Hepimiz birlikte yaşıyoruz. Azımsanmayacak kadar çok kişinin hayali bir dağ evinde yalnız, deniz kıyısındaki bir kulubede bir başına hayatını sürdürmektir belki, insanlardan ve medeniyetin getirdiği, dayattığı tüm "şeylerden" uzak kalmayı, ruhumuzu arındırmayı arzulasak da, ama işte, kimimiz on beş milyonluk, kimisi daha küçük ama sonuçta şehirlerde yaşıyoruz, iç içe, alt alta, üst üste. Bunca insanla sürekli bir etki-tepki içerisindeyiz. Dışımızdaki dünyadan sürekli bir şeyleri algılamak durumundayız, o algıları anlamlandırmak, düşünmek, kendimize uyarlamaktan başka bir şey değil yaptığımız. İster bir vapurda el ele tutuşan bir çifti gördüğümüzde, ister yanımızdan geçerken cep telefonunda söyledikleri kulağımıza gelen birinin söylediklerini işittiğimizde, veya bir annenin çocuğunu azarladığına şahit olduğumuzda, hemen zihnimizde bir şeyler kuruyoruz o "hiç bir şey bilmediğimiz" olay, yani uyarıcı hakkında. Bir takım simgeler var kafamızda oluşmuş, bu simgeler bizim için yargı hükmünü alıyor zamanla ve uyarıcılar eğer o simgelere uyum gösteriyorsa anlamlandırıyoruz kendimize göre - ama anlamıyoruz. Anlayamayız ki, çünkü bilmiyoruz. Vapurda el ele tutuşan çifti gördüğümüzde birbirini seven iki insanın karşımızda olduğunu düşünürken, onların belki de yarım saat önce oturdukları cafede ilişkilerini noktaladıklarını, adamın kızı teskin etmek için o vapur karşı yakaya geçene kadar elinden tutmak istediğini ve kızın da buna ses çıkarmadığını bilebilmemiz mümkün mü? Cep telefonunda karısına sevgi sözcükleri sıralayan adamın aslında metresinin yanından geldiğini? Çocuğunu sertçe azarladığı için uzaktan pis pis baktığımız annenin şefkatini? Biz sadece gördüklerimizi biliyoruz, ve ister bahsettiğim anlık enstantaneler olsun, isterse çok daha yakın olduğumuz insanlar ve yaşadıkları olaylar, aslında hiç ama hiç bir şey bilmiyoruz.
Kimse de bizi bilmiyor. Çünkü anlamıyor.
Tıpkı gözlemlerimiz gibi, olayları ve yaşananları da "kendimiz"leştiriyoruz , aslında bu çok doğal,
son derece human - ama bunu yaparken bir kaşığın suda kırık görülmesi gibi, duygusal bir illüzyon nevinden, içselleştirirken bilinç dışı olarak çarpıtıyoruz hadiseleri, o hadiseleri yaratan duyguları.
Kimse kimseyi anlamıyor, anlayamaz zaten.
Bir grup asker savaşa girdiğinde ellerinde aynı silahlar, sırtlarında aynı kıyafetler vardır, ama kimisi ideali için savaşır, kimi onur ve makam için, yanlarındaki intikam hissiyle doludur, diğeri ise ganimet kazanmak ister.
Hepsine asker/gazi/şehit deriz.
Ama hepsi yalnız ölür.
İki aşık birbirlerine sarılarak "ben"ler üstü bir erime, kaynaşma yaşamak ister, "ben" değil, "biz" olmaya çabalarlar, ama boşunadır bu. Aynı sevgiyi yaşamadıkları gibi, aynı acıyı da tatmazlar. Aynı özlemi hissetmedikleri gibi, aynı mutluluğu da paylaşmazlar. Aynı kelimeleri kullanmaları, "seni seviyorum", "canım," "aşkım", "kurabiyem", "hayatım", "canikom" gibi ifadeler sarfetmeleri bir noktaya kadar belirleyicidir; sonuçta lisan da bir simgeler bütünüdür ve ne kadar anlamlı olursa olsun, semboller asla temsil ettikleri şey olamazlar. Doğamız gereği algılarımız, hayallerimiz, duygularımız... hepsi özeldir ve bir takım sembollerle, yani aracılarla, yani ikinci ellerle iletemeyiz.
Diğer bir değişle, herkes yalnız yaşar.
Birbirimizi anladığımızı zannediyoruz.
Birilerinin bizi anlamasını istiyoruz.
Aynı sözcükler, aynı mimikler, aynı küfürler, aynı gözyaşları...
Ama özü farklı.
Duyguların bir default'u var mı acaba... söz gelimi, Steppenwolf'un Born to Be Wild'ı bir klasiktir ve orijinal versiyon olması ile biz ona default diyelim. Bu şarkının sözleri değiştirilmese de, melodisi kısmen korunsa da, öyle cover'ları var ki, aynı parçayı söyleyen yorumcu aslında tümden farklı bir şarkı söylüyor gibi, bakınız Kim Wilde, bakınız Slayer, bakınız daha pek çok cover.
Bir şizofreni asla anlayamazsınız, çünkü şizofren değilsiniz ve hiç olmadınız. Şizofren olduysanız veya olacaksanız da "onun gibi" olmadınız veya olmayacaksınız.
Hep sarfettiğim sözdür, bu kapının arkasında altı milyar insan var, ve altı milyar farklı ruh, altı milyar farklı kalp...
Bir ocakbaşında, bir deniz kıyısında, bir blog yorumunda, bir telefon konuşmasında... sadece gevezelik eden insanlar... Anlatan ama anlatamayan... Dinleyen ama anlamayan...
Herkes çarmıha tek kişi gerilir.
etc.
valla doğru demişin, benim sevgilisine "kurabiyem" diye hitap eden birini anlama ihtimalim yoktur.
YanıtlaSilnimet lan çarpılırsınız :)
aşk da bir nimettir kimisine göre:)
YanıtlaSilMerhaba...
YanıtlaSilBelki Klişeleşmiş bir söz söyleyeceğim ama, gerçektende düşünebilen ve tahlil yeteneği olan arkadaşlarımız olayın ciddiyetini ve görünürlülüğünü iyice idrak edeceklerdir...
Sormuşlar zatı muhtereme:
-Mirim aşk nasıl bir şey veya nerededir?
Mir: Ben ol da gör veya bul...
yani neyi nasıl aradığımızı ve ne için aradığımızı hangi ölçüde hangi mecrada aradığımızı iyi anlatıp iyi manalandıralım ki hep beraber O olmaya kapı aralayalım...
---
lise yıllarım ve üniversiteninbüyükbölümü yani düşünmeye anlamlandırmaya çalıştığım o canıım dönemler çok düşünmüşümdür, görece diye bir kavram varsa, her kimseye dünya başkaysa, benim dünyama mı misafirsiniz? dünyalar savaşı mı bu iletişim uğraşları?
YanıtlaSilahh.. nihayet beynimizi ipotek ettirip çalışmaya başladık zira aksinde uyumsuzluktan vatana zarar damgası yerdik...nihayet nihayet...
Dün de söylediğim gibi; "Kavuşamazsın, aşk olur!" Birine kavuştuktan sonra, ne aşkı ne meşki? Üstelik de bu anlamlandırma çabaları kuyumuzu kazıyor zaten. Sevgilisine kurabiyem diyen arkadaşı da ayrıca takdir ediyorum, bir ara da Evli ve Çocuklu dizisini izledikten sonra, sevgilisine "balkabağım" diyenler çoğaldıydı. Gerçi orada hem Al Bundy bunu kızına söylüyordu, hem de "pumpkin" nerede balkabağı nerede kardeşim!
YanıtlaSilBorsalino, ne diyorsun sen kuzum... Ben bu yazıda çok alakasız bir şeyden bahsediyorum, aşk-meşk konusunda yazmıyorum, ama işte, sen "anlamlandırıyorsun" kendince- gerek sözel, gerekse vücud diliyle iletişimin, gördüklerimizin diğer tüm algılarımızın yetersizliğine rağmen olayları kavradığımızı sanmaktan söz ediyordum.
YanıtlaSilYani, bu yazıya kavuşmak, aşk, vs. tam da benim sözünü ettiğim "anlamlandırmak" olmuş:)
Muhtemelen bir üsteki metne göz atıp bu yorumu yapmışsın... O da o kadar alakasız ki, nefret krizlerim olaylara özel değil, genele matuftur ve ilk defa yaşamıyorum. (lütfen bakınız 27 Eylül 2007, 20 Ağustos 2007, 18 Haziran 2007, etc.)
Ulan küresel ısınmadan bahsediyor olsam "canım benim, aşıksın sen, takma kafanı, geçer" filan diyeceksin yani:-)
Hahah, bensiz kavelenmeler falan yiyn şimdi birbirinizi
YanıtlaSilo kadar da dedim borsalino'ya, "polente bilmesin, kızar" diye.
YanıtlaSil