Girdaplardan bahsetmişti geçenlerde talisman, içinde dönülüp durulan. Güzel de bir kelime oyunu yapmıştı aynı yorumda, “hep dönüp durduğun girdaplara geri dönmeyi seçme…” yazarak. Öyle çok çağrışım yaptı ki bende yazdığı bu yorum, zırvalamadan edemedim üzerine... (kendisiyle bir de ‘sadrazamın sol hüsyesi’ maceramız vakidir.)
Yaşam dediğimiz süreç bir yoldan farksız aslında, başı ve bir sonu olan. ÖSS’deki kilometre-saat-araç problemlerini hatırlayın, bu yolda sürekli birilerini görüyoruz, izliyoruz bizim gibi hareket halinde olan, kiminin önüne geçiyoruz ve arkamızda kalıyor o kişi, bazısı bizi geçiyor gerimizden gelip, hatta gözümüzün önünden kayboluyor, ufuk çizgisine ulaşarak. Gayet göreceli bir durum bu, o kişi/kişiler için de bizler birer objeyiz bir yönde ilerleyen, ayrıca bir yarış içinde değiliz, herkes kendisi için yürüyor. Karşıdan gelenler de oluyor tabi, bizimkine paralel olmayan istikametlere gidenler de, sağımızdan, solumuzdan da geçen…
Kimisiyle konuşuyoruz o an bize yakın geçtiğini gördüğümüzde, hoşumuza gidenlerle veya kendimize benzer hissettiklerimizle, -bir müddet- dertleşiyoruz, gülümsüyoruz, kaş-göz işareti yapıyoruz, veya tam aksi kaçınıyoruz, uzak durmaya çabalıyoruz.. Bu (göreceli) kısa birlikteliklerimiz sırasında veya sonunda, kimine kızıyoruz, uyuz oluyoruz, bazısına da sempati duyuyoruz, hatta sevebiliyoruz da…

Nereye gittiğimizi bilmiyoruz… Tek bildiğimiz kum saatinde bize ait taneciklerin sayılı olduğu, hiçbir şeyin sonsuz olmadığı gibi.
Yürüyoruz, yürüyoruz, nereye gittiğimizi bilmeden… Kendimize de “öteki yolun vardığı nokta meçhul, en azından bu yol bilinmez değil, bir levha veya işaret görebilirim” ümidini aşılıyoruz.
Adımladığımız yerler tanıdık gelmeye başlıyor, aşinalığa şaşırıyoruz zaman geçtikçe. Ama devam ediyoruz… Çukurlar yabancı gelmiyor artık, kasisler, çakıl taşları daha önce karşımıza çıkanlara benziyor diye düşünüyoruz…
Ne kadar zamana ihtiyaç duyulacağı kestirilemez elbette, ama bir an idrak ediyoruz ki, “biz bu filmi görmüştük”, meğer onca zaman kendimizi tekrar edip durmuşuz, bir kısırdöngü nevinden, koca çölde bir daireyi adımlamaktan başka bir şey değilmiş yaptığımız. Çölde aynı yolu takip ediyor olmak, bir daire çizmekten başka bir şey değildir, rastladığımız ayak izleri de bizden başkasının değil. Bunun farkına varmak, dehşetli bir şaşkınlığı beraberinde getiriyor ve ardından bir soruyu: “Hayatım nasıl bu hale geldi?” Şok geçiriyoruz, bu muydu yani diye mızıldanarak. Kum tanelerini geliyor aklımıza, “yaşamımı heder ettim” diye hayıflanıyoruz harcadığımız emeğe, zahmete ve vakite bakıp.
Şair, “insanın önündeki tüm yollar kendisine yürünebilir geliyorsa, o kimse kaybolmuştur.” der.
Kaybolmuşluğun en can yakıcı olanı, bunun bilincine varmaktır. Fark etmeyen, idrak edemeyen zaten rahatsız olamaz, akvaryumdaki balığın hal-i pür melâlini bilemeyeceği gibi.
Bu satırdan sonra yazıya Camus devam edecek olsaydı, “bıkkınlık kokan uyanış”tan, ardından “intihar”dan bahsederdi sanırım. Neyse ki ben zırvalıyorum bunları.
Uyanış mıdır bu bilemem, çok iddialı bir söz gibi geliyor kulağa - belki uyku ile uyanıklık arasındaki sınırdadır bu durumda olan kişi. Kaybolduğunu, yıllarca yaşadığı hayatın aslında hep anlamsız- değersiz tekrarlardan müteşekkil olduğunu, onca zamandır yürümesine rağmen elinde avucunda kayda değer bir şey kalmadığını gördüğünde, inanmak istemez buna, isyan duygusuyla yok sayar realiteyi. Nefret duyar yaşadıklarına karşı, bu “gerçeği” istememiştir, reddetmeyi arzular ama inkar edilemeyecek kadar gerçektir…
Tıpkı kişinin işlediği (herhangi) bir günahta, tanrı’yı ignore etmesi gibidir bu… İnanır tanrı'ya, ama onu yok farz eder ki vicdan azabı çekmesin, utanmasın, kendisini kötü hissetmesin. Yok farzetmezse günah da işleyemez zaten.
Böylece, çaresizlik içinde insan kendisini de, özünü de inkâr eder.
Farkında olmayarak işlediği fiiller ve yaşam tarzı onu aynı yolu tekrar tekrar yürümeye, yani koca bir daireyi turlamaya götürmüştür en başta, artık farkına varsa da kaçamamaktadır, geri dönmek mümkün değildir, kısırdöngüden çıkıp bir başka yola girmek ise hayal dahi edemediği, güç yetiremeyeceği kadar büyük bir atılım olacaktır. Yapabileceği tek şey artık “ignorance is strength” hali ile barışık olmaya çalışmaktır. Bilmek zaten acı vermekten başka ne katmıştır ki insana?
Bu barışıklık hali, girdabın merkezine doğru yaklaşmaktır aslında. Hızlandıkça dibe gömülmektedir insan, battıkça daha acıklı olmaktadır durumu. Bu bir “öğrenilmiş çaresizlik” (Learned Helplessness) halidir, değişememektedir o insan…
Bu arada daha önce olduğu gibi başkaları kendi yollarını adımlamaya devam etmektedir, ve o da başını kaldırıp izlemektedir onları, en başta olduğu gibi. Hatta gene konuşmaktadır onlarla, iletişim kurmaktadır, kısa süreli beraberlikler yaşamaktadır. Fakat artık o kimseler (insanın kendisi hızlandığından ve dönüp durduğu çemberin çapı gün be gün daraldığından) hayatına girdikten sonra çarçabuk çıkmaktadır.
Girdap çekmektedir aşağıya…
Mutsuzluğunu ve çöküntüsünü unutmaya çalışır. Aklına “uyanış” gelir, veya “uykusundan bir türlü uyanamayışı.” Ne uykudur bu hali, ne de ayıklıktır. İki arada bir derede görür kendisini, Araf’tadır sanki, ama cehenneme sürüklenen, hatta koşan.
Girdap sirenlerle doludur. Uyuşturucudur sirenler… Anlık keyifler, hazlar verir ona, meşgul ederler. Ignorance hali için bire birdir sirenler. Lakin, kısa süreli hazları üst üste koymak ve çoğaltmak ister kişi, çünkü uyuşturucu hem bağımlılık yapar, hem de daha fazlasına gereksinim duyulur kullandıkça.
İnsan bu halden ancak girdabın merkezine geldiğinde uyanabilir. Yol bitmiştir artık, adımlayacak bir santimi kalmamıştır.
Sonrası?
Ben bilmem, Camus’ya sorun.
hımm hayat bir çıkmaz sokaktır gibi bişey anladım ben bu yazıdan..doğru mu anladım bilmiyorum çünkü başım dönüyo...
YanıtlaSilbaşım da dönse dünya da dönse sonuç aynı...varış aynı..herkes boşyere koşuyo valhasıl..
yorumumu ben de anlamadım bu arada...
Kişisel baş dönmesi girdabı seninkisi.
YanıtlaSilDüşüp kendine beklersin olur biter.
Bu yazıda geçen yaşamın alabora olması hakkında.
Cem Karaca'nın şarkısında geçen "döneceez döneceez aynı yere geleceez" sözün hardcore versiyonu bu yazıda anlatılmaya çalışılan.
veya Metallica'nın
"freezing/can't move at all, screaming/can't hear my call,
I'm dying to live,
Cry out! I'm trapped under ice"
şarkısının benzeri.
o zaman hayat bir kısır döngüdür...
YanıtlaSilbaşı sonu belli olan diyelim..
başım dönmüyo bu yorum daha mantıklı oldu o sbeple sanki :P
Bu yazıya zırıl zırıl ağlamak yerine "ne diyo lan bu dallama" deyip ıslık çalarak başka bloga geçebilmek için çok şey verirdim..
YanıtlaSilLanet olsun lan..
"Lakin, kısa süreli hazları üst üste koymak ve çoğaltmak ister kişi, çünkü uyuşturucu hem bağımlılık yapar, hem de daha fazlasına gereksinim duyulur kullandıkça."-- Aha bu da hedonizmin insanın kıçına girdiği yer oluyor..
Sana Jefferson Airplane den "Blues from an Airplane" i çalalım..
"I know now, and I'm sure of how,
I can be the man I feel."
Bana bişey çalmayalım sessizlik istiyor deli gönül şu an.. Hatta karanlık, biraz melatonin üretelim.
Sorry to bother you talisman.
YanıtlaSilit was just against me.
Megadeth söylesin senin için;
This was the wrong thing to do
This was the wrong one to be doing
This was the road to destiny
This was the road to my ruin..
"Otopsi otopsi" dedin, başımın etini yedin...
Bırak, sadece postmortem ağlasın.
spiral hayat..
YanıtlaSilSeni okumak keyifliymiş be virgül!
YanıtlaSilAh keşke bir de zemin siyah olmasaydı :/
Ey Biyo buraya nerden düşersin?
Karıştırma iyi etmişsin.
Yazıların güzel,okunsun istersin
Ama renkli gözler ne bok yesin!
Biyo, "Virgilius" please.
YanıtlaSilÇok sigara içiyorum, ona da 'keşke...' diye başlayan bir cümle kurmak ister misin?
Renkli gözler bok yemesin. Renksiz göz yoktur zaten, renk bize spektrumun hediyesi, almamak olmaz.
Keyfini çıkar! (çok sürmez.)