28 Mart 2008 Cuma

Damnatio Memoriae, Bıçaklar ve Black Sabbath Üzerine...

Romalılardan gelmiş bu söz günümüze: 'Damnatio Memoriae.' Latince “hatıranın lanetlenmesi” anlamına geliyor. Devlet aleyhinde suç işleyenlere, o kimse yaşarken veya öldükten sonra, ceza olarak onunla ilgili her türlü bilgiyi, yazıtlardan ve parşömenlerden, tüm resmi ve gayri resmi belgelerden silme, heykellerini, gravürlerini yok etme… Kısaca hiç yaşamamış gibi farz etmek o insanı… Buharlaştırmak, ignore etmek… Hafızalardan silmek… Wikipedia’ya bakarsanız tarihte sadece Romalılar’la sınırla kalmadığını da görebilirsiniz, bu yazının konusu tarih değil. Ayrıca devlet kavramı hakkındaki görüşlerim ve anarşiye meylim daha evvelki postlarda görülebilir.


Biz, “insana karşı” olan eylemlere bakalım.


Tecrübe üzerine yazdım geçenlerde. Can yakıcı tecrübelerden, “geçmeyen” geçmişlerden, bizi takip eden gölgelerden, rahat bırakmayan hayallerden bahsetmiştim.


Neden seviyoruz acı çekmeyi bu kadar?

Ne için, kimin için mutsuzluğa sevk ediyoruz kendimizi?

Niye karamsar ıstıraplara gömülüp çıkmıyoruz gün ışığına?

Bir kadının/bir erkeğin bize yaşattığı narsistik ego yaralanması yüzünden. Yere göğe sığdıramadığımız benliğimizde açılan yarayı, üstelik açık ve kanayan yarayı okşayarak “canım benim, nasıl kıydılar sana?” diyerek, hem o yaranın kapanmasına izin vermiyoruz, hem kendimize eziyet edip o yaranın varlığını ve yaralayanı daima hatırlıyoruz… Ama bu anımsama kesinlikle tedavi edici bir gaye taşımıyor, içinde bazen nefret, bazen özlem, bazen kendini acındırma, bazen de merhamet dilenciliği barındırıyor. Lakin sürekli oynayıp duyduğumuz yara kapanamaz ki! Kan pıhtılaşacakken biz gene damarlarımıza tazyik ediyoruz, kabuk bağlayacakken üstünü kazıyoruz. Ardından da “canım yanıyor, yüreğim kanıyor” diye mızmızlanıyoruz.


Örneği çeşitlendirmeden devam edelim: Biri elindeki bıçağı karnıma, böğrüme, koluma… Bedenimdeki her hangi bir yere haşırt diye saplayıp kaçacak olsa ne yaparım ben? Yaram hafifse adamın peşinden koşar ve ağzına tükürürüm, ama beni ağır bir şekilde yaralayıp arkasına bakmadan sıvıştıysa, ilk aklıma gelen hastaneye gidip iyileşmek için tedavi altına alınmak olacaktır.


Beni yaralayan adamın peşinden koşup, sürünüp, emekleyip, “birader, ben az önce şu ara sokakta karnını deştiğin kişiyim, yaram çok acıyor ve kanama da var, sen yaptın bunu, o zaman beni iyileştir be, gözünü seveyim hadi bir zahmet” demem.


Peki ama, o zaman manyak mıyız ki, yıllarca besleyip büyüttüğümüz, yemeyip yedirdiğimiz, şişmeyip şişirdiğimiz, en değerli ve en özel varlığımız olan yüceler yücesi, Himalayalar’da gezinesice egomuzu ezen, yıkan, parçalayan, sefil ve acınası hallere düşüren insanları hala özlüyor, istiyor, arzuluyor, bekliyoruz? Bu işte bir tuhaflık var.


Lanetlemeli… Bize karşı suç işleyenleri silip atmalı… Küfretmeli, belleğimizde o kişiye ait olanı kirletmeli, yaşadıklarımızın sorumlusu olarak gördüğümüz o kimseye ait saygın bir şey bırakmamalı, buruşturup yırtmalı, yok etmeli… Ne tetikleyici, ne güzel bir anı bırakmalı. Acı verenin güzel anısı, elindeki hançeri bize sokan adamın renkli gözleri veya kibar sesi olur ancak. Bize ait olmayan, bize verilmeyen zaten güzel olamaz. Bizim olamaz, bizim olmayansa bizi mutlu edemez.

Madem böyle;

Neden onun yüzünden acı çekmeyi seviyoruz böylesine?

Ne için, bizi mutsuz eden ve bunu umursamayan o kişi uğruna bataklıkta zırlıyoruz?

Niye karamsar ıstıraplara gömülüyoruz ki,? Tökezledik, düştük, dizimizi incittik, ama kangren edemez bizi bir başkasının çelmesi veya tekmesi… Nerede görülmüş tekme atan kişinin yerde kıvranan mağdurun başını okşayıp ayağa kaldırdığı? Eğer bu olduysa/olacaksa, bilin ki yeniden yere yıkmak içindir sadece.


Biraz düşünürsek görürüz ki, mutsuz olmak için yeterince sebebimiz var: Hayatın anlamı, ölüm ve yaşam kavramları, ziyan olan gençlik, gömleklerin ütülenmesi sorunsalı, Beşiktaş’ın halinin ne olacağı vs.


Tecrübelerin bize acı verdiği doğru. Acılarımız geride kalacak olsa da, yaralarımızın izi kalıyor en azından, bunun önüne geçemiyoruz. Façamızın bozulmasından hoşnut olmamız da mümkün değil.


Ama Nazım’ın o meşhur dörtlüğünü adapte etmeliyiz hayatımıza, bizi süründürenlere inat:


İçinizden biri

Can verebilse bile ölmüş kalbimize,

Sonunda egomuza saplanmış bir bıçaksa eğer,

Gözükmesin gözümüze!

Ve dik olmalıyız, sert olmalıyız, bükülünce doğrulmayı, kırılınca yapışmayı bilmeliyiz.

Gerekirse hafızamızdan silmeliyiz o hançeri.


Manyak ve şirin pucca’nın son postundaki saçma ve komik yazısı, yaşadığımız/geçirdiğimiz/ bize geçiren tecrübeler üzerine böyle karmaşık düşüncelere sevketti beni…

Ex Occidente Lex.


'Damnatio Memoriae' bir insanlık harikasıdır.

Unutmak bir nimettir.
Unutunuz.

38 yorum:

  1. Unutulmaya calisilan gunlerin bir sorumlusu var ise mumkunse hesaplasilmalidir, hesaplaşma derken, öncelikle unutmaya calisan kendi kendine bunu yapmalidir ve devaminda o tarih de, diger siradan tum tarihler gibi, gecmis guncemizin tozlu sayfalari arasinda yerini almalidir.

    YanıtlaSil
  2. bazı insanlar acı çekmeye çok meyillidir..ne yapsanız ne etseniz o insanları mutlu edemezseniz..gözleri acılarından başka hiçbirşy görmez...kulakları kendi karartıcı iç seslerinden başka hiçbirşey duymaz...
    acılarının ne olduğu, boyutu ,önemli olup olmaması mevzu bahis değildir onlar için...acı olmuştur bir kere..önemli olan budur..beterin beteri vardır olgusu yoktur onlarda..ellerinde kıymet bilmeleri gereken şükretmeleri gereken nice maddi manevi nimet varken o insanların tek derdi hayatlarındaki tek bir ayrıntıya takılıp ömrü böyle bitirmektir..
    bu insanların hayatla kendileriyle insanlarla ne derdi vardır bir türlü anlamazsınız...kişiye ve acıya endeksli yaşamaları çok sığ gelir size..bunu anlayamadığınızı söylediğinizde de ya siz çok yüzeysel yaklaşan bir kişilik olursunuz ya da çok iyimser polyanna falan..
    bu acıyı unutturmak yarayı kapatmak isteyen kimsecikleri de yanlarına yaklaştırmazlar..yakın görünürler ama arada acıları tecrübeleri gibi kalın bir duvar vardır..
    adam amcadan esinlenerek söylemek gerekirse;

    siz kendi kendinize beceremiyorsanız,bırakınız mutlu etsinler bırakınız unuttursunlar bırakınız sarsınlar..

    yapanın değil saranın peşinden gidin sürünerek..

    ki sürünerek katettiğiniz yol değsin birşeylere...

    YanıtlaSil
  3. Bıçağı saplayan çıkarsın isteğimiz belki de...

    YanıtlaSil
  4. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  5. Josephine, hesaplaşma sonrası damnatio memoriae yapılır ancak.

    fish, ummadığım kadar iyi anlamışsın. Aferin, gözüme girdin.

    miles, kâtilden ancak katl fiili umulabilir. Hançer tutan el, neşter tutan elden farklıdır ve şifa vermez diyorum ben.

    polente, yazdığın yorumu mailbox'ımda okudum ve buraya "canikom sen beni hiç anlamıyorsun yaaa" diye mızıldayacaktım ama silmişsin. Akşam "ısmarlayacağın" yemek sonrası "ısmarlayacağım" şaraplarımızı içerken aydınlatırım seni.

    pucca, neredesin kız!?

    YanıtlaSil
  6. demiyim demiyim diyorum ama...
    ignore etmek, abondone olmak...
    siz hiç bi ingilizin hay allah dediğini duydunuz mu?
    ya yavru kuşum, zaten önüm arkam sağım solum ingilizce, benim blog bile... yapmayınız, reca edicem.

    YanıtlaSil
  7. keşke silsen bu 2 yorumumu. ayıkken düşünemiyorum. yok saysak..

    YanıtlaSil
  8. Cüzzamlı Melek, dükkanının kepenklerini indirdiğin yetmiyor, bir de benim vitrinime mi karışıyorsun?
    Yorumlarını yok saymam ama istersen ignore edebilirim :P

    Şakası bir yana, T.C. patentli dil devrimi bize sadece "bana bir bardak su ver" cümlesini sarfedebileceğimiz bir dil bıraktı, siteminde haklısın, lakin bazı kelimelerle kendimi daha iyi ifade ettiğimi düşümüyorum, ayrıca kelime tekrarı yapmamak için aynı/benzer anlamda "günlük dilde de kulandığım" ecnebi sözcükleri araya sıkıştırmakta beis görmüyorum ben.
    Ignore kelimesini kullanırken George Orwell'in "Ignorance is Strength" özlü sözünü de ima etmek istemiştim aslında.
    Gene de, dediğim gibi, haklısın son planda.
    Spasiba!

    YanıtlaSil
  9. saol bee..

    ummayacağını ummazdım hiç..

    gözüne girdiysem ne mutlu bana...darısı senin başına madem öyle...

    YanıtlaSil
  10. "Peki ama, o zaman manyak mıyız ki, yıllarca besleyip büyüttüğümüz, yemeyip yedirdiğimiz, şişmeyip şişirdiğimiz, en değerli ve en özel varlığımız olan yüceler yücesi, Himalayalar’da gezinesice egomuzu ezen, yıkan, parçalayan, sefil ve acınası hallere düşüren insanları hala özlüyor, istiyor, arzuluyor, bekliyoruz? Bu işte bir tuhaflık var."

    Acaba,o insanlarla bir zaman cok yogun duygular paylasmiz olmamizla, onlara karsi hala birseyler hissediyor olmamizla bir alakasi olabilir mi acaba?

    (iste bak, sen bunu kesin düsünememissindir virgy..yani nezaman cevaplayamadigin bir sorun olursa, cekinme allasen, sor)

    "Unutmak ninettir.
    Unutunuz."

    Bir de bunu nasil basarabiliriz, varmi bir yöntemi, bir kolayi.. eger ögrenirde bana haber vermezsen, bak ölümü gör. Hemen bildir, numarami biliyosun.

    YanıtlaSil
  11. EQ, ilk sorunun cevabı, alıntıda gizli zaten.
    İkinci sorunun yanıtına gelince,
    a)ölünle işim olmaz. Yaşaman daha iyi.
    b)Telefonla bilgi vermiyoruz, bu blog halka hitap ederek kamu yararına çalışıyor.
    c)Yorum yazdığın yazı, aslında içerdiği örneklemelerle ve işlediği konuyla sana ışık veriyor- takip et.

    fish; sağ kulağını hafifçe çekip "senden memnunum " demek isterdim :)

    YanıtlaSil
  12. anacım yorumlarıma niye kızdım ?!
    yazı iyiydi, bi dolu ilginç noktaya şey etmişken, kalkıp ignore lafına takılmama kızdım. ondan yani. asabi misin nesin. ahah

    YanıtlaSil
  13. cüzzamlı melek, kendi kendine bir şeylere kızıp sonra kızdığın için kendine kızıyor gibisin, birazdan kendine kızgınlığından ötürü duyduğun kızgınlığa karşı kızacaksın sanırım, ay ne biçim kısırkızgınlık döngüsü bu :-)
    Kızma bu kadar.
    Halbuki ben bir merhamet abidesi gibi davranıp, bağışlayıcı bir edayla seni tırmalaktan uzak durmuştum bana "yavru kuşum" diye hitap ettiğini okuduğumda:)

    YanıtlaSil
  14. öle mi demişim? valla farkında diilim: )) benim, sıçtığım bokla bile kavgam var afedersin, farkındayım.

    YanıtlaSil
  15. Neyse, yazarken ayık olmana bağladım ben de, hırlamadım:)

    YanıtlaSil
  16. Kendimce söylüyorum dehşet mantıklı buldum.. Bana bıçağı batıran heriften merhamet istemek kadar mallık olabilir mi? Yalnız şöyle bir sorun var, parasız olduğumdan dolayı devlet hastanelerine güvenmiyor olmam!
    çocukcaaz bıçağı saplayıp gittikten sonra biliyorum ki devlet hastanesine gideceğim, ve belki orda acılar içinde kötü hemşirelerin arasında öleceğim... O sebeble hastaneye gidip öleceğime, hakkım kimsede kalmasın diye bıçağı bana saplayan herife son bi kez kendimi göstererek vijdanını ömrü hayatı boyunca meşgul etmek...

    YanıtlaSil
  17. Pucca, seni yaralarken olmayan vicdanı, sözünü ettiğin son karşılaşmada mı titreyip hassaslaşacak yani?
    Unutma, bir wampir, tövbe etmediği müddetçe sürekli kan içmek zorundadır, kan döker, acı verir. Zamanı geldiğini hissettiğinde, yorulduğunda ve bıktığında ise hacca gider, elini eteğini günahtan çeker, tanrı'dan af talep eder. (tanrı da yutmaz bunu, ama olsun)
    Tanrının isimlerinden biri de Şâfi'dir, yani şifa veren. Nerede bulacağını bilemezsin.
    Son olarak, hastane/hemşire konusunda aynı düşünceleri paylaşmıyoruz :) Uyuşturucu cenneti nevinden, inanılmaz şeyler olabiliyor:-))))

    YanıtlaSil
  18. "Kan pıhtılaşacakken biz gene damarlarımıza tazyik ediyoruz, kabuk bağlayacakken üstünü kazıyoruz. Ardından da “canım yanıyor, yüreğim kanıyor” diye mızmızlanıyoruz. "

    "Değer" bulduğumuzdan yapıyoruz bunu.. "Değer" bulduğumuz çok az şey varolduğundan .. belki de.. sevgili Virgilius.. Dönüp/dönmeyip yaptığımız bu sankii.. Sanki..

    YanıtlaSil
  19. Karoshi, "değer" bulmak konusu başlı başına bir görecelilik. 'Böylesi bir mutsuzluğa girmeme değer mi?' sorusunu kendine sormaz kimse, zaten o kadar da düşünmez, düşünemez duygu karmaşasının belirlediği rotaya kilitlendiğinde.
    Yelkenleri şişirip iten rüzgar tamamen sönüp, denizin ortasında hareketsiz kaldığında gemi, işte o zaman aklı başına gelir gibi olur belki insanın, "ulan benim bu su çölünün göbeğinde ne işim var, nereden geldim buraya" diye sorar kendisine.
    "Değdi/Değer mi?" sorusu anlam kazanır.

    YanıtlaSil
  20. Hastalıklı bir ruh hali biliyorum, ama onunla konuşmanın tek yolu kavga etmek de olsa, sonunda ağlayacağını bile bile ona gitmek var bir de. belki arabesklik, belki mazoşistlik, belki deli divane aşk; açıklaması herkese göre farklı. "senden gelen acı da olsa kabulüm" ve "sana dair herşeye varım" sakinliği. size acı çektiren kişi hem sevdiceğiniz, hem en yakın arkadaşınız, hem aileniz, hem dayanağınız hem kösteğinizse; yaralandığınızda da iyileşmek için ona sığınabiliyorsunuz, sizi yaralayan o olsa da.
    Bir de yapılması gerekeni herkes biliyor virgilius, iş yapabilmekte :)

    YanıtlaSil
  21. la santa roja,Fuzulî ağzıyla
    "Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabib,
    Kılma dermân, ki helâkim zehr-i dermanındadur"
    beyitini söyleyenler müstehaktır acı çekmeye.
    Mehmet Akif'ten de "Sen istedin belanı, Allah da verdi" şeklinde bir mısra hatırladım bunu yazınca...

    Halbuki Nedim gibi söylemeyi bilmek gerek;
    "Tahammül mülkünü yıktın, Hülagü Han mısın kafir?
    Heman dünyayı yaktın, ateş-i suzan mısın kafir?"

    Çok söylemişimdir, yaşamın sırrı ise, Sepultura'nın şarkısında gizlidir: Refuse and Resist.

    Sürecin kolay olmadığını iyi biliyorum... Dün İstiklal'de yürürken bir müzik dükkanından yayılan Zeki Müren'in söylediği
    "Ne çok sevmiştim seni, ne çok hatırlar mısın?
    Âşiyan yollarından ses versem duyar mısın?
    Hala beni düşünür, ve hala ağlar mısın?
    Bir bahar seli gibi, yolumdan akıp geçtin,
    Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin."
    şarkısını duyduğumda, 'iyi ama ağlayan kim? kendisi için ağlanan kim? külleri tekrar yanan kim? geçen giden kim?" diye düşündüm, tranvay yolunun ortasında bir an hareketsiz durup.

    O an içimi kaplayan karanlık bir nefretti.
    ve eve gidene kadar "IRON MAN"i söyledim, Black Sabbath'dan...

    YanıtlaSil
  22. Nefret duyman hala ignore edemediğini göstermez mi ama?

    YanıtlaSil
  23. Haklısın, kesinlikle gösterir.
    Ama bu hal/tutum acı vermekten uzaktır, ignore etmenin ilk ve en önde gelen basamağıdır sanırım nefret.
    ("ignore" deme, yoksa TDK'nin üçüncü katındaki penceresinden gene saksı atacak kafamıza cüzzamlı melek.)

    YanıtlaSil
  24. Basamaklarla uğraşmak biraz kendini oyalamak gibi geliyor bana. Kestirip atmak lazım, tabii becerilebilirse.
    Ben o saksıdan kurtulmak için italik de yazdım daha ne yapayım :)

    YanıtlaSil
  25. O an içimi kaplayan karanlık bir nefretti.
    ve eve gidene kadar "IRON MAN"i söyledim, Black Sabbath'dan...

    vaay neler de bilirmiş:p

    YanıtlaSil
  26. la santa roja, sen kimden yanasın kuzum? üzüm mü yiyeceksin, bağcıyı mı döveceksin?
    cüzzamlı melek, ben herşeyi bilirim, herkesi yönetirim, çünkü aslan burcuyum.

    YanıtlaSil
  27. unutmazsan unutma hıh...

    kendini köprüden at virgilius...

    YanıtlaSil
  28. Ve Virgilius fish'e dedi: "Hıaa?"

    (düğünden geldim, kafam şişmiş halde, anlamadım bu yorumu fish)

    YanıtlaSil
  29. Ben kendimden yanayım virgilius, üzümü yerken problem çıkartabilir gibime gelirse bağcıya da hiç acımam. Teoride böyle, pratiği karıştırma.

    YanıtlaSil
  30. bravo tebrik ediyorum tam üzerine basmışsınız :)
    ama ne yazık ki biz iflah olmaz sevgi açlığımızla acıyla bitmesi muhtemel yeni serüvenlere yelken açmaya devam ediyoruz, ne desek boş aşkı kendimizden daha çok seviyoruz..

    YanıtlaSil
  31. bravo tebrik ediyorum tam üzerine basmışsınız :)
    ama ne yazık ki biz iflah olmaz sevgi açlığımızla acıyla bitmesi muhtemel yeni serüvenlere yelken açmaya devam ediyoruz, ne desek boş aşkı kendimizden daha çok seviyoruz..

    YanıtlaSil
  32. hollygolightly, rica ederim.

    insan öncelikle kendisini sevmeli aslında. hele ki, bizi sevmeyeni sevmek, başımızı elimizin arasına alıp düşündüğümüzde ne kadar tuhaf geliyor değil mi?.

    YanıtlaSil
  33. Ah Virgilius agzindan bal damlamis, ne guzel yazmissin.

    Gel gor ki bize bicagi sokan ayni zamanda bizi mutlu da etmistir. Bunu kaybetmemek namina kosariz pesinden, tabii bu da belki bizim aptalligimiz ama hepsi su kan pompolayan organ ve umut denilen tehlikeli his'sin sucu.

    "Unutmak bir nimettir.
    Unutunuz."

    Hey gidi, oyle kolay olsa keske.

    YanıtlaSil
  34. "unutmak bir nimettir.
    unutunuz."

    :) yine bir cuma akşamı olmayan televizyonum yüzü suyuna hürmeten, diyorum ki: amin.

    unutmak diye birşey yok da. hatırlamamak var belki. seyircilikle de mümkün sanırsam, kendine acına sevgine...her bi bok püsürüne...ama eski kocamın bana bir mailinde dediği gibi "sigarayı bırakmak insanı mutlu etmiyormuş. sadece doğru birşey yaptığına inanıyor ve tatmin oluyormuşsun."
    bünyesi o iki dünya arasında sıkça seyahat eden biri olarak, emin olamıyorum virgilius :) bütünüyle kuşkudayız!...

    yazının tespitleri doğru. o bıçağı saplayan sonra gelip seni iyileştirmez. iyileştirse bile bir daha saplayacağındandır olsa olsa...ama bizi ona çeken, o değil ki aslında, o kimseye ait bir şey de değil...bizi ona çeken, onun hasbelkader tetikleyicisi olduğu kalbimizin atışı, karnımızın zonklayışı...kedinin kendi kuyruğunu kovalaması gibi virgilius...ısırdığında acı, ama oynaması zevkli...

    neyse...öyle birşeyler işte...dünyalararası seyahat jetlag yapıyor.

    YanıtlaSil
  35. kelebeklerözgürdür,
    durup durup eski postları okumana şaşıyorum, tamam, benim de televizyonum yok ama vaktimi bilgisayar oyunlarıyla çok güzel değerlendirmekteyim, sen de nakış yap, hat meşket, resimle uğraş... valla rahatlatıyor insanı:)

    gelelim yorumuna. Mazoşistin acı çekiyormuş gibi yapmasında samimiyet aramak doğru değil. Bir arkadaşım vardı, ayaklarında mantar çıkmıştı. Ayak parmaklarının arasını kaşırken yüzündeki orgazm ifadesi ile zevk içinde titrer ve kendinden geçerdi. Kanatana kadar da bırakmazdı kaşımayı. Canı yanardı yanmasına, ama kaşımaktan da alıkoyamazdı kendisini.

    Bu post, "gözü açık, kalbi yaralı, içi tıkabasa öfke dolu ve anlayışı eksik" dönemimde yazılmıştı. Bugün geriye baktığımda ise, kişisel uyanışımın başladığını düşündüğüm halin izdüşümü, şu iki* yazıyı zırvalatmış bana. Sonrasında "Alper" ikilisiyle de taşlar yerine oturdu zaten... Diğer bir değişle dünyalar arası gidip gelmelere son vermeye gayret etmişim ve yavş yavaş yerleşik düzene geçmişim. Bu blog, bir insanın dönüşümüne dair arşiv görevi görüyor işte...

    Dünyadan selamlar :)

    * http://postmortemofvirgilius.blogspot.com/2008/07/baz-hayatlar-tek-paragraflktr.html

    ** http://postmortemofvirgilius.blogspot.com/2008/06/mevsimler-zerine.html

    YanıtlaSil
  36. :) aldım mesajı virgilius...zamanı gelecektir idrak etmenin de...sana da bu yazıları hatırlattığım için kusura bakma :)

    sevgiler

    YanıtlaSil
  37. kelebeklerözgürdür,
    daha evvel de söylediğimi hatırlıyorum: her ne oluyorsa, her ne yaşanıyorsa, aslında "tam zamanında" oluyor. Sorun bizim buna hazırlanmamamızda; aksine biz hep kendi içimizden geçenleri ve arzularımızı "olması gereken doğal süreç" gibi düşünüyoruz, ama kendimize dahi tam anlamıyla malik değilken ve çevremizdeki hiç bir şeye ne hakim, ne de hakiki anlamda kadir iken, böyle bir zanna kapılıp ardından da hayalkırıklığına uğruyoruz.
    Halbuki uzun sözün kısası, evren kendi bildiği gibi dönüyor ve biz de ona tabiyiz, yoksa -sandığımız ve dilediğimiz gibi- tanrı değiliz ve serçenin kanadını çırpmasında bile bizim etkimiz yok.

    Çok uzattığımın farkındayım, ayrıca tahtırevanına kurulmuş hikmet yumurtlamaya çalışan biri gibi de ıkındığımı düşünüyor olabilirsin; ama son bir şey fısıldayayım sana izninle.

    Bu post, yazılmasından bir kaç ay önce yaşadığım bir "göte kazık girmesi" olayının sonrasındaki süreçte yazıldı, yukarıdaki yorumumda linkini verdiğim iki yazıda da o hali hacamatladım, kurtuldum.
    Şimdi, bildiğin üzere, bir başka ilişkim var. Bana bu yazıları yazdıran havvakızı ile yaşadıklarıma kıyasla çok daha derin ve sağlam bir beraberlik sürdürüyoruz. Ama, olur ya, şayet gelecekte bir şeyler ters gider, beklemediğimiz hadiseler yaşanır, bize nazar değer ve ayrılırsak, bu çerçevede bir post yazmam. Bu kadar zırlamam. Savunma mekanizması örgüleriyle uğraşmam. Kendimi insanlara- en başta da kendime karşı acındırmam. "Alas, poor Yorick" dedirtmem.
    Giderim bir akşam namazına Süleymaniye Camii'ne, huşu içinde namazı kılarım, sakin olur orası akşamları. Oradan tek başıma çıkarım Beyoğlu'na, Asmalı'ya gidip bir şişe absolut söyler, sabaha kadar yavaş yavaş içerim.

    Ertesi gün yeni bir güneş doğacak.

    Dedim ya, gezegenler arası gidip gelen birine "dünyamı" anlatmak böyle bir şey.

    sabrın için teşekkür ederim...
    sevgiler...

    YanıtlaSil
  38. :)asıl ben sana teşekkür ederim. inceliğin ve oturup anlattığın için. sağol virgilius. "iyileşme" yolunda ilerleyen insanlarla karşılaştığım ve yolum kesiştiği için çok mutlu ve şanslıyım kendi adıma. bunun içinde sana ve hayatına da şükran var dostlarımın arasında...güzel birşey söyledin üstteki yazında bir yerlerde...ne olduğunu şimdi anlatmayacağım uzun uzun. ama gitti dokundu bir yere...

    dilerim süleymaniyede şükür namazları kılarsın...öyle şeyler yaşarsınız..

    sevgiler..-the end, valla :)-

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!