En sevdiğim, gerek karakteri gerekse performansıyla çok beğendiğim memurlarımdan birisi MS hastası. Bu hastalık hakkında bugüne dek çok fazla bilgisi olmayan biri olarak, sürekli gözetim ve sona ermeyen bir tedavi süreci ile rahatsızlığın kontrol altında tutulabildiğini sanıyorken, bugün bambaşka şeyler öğrendim.
T., hastalığın atak döneminde rapor alınca dün, bugün öğleden sonra aradım kendisini, hem personeliyle ilgili-alakalı bir yönetici gibi görünmek, (Oğuz Bey aradı dedirtmek) hem de samimiyetle nasıl olduğunu, yapabileceğimiz bir şey olup olmadığını sormak için. Ulaşamadım, bu arada yanıma gelen ve başka bir derdi olan M. benimle konuşmasını bitirdikten sonra, birden konu iş yoğunluğu, raporlu ve izinli olan personel sayısının çokluğu ile bu durumun yarınki Almanya milli maçında Türkiye’nin yetersiz kadrosuna ne kadar büyük benzerlik gösterdiğine geldi, daha doğrusu ben getirdim lafı… M.’nin suratı ansızın ciddileşti, bir saniye önceki gülümsemesi silindi gitti yüzünden.
“Efendim, o kızın durumu çok kötü” dedi başını iki yana sallayıp.
“Elimden gelen her şeyi yapıyorum, izin isteyip de geri çevrildiği olmadı, çok güzel iş çıkartıyor, hem de düzgün biri, umarım bir an evvel iyileşir” dedim.
Başını iki yana sallamaya devam etti M., bir an duraklayıp kısa ve öz bir cümle sarfetti:
“O kız ölecek.”
Aptal aptal baktım yüzüne… Devam etti aynı soğuk yüz ifadesiyle:
“Benim babam da aynı hastalıktan vefat etmişti. MS’in tedavisi yok. Hastalığın dereceleri var, ilaçlar, kortizon filan kullanılıyor ama bunlar hep daha ağır bir seyir göstermesini engellemeye yönelik, yoksa iyileştirmiyor. İşin kötüsü, T.’nin vücudu ilaçlara cevap da vermiyormuş, çok konuştum kendisiyle bu konuda. Aslında o kızın durumu çok kötü.”
M.’nin babasını MS’ten kaybettiğini de bilmiyordum, iyice salak oldum o an. Bir an sustuk karşılıklı.
“Bacaklarının tutmadığını söylemişti bana ataklar sırasında…” diyecek olup durdum.
M., bu hastalığı iyi biliyordu gerçekten… “ayaklardan, bacaklardan başlıyor… Sonra yukarılara çıkıp, eller, boyun derken, hiçbir kası kullanamıyor insan, en sonunda da ölüyor” dedi.
O anda aklıma şu soru geldi: Ben bu kıza -6 aydır çalışıyor birimimde- acaba kaç defa bağırdım veya kötü davrandım şeklinde düşündüm. Anımsayamadım, ama yapmışımdır kesin diye de geçirdim içimden. Göğsümün ortasında bir sızı belirdi.
“Daha çok genç bu kız ya…” diye itiraz edecek oldum…
Onaylarcasına başını salladı M, 26-27 yaşındaki biri için çektiği bu hastalığın çilesi çok fazlaydı… Bu arada dikkatimi çeken birim içerisindeki kişilerle olan ilişkilerinde buz kalıbı gibi duran ama yaptığı her işte soğukkanlı katil edasıyla gayet profesyonel çalışan M’nin sesindeki insani vurguydu, o kızın hastalığını kişiselleştirmiş, belki de kaybettiği babasının ıstırabıyla özdeşleştirmişti… Çıktı odadan sonra, ben tekrar T.’yi ararken. Bu defa çok daha samimi bir duygu hakimdi içime. Açtı telefonu T.
“T, nasılsın, nasıl oldun? Biraz düzelme var mı?”
“Hayır efendim, maalesef. Biz de evden çıkıyorduk şimdi, doktora gitmek için. Kayınvalidem de geldi beraber gideceğiz.”
“Nerede doktor? Hangi hastaneye gideceksiniz?”
“Göztepe’de.”
“Karşıya mı gideceksiniz?”
“Evet, oradaki bir doktora görünmek istiyorum, hiç iyi değilim”
“Araba var mı peki? Sizin eviniz Esenler’deydi di mi?”
“Araba yok, maalesef… Gideceğiz işte yavaş yavaş.”
Şoförü çağırdım, durumu anlattım kısaca. T’yi aramasını, evden almasını, doktora götürmesini söyledim. Pek çok durumda verdiğim talimatları angarya gözüyle görüp suratını asan adam, tek kelime bile etmedi, ikiletmedi de, çıkmadan hemen önce T’nin hastalığının çok ciddi olduğunu, MS hastası olduğunu öğrendikten sonra internetten hastalık hakkında her şeyi okuduğunu, ayrıca benden habersiz olarak gece vakti bile fenalaşsa, kendisini hastaneye götürebileceğine dair T’ye teminat verdiğini söylediğini itiraf etti –ki, bunu kesinlikle yapmaya hakkı yok. Hemen ardından da çıktı, T’nin evine doğru.

Odada salak bir adam yalnız kaldı. Güya yöneticiydi, ama aslında hiçbir bokun farkında değildi.
Bir çalışanının ne kadar ağır bir hastalığı olduğunun aylardan beri bilincinde olmayan bir adamdı o.
İnterneti sadece haber veya oto alım-satım için kullanan bir memuru bile MS’in ne olduğuna dair tafsilatlı bilgiyi interneti karıştırarak bulmuşken, pornodan, oyundan, oynaştan başını kaldırıp da bir defa olsun google’da bu konuda bir search yapmayı aklına getirmemiş bir odundu kendisi.
Mesai devam ediyordu, ama dayanamadı, kapısını kilitledi ve ağlamaya başladı.
“Ben bu kıza bağırdım mı hiç yaaa” diye sorup duruyordu kendine. Öylesine ağır bir hastalığı olan birinin yaşadığı fizyolojik acı ve rahatsızlığın aslında dehşetli bir psikolojik travmaya sebep olacağını düşünüyordu o sırada. Ve o adam hiçbir şeyin farkında değildi.
Çağrışım dünyası gereğinden fazla kalabalık biri olarak, olayları unutamamak gibi bir problemim var. Bir tetikleyici yetiyor, hafızamda zincirleme reaksiyonlar yaratmaya.
“Oğuz Bey?”
“Evet, Oğuz Bey kiminle görüşüyor?
“Ben H., numaranızı internetten buldum, bir hastaya acilen trombosit gerekiyor, vermek için uygun musunuz?
Tabii, hangi hastanede, ne zaman gibi ayrıntıların ardından,
“O zaman ben size bir telefon numarası vereyim, İ. bey ile görüşün lütfen, hasta yakını o” demiş ve telefonu kapatmıştı.
“H. hanım’ın oğlu ile benim oğlum aynı odada kalıyordu, maalesef oğlunu iki gün önce kaybetti” diye cevapladı.
Bu nasıl bir dumur olmaktır, anlatması zor. Bir insan iki gün evvel çocuğu yitirir, ama tüm ıstırabına rağmen hala böyle mi savaşırdı acısıyla?
Çağrışımlar birleşiyor bir noktada…
M., babasını MS yüzünden kaybetmişti. O buz gibi adam, aslında sanıldığı kadar da soğuk ve katı değildi...
Az evvel, 23,51’de beni arayan şoförüm, “T.yi şimdi evine bıraktım efendim, doktor iki ay heyet raporu almasını, 25 gün boyunca serum tedavisi….” diye devam ederken anlatımına, normalde uyuz veya “bu saate kadar beni evime yollamadın ya alacağın olsun” havasında bir ses tonuyla konuşması gerekirken, sesinde mutluluk ve sükunet vardı, çünkü O’nun da genç eşi kalbinden rahatsız, kapakçıklarında çok ciddi bir sorun var. [Bir işe yaramış olmanın verdiği mutluluk, gerçekten ihtiyaç sahibi olan birine verilen destek...]
H. Hanım, henüz çok taze acısıyla İ. beyin çocuğuna trombosit bulmak için canla başka koşturuyordu.
İşte bu durum, şu yazının yorumlarında bir yerde geçen “acı kardeşliği”dir.
Okulda bir kız vardı, birkaç hafta önceye kadar neredeyse bir sene boyunca it gibi davrandığım... Katalitik soba kadar boyu ve oturduğum berjer koltuk kadar da götü olan, antipatik, yapmacık bir tipti, her derse geç kalıp sinir sinir konuşmasıyla da iyice gıcık olmuştum ona. Birkaç hafta evvel ne mi oldu? İstiklal’deki Özsüt’te oturmuş her zamanki pastamı yerken ben, bir an gözüme ilişti caddede yürürken; yalnız değildi, Uzun boylu genç bir adam kızın omzuna tutunup ağır aksak adımlamaya çalışıyordu kalabalığın arasında caddeyi; kördü, gözleri görmüyordu. Yüz hatları kızın kopyası gibiydi, ya abisi, ya da kardeşi… Kızın yüzü, delikanlının yüzü... öyle mutsuz bir ifade vardi ki ikisinde de... O sırada kız hakkındaki tüm olumsuz düşüncelerim tuzla buz oldu, gitti, yerine merhamet geldi.
Çocukluğum hastalıklarla geçti benim, ameliyatlar, aylarca evden çıkamamalar filan. Ama işte, sağlığım yerinde çook uzun zamandır. Ailem çok şükür sağlıklı, en azından her şey kontrol altında. En hasta olan annem bile bugün bana telefon edip “yarın ne yapacağım ben ya, aynı saatte hem milli maç var, hem Yaprak Dökümü’nün son bölümü, hem de Komik Oyunlar (Funny Games]. Hangisini seyredeceğimi şaşırdım” diye mızmızlanıyorsa, O da maşallah iyi demektir.
Bu gece vakti, insan olarak ne kadar zayıf olduğumu idrak ettiğim zamanlardan biri... Yok Tanrı müsvetteseyim, yok über kere übermensch'im... Siktir oradan salak... Koyayım kendi götüme. Seneca “acılar ve ıstıraplar, erdemin ve dayanıklılığın sınanması için bir fırsattır.” der. Tanrı’ya dua ediyorum ki beni sınamasın, bana ve yakınlarıma ne hastalık, he bela, ne de üstesinden gelinemeyecek dert vermesin.
…Ve yaşadığım ruhsal – zihinsel karmaşanın yarattığı bunalımların ne derece salaklık olduğunu anlama yetisi versin bana. (Şu an elimde bira ile Tanrıya yakarmak da tam bana göre…)

