25 Haziran 2008 Çarşamba

Acı Üzerine... İkinci Bölüm.

En sevdiğim, gerek karakteri gerekse performansıyla çok beğendiğim memurlarımdan birisi MS hastası. Bu hastalık hakkında bugüne dek çok fazla bilgisi olmayan biri olarak, sürekli gözetim ve sona ermeyen bir tedavi süreci ile rahatsızlığın kontrol altında tutulabildiğini sanıyorken, bugün bambaşka şeyler öğrendim.

T., hastalığın atak döneminde rapor alınca dün, bugün öğleden sonra aradım kendisini, hem personeliyle ilgili-alakalı bir yönetici gibi görünmek, (Oğuz Bey aradı dedirtmek) hem de samimiyetle nasıl olduğunu, yapabileceğimiz bir şey olup olmadığını sormak için. Ulaşamadım, bu arada yanıma gelen ve başka bir derdi olan M. benimle konuşmasını bitirdikten sonra, birden konu iş yoğunluğu, raporlu ve izinli olan personel sayısının çokluğu ile bu durumun yarınki Almanya milli maçında Türkiye’nin yetersiz kadrosuna ne kadar büyük benzerlik gösterdiğine geldi, daha doğrusu ben getirdim lafı… M.’nin suratı ansızın ciddileşti, bir saniye önceki gülümsemesi silindi gitti yüzünden.

“Efendim, o kızın durumu çok kötü” dedi başını iki yana sallayıp.

“Elimden gelen her şeyi yapıyorum, izin isteyip de geri çevrildiği olmadı, çok güzel iş çıkartıyor, hem de düzgün biri, umarım bir an evvel iyileşir” dedim.

Başını iki yana sallamaya devam etti M., bir an duraklayıp kısa ve öz bir cümle sarfetti:

“O kız ölecek.”

Aptal aptal baktım yüzüne… Devam etti aynı soğuk yüz ifadesiyle:

“Benim babam da aynı hastalıktan vefat etmişti. MS’in tedavisi yok. Hastalığın dereceleri var, ilaçlar, kortizon filan kullanılıyor ama bunlar hep daha ağır bir seyir göstermesini engellemeye yönelik, yoksa iyileştirmiyor. İşin kötüsü, T.’nin vücudu ilaçlara cevap da vermiyormuş, çok konuştum kendisiyle bu konuda. Aslında o kızın durumu çok kötü.”

M.’nin babasını MS’ten kaybettiğini de bilmiyordum, iyice salak oldum o an. Bir an sustuk karşılıklı.

“Bacaklarının tutmadığını söylemişti bana ataklar sırasında…” diyecek olup durdum.

M., bu hastalığı iyi biliyordu gerçekten… “ayaklardan, bacaklardan başlıyor… Sonra yukarılara çıkıp, eller, boyun derken, hiçbir kası kullanamıyor insan, en sonunda da ölüyor” dedi.

O anda aklıma şu soru geldi: Ben bu kıza -6 aydır çalışıyor birimimde- acaba kaç defa bağırdım veya kötü davrandım şeklinde düşündüm. Anımsayamadım, ama yapmışımdır kesin diye de geçirdim içimden. Göğsümün ortasında bir sızı belirdi.

“Daha çok genç bu kız ya…” diye itiraz edecek oldum…

Onaylarcasına başını salladı M, 26-27 yaşındaki biri için çektiği bu hastalığın çilesi çok fazlaydı… Bu arada dikkatimi çeken birim içerisindeki kişilerle olan ilişkilerinde buz kalıbı gibi duran ama yaptığı her işte soğukkanlı katil edasıyla gayet profesyonel çalışan M’nin sesindeki insani vurguydu, o kızın hastalığını kişiselleştirmiş, belki de kaybettiği babasının ıstırabıyla özdeşleştirmişti… Çıktı odadan sonra, ben tekrar T.’yi ararken. Bu defa çok daha samimi bir duygu hakimdi içime. Açtı telefonu T.

“T, nasılsın, nasıl oldun? Biraz düzelme var mı?”

“Hayır efendim, maalesef. Biz de evden çıkıyorduk şimdi, doktora gitmek için. Kayınvalidem de geldi beraber gideceğiz.”

“Nerede doktor? Hangi hastaneye gideceksiniz?”

“Göztepe’de.”

“Karşıya mı gideceksiniz?”

“Evet, oradaki bir doktora görünmek istiyorum, hiç iyi değilim”

“Araba var mı peki? Sizin eviniz Esenler’deydi di mi?”

“Araba yok, maalesef… Gideceğiz işte yavaş yavaş.”


Evden çıkmamasını, kendisine araç göndereceğimi söyledim. Ne kadar mütevazı biri olsa da, hayır, gerek yok diyemedi, sadece zahmet etmeyin gibi bir söz çıkabildi ağzından, doğrusu bu ya, kız konuşurken bile öyle zorlanıyordu ki.

Şoförü çağırdım, durumu anlattım kısaca. T’yi aramasını, evden almasını, doktora götürmesini söyledim. Pek çok durumda verdiğim talimatları angarya gözüyle görüp suratını asan adam, tek kelime bile etmedi, ikiletmedi de, çıkmadan hemen önce T’nin hastalığının çok ciddi olduğunu, MS hastası olduğunu öğrendikten sonra internetten hastalık hakkında her şeyi okuduğunu, ayrıca benden habersiz olarak gece vakti bile fenalaşsa, kendisini hastaneye götürebileceğine dair T’ye teminat verdiğini söylediğini itiraf etti –ki, bunu kesinlikle yapmaya hakkı yok. Hemen ardından da çıktı, T’nin evine doğru.



Odada salak bir adam yalnız kaldı. Güya yöneticiydi, ama aslında hiçbir bokun farkında değildi.

Bir çalışanının ne kadar ağır bir hastalığı olduğunun aylardan beri bilincinde olmayan bir adamdı o.

İnterneti sadece haber veya oto alım-satım için kullanan bir memuru bile MS’in ne olduğuna dair tafsilatlı bilgiyi interneti karıştırarak bulmuşken, pornodan, oyundan, oynaştan başını kaldırıp da bir defa olsun google’da bu konuda bir search yapmayı aklına getirmemiş bir odundu kendisi.

Mesai devam ediyordu, ama dayanamadı, kapısını kilitledi ve ağlamaya başladı.

“Ben bu kıza bağırdım mı hiç yaaa” diye sorup duruyordu kendine. Öylesine ağır bir hastalığı olan birinin yaşadığı fizyolojik acı ve rahatsızlığın aslında dehşetli bir psikolojik travmaya sebep olacağını düşünüyordu o sırada. Ve o adam hiçbir şeyin farkında değildi.

Çağrışım dünyası gereğinden fazla kalabalık biri olarak, olayları unutamamak gibi bir problemim var. Bir tetikleyici yetiyor, hafızamda zincirleme reaksiyonlar yaratmaya.

Geçen sene, üyesi olduğum bir sitede telefonumu bulan bir bayan, beni aramıştı:


“Oğuz Bey?”

“Evet, Oğuz Bey kiminle görüşüyor?

“Ben H., numaranızı internetten buldum, bir hastaya acilen trombosit gerekiyor, vermek için uygun musunuz?

Tabii, hangi hastanede, ne zaman gibi ayrıntıların ardından,

“O zaman ben size bir telefon numarası vereyim, İ. bey ile görüşün lütfen, hasta yakını o” demiş ve telefonu kapatmıştı.

Hastaneye gittiğimde İ. bey ile buluştum, geçmiş olsun, kime lazım gibi detaylardan sonra 7 yaşındaki oğlunun lösemi olduğunu, trombositin ona gerektiğini öğrendiğimde içim burkulmuştu. Konuyu dağıtmak için beni arayan H. hanımın kim olduğunu sordum o sırada;

“H. hanım’ın oğlu ile benim oğlum aynı odada kalıyordu, maalesef oğlunu iki gün önce kaybetti” diye cevapladı.

Bu nasıl bir dumur olmaktır, anlatması zor. Bir insan iki gün evvel çocuğu yitirir, ama tüm ıstırabına rağmen hala böyle mi savaşırdı acısıyla?


Çağrışımlar birleşiyor bir noktada…

M., babasını MS yüzünden kaybetmişti. O buz gibi adam, aslında sanıldığı kadar da soğuk ve katı değildi...

Az evvel, 23,51’de beni arayan şoförüm, “T.yi şimdi evine bıraktım efendim, doktor iki ay heyet raporu almasını, 25 gün boyunca serum tedavisi….” diye devam ederken anlatımına, normalde uyuz veya “bu saate kadar beni evime yollamadın ya alacağın olsun” havasında bir ses tonuyla konuşması gerekirken, sesinde mutluluk ve sükunet vardı, çünkü O’nun da genç eşi kalbinden rahatsız, kapakçıklarında çok ciddi bir sorun var. [Bir işe yaramış olmanın verdiği mutluluk, gerçekten ihtiyaç sahibi olan birine verilen destek...]

H. Hanım, henüz çok taze acısıyla İ. beyin çocuğuna trombosit bulmak için canla başka koşturuyordu.


İşte bu durum, şu yazının yorumlarında bir yerde geçen “acı kardeşliği”dir.


Okulda bir kız vardı, birkaç hafta önceye kadar neredeyse bir sene boyunca it gibi davrandığım... Katalitik soba kadar boyu ve oturduğum berjer koltuk kadar da götü olan, antipatik, yapmacık bir tipti, her derse geç kalıp sinir sinir konuşmasıyla da iyice gıcık olmuştum ona. Birkaç hafta evvel ne mi oldu? İstiklal’deki Özsüt’te oturmuş her zamanki pastamı yerken ben, bir an gözüme ilişti caddede yürürken; yalnız değildi, Uzun boylu genç bir adam kızın omzuna tutunup ağır aksak adımlamaya çalışıyordu kalabalığın arasında caddeyi; kördü, gözleri görmüyordu. Yüz hatları kızın kopyası gibiydi, ya abisi, ya da kardeşi… Kızın yüzü, delikanlının yüzü... öyle mutsuz bir ifade vardi ki ikisinde de... O sırada kız hakkındaki tüm olumsuz düşüncelerim tuzla buz oldu, gitti, yerine merhamet geldi.

Çocukluğum hastalıklarla geçti benim, ameliyatlar, aylarca evden çıkamamalar filan. Ama işte, sağlığım yerinde çook uzun zamandır. Ailem çok şükür sağlıklı, en azından her şey kontrol altında. En hasta olan annem bile bugün bana telefon edip “yarın ne yapacağım ben ya, aynı saatte hem milli maç var, hem Yaprak Dökümü’nün son bölümü, hem de Komik Oyunlar (Funny Games]. Hangisini seyredeceğimi şaşırdım” diye mızmızlanıyorsa, O da maşallah iyi demektir.

Bu gece vakti, insan olarak ne kadar zayıf olduğumu idrak ettiğim zamanlardan biri... Yok Tanrı müsvetteseyim, yok über kere übermensch'im... Siktir oradan salak... Koyayım kendi götüme. Seneca “acılar ve ıstıraplar, erdemin ve dayanıklılığın sınanması için bir fırsattır.” der. Tanrı’ya dua ediyorum ki beni sınamasın, bana ve yakınlarıma ne hastalık, he bela, ne de üstesinden gelinemeyecek dert vermesin.

…Ve yaşadığım ruhsal – zihinsel karmaşanın yarattığı bunalımların ne derece salaklık olduğunu anlama yetisi versin bana. (Şu an elimde bira ile Tanrıya yakarmak da tam bana göre…)

21 Haziran 2008 Cumartesi

Ortaya Karmakarışık!

1- Schiller, 1797 senesinin Mayıs ayında Goethe’ye yazdığı bir mektupta, Aristoteles’in eserlerini ilk defa okuduğunu belirttikten sonra devam ediyor:

“O’nu daha önce okumamış olmaktan dolayı çok mutluyum, kendimi, şimdi bana sağladığı büyük bir zevkten ve bütün faydalarından mahrum bırakmış olurdum. Eğer O’ndan yararlanacak bir biçimde okunacaksa, öncelikle temel kavramlar oturtulmuş olmalı; ele aldığı konu, yeterli düzeyde bilinmiyorsa, O’ndan akıl almak tehlikeli olacaktır.”

Schiller bu satırları kaleme aldığında 47 yaşındaydı. Dünya kadar eser vermiş, Goethe’yle birlikte klasik Alman edebiyatının zirvesinde yerini almıştı o yaşında. İlk defa okumuş Aristoteles’i.

Alıntıladığım pasaj, aslında hepimizin az ya da çok karşılaştığımız soruna ışık tutuyor. Daha çocuk yaşlarda, lise çağlarında Dostoyevski, Nietzsche, Schopenhauer, Sartre gibi heriflerin eserlerini okumak ne büyük bir belaya bulaşmak aslında! Atatürkçülüğün ne olduğunu anlamadan militan Kemalist olmak gibi, Tanrı’yı kavramadan din olgusu bir şablon gibi kabullenmek gibi, bu iki örneğe benzer nitelikte bir beyin yıkamasına uğruyor körpe zihinler, o zaman hazmedemeyecekleri gıdaları sindirmelerini nasıl bekleriz? İbranilere Mektup’ta şu enfes ifade geçer:
“Katı yiyecek, yetişkinler için, yani duyuları iyi ile kötüyü ayırt etmek üzere alıştırmayla terbiye edilmiş olanlar içindir.” (5/14. ayet)

Lise 1. sınıfta Edebiyat hocamız Tülin Aybars Kafka’nın Değişim’ini, Camus’nun Yabancı’sını okutmuştu bizlere… Bu korkunç bir şey! O kitapları anlamak, idrak etmek 16 yaşındaki bir çocuğun harcı olamaz, sadece kaos yaratır zihninde… Kocası Ersin Aybars, ertesi sene edebiyat derslerini Ölü Ozanlar Derneği ve Amadeus filmlerini izleterek yapıyordu, her iki filmi de onar kez izlemişizdir ders yılı müddetince. Otoritenin ne olduğunu idrak etmeden özgürlük anlaşılabilir mi? Yaşamı tatmadan ölümü aklına getirir mi insan?

Schiller 47 yaşında okumuş Aristoteles’i.

Gençlere kaldıramayacağı yükleri verip onların ezilmesine sebep olmaktan başka bir şey değil midir bu?

Büyük teyzemin kızı lise sonda okuyan oğlu için geçenlerde “çok meraklı okumaya, kitap düşmüyor elinden, Oğuz ne verelim bu çocuğa, bana bir liste hazırlasana” dediğinde, “kesinlikle kitap okumasın, benden de uzak dursun, resim yapsın, top oynasın” şeklindeki cevabımı şaka zannetmişti en başta.

2- İngilizler’in midemi bulandıran bir özellikleri var, bu da ulusal kibirleri. 1789’un laneti tüm dünyaya milliyetçilik mikrobunu yaydı ve Rusundan Arjantinlisine, Arabından Danimarkalısına kadar her ülke milliyetçilik ve milli duygular üzerine kurmuş devlet sistemini, ama İngilizlerde bu kibir ölçüsünde. Üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurup iki yüz seneye yakın yeryüzünün tek hakimi olmalarından ileri gelen “biz ve ötekiler” ayrımı var dünyaya bakışlarında. Herhangi bir güç karşısında yenilmeleri durumunda ise, mağlubiyetlerinin ardından muzaffer olan düşmanlarını yere göre sığdıramamaları, meth-ü senalar düzmeleri hep bu yüzden: “Onu biz bile alt edemedik!” Gandhi’yi en çok yücelten İngilizlerdir, çünkü Gandhi var olmayan bir gücü arkasına alıp, İngilizleri Hindistan’dan defedebilecek kadar karizmatik bir liderdir. Atatürk’ü öve öve bitiremezler, çünkü tamamen tükenmiş bir devletin küllerinden yarattığı ruh ve güç ile Anadolu’dan kovmuştur kendilerini.

Hırvatistan Euro2008 elemelerinde İngiltere’yi turnuvanın dışına bırakan ülkeydi, üstelik hem Zagrep’te, hem Londra’da iki defa İngilizler’in burnunu sürterek. Holiganıyla, dünyanın en pahalı ligiyle, futbolun mucitliğilye bakalım, İngiltere kupada yok. Hırvatistan’ın turnuvanın grup maçlarındaki üç maçta üç galibiyetlik performansına Hırvatlardan sonra en çok İngilizler şapka çıkardı, hele Almanyayı yenmelerinden sonra “işte, bizi geride bırakıp turnuvaya katıldılar ama Almanya’yı da yenecek kadar güçlüler, boşuna değilmiş çektiğimiz acı, go Croatia go!” diye şişindiler.

Derken, Hırvatlar bize yenilip yok oldular.

Bugün İngiliz gazetelerinin sitelerinde spor sayfaları okudum saatlerce. Milli takımın mücadelesine ve gösterdiği savaşçı performansa gık bile diyemiyorlar, -denilecek gibi de değil zaten- ama sürekli sözün ucunu “tabiat üstü” bir takım olgulara dayandırıp durmaktan da geri kalmıyorlar. Utanmasalar “Terim’in ricası üzerine Fethullah hoca bunlara okuyup üflemiş, yoksa olmaz bu kadarı” diyecekler.

The Times’ın spor Müdürünün köşe yazısındaki şu paragraf bile yeter demek istediğimi anlatmaya: “No team, surely, could come back from that. And no team would; except that Turkey are not a team in this tournament, they are a phenomenon, a force of nature. This is a campaign of almost mythical purpose.”

Sporda şansın yerini ve önemini hepimiz biliyoruz, “topun sevmesi” tabirini binlerce defa duyduk, okuduk, kullandık. Ama o şans gökten gelmiyor, mücadele etmeyen, boğuşmayan, didişmeyen ne kadar şanslı da olsa başarılı olamaz.

Karikatürize etmek, küçük görmek ve aşağılamaktan başka bir şey değildir. “Bizi diken, Almanları ezen Hırvatlar Türklere mi yenildi? Aman Tanrım dünyanın sonu geldi, başımıza taş yağacak” yaklaşımı bu.

Bunu sadece İngilizler yapar.

Rusları bize çok benzedikleri için seviyorum, Almanlara disiplinleri yüzünden hayranım, Fransızlara biraz gıcığım ama olur o kadar, Akdeniz ülkeleriyle hiç bir problemim yok- İtalyan erkekleri dışında-, ama İngilizlerden nefret ediyorum.

İnşallah Almanlardan sekiz tane yeriz de, iyice kudurur İngilizler. (Ne de olsa Rüştü Beşiktaşlı)

england vs CROATIA (qualification euro 2008)



3- www.erotik-itiraf.com-da bir itiraf okudum dün:

flupke16 Erkek, Bursa, Yaş: 40, 20.06.08

Önce tipi sana uyan bir kadın bulunacak, onunla aynı ortama girilecek,onun seni istemesi sağlanacak,güldürülecek,vs,vs.. O sıra libidosu yüksek olmuş olacak, sex ortamı yaratılacak ve olabilirse sevişilecek sonra da performansınız çok iyi ise kuru bir teşekkür edilirken akdağdan kar bağışlanmış olacak..!
Kadınlarla erkekler eşit diyen kimse gelsin yanıma ben anlatayım ona oldu mu?.!


Ah be güzel abicim, ben bıraktım artık uğraşmayı, kafam iyi, rahatım yerinde böyle, kimsenin ağız kokusunu çekmeye gerek yok… Sen de vazgeç bu uğraşıdan, değmez, valla değmez…

Beavis 'n Butt-Head



4- Geçenlerde gün okuduğum bir haber beni uzun düşüncelere sevk etti: Datça’da karaya vurmuş halde bulunan, kesici ve delici bir aletle işkence edilerek öldürüldüğü anlaşılan bir yunus balığıyla ilgiliydi haber.

Bunu yapan insanı/insanları düşündüm; bir hayvana nasıl bu yapılabilir diye… Elinize bir bıçak, tornavida vs. aldığınızı, ve bir hayvanı acı çektirerek öldürdüğünüzü düşünün, ağzını kestiğinizi, karnına sapladığınızı... I-ıh, olmuyor değil mi? Bir türlü hayal edemiyoruz bunu… Ürperiyoruz da… Mesele öldürmek değil zaten, “acı çektirmek.” Istırap vererek, canhıraş seslerini dinlerken zulme devam etmek…

“Bunlar nasıl insanlar? Nerede yaşarlar, nerede çalışır, nerede çıkarlar karşımıza?” diye kafa yordum…

Ve aklıma Haneke geldi, Funny Games…

Funny Games Trailer

18 Haziran 2008 Çarşamba

Maske üzerine'ye Şerh...

Renksiz Kelebek muhtemelen bir altta duran postu okuduktan sonra şu yazıyı yazmış. İnsanın aklına gayr-i ihtiyari Hamlet'in makyaj hakkında Ophelia'ya söylediği tokat gibi laflar geliyor, anımsayınca gülümsedim kendi kendime... Fakat bu çağrışıma sebep olan sözler, konuşmanın evveliyatıyla bağlantılı olduğu için, biraz geriden başladım yazmaya. Aşağıya koyduğum işkencevâri diyaloğun kimseyle ilgisi yok, ama [deli taklidi yapan] Hamlet'in hayata ve cins-i latife karşı spontane gelişen bir tür Letâfet Süresi meali gibi... (Shakespeare'in amma ekmeğini yedim ya, yaz yaz bitmiyor.)


Ophelia: Efendim, hatıra verdiğiniz bazı şeyler kaldı bende, onları size ne zamandır iade etmek istiyordum, lütfedip kabul ederseniz şimdi...

Hamlet: Yok efendim yok, ben bir şey vermedim sana.

Ophelia: Sayın Lodrum, pekala biliyorsunuz ki verdiniz, hem de onları daha da değerli kılan soluğu mis gibi tatlı sözlerle. Tadları kaçtığına göre artık, münasip olur geri almanız. En değerli hediye bile, vereni vergisiz çıkınca, gözden düşer acele.

Hamlet: Haha, hah hahah, çok mu namuslusun sen?

Ophelia: Efendim?

Hamlet: Çok mu güzelsin?

Ophelia: Ne demek istediniz?

Hamlet: Demem o ki, hem çok namuslu, hem çok güzelsen, namusunla güzelliğin elele gezmemeli fazla.

Ophelia: Güzelliğe namustan daha iyi yoldaş mı olur, Efendimiz?

Hamlet: Olur, olur. Çünkü namus, güzelliği kendine benzeteceğim derken, güzellik kaş göz arasında namusu bir muhabbet tellalına çevirir. Bu, eskiden bir tersyüz, paradoks sayılırdı, doğruluğu çıktı şimdi ortaya... Ben bir ara sevdimdi seni.

Ophelia: Ben de öyle sanmış, inanmıştım size Efendimiz.

Hamlet: İnanmayacaktın bana, çünkü eski mayamıza istediğin kadar erdem çal, kolay değişmiyor cibilliyetimiz... Sevdiğim yoktu seni.

Ophelia: Büsbütün aldanmışım demek.

Hamlet: Git, bir manastıra kapan! Bir alay günahkar doğuracaksın da ne olacak? Az buçuk namuslu sayılırım ben, yine de öyle pisliklerim var ki, anam halt etmiş beni doğurmakla. Mağrurum çok, kindarım, muhterisim. Öyle kötü şeyler geçer ki aklımdan, ne aklım eser anlamaya, ne dilim varır anlatmaya, ne gücüm yeter kotarmaya. Benim gibi herifler ne diye sürüklenirler ki yerle göğün arasında? Aşağılık mahluklarız hepimiz, inanayım deme bize! Git, bir manastıra kapan!... Baban nerede?

Ophelia: Evde efendim.

Hamlet: İyice kapat kapıları üzerine, iyice kapat ki, sadece evinde edebilsin maskaralığını. Elveda!

Ophelia: Tanrım, sen yardım et ona!

Hamlet: Evlenirsen bir gün, şu şom ağızlı sözüm küpe olsun çeyizine: İstersen buz gibi soğuk, istersen kar gibi beyaz ol, mümkünü yok, bir kara çalacaklardır alnına. Git bir manastıra kapan! Elveda! İlle de evleneceksen ama, bir salak bul kendine, akıllı olursa çünkü, onu nasıl şamar oğluna çevirdiğini farkedecektir muhakkak. Doğru manastıra, hem de tez elden!

Ophelia: Sen akıl fikir ver ona, ya rabbim!

Hamlet: Sürüp sürüştürmeye de başlamışsın, duydum, hem de iyi yerden! Tanrı size bir yüz vermiş, siz bir başkasını, astarını istiyorsunuz! Kıvırtıyor, kırıtıyor, kıkırdıyor, ona buna olmadık aslar takıyorsunuz, şımarık haspalar sizi! Hadi oradan! Ben yokum bu işte! Deli miyim ben! Evlenme-mevlenme yok diyorum bundan sonra! Evlenmiş olanlar, biri hariç, varsın öyle yaşasınlar, ama bekarlar bekarlıklarını bilsinler! Git, bir manastıra kapan! Hadi! Hadi!!! *



Şimdi dileyen bu diyaloğu filme çekilen en güzel Hamlet uyarlaması olan Kenneth Branagh yapımından izleyebilir:

Kenneth Branagh and Kate Winslet - God Gives You One Face




Oyundaki en içli ve acıklı bir duygusal kargaşanın yaşandığı bölümlerden biri bu.
Aslında Hamlet, Ophelia'ya deli gibi sevmektedir...
Ophelia, masum bir melektir, pir-ü pak.

Ophelia'nin makyajına laf sokan Hamlet'in maskesi nasıl ama? Bence mükemmel...
amacına ulaştı mı? Evet. İntikamını alır oyunun sonunda, babasının katili olan kralı-amcasını öldürür.

Ya kaybettiği?

Hayatından da fazlası...



* çeviri Can Yücel manyağına aittir.

Maske Üzerine...



Garip mahluklarız.
Maskelerimiz var gardolabımızda.
Vücudumuzu saran cilt dokusu gibi, çirkin, kabul edilemez, mide bulandıran yanlarımızı gözlerden saklayan maskeler...
Yaşadıkça, büyüdükçe, öğrendikçe sayıları artan, çoğalan.
Elbise değiştirir gibi, her gün, hatta gün içinde birden çok kereler değiştiriyoruz o maskeleri duruma göre.
Üstelik hangi maskeyi takıyorsak yüzümüze, inandırıyoruz kendimizi o maskenin görüntüsü gibi olduğumuza. Sahteliğiyle çelişkili, öylesine içten bir inanmak ki bu, maskeyi kendimizden iğrenmemek için mi takıyoruz, yoksa diğerleri bizi o maskenin görünümü gibi sansınlar diye mi, belli değil.
Gardolaptaki maskelerin kimisini çok seviyoruz, "bana en çok uyuyor" diye düşünüyoruz, sanki bir gömlekmiş gibi.
Tümüyle doğal olduğunu, yapmacıklıktan kaçındığını iddia eden kişilerin aslında en beğendiği maskesini ne kadar benimsediğini farkediyoruz, maskesinin iç yüzü olduğunu zannedecek kadar kendisini kaptırdığını, o sanal görsellikle bütünleştirdiğini farkediyoruz. Üzerine gitmiyoruz böylelerinin, "sen kandır kendini, ama beni değil" diyoruz içimizden. Bir yandan da kendi maskemizden ötürü onu hoşgörüyoruz.
Yalansız yaşamak mümkün değil. Sadece söylemle kısıtlı kalmaz yalan, tavırlarda, bakışlarda, tutum ve davranışlarda sürekli bir "olduğundan farklı, aklından geçene aykırı, istediğine karşıt" hallerimiz var.
Psikoloji bu yalancı yaşamı meşrulaştırmak için otokontrol diyor, norm kavramını ileri sürüyor.
Derimizin altını gizlememizin tabii olduğunu söylüyor. Sosyal hayatta bunun bir gereklilik olduğunu vurguluyor. Modern yaklaşım opportunizm, pragmatizm kelimelerini fısıldıyor, daha geriden Machiavelli gülümsüyor...
Artık özümüzün, yaratılışımızın değil, hem kendi istediğimizle giydiğimiz, hem de bize uygun görülen maskeleri takmaya başlıyoruz.
Gardolap yetmemeye başlıyor, iş yerindeki çekmecelerimize, arabanın torpido gözüne, cüzdanımızın içine, tatile gittiğimizde götüreceğimiz valizimize, öteye beriye dolduruyoruz maskeleri.
Bize, kendimize yer kalmıyor artık.
Sıkıyoruz kendimizi, sıkıştırıyoruz. Eziyoruz, küçültüyoruz.
Sürekli frene basarak yaşamaya başlıyoruz.
Maskelerimiz işe yarıyor aslında, arzularımıza, tutkularımıza, ulaşmak istediğimiz amaçlara o araçlarla erişebiliyoruz.
Kandırmaya, alt etmeye yarıyor onlar. Etkili birer silah gibi, kendisine yakıştırmayı beceren kişiler için. "Yakıştırma" konusu da zamanla mükemmele ulaşıyor zaten. Hayat da öğrenilen bir şey sonuçta. Kurtlar sofrasına ayak basan kuzunun, evrim geçirerek kurtlaşmasından başka bir şey değil yaşam dediğimiz süreç, daha doğrusu, kurt maskesi takıp kuzu masumiyetini unutması...
Buraya kadar yazdıklarımdan, aslında maskenin kötü bir şey olmadığı sonucu çıkabilir.
Ben kötü demedim zaten.
Yalan dedim.

Kötü olan nedir peki?
Maskelerden midesi bulanıp duyduğu isyanla gardolabında ve tüm kıyıya köşeye sıkışmış sahte yüzlerini yakan birinin, gelmiş olduğu noktada aslında insan içine çıkıp göstereceği hiç bir şeyinin olmadığını farketmesidir.

Gerçek ne zaman daha güzel olmuştur yalandan?


15 Haziran 2008 Pazar

Ne İsa'ya, Ne Musa'ya...




Annesi "Vallahi olmaz, o eve önce Kuran girecek, sonra ne yaparsan yap" dediği için yeni taşındığı evine annesini üzmemek için vodka ve viskileri götüremeyip iş yerindeki dolabında tutan dostuna "ben alırım sana güzel bir Kuran, ev hediyem o olsun, sonra da sana gelirim içeriz o vodkaları" diyen ve bugün süslü püslü mealli bir Kuran alıp bir güzel hediye paketi yaptırdıktan sonra elinde Kuran neşe içinde evine gelirken Slayer'dan

God hates us All, God hates us All,
You know it's true God hates this place,

You know it's true he hates this race


sözlerini mırıldanıp bir süre sonra ansızın durumun absurdlüğü karşısında dumur olan kaç tane insan evladı vardır acaba...

Tanrım valla seviyorum ben seni...


12 Haziran 2008 Perşembe

Neler Oluyor Hayatta- II

(Dört biradan sonra bu küpürü yorumsuz yayınlamak ayıp olurdu. )

-Lütfen haberi okunuyuz-




1- Hanım kızımız polis olmuş, sonra da fizyolojik ihtiyaçlarını ve duygusal gereksinimlerini gidermek için (bakınız Maslow'un Basamaklı Piramidi, onu bulamazsanız google'da Petra diye search ediniz. Petra bütün piramitlerden güzeldir, bisküvili piramit pastadan bile) karşı cinsten meslektaşlarını en kolay ulaşılabilir hedef kitle olarak benimsemiş. Buraya kadar herşey yolunda.

2- Dört polisin dick'iyle müşerref olmuş, hiçbirisinde aradığını bulamamış. Kolay mı öyle bulmak? Arasın.

3- "Bir de askerlerden deneyeyim şansımı" demiş, karşısına çıkan astubayın dick'ini ve astsubayı sevmiş. Daha önce yaşadıklarını anlatmış yelken açtığı yeni aşkına ve dick'ine, ne güzel, problem yokmuş, dürüst kızmış, her şey normal buraya kadar.

4- Ama meslektaşları olan bayan polisin kukusuna aşina dick'lerin sahibi centilmen polisler, meslektaşlarının ve onun kukusunun peşini bırakmıyorlarmış. Kızımız haliyle durumdan çok rahatsız olmuş ve bunu nişanlandığı astsubaya anlatmış. Buraya kadar da doğal seyrinde gidiyor olay.

5- Nişanlısını dinledikten sonra "canikom, idari soruşturma diye bir şey var, adli işlem diye bir şey var, görgü şahidi, telefon kaydı, kısaca hukuksal yollar var, bunlarla önce bir konuşalım, olmazsa şikayet ederiz, ikimiz de kanunları yerine getirmekle yükümlüyüz, hukukun üstünlüğü... abidik gubudik" gibi şeyler gevelemesi gereken devletin üniforma giydirip "ben bu adam tarafından temsil ediliyorum" diye işaret ettiği astsubay, devletin farklı bir renkte üniforma giydirip "ben bu adamlar tarafından da temsil ediliyorum" dediği tacizcilerle mücadele etmek için kime gidiyor?

Halasının oğluna...

Şimdi, halasının oğlu 91 kg Balkan Boks Şampiyonu olsa, bir nebze anlayacağım, (yani gene inanılmaz bir şey olur ama] en azından "devletin dediğimiz organizasyonun aslında en büyük ve resmi - legal mafya, asker ve polisin bu resmi mafyanın tetikçileri ve bodyguardları, maliyenin haraççısı, yargının da sözü edilen mafyanın avukatı" olduğu yönündeki tutarlı önermeye çok aykırı olmayacak, tabi hukuk devleti ve orman kanunu bağlamında...

Ama buraya kadar sağlam kalan sinirlerim, şu meşhur "hala oğlunun" MLKP üyesi olduğunu okuduğumda koptu gitti...
Acaba aralarında nasıl bir konuşma geçti?

- Ya gardaş bir problem var burada...
- Söyle abi, var mı bizlik bir şey?
- Nasıl desem, yengeni rahatsız ediyor bazı puştlar...
- Vay puştlar vay! Kim abi hemen bakalım icabına!
- Ya polisler varmış, eskiden tanıştığı... (Yengeni dick'enler dememiştir sanırım.) Bir ders vermek lazım onlara.
- Emrin başım üstüne abi. Ben hallederim, geliyom istanbula.


Bu konuşma, [gündemdeki telefon dinleme fiili sayesinde] öğrenilmemiş olsaydı, MLKP üyesi hala oğlu, bu polisleri birer birer temizlerdi. Eninde sonunda da açığa çıkardı zaten örgüt üyesi olduğu...

* Biz bu polisleri şehit diye bilirdik. Törenler yapılırdı, yazılı ve görsel medyada günlerce yayınlanırdı bu haberler. Ağlayan dul eşler, "babam nerede anne?" diye soran şaşkın çocuklar filan... Aralarındaki organik bağı da kise bilmeyecekti, şüphe edilmeyecekti, sadece polis oldukları için silahlı eylemde şehit olan... avidik gubidik...
* Hükümet ne zamandır sessiz olan aşırı sol terör örgütlerine yönelik yeni bir plan yapar, bu amaçla Milli Güvenlik Kurulu toplanırdı. MİT, emniyet, asker, "ne oluyor, durup dururken bunlar gene hortladı" diye kafa patlatırdı.
*DHKP-C ve öteki marjinaller, "lan MLKP eylem yapıyor, biz oturuyoruz, tabanımızı kaybetmeyelim, biz de sesimizi çıkartalım, yoksa unutulup gideceğiz" diye hemen bir kaç "iş" yaparlardı.
*Ne yapılıp edilip bu cinayetler önce İşçi Partisine, sonra da Ergenekon'a bulaştırılırdı.
* AB ülkelerine terörle mücadele konusunda yeterli destek verilmediğinden ötürü resmi ağızlardan çıkan sert sitemler dile getirilirdi, "siz zaten apo'yu saklamıştınız, fehriye erdal'ı da vermediniz bize" gibi laflar da sokulurdu.
* Bu arada polis ve jandarma, iç güvenliği, asayişi abidik gubidiği uygulamakta 90'larda olduğu gibi sert önlemler almaya başlardı, her cuma-cumartesi gecesi huzur operasyonu gibi... En azından istiklal caddesi'nde sol tandanslı dergi satan veletleri ve çirkin kızları görmezdik uzunca bir süre. Özgürlüklerin bu ülkeye fazla geldiği vurgulanırdı.

Uykum gelmese uzatacağım daha...

Ulan ne kukuymuş be! Ülkeyi batıracaktı şerefsizim!

7 Haziran 2008 Cumartesi

Mevsimler Üzerine...

Sonbahar, kış ve ilkbaharın bana yaşattıklarının ardından, yazın bu ilk günlerinde geriye ve bugüne baktığımda gördüğüm;

Bıkkınlık… Değişim… Dönüşüm…

Acı... Teşhis… Tedavi…

Mutsuzlukla beslenen adam… Mutsuzluk tüküren adam… Mutlu olmak isteyen adam…

Reddetmek… Diretmek… Direnmek…

Arama… Aranma… Aramama…

Öfke… Yansıtma… Sükûnet…

Poligami… Monogami… No Woman No Cry…

İnanma çabası… Bağlanma İsteği… Güven bunalımı…

0+0 = -1

Nasıl her izlediğim film, daha evvel seyrettiğim bir başkasını çağrıştırıyorsa,

Müzik çok önceleri kulağıma erişen bir melodinin tınısını hatırlatıyorsa,

Kitaplarımın sayfa kenarlarına “bunu filanca da şöyle ifade etmişti” veya “falancadan farklı düşünüyor aynı konuda” gibi notlar alıyorsam,

Artık benim için “yeni” bir şey kalmadığı sonucuna varıyorum hayatımda…

Bununla da bitmiyor…




Karşıma çıkan her iyi (olduğu öngörülen) insanda, potansiyel kötülük hissediyorum. İyi olduğuna inanmıyorum, öyle dursa da.

Karşıma çıkan, tanıştığım her kadında fitne ve yalan duyumsuyorum, ne kadar içten, doğal ve samimi davransalar da, o ölçüde yapmacık, adi ve riyakâr olduklarını biliyorum.

İş yerimde herkesin fitne tohumları attığını izliyorum tüm ilişkilerde, kendisini süt gibi temiz lanse eden insanların hem de.

Süleyman Peygamber’in sözlerini yazmıştım uzun zaman önce.

Göreceğim her şeyi gördüm ben.

Bir loser değilim. Kaybettiklerim [her ne kadar olumsuz da olsa] bana çok şey kazandırdı. Duygusal ve zihinsel zenginliğim, tüm zararlarımı sigortadan karşılıyor.

Güven hariç.

O gidince, külliyen ve ebediyen gidiyor.

Muvakkat değil, müebbed.

Bir narsist, böyle bir muhasebede “güven hissimi tümüyle yitirmişsem kaybeden ben değil, ötekiler, güvenmediklerimdir” diye düşünür.

Güvenemiyorum artık.

Bu bir zarar sayılmaz.

Olsa olsa “ziyan” denir.

Peter Gabriel’in Kate Bush ile yaptığı bir düet vardı, don’t give up şarkısı. Senelerdir hep dolmuştur gözlerim dinlerken o şarkıyı… Artık o da bana Slayer gibi geliyor… Kirpiğim dahi kımıldamıyor.

Bıktım artık…

Yaz mevsimine ayak bastığımız şu günlerde, idrak ediyorum ki, geride kalan (2007 senesindeki) sonbaharı ben aslında bir ilkbahar gibi yaşamışım, onu takip eden kış, deneyimlediklerimle/yaşadığımı zannettiklerimle yaz hüviyetine bürünmüş, ardından gelen ilkbahar ise aslında bir güzmüş benim için.

Kuzey yarımküre ilk günlerinde olduğumuz haziranı yaşayıp yaza girebilir.

Ben kişisel kışımın eşiğinde durduğumu biliyorum şu an.

“Bir Yaz Gecesi Rüyası” başkalarının olsun, ben “Bir Kış Masalı” işliyorum.

Önceki kışlardan, kendini arada bir tekrarlayan karlı ayazlı aylardan farklı bu mevsim… Zemherir gibi bir kış, benzerlerinden öte, derinde, bin beter.

Bir insana, kadına, olaya karşı duyulan öfkeden ötürü kaynaklanan bir tepki değil…

Çok daha genel… külli… ciddi… ezici… daimi…

Etiketlemeye, hüküm vermeye pek meraklıdır insanlar, “hasiktir lan bal gibi de loser’sın işte” diyebilir kimileri... Çok da sikimdeydi ne söyledikleri, anlamamak veya yanlış anlamak aynı kapıya çıkan iki yoldur sonuçta, anlatmak, açıklamak bile zûl geliyor artık. Nef’i ne kadar loser’sa ben de o kadar loser’ım.

Ey dil hele âlemde bir âdem yoğ imiş
(Ey Gönül, bu alemde bir insan yokmuş.)
Vâr ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş
(Varsa da, gönül ehline yakın kimse yokmuş.)
Gam çekme hakîkatde eğer ârif isen
(Siktir et eğer bilge biriysen)
Farz eyle ki el'ân yine âlem yoğ imiş
(Farzet ki bu alem hiç olmadı zaten.)


"ilahi, kimsesizlikten bunaldım, âşina yok mu?
vatansız, hânümansız bir garibim... mültecâ yok mu?
bütün yokluk mu her yer? bari 'yok!' der sada yok mu?"

Der bir başka şair… Ben artık “var olmayacağına” kat’i olarak kanaat getirdim. Benim için yok…

Doğrusu bu ya, biri “Var” olsun diye gerçekliğimi, doğrularımı inkar ettiğim zamanlar oldu.

Ruhumu sattığım oldu…

Duygularımı buruşturup çöpe attığım…

Bedenimi pazarladığım…

Kendimi yok saydığım…

Hepsi boş…

Her şey anlamsız…


Porphyre Eglantine ne güzel demişti Hiçliğin Türküsünde,

"Koca bir çölde
Sonsuz bir kum denizinde,
Arıyorum
Yitik yolu arıyorum
Bulamadığım bir yolu.
Bir orada, bir burada
Bütün yönlerde ruhum
Bulamıyor aradığını.
Bu korkunç boşlukta
Bu sonsuz boşlukta,
Her yanım kum
Alabildiğine parlak, boğucu
Kumlar uzanıyor çevrenin sonuna değin
Sonra bir ses duyuyorum
Tatlı, gür ve kahredici
Diyor ki bana:
"Yitik bir ruh sanıyorsun kendini sen!
Bir ruh sanıyorsun kendini
Yanılıyorsun. Bir ruh değilsin gerçekte
Yitmiş de değilsin
Bir hiçsin yalnızca
Yoksun sen."

Değmez ki, çünkü var olan her şey yalan, göstermelik, basit ve adi. Gülümsemeler. Kelimeler. Bakışlar. Dokunuşlar…

Sahte tüm bunlar, samimiyetten, dürüstlükten fersah fersah uzak.

Hüküm vermeye, yargılamaya pek meraklı kimileri, şimdi de “için dışına aksetmiş senin, herkesin kendin gibi görmeye başlamışsın, hiç de bile, 'men dakka, dukka' demişler, sana senin çok sevdiğim gibi Latince bir değişle cevap verelim ve sen de onu sok götüne, “pravis omnia prava” pislik ancak pislikten tad alır, Unutma Oğuz, sen istedin bu hale gelmeyi” diye laf geveleyecekler.

Ne gördüler ki onlar, ne bilecekler…

“Urfa’da okusford vardı da biz mi gitmedik” diyen öküz gibi ben de söyleyeyim, masamda Namlı’nın bal-kaymağı vardı da, ona arkamı dönüp tercih mi ettim keçiboynuzunu?

Açlığını bastırmak nevinden kendimi uyuşturmaktı benim yaptığım…

Ama ne güzel demiş Üstad? “Yüz binlerce ad söylese de maksadı, dileği hep Yusuftu. Acıkırsa onun adını söylerdi. Tok olursa onunla doyar, onun kadehinden sarhoş olurdu…”

Ben de bir Yusuf aradım hep…

Sarıya boyalı taşları bana altın diye yutturanların hiç kabahati yok mu peki? Ya delik sandalı bana sağlam diye kakalayıp açıklara salanların? Ağzı kırık bardakla bana şarap ikram edenlerin? Çatal dille beni öpenlerin?

Bu halimi görüp “Şeytan azapta gerek” diye gülümseyenlere derim ki, Şeytan hep şeytan değildi, hikâyenin başında İblistir onun adı… İblis kelimesinin etimolojisinde ümitsizlik vurgusu yer alır. Şeytan olarak adlandırılması ise (etimolojik olarak şeyn’ kelimesinden gelir,bozulmuş, sapmış anlamına gelir) çok sonradır. Ezelden beri “böyle” değildim elbette. Mevsimler değişiyor, ve tabii ben de.

Yapımda ve yayında emeği geçen [bu hale gelmeme katkıda bulunup az ya da çok götüme koyan] herkese teşekkürlerimi sunarım.


Sadece benim için söylüyor Slayer,

Close your eyes
Look deep in your soul
Step outside yourself
And let your mind go
Frozen eyes stare deep in your mind as you die

Close your eyes
And forget your name
Step outside yourself
And let your thoughts drain
As you go insane... go insane


2 Haziran 2008 Pazartesi

Ortaya Karışık, 1,5 porsiyon...


Şu yazıda bahsi geçen, benden bir yaş büyük olduğu için abi dediğim “aksakallı nur yüzlü” iş arkadaşımla seçmiş olduğu hayat yolu, karakteri ve duruşu çok benzeşen, ideal aile erkeği/babası eski bir dostum aradı cumartesi günü, mutlaka görüşmemiz gerektiğini söyledi ısrarla. Bir tuhaflığı olduğunu hissettiğimden randevuleştik, aynı gün öğleden sonra Özsüt’te kendisini beklediğim masaya oturur oturmaz merhaba bile demeden ağzından çıkan ilk cümle şu oldu:

“Van Basten, Dassaev’e o golü attığında henüz doğmamış bir kız benim ağzıma sıçıyor.”
“Ben seni evli ve iki çocuk babası, mutluluk timsali bir adam olarak biliyordum?”
“Evet… Öyleydim. Yardımına ihtiyacım var.”


Eşini, annesini, tüm yakınlarını tanırım… Benim gibi bir psikopattan yardım isteyecek kadar şaşırmış yolunu… Yirmilik bir çıtır yıkmış şatosunu, küçücük bir gedikten sızan su sele dönüşüp boğmuş adamı…

“Kadınlar konusunda uzman sensin, ilk defa başıma geldi böyle bir şey ve acı çekiyorum” dedi.

Erkek orospuluğu konusunda bir sertifikam eksikmiş…

O’na anlattıklarımdan ve tavsiyelerimden sonra yolunu aydınlattığımı söyleyip özgüvenli ve mutlu bir şekilde ayrıldı yanımdan. Bense bu konuşmanın yapılabileceği danışman yetkinliğinde/tecrübesinde olduğum için mutsuz kaldım geride.

Van Basten - what a goal


***

İmza İncelemesi dersinde hocanın söylediği, aslında plastik sanatların ve yaratıcılığın her aşamasında geçerli: Genel karakteristikler elbette aynı kalıyor ama bir insan aynı imzayı iki kere atamaz; formu aynı kalsa da mutlaka kimi farklar olacaktır, hızından genişliğine, eğiminden büklümlere kadar… Resim de böyle, kaligrafi de, heykel de, hat da. Aynı çizgiyi iki defa çizemeyiz bile.
Haneke’nin yaptığını biri bana izah etsin o zaman. “Amerikalılar altyazı okumaktan hazzetmiyorlar ve Almaca da bilmiyorlar, anadillerinde izlesinler ve para kazanayım” diye mi Funny Games U.S.’i çekti bu adam? Virgülüne kadar aynı bir film neden çekilir? Yoksa bu, yönetmenin kendisine karşı meydan okuması [challenge] mıdır? Veya “Bundan daha iyisi olamaz” mı demek istiyor adam bize? Ona zaten itirazım yok, 1997'deki ilk versiyonu izlemiş ve iman etmiştik.
19 yaşımda İstanbul’u ilk terk ettiğim günü anımsıyorum, iki ay sonra şehre dönmüştüm birkaç günlüğüne. O vakitler Yeni Otogar'dan değil, Topkapı’daki korkunç terminalden kalkıyordu otobüsler. Nefret ettiğim, şehrin göbeğinde devasa bir çıban gibi gördüğüm eski otogara iki ay sonra geldiğimde o keşmekeşin ortasında olmaktan duyduğum inanılmaz huzuru unutamam, minibüs şöförünün ağzındaki tükürükleri saçarak saydırdığı küfürleri şiir keyfinde, aralıksız çalan kornaları müzik gibi dinlemiştim… Haneke’nin Funny Games U.S.’ini de öyle. Böylesi bir filmi izlerken sürekli gülümsememin başka bir açıklaması yok.

***

Doktorada içimde bulunduğum dört kişilik bir grubun hazırlayacağı ödev için bipolar kişilik bozukluğu (manik-depresif) olan bir kadının kaleminden yazılmış olduğunu varsaydığımız (kadının tuttuğu) günlük metinlerine ihtiyacımız vardı, “metinleri ben yazarım, siz öteki işlere bakın” dedim ve blogumdan birkaç paragraf alıp önlerine koydum grup arkadaşlarımın. Okuduktan sonra ilk soruları “bunları nereden buldun?” oldu.

“Eee… Ben yazdım bunları…”

Biri psikolog, diğeri biyolog, ötekisi de avukat.

Psikolog yalnız kaldığımız ilk fırsatta, “onları sen yazdıysan, çok acil tedavi görmen gerek, yanlış anlama ama kesinlikle hastasın sen” dedi. Yazarken çok eğlendiğimi söylediğimde başını iki yana sallayıp “yutturamazsın” havasında kaşlarını kaldırmayı ihmal etmedi.
Biyolog benimle konuşmamaya çalışıyor, uzak ve mesafeli durmaya başladı. Üzerine gitmiyorum elimden tamamen kaçırmayayım diye.
Avukat önüme secde edecekti neredeyse, bayıldı kız.

Şimdi; psikolog tipim değil zaten, ama biyologun kankası.
Biyologta onu ilk gördüğüm eylül ayının başından bu yana gözüm var, ocaktan beri de yüzüğünü çıkardı, fıstık gibi hatun ama saf biraz.
Avukat şeytan gibi zeki ama o da tipim değil.

Biyologu ayartmak için psikologa hasta olmadığımı ispatlamam gerektiğini düşünüyorum. Son birkaç derstir psikologa şebeklik yapmaktan bunaldım… Yutmuyor.

Ama zaten hasta olmadığıma ben de inanmıyorum ki…

***

Sayfanın yan tarafındaki anket sonuçlarına ne zaman gözüm ilişse, aklıma Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi geliyor…

***

Youtube’u izleyebilmek için bilgisayarın DNS ayarlarını değiştirdim, böylece youporn’un engeli de kalktı. Bir hafta kadar izledikten sonra youtube gene kapandı. Ama bu arada youporn hala açık. Nuri Bilge Ceylan “yalnız” kelimesini kullanmıştı, ama Türkiye yalnız bırakılmış bir ülke değil, kafasını soktuğu kumda “Türke Türkten başka yoktur dost millet” şarkısını söylemeye çalışan yalnızlığı tercih etmiş bir ülke.

***

Chris de Burgh’un geçen hafta verdiği konsere iki biletim olmasına rağmen elinden tutup götürebileceğim bir sevgilim olmadığı için gitmedim. Ulan bu blogta yüzlerce post kadınlar üzerine yaşadığım maceralar hakkında yazıldı çizildi ama CdB konserine götürebileceğim kimsem yok be… Bu yazıyı Üstad’ın şu yazısını okumadan yazmış olmam da pek ironik doğrusu.

***

Ve tabii, Pucca için özel paragraf: Bu defa da google’a “pucca temalarının gormek istiyorum” yazan biri gelip benim blogumu ziyaret etmiş. Neden kimse Gregor Samsa’yı ararken bana uğramıyor, neden bunu, şunu veya onu arayanlar, pudra veya talisman bağımlıları değil de, Pucca takıntılı tipler karıştırıyor blogumu bilmiyorum. Gelsinler, arasınlar, pucca'yı bulurlarsa bana da söylesinler :)