Dün ders sırasında hoca Coriolis Etkisine değindi bir konuyu anlatırken, pek neşeli bir şeymiş doğrusu. Bir de küçük anekdot ekledi yüz bin tane formülle doldurduğu tahtanın önünde gülümseyen yüzüyle:
“İkinci Dünya Savaşı sürerken güney yarımkürede karşı karşıya gelen Alman ve İngiliz donanmaları, konumlarını ve topların menzillerini ayarlayıp birbirlerine ateş etmeye başlamışlar. Baam, güüüm, ağır silahlar patlıyor, fakat o da ne? Hedefe konuşlanan ve ateşlenen topların hepsi 45 derece açıyla vurması gereken hedeflerin uzağına düşüyor. Ne Almanların, ne de İngilizlerin topları düşman donanmasında bir gemiyi vuramamış bir türlü, hep karavana.”
“Çünkü” diye devam etti eğlenceli bir üslupla, “hem Almanlar, hem İngilizler, toplarının balistik ayarlarını yaparken Coriolis etkisini kuzey yarım küreye uygun şekilde ele almışlardı, güney yarımkürede dünyanın manyetik özelliklerinin farklı olduğunu –daha evvel bu bölgede savaşmadıkları için- göz ardı etmişlerdi.”

Tahtayı silip yeni formüllerle süslemeye başlarken ben koptum dersten.
Hayatı düşündüm.
Yaşamımızdaki Coriolis etkisini…
Hepimizin bir duruşu var. Türlü neden ve tecrübelerimizin şekillendirdiği tutumlarımız, şartlanmalarımız, bakış açımız... Kısaca her birimiz bir tarza sahibiz. Kendimizi düşünürken cümleye “ben” diye başlarız ya, işte o cümlelerin nesneleri ve yüklemlerinin bileşkesidir tarzımız. Özgürlüğümüz, alışkanlıklarımız, önyargılarımız, bağımlılıklarımız, hatta açlığımız, beklentilerimiz, arzularımız ve korkularımız hep bu “tarzı” yaratan çeşni ve baharatlar.
Yıllar boyu benzer şekillerde yaşarız. Çerçeveyi belirlemişizdir, bu çerçevenin içindeki tualde yağlıboya veya pastel, karakalem veya guvaşla yapılmış bir resim var, bizim eserimiz o, kendi resmimiz. Biz oyuz. Natürmort, nü, panorama, peyzaj, dini konulu, portre veya bir başka kompozisyona sahip; her ne ise, sonuçta bizi anlatıyor o tablo. Kendi içerisinde bir bütünlük arz eder o resim, bir anlamı vardır, ressamı olarak beğenilmesini ve hayran olunmasını istesek de herkesten, şunu da kabullenmiş durumdayız; bazı insanlar barok tarz resimlerden hoşlanır, kimisi empresyonist, sürrealist veya kübik akımları tercih eder diğerlerine kıyasla. Tıpkı bizim gibi. Bizim de hoşlandığımız, kendimize aşina gördüğümüz tarzlar var çünkü, herkese yakınlaşamayız, her resmi sevemiyoruz.
Güzergâhımızı terk ediyoruz türlü nedenlerden dolayı. Alışageldiğimiz davranışları, tavırları, karakterimizi şekillendiren tüm tecrübe ve hissiyatı, daha evvel hiç denemediğimiz ortamlarda sergilemeye çalışıyoruz. Uyumsuz ve uygunsuz olduğunu bilerek/bilmeyerek, ama her iki durumda da yadsıyarak göz ardı ediyoruz. Ya bıkkınlıktan, ya da meraktan yeni bir şey deniyoruz. Diğer bir değişle güney yarım küreye düşüyor Alman ve İngiliz donanmalarının yolu, veya Rembrandt’ın bir tablosunun üzerine Ingres’in karakalem çalışmalarından bir detayı kesip yapıştırıyoruz.
Dama taşlarıyla satranç oynamaya çalışmaktan farksız bu, satranç sevdalısıyız ama dama taşlarıyla bunu becermeye çalışıyoruz.
Patlıcan kızartma yemekten duyduğumuz hazzı, görünüşü hoşumuza giden enginarı aynı tabağa boca ederek tekrar almayı deniyoruz.
Değişim tehlikelidir. Bilinmeyene riskli bir yolculuktur. Risk iyi bir şey değildir, eğer ortaya konan şey egonuz ise.
Gordon Milne, bir Trabzon maçında rakibi şaşırtmak için forvet pozisyonunda Ulvi’yi oynatmıştı. İlk 45 dakika boyunca Ulvi’nin kendini bilmez bir şekilde saha içindeki konumunu gülünç olacak kadar yadırgadığını anımsıyorum. İkinci yarıda Milne hatasını anladı, adamı gene stopere çekti. (Hayır, yanılıyorsunuz, Ulvi’nin Trabzon’a röveşata ile gol attığı bir başka maçtı.)
Alman ve İngiliz donanmalarının amiralleri önce kafalarını duvarlara vurmuş, ardından acı acı kendi hallerine gülmüşlerdir sanırım karşı karşıya geldikleri trajikomik durum yüzünden.

Coriolis etkisi…
Hayatımız, egomuz, “ben”i savunabilmemiz ancak adımladığımız yolun tarafımızdan bilinmesiyle güvende olabilir. Bataklıkta yürümek mümkün değil.
Fizik kurallarıyla sınırlı, kendi halinde ölümlüleriz bizler. Çünkü İsa değiliz. Suyun üstünde de yürüyemeyiz.Bu vesileyle bu çarpık ve çapraşık yazının altına başlıkta geçen ve sona koymak istediğim Ozzy Osbourne’un Walk on Water videosuna Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 12/03/2008 tarih ve 2008/251 nolu kararı gereği ulaşamadığımı ve bu nedenle blogumun her geçen gün biraz daha fazla Cumhuriyet Gazetesine benzediğini üzüntüyle bildiririm. (Resimlerle süslemek bile yetmiyor.)
edit: imeem imdada yetişti.
"Değişim tehlikelidir. Bilinmeyene riskli bir yolculuktur. Risk iyi bir şey değildir, eğer ortaya konan şey egonuz ise."
YanıtlaSil"Hayatımız, egomuz, “ben”i savunabilmemiz ancak adımladığımız yolun tarafımızdan bilinmesiyle güvende olabilir. Bataklıkta yürümek mümkün değil."
bu cümlelerinden egoyu koruyabilmek ve gülünç duruma düşmemek için bildiğin yoldan şaşmamak gerekir çıkarımımda ısrarlıyım :P
su üzerinde yürümek bir mucizedir...normal insanların buna ihitiyacı yok zaten..egosu zedelenen ve kendince gülünç duruma düşen bir insan olmak su üzerinde yürümekten de zordur aslında...
çünkü bu cesaret ister..risk almayı ister..
ama kimisine göre aptallıktır kimisine göre yürek ister..
portre farklılığı da burada kendini gösterir işte..
hörmetler :P
Fish,
YanıtlaSilPırasa sevmiyorum, midem kalkıyor - yıllardır yemedim. Bir gün çok güzel servis edilmiş ve süslü püslü bir tabağa konulup hakkında bir milyon tane methiye düzülmüş bir porsiyon pırasayı, açlıktan midem kazanırken önüme koyarlarsa, o pırasayı "ulan belki ben yıllardan beri pırasa yememekle yanlış yaptım, çok da güzel görünüyormuş" diye kendimi kandırarak kaşıklamaya başlamakla mide bulantıma ve kusmaya zemin hazırlamış olurum.
Pırasayı sevmiyorum çünkü denedim, tecrübe ettim - bana göre değil tadı.
Bu yazı, pırasayı sevmediğini bildiği halde, içinde bulunduğu "olağandışı" şartlar nedeniyle önceki kesinleşmiş yargılarına insanın arkasını dönmesi ve gırtlağından geçen ikinci kaşıkta BBBÖÖÖGGGĞGĞKKK" efekti çıkarmasını konu alıyor.
(beni bu örneklendirme hastalığı öldürecek be fish)
anladım...
YanıtlaSilemin olmak güzel şey tabii..
en iyisi hiç denememek...kusmaktan iyidir...:)))
(senin bu verdiğin örnekler de beni öldürecek şekerim )
Bir sonraki örneklemede ne yapıp edip Judas Priest'i araya sokuşturmam gerek - Temmuz'da Istanbul'a geliyormuş!
YanıtlaSilniye..???
YanıtlaSilverdiğn örneklerle mesaj mı veriosun aynı zamanda :P
örnek 1 : pırasa
yani pırasa sevmiyorum böğkk gelio pişirmeyin..
örnek2: judas priest
yani çok severim ben bu grubu beni buna götürüüüüün...
örnek3: bence verme :P
kaldıramayabiliriz :PP