içinde kalacak” yaklaşımıma öncelikle oturaklı bir küfürle cevap vermiş olsa da, “paranın aile içinde kalacak olduğu fikri” kafasına yattı canikomun.


İkinci gelişiydi, fakat sanırsam bugünkü ziyareti, son olacak. Çok üzerine gittim :-)

Akşam işten eve geldiğimde aramızda geçen konuşmalardan bazıları:

Ben: O gömlek neden ütülenmedi?

Anne: Bunlar yeni çıktı makineden, zaman yok ütülemeye.

B: İyi de ne yaptın akşama kadar? Ne zaman ütülenecek bu? En güzel gömleğim!

A: Bir daha ki gelişimde ütülerim artık. Veya ütület birine.

B: Ne demek ya ütület? Ne demek bir daha ki gelişim? Para alıyorsun sen bunun için.

A: Bana bak şerefsizlik yapma, valla para filan almam. Sinirimi bozma benim.

B: Sen bilirsin ama sonra kazık kadar adam oldu hala evini bana temizletiyor dersin.

A: Derim tabii.

B: O yüzden para alacaksın.

A: Para için burada değilim ben.

B: Ne diye geldin o zaman, manyak mısın sen kalktın evinden buraya?

A: Vallahi manyak lafı az gelir bana.

***

(Eski evinden getirip benim çirkin eski tüllerimin yerine taktığı güzel zarif tüller hakkında)

B: Anne! Bunlar hani iki üç santim kısaydı camdan?

A: Bana öyle gelmişti, ne bileyim…

B: Ulan bu tüller bir karış kısa! Ben ne yapacağım bu evde?

A: Güneşlikleri kapatırsın? Veya giyinik dolaşırsın... Zaten bu tülden fazla görünmez içerisi…

B: Saçmalama ya… Psikopatım ama teşhirci değilim. Nerde eski tüller?

A: Yatak odanda, dolabın yanındaki torbaya koydum.

B: Offf anne… Bir sürü iş çıkardın. Cumartesi takmam lazım onları yani.

A: Cumartesi günü kim gelecek ki sana?

B: Ne diyorsun anne?

A: Tamam ya bir şey demedim.


***

B: Anneannemin halısını özledin mi sen bakayım? Bak, ne güzel duruyor holde…

A: Bu da (salondaki) onun halısıydı. Hem de ben çocuktum o zaman.

B: Neee? Anne bu halı çok yeni görünüyor? Onun olduğunu bilmiyordum.

A: Deden bu halıyı getirmişti evimize, hem de ikinci el, inanabiliyor musun?

B: Doğru halı hakkında konuştuğumuza emin misin anne?

A: Elbette, hatta annem çok şüphe etmişti, acaba hırsızlık malı mı diye… O kadar güzeldi ve ucuzdu ikinci el olmasına rağmen.

B: Hadi ya.

A: Evet… Bu halı antika sayılır aslında… Düşünsene, çocuktum ve ikinci el olarak eve geldi.

B: İyi de hırsızlar neden halı çalsınlar ki?

A: Bizim çocukluğumuzda hırsızlar sadece halı çalardı… Başka bir şey yoktu ki evden çalacak…

B: Hmm.. Annecim… Bu halıyı sen almalısın, ben holdeki ile idare ederim…

A: Yok canım… Senin artık o…

B:… (geçen gün halının üstüne bir şişe mariachi döktüğümü söylesem, işte o zaman kötü çocuk olurdum ben)


***

A: Bak ne buldum.

B: Ne? Neymiş o? Hııı…

A: Bilmem, ben sana sorayım. Kimin acaba?

B: Off anne ya, benim değil.

A: Senin olmadığını biliyorum. Erkeğe benziyorsun, en azından öyle biliyorum ben.

B: Annecim, Paranı al, temizliği yap, sonra git be kadın! Ahiret sualleri sorma lütfen.

A: Ne yapayım peki bunu?

B: Sütyen askısı ne yapılır hiçbir fikrim yok anne! At istersen.

A: Geçen gelişimde yoktu bu?

B: Geçen gelişinde temizlik yaptığına emin misin? O zaman verdiğim para haram olacak sanırım.

A: Hakikaten şerefsizsin sen ya. Nasıl pırıl pırıl yapmıştım evi nankör çocuk.

B: Evet anne, ben bir şerefsizim ama senin oğlunum.

A: Ben seni ne güzel yetiştirmiştim… Sonra bozuldun sen.

B: Bana ne… Ya sev ya terk et beni… Allah aşkına bıraksana şunu elinden!


***

B: Nasıl gideceksin eve sen?

A: Baban gelecek beni alacak.

B: Anne çok üzerime geliyorsun ama. Babamın ne zaman geleceği belli olmaz, Ben gönderirim seni. Yeter evi işgal ettiğin...

A: Yok canım, biraz dolaşırız onunla hem. Alış veriş de yaparız.

B: Dur ben arayayım babamı. (…) Alo?

Baba: Efendim oğlum?

B: Babaların babası, benim güzel babam, neredesin?

Baba: Güzel oğlum benim, Topkapı’dayım, birazdan senin evine gideceğim anneni almaya.

B: Yok baba gelme sakın, ben evdeyim, annemin işi bitti, ayrıca inanılmaz trafik var, girme o kalabalığa, değmez bu kadın için.

Baba: E nasıl gidecek?

B: Ben şoförü çağırırım, bırakır onu sizin eve. Gelme, ne olursun gelme. Durmasın burada, hem çok yoruldu, evine gitmeli.

Baba: O da gel demişti ama…

B: Dünyanın en iyi babası, geleceksin de ne olacak? seni alışverişe götürecek, bir sürü para harcayacaksın… Ne gerek var, zaten yollar berbat… Evine git sen, onu da yollarım şimdi.

Baba: Ya gelmezse eve? Kurtlar kapar filan…

B: Beraber kutlarız baba :) Sana kadın mı yok, buluruz bir analı-kızlı kendimize :)

Baba: Hahahahaha! Tamam o zaman, hadi görüşürüz.

B: Görüşürüz benim canım babam, ellerini öpüyorum... (…) Gel-me-ye-cek işte, Gelmiyor!!! Hahahaha!

A: Çok iğrençsin yaaa… Babana bulunur her zaman ama sana kız bulamayız valla… Manyak mı olmuşlar…


***

B: Telefonunu aldın mı? Anahtarını? Cüzdanını?

A: Hepsini aldım.

B: Dur sarılayım sana şöyle kocamannnn…

A: Sarıl, zaten inanmıyorum sana.

B: Beni seviyor musun?

A: Mecburen. Çaresiz…

B: Canımsın sen benim ya… Ne yaparım ben sensiz?

A: Yalancı.

B: Yalancının doğru sözü çok değerlidir ama :-)

A: Sen neden böyle oldun yaaa….

B: Bilmiyorum ama seni çok seviyorum ben… Mucks.

12 Mart 2008 Çarşamba

Yol Üzerine... (veya "Bütün Yollar Roma'ya Çıkar")

Gece bir başkaydı, her zamankinden daha karanlık… Müstehzi bir gülüşle tüm karanlığını etrafa sermiş, dikkatle bakan gözlerimi buyur etmişti, hiçbir şey göstermeyeceğini fısıldayarak… Karanlığın örtüsü yanaklarımı yakan ayazla beraber saldırıyordu bana, korkunun çocukları zifir ve zemherir kol kola vermiş alay ediyorlardı benimle, bastığım yeri görmeden adımlamaya çalışıtığım bu dik bayırda… Neden bu yoldaydım, nereye çıkıyordu bu sarp yokuşun sonu, neredeydim ve nasıl buraya gelmiştim gibi soruların anlamı yoktu, zaten gözlerimi araladığımda kapalı olmalarıyla açık olmalarının hiçbir fark olmadığını “görmüştüm”, çünkü hiçbir şey göremiyordum… Hep burada mıydım ki, ne zamandan beri yürüyordum bu engebeli bayırda? Bu sorunun cevabı ‘Baş’ından beriyse, sanki her şey bu gece ‘baş’lamış gibiydi, eğer bu gecenin bir öncesi varsa, bu geceden evvel ben ne yapıyordum?
Başka bir yol yok muydu gideceğim yere? Peki ya gitmek zorunda mıyım? Çukurlarla, tümseklerle dolu bu yokuşun beni nereye götürdüğünü bilmeden yürürken, buna nazaran düzgün, meyilsiz bir zeminde yürümenin çok daha rahat olacağını düşüncesi var aklımda… ama ne fark edecek ki? Bu rüzgarsız ayazda zaten kızarmış olduğunu tahmin ettiğim burnumun ucunu dahi göremeyecek kadar siyah dünya, belki teptiğim yokuş birkaç adım sonra bitecek, düzlenecek yer… Peki nereye gidiyor bu yol? Bilmediğim bir yerden meçhule doğru yürüyorum, şuursuzca adımlıyorum, bir ışık, işaret olsa keşke… Hiç sevmem belirsizlikleri… Durmayı denesem mi? Durup anlamaya çalışmalı olan biteni… Aayy, yapamıyorum, çukurlara batar, tümseklere takılırken, ayaklarım burkulurken şaşılacak şey, canım yanmıyor, ama durmaya yeltendiğim anda nasıl da acı kapladı bedenimi… Vücudumu da göremiyorum, ne ayaklarımı, ne ellerimi - ama onlar yerli yerinde, bu karanlıkta görmeden var olduklarını bildiğim yegane nesne onlar. Ne kadar soğudu burası… Titreme aldı beni iyiden iyiye, feci halde üşüyorum bu rüzgarsız ayazda… Her zaman kendimi arayan, soran, mütecessis,bilmeden iş yapmayacak biri tanırdım, halbuki bu gece gözlerimi araladıktan sonra yaşadıklarımın yanında sorularım öyle kuru ve cansız ki… Birisi karanlığın ortasından çıkacak sanki, bekliyorum, bütün merakımı gidermesini… Yoksa tanımadığı bir yerde, bilmediği bir hedefe doğru yürüyecek insan mıyım ben? Belki az ötede beni bekleyen biri “CEEEEE, doğum günün kutlu olsun! ! ! ” diyecek… Tanıdık bir yer değil, ama aşinayım buraya bir yerlerden, dejavu olmasın bu duygu? Zaten kendi isteğimle de atmıyorum adımlarımı, sanırım hava soğuk diye durmaya niyet ettiğimde acı çektim, yürümek ısıtıyor insanı… Sanırım… Öyle sanıyorum… Başka ne olabilir ki…
Şurada bir ışık hüzmesi var!!! Yolumun üzerinde, en sonunda çok zayıf da olsa aydınlık bir nokta gördüm! Ne var orada? Daha hızlı yürüyebilsem çabucak varırdım, ama hem bundan süratli gidemiyorum, hem o da bana yaklaşıyor gibi… Belki bana sürpriz yapmasını beklediğim kişidir, doğum günüm veya işimle ilgili bir taltif hakkında… Evet, çok yaklaştım… Ne o? İnce, uzun, kıvrımlı bir silueti var sanki, bu ….. bir….. solucan mı? Bu da nereden çıktı şimdi? Birkaç taneler, bir değil- hayır çok daha fazla! İyi ama neden burada, yolumun üzerindeler, ve ben bunca yolu karanlık, soğuk demeden geride bırakıp ne arıyorum solucanların karşısında? Vücuduma ağırlık çöküyor ağır ağır, hiç sevmem bu mahlukları, ne zamandır yürüyüp bu noktada mı yorulacaktım yani? Kaskatı oldum, kımıldayamıyorum… hmmm, gözlerimi araladığımdan bu yana ilk defa koku almaya başladı burnum, hmmm, nereden geliyor şimdi bu ? Solucanların kokusu mu acaba? Daha çok toprak gibi, ıslak, nemli toprak kokusunu andırıyor…
Bir saniye neler oluyor! ! !

-Demek Geldin.
-Siz de kimsiniz? ! ? ! ? ! ? ! ? ! ? ! ? ! ?
-Ben Münker. Yanımdaki de Nekir.
-Tanıştığımıza memnun old….
-Acele etme memnun olmakta… Kısa bir sözlü sınavımız var.




(* Eski bir yazı olup, alttaki metnin sonrasına yakışacağını düşündüm.)

8 Mart 2008 Cumartesi

Anafor, Metafor ve Slayer Üzerine...

Girdaplardan bahsetmişti geçenlerde talisman, içinde dönülüp durulan. Güzel de bir kelime oyunu yapmıştı aynı yorumda, “hep dönüp durduğun girdaplara geri dönmeyi seçme…” yazarak. Öyle çok çağrışım yaptı ki bende yazdığı bu yorum, zırvalamadan edemedim üzerine... (kendisiyle bir de ‘sadrazamın sol hüsyesi’ maceramız vakidir.)

Yaşam dediğimiz süreç bir yoldan farksız aslında, başı ve bir sonu olan. ÖSS’deki kilometre-saat-araç problemlerini hatırlayın, bu yolda sürekli birilerini görüyoruz, izliyoruz bizim gibi hareket halinde olan, kiminin önüne geçiyoruz ve arkamızda kalıyor o kişi, bazısı bizi geçiyor gerimizden gelip, hatta gözümüzün önünden kayboluyor, ufuk çizgisine ulaşarak. Gayet göreceli bir durum bu, o kişi/kişiler için de bizler birer objeyiz bir yönde ilerleyen, ayrıca bir yarış içinde değiliz, herkes kendisi için yürüyor. Karşıdan gelenler de oluyor tabi, bizimkine paralel olmayan istikametlere gidenler de, sağımızdan, solumuzdan da geçen…

Kimisiyle konuşuyoruz o an bize yakın geçtiğini gördüğümüzde, hoşumuza gidenlerle veya kendimize benzer hissettiklerimizle, -bir müddet- dertleşiyoruz, gülümsüyoruz, kaş-göz işareti yapıyoruz, veya tam aksi kaçınıyoruz, uzak durmaya çabalıyoruz.. Bu (göreceli) kısa birlikteliklerimiz sırasında veya sonunda, kimine kızıyoruz, uyuz oluyoruz, bazısına da sempati duyuyoruz, hatta sevebiliyoruz da…

Ama sürekli, ilerlemeye devam ediyoruz, tıpkı onlar gibi… gidiyoruz...

Çünkü hayattayız, kişisel kum saatimiz akmaya devam ediyor, nihayete erene kadar sürecek bu.


Nereye gittiğimizi bilmiyoruz… Tek bildiğimiz kum saatinde bize ait taneciklerin sayılı olduğu, hiçbir şeyin sonsuz olmadığı gibi.

Derken, ayak izleri görüyoruz yolumuzun üzerinde, yabancı gelmiyor bize, ve takip etmeye başlıyoruz, zaten bizim yolumuz da aynı diyerek, yürüyoruz peşinden.

Yürüyoruz, yürüyoruz, nereye gittiğimizi bilmeden… Kendimize de “öteki yolun vardığı nokta meçhul, en azından bu yol bilinmez değil, bir levha veya işaret görebilirim” ümidini aşılıyoruz.

Adımladığımız yerler tanıdık gelmeye başlıyor, aşinalığa şaşırıyoruz zaman geçtikçe. Ama devam ediyoruz… Çukurlar yabancı gelmiyor artık, kasisler, çakıl taşları daha önce karşımıza çıkanlara benziyor diye düşünüyoruz…

Ne kadar zamana ihtiyaç duyulacağı kestirilemez elbette, ama bir an idrak ediyoruz ki, “biz bu filmi görmüştük”, meğer onca zaman kendimizi tekrar edip durmuşuz, bir kısırdöngü nevinden, koca çölde bir daireyi adımlamaktan başka bir şey değilmiş yaptığımız. Çölde aynı yolu takip ediyor olmak, bir daire çizmekten başka bir şey değildir, rastladığımız ayak izleri de bizden başkasının değil. Bunun farkına varmak, dehşetli bir şaşkınlığı beraberinde getiriyor ve ardından bir soruyu: “Hayatım nasıl bu hale geldi?” Şok geçiriyoruz, bu muydu yani diye mızıldanarak. Kum tanelerini geliyor aklımıza, “yaşamımı heder ettim” diye hayıflanıyoruz harcadığımız emeğe, zahmete ve vakite bakıp.

Şair, “insanın önündeki tüm yollar kendisine yürünebilir geliyorsa, o kimse kaybolmuştur.” der.

Kaybolmuşluğun en can yakıcı olanı, bunun bilincine varmaktır. Fark etmeyen, idrak edemeyen zaten rahatsız olamaz, akvaryumdaki balığın hal-i pür melâlini bilemeyeceği gibi.

Bu satırdan sonra yazıya Camus devam edecek olsaydı, “bıkkınlık kokan uyanış”tan, ardından “intihar”dan bahsederdi sanırım. Neyse ki ben zırvalıyorum bunları.

Uyanış mıdır bu bilemem, çok iddialı bir söz gibi geliyor kulağa - belki uyku ile uyanıklık arasındaki sınırdadır bu durumda olan kişi. Kaybolduğunu, yıllarca yaşadığı hayatın aslında hep anlamsız- değersiz tekrarlardan müteşekkil olduğunu, onca zamandır yürümesine rağmen elinde avucunda kayda değer bir şey kalmadığını gördüğünde, inanmak istemez buna, isyan duygusuyla yok sayar realiteyi. Nefret duyar yaşadıklarına karşı, bu “gerçeği” istememiştir, reddetmeyi arzular ama inkar edilemeyecek kadar gerçektir…

Tıpkı kişinin işlediği (herhangi) bir günahta, tanrı’yı ignore etmesi gibidir bu… İnanır tanrı'ya, ama onu yok farz eder ki vicdan azabı çekmesin, utanmasın, kendisini kötü hissetmesin. Yok farzetmezse günah da işleyemez zaten.

Böylece, çaresizlik içinde insan kendisini de, özünü de inkâr eder.

Farkında olmayarak işlediği fiiller ve yaşam tarzı onu aynı yolu tekrar tekrar yürümeye, yani koca bir daireyi turlamaya götürmüştür en başta, artık farkına varsa da kaçamamaktadır, geri dönmek mümkün değildir, kısırdöngüden çıkıp bir başka yola girmek ise hayal dahi edemediği, güç yetiremeyeceği kadar büyük bir atılım olacaktır. Yapabileceği tek şey artık “ignorance is strength” hali ile barışık olmaya çalışmaktır. Bilmek zaten acı vermekten başka ne katmıştır ki insana?

Bu barışıklık hali, girdabın merkezine doğru yaklaşmaktır aslında. Hızlandıkça dibe gömülmektedir insan, battıkça daha acıklı olmaktadır durumu. Bu bir “öğrenilmiş çaresizlik” (Learned Helplessness) halidir, değişememektedir o insan…

Bu arada daha önce olduğu gibi başkaları kendi yollarını adımlamaya devam etmektedir, ve o da başını kaldırıp izlemektedir onları, en başta olduğu gibi. Hatta gene konuşmaktadır onlarla, iletişim kurmaktadır, kısa süreli beraberlikler yaşamaktadır. Fakat artık o kimseler (insanın kendisi hızlandığından ve dönüp durduğu çemberin çapı gün be gün daraldığından) hayatına girdikten sonra çarçabuk çıkmaktadır.

Girdap çekmektedir aşağıya…

Mutsuzluğunu ve çöküntüsünü unutmaya çalışır. Aklına “uyanış” gelir, veya “uykusundan bir türlü uyanamayışı.” Ne uykudur bu hali, ne de ayıklıktır. İki arada bir derede görür kendisini, Araf’tadır sanki, ama cehenneme sürüklenen, hatta koşan.

Girdap sirenlerle doludur. Uyuşturucudur sirenler… Anlık keyifler, hazlar verir ona, meşgul ederler. Ignorance hali için bire birdir sirenler. Lakin, kısa süreli hazları üst üste koymak ve çoğaltmak ister kişi, çünkü uyuşturucu hem bağımlılık yapar, hem de daha fazlasına gereksinim duyulur kullandıkça.

İnsan bu halden ancak girdabın merkezine geldiğinde uyanabilir. Yol bitmiştir artık, adımlayacak bir santimi kalmamıştır.

Sonrası?

Ben bilmem, Camus’ya sorun.



7 Mart 2008 Cuma

Cins-i Lâtif Günü Hakkında...

Unuttum, Shakespeare'in bilmem hangi Henry'sinde geçtiğini;
"Adil bir düzen kurmak istiyorsak, önce avukatlardan kurtulmalıyız" sözünün...

Ben de uyarlayayım kendi düşünceme bu kalıbı, "sosyal hayatta kadınları erkeklerle eşit konuma getirmek istiyorsak, önce dünya kadınlar günü gibi absurd kavramları ortadan kaldırmalıyız."


Dünya AIDS günü. Dünya Çiftçiler Günü. Dünya Tiyatro Günü. Dünya Sigarayı Bırakma Günü. vs. vs. vs.

Dünya Kadınlar Günü...
İçi ne kadar boş.

Eşitsizliğin itirafı. Kadın olsam 8 Mart'tan nefret ederdim.

6 Mart 2008 Perşembe

O gün Arjuna, Krişna'nın kız kardeşi Subhadra'ya rastladı. İlk bakışta birbirlerine aşık olacakları belli oldu. Subhadra kardeşinin alaycı bakışları önünde Arjuna'ya bir yüzük verdi. Hemen baştan çıkan Arjuna, kendisini bir kaç gün daha yanında alıkoymasını Krişna'dan rica etti.O anda Krişna gülümsemesini kesti.
"Kardeşin tam yaşamını anladığı sırada onu bırakıp gidecek misin? Ara sıra beni korkutuyorsun. Ailen, dostların, bütün yeryüzü her an sana gereksinim duyabilirler."
"Evet, haklısın" dedi Arjuna. "Karanlıkta büyüyüp gelişen düşmanlarımız var. Onları unutamam. Ama bir kadının durmadan gülümsemesi nasıl görmezden gelinir?"
Krişna bu soruyu paylaşıyordu. Bir kadının gülümsemesi nasıl görmezlikten gelinir? Krişna'nın yanıtı yoktu.
Arjuna ekledi:"Savaş belirsiz bir fırtına gibi bizi korkutur ve bir türlü patlak vermezse, bütün yaşamımı bu fırtınayı koparmak ve yararsız, hayal kırıcı bir sonla ölmek için mi harcayacağım?"
"Arjuna, kesinlikle şunu söylüyorum sana: Barış ve savaş arasında bir seçimin olmayacak."
"Neyi seçeceğim?"
"Savaşı ya da bir başka savaşı."
Krişna, derin, kuytu ve can alıcı bir bölgeye dokunuyormuş gibi, kendisini dinleyenleri her zaman şaşırtan cümlelerden birini söylüyordu.
"Bu başka savaş nerede olacak?" diye sordu Arjuna. "Savaş alanında mı? Yoksa kalbimin derinliklerinde mi?"
"Bunlar arasında bir fark görmüyorum."
Arjuna başını salladı ve bir daha soru sormadı.

(Mahabharata'dan)
*

4 Mart 2008 Salı

Adalet, Metallica ve Goya Üzerine...

Üç aydır masamda duran bir dava dosyası var. Bilirkişi olarak, olaydaki tarafların "kusurlarının" belirlenmesi için mahkemenin bana yönlendirdiği bir dava bu. Üç ay boyunca yazamadım, ne zaman elime alsam beş dakika içinde usturuplu bir küfür patlatıp bir hafta daha bakmamak üzere gene aynı yere koydum onu masamda. Bir defasında kazayla kahve bile dökmüş bulundum üstüne, neyse ki belli olmuyor...

Bu koskoca üç ayda, şeytanı rüyamda gördüm ve O'na iltifat ettim, annemler taşındı, aşık oldum-bitti, blog intihar etti sonrasında canlandı ama 'the retun of the living dead' dönüştü, büroma klima geldi, evimin maskotu olan kulpu kırık çaydanlığı yeniledim, dairemin kapı kilitleri acemi bir hırsız parçalandı, borsalino ile iki defa kahve içtik, ben üç kilo zayıfladım, polente evlendi, Beşiktaş lider oldu...

Bu arada başka raporlar çiziktirdim verdim ilgilelere, ama bu dosyanın raporu bir türlü yazılmadı, yazılamadı.

Perşembe sabah duruşması var ve ben hala bitiremedim, iki gündür canla başla uğraşmama rağmen... Bitecek gibi değil, yazılacak gibi değil, olayın bilirkişilik boyutu da yok, bilirkişi dediğin çözümü uzmanlığı veya özel ve teknik bilgiyi gerektiren durumlarda mahkemece atanan biridir mevzuata göre, burada ise böyle bir durum yok - muhtemelen hakim de ana avrat düz gitti ve atayım bir bilirkişinin başına, ne bok yazarsa yazsın diye salladı...




Olayı özetleyelim, hukuki anlamda beni zorda bırakmayacak bilgi değişikliklerine giderek:

Aysel ve Ayça, gecenin bir vakti yolda gitmektedirler. Kaldırımda Nurten ve Yeşim beklemektedir. Aralarında bir tartışma geçer. Bir silah patlar, Aysel karnından yaralanır ve hayati tehlike kaydıyla hastaneye kaldırılır.
Soru; Aysel'in yaralanmasında kusur kimde veya kimlerdedir?

Olayda yaralanan Aysel'in poliste verdiği ifade şu: Biz yolda arabayla gidiyorduk, Nurten ve Yeşim bizi durdurup bize ne dolaşıyorsunuz buralarda diye sataştılar, derken kavga etmeye başladık, ben Yeşim'le, Ayça da Nurten'le kavga ediyorduk, derken bir silah sesi duydum, karnımdan vuruldum, sonrasını hatırlamıyorum. Bir silah görmedim, beni kimin vurduğu hakkımda bilgim yok. (Aysel, bu olaydan bir sene sonra bir başka hadisede vurularak öldürülür. Ayrıca silahlı yaya gaspından daha önceden sabıkası bulunmaktadır.)

Ayça; poliste verdiği ifadede Aysel ile birlikte giderken kendilerine Yeşim ve Nurten'in sataştığını, sebepsiz yere kavga etmeye başladıklarını, kendisinin Nurten ile, Aysel'in de Yeşim'le boğuştuğunu,derken bir silah sesi duyduğunu, Aysel'in yaralandığını,
Savcıya verdiği ifadede, daha evvel (adam yaralamaktan ötürü) sabıkası olduğundan polise yalan söylediğini, kavga sırasında Aysel'in kendisine arabadan emaneti getirmesini söylediğini, O'nun da arabadan emaneti (yani silahı) getirdiğini ve Aysel'e verdiğini, sonra kendisinin Nurten'le, Aysel'in Yeşim'le kavga etmeye başladığını, o sırada bir silah sesi duyduğunu, kimin ateş ettiğini bilmediğini, Aysel'in yaralandığını gördüğünü anlatıyor.

Yeşim; arkadaşı Nurten ile kaldırımda taksi beklerken Aysel ve Ayça'nın arabayla kendilerine yanaştıklarını, siz buraların dayısı mısınız diye sorup arabadan inerek kendilerini tartaklamaya başladıklarını, o sırada Aysel'in Ayça'ya arabadan emaneti getir dediğini duyduğunu, Ayça'nın arabaya gidip silahı getirdiğini ama silahı ne yaptığını görmediğini, kendisinin Aysel'le, arkadaşı Nurten'in de Yeşim ile kavgaya tutuştuğunu, bir silah sesi duyduğunu ve Aysel'in vurulduğunu anladığını, Aysel'i kesinlikle kendisinin ve Nurten'in vurmadığını, zaten kendilerinde silah bulunmadığını söylüyor. Silaha hiç dokunmamış dediğine göre. Yeşim hırsızlıktan ve kumar oynamaktan sabıkalı.

Nurten; yol kenarında Yeşim ile beklerken yanlarına yaklaşan bir araçtan inen Aysel ve Ayça'nın sebepsiz yere kendilerini dövmeye başladığını, Ayça'nın O'na vurduğunu, bir kaç metre ötede Aysel'in de Yeşim'i darp ettiğini, Ayça'nın silah almak için araca gitmediğini, silahın nereden çıktığını da bilmediğini, Aysel'in Ayça'ya arabadan emaneti getir dediğini duymadığını, silaha hiç dokunmadığını ve olay sırasında kimsede silah da görmediğini, sadece silah sesi ve Aysel'in çığlığını duyduğunu anlatıyor. Nurten'in darp etme ve ruhsatsız silah taşımaktan ötürü daha önce sabıkası var.

Yakında bulunan ve silah sesini duyarak hemen olay yerine gelen polisler, Nurten'in elindeki silahı Yeşim'e verdiğini ve kendilerinin de silahı Yeşim'den aldıklarını tutanağa geçiriyor. Daha sonraki ifadelerinde ise polisler, Yeşim'i ve Nurten'i birbirlerine karıştırmış olduklarından şüphe ediyorlar, silahı kimin kme verdiğinden emin değiller.

Bu arada, bu dört kişi alkol raporlarına göre zil zurna sarhoş.
Ayrıca, Aysel'in yaralanmasını bir yana bırakalım, darp edilme yüzünden hepsi üçer beşer gün rapor almışlar, ama kimse kimseden şikayetçi değil. Olayda silah olduğundan kamu davası açılmış, zorunlu olarak sürüyor dava.
Soruşturmadaki teknik incelemelerin hiç birisinde en ufak bir ışık hüzmesi yok. (parmak izi vs.)

Şimdi bu dosyada, yukarıda anlattığım bilirkişi tanımından hareketle benim yapabileceğim ne var?
Herkesin sürekli yalan söylediği, aslında doğru söylemek isteseler bile neyi ne kadar doğru söyleyebileceği meçhul bir olay bu.

Gregor'un söylediğini anımsatacak olursam, benim gibi bir psikopatın bu dava dosyası hakkında yazacağı bilirkişi raporundan ne hayır gelir?

"Adalet Mülkün Temelidir."

Yesinler...



3 Mart 2008 Pazartesi

Avazım Çıktığı Kadar...

Sabah gözlerimi açtığımda içimde kıpırdandığını hissettiğim, gün içinde her saat düzensiz bir ivmeyle artan, şişen, kabaran öfke hali, nefret krizi...
Kartopunun çığa dönüşmesi gibi...
Şiddet... Eziyet...
Bu bir emergency hali...

Bir şeyler yapmalıyım...

Acı çektirmeliyim, ezmeliyim, üzmeliyim, ağlatmalıyım, süründürmeliyim, korkutmalıyım, yalvartmalıyım, inletmeliyim, sindirmeliyim... Çaresiz bırakmalı, umut söndürmeliyim. Ego yıkmalı, hasta etmeliyim.

Ruhları canlı tutan o görünmez kanı kanı dökmeliyim, o kanı içmeliyim, altında yıkanmalı, kendimden ve özümden arınmalı, temizlenmeliyim...

Herşeyden ve herkesten nefret ediyorum.







'Perversions Of Pain'

You better learn my name
(İsmimi öğrenirsen iyi edersin)
Cause I'm the one insane
(Çünkü aklını kaçırmış biriyim)
And I'm a constant threat
(Ve sabit bir tehdidim)
You run in fear from my dark silhouette
(Karanlık siluetimden, sen korkuyla yürürken)
Inside my violent mind
(Şedid dünyamda)
Chaos is all you'll find
(Tüm bulacağın kaostan ibaret)
Anarchy uncontained
(Kapsan(a) mayan anarşi)
Bear witness to the scorn of my campaign
(Hareketlerimdeki tahkire şehâdet et)
Perversions of pain
(Acının ayartması)
Seep from my eyes
(Sız gözlerimden)
Into your brain
(Doğruca senin beynine)
Visualize
(Canlandır hayal gücünde)
Within my world of hate
(Nefretle dolu dünyamın içinde)
Disruption I instate

(Ayrı bir yere koyarım fitneyi)
Malicious entity
(Art niyetli varlıktır o)
Defile and desecrate humanity

(İnsanlığı kirletip onu tezyif etmeli)
Alone they all will die
(Yapayalnız ölecek hepsi)
Corroding from inside
(İçten içe paslanarak)
With no one left to save them
(Kendilerini kurtarabilecek kimse kalmadığında)
As I'm dancing on their fucking graves

(Dans edeceğim lanet olası mezarlarında)
Perversions of pain
(Acının ayartması)
Seep from my eyes

(Sız gözlerimden)
Into your brain
(Doğruca senin beynine)
Visualize

(Canlandır hayal gücünde)
Take a look into my mind
(Bir göz at aklıma)
Where pleasure is refined
(Hazzın tadını bulduğu)
Endless burning holes
(Sonsuz yanan çukurlarına)
Of scarred souls
(Yaralı ruhların)
Step inside my world of hate
(Nefret dünyama adım at)
Where everything mutates
(Herşeyin değiştiği yere)
Your senses under siege
(Duyuların kuşatma altında)
Ingest the virtues I feed
(Besleyip büyüttüğüm faziletleri indir midene)

A higher level of pain
(Daha yüksek bir derecesi ızdırabın)
Is racing through my veins
(Gözükara akıyor damarlarında)
There's nothing more intense
(Daha yoğun bir şey yok)
Than mental misery that I dispense
(Üstesinden geldiğim bu hastalıktan gayrı)
So follow right along
(O zaman şimdi takip et)
Observe a fresh new dawn
(Yeni günün doğuşunu izle)
Of super sensation
(Üstün hislerden kaynaklanan)
My realm of torture stimulation
(İşkencenin teşvik edildiği krallığımda)
Perversions of pain
(Acının ayartması)
Seep from my eyes
(Sız gözlerimden)
Into your brain
(Doğruca senin beynine)
Visualize

(Canlandır hayal gücünde)
You better learn my name
(İsmimi öğrenirsen iyi edersin)
Cause I'm the one insane
(Çünkü aklını kaçırmış biriyim)
Inside my violent mind
(Şedid dünyamda)
Chaos is all you'll find
(Tüm bulacağın kaostan ibaret)
Within my world of hate
(Nefretle dolu dünyamın içinde)
Disruption I instate
(Ayrı bir yere koyarım fitneyi)
Alone they all will die
(Yapayalnız ölecek hepsi)
Corroding from inside
(İçten içe paslanarak)
Follow right along
(O zaman şimdi takip et)
Observe a fresh new dawn
(Taze şafağın doğuşunu izle )
Racing through my veins
(Damarlarımı kat eden)
A higher level of pain
(Daha yüksek derecesini ıstırabın)
Higher level of pain
(Acının katlanılmaz olanı)
Higher level of pain!
(Daha da can yakanı)





2 Mart 2008 Pazar

Anlamak ve Anlamlandırmak Üzerine...

Hepimiz birlikte yaşıyoruz. Azımsanmayacak kadar çok kişinin hayali bir dağ evinde yalnız, deniz kıyısındaki bir kulubede bir başına hayatını sürdürmektir belki, insanlardan ve medeniyetin getirdiği, dayattığı tüm "şeylerden" uzak kalmayı, ruhumuzu arındırmayı arzulasak da, ama işte, kimimiz on beş milyonluk, kimisi daha küçük ama sonuçta şehirlerde yaşıyoruz, iç içe, alt alta, üst üste. Bunca insanla sürekli bir etki-tepki içerisindeyiz. Dışımızdaki dünyadan sürekli bir şeyleri algılamak durumundayız, o algıları anlamlandırmak, düşünmek, kendimize uyarlamaktan başka bir şey değil yaptığımız. İster bir vapurda el ele tutuşan bir çifti gördüğümüzde, ister yanımızdan geçerken cep telefonunda söyledikleri kulağımıza gelen birinin söylediklerini işittiğimizde, veya bir annenin çocuğunu azarladığına şahit olduğumuzda, hemen zihnimizde bir şeyler kuruyoruz o "hiç bir şey bilmediğimiz" olay, yani uyarıcı hakkında. Bir takım simgeler var kafamızda oluşmuş, bu simgeler bizim için yargı hükmünü alıyor zamanla ve uyarıcılar eğer o simgelere uyum gösteriyorsa anlamlandırıyoruz kendimize göre - ama anlamıyoruz. Anlayamayız ki, çünkü bilmiyoruz. Vapurda el ele tutuşan çifti gördüğümüzde birbirini seven iki insanın karşımızda olduğunu düşünürken, onların belki de yarım saat önce oturdukları cafede ilişkilerini noktaladıklarını, adamın kızı teskin etmek için o vapur karşı yakaya geçene kadar elinden tutmak istediğini ve kızın da buna ses çıkarmadığını bilebilmemiz mümkün mü? Cep telefonunda karısına sevgi sözcükleri sıralayan adamın aslında metresinin yanından geldiğini? Çocuğunu sertçe azarladığı için uzaktan pis pis baktığımız annenin şefkatini? Biz sadece gördüklerimizi biliyoruz, ve ister bahsettiğim anlık enstantaneler olsun, isterse çok daha yakın olduğumuz insanlar ve yaşadıkları olaylar, aslında hiç ama hiç bir şey bilmiyoruz.
Kimse de bizi bilmiyor. Çünkü anlamıyor.
Tıpkı gözlemlerimiz gibi, olayları ve yaşananları da "kendimiz"leştiriyoruz , aslında bu çok doğal,
son derece human - ama bunu yaparken bir kaşığın suda kırık görülmesi gibi, duygusal bir illüzyon nevinden, içselleştirirken bilinç dışı olarak çarpıtıyoruz hadiseleri, o hadiseleri yaratan duyguları.
Kimse kimseyi anlamıyor, anlayamaz zaten.
Bir grup asker savaşa girdiğinde ellerinde aynı silahlar, sırtlarında aynı kıyafetler vardır, ama kimisi ideali için savaşır, kimi onur ve makam için, yanlarındaki intikam hissiyle doludur, diğeri ise ganimet kazanmak ister.
Hepsine asker/gazi/şehit deriz.
Ama hepsi yalnız ölür.
İki aşık birbirlerine sarılarak "ben"ler üstü bir erime, kaynaşma yaşamak ister, "ben" değil, "biz" olmaya çabalarlar, ama boşunadır bu. Aynı sevgiyi yaşamadıkları gibi, aynı acıyı da tatmazlar. Aynı özlemi hissetmedikleri gibi, aynı mutluluğu da paylaşmazlar. Aynı kelimeleri kullanmaları, "seni seviyorum", "canım," "aşkım", "kurabiyem", "hayatım", "canikom" gibi ifadeler sarfetmeleri bir noktaya kadar belirleyicidir; sonuçta lisan da bir simgeler bütünüdür ve ne kadar anlamlı olursa olsun, semboller asla temsil ettikleri şey olamazlar. Doğamız gereği algılarımız, hayallerimiz, duygularımız... hepsi özeldir ve bir takım sembollerle, yani aracılarla, yani ikinci ellerle iletemeyiz.
Diğer bir değişle, herkes yalnız yaşar.

Birbirimizi anladığımızı zannediyoruz.
Birilerinin bizi anlamasını istiyoruz.
Aynı sözcükler, aynı mimikler, aynı küfürler, aynı gözyaşları...
Ama özü farklı.
Duyguların bir default'u var mı acaba... söz gelimi, Steppenwolf'un Born to Be Wild'ı bir klasiktir ve orijinal versiyon olması ile biz ona default diyelim. Bu şarkının sözleri değiştirilmese de, melodisi kısmen korunsa da, öyle cover'ları var ki, aynı parçayı söyleyen yorumcu aslında tümden farklı bir şarkı söylüyor gibi, bakınız Kim Wilde, bakınız Slayer, bakınız daha pek çok cover.

Bir şizofreni asla anlayamazsınız, çünkü şizofren değilsiniz ve hiç olmadınız. Şizofren olduysanız veya olacaksanız da "onun gibi" olmadınız veya olmayacaksınız.

Hep sarfettiğim sözdür, bu kapının arkasında altı milyar insan var, ve altı milyar farklı ruh, altı milyar farklı kalp...

Bir ocakbaşında, bir deniz kıyısında, bir blog yorumunda, bir telefon konuşmasında... sadece gevezelik eden insanlar... Anlatan ama anlatamayan... Dinleyen ama anlamayan...

Herkes çarmıha tek kişi gerilir.

etc.