25 Haziran 2008 Çarşamba

Acı Üzerine... İkinci Bölüm.

En sevdiğim, gerek karakteri gerekse performansıyla çok beğendiğim memurlarımdan birisi MS hastası. Bu hastalık hakkında bugüne dek çok fazla bilgisi olmayan biri olarak, sürekli gözetim ve sona ermeyen bir tedavi süreci ile rahatsızlığın kontrol altında tutulabildiğini sanıyorken, bugün bambaşka şeyler öğrendim.

T., hastalığın atak döneminde rapor alınca dün, bugün öğleden sonra aradım kendisini, hem personeliyle ilgili-alakalı bir yönetici gibi görünmek, (Oğuz Bey aradı dedirtmek) hem de samimiyetle nasıl olduğunu, yapabileceğimiz bir şey olup olmadığını sormak için. Ulaşamadım, bu arada yanıma gelen ve başka bir derdi olan M. benimle konuşmasını bitirdikten sonra, birden konu iş yoğunluğu, raporlu ve izinli olan personel sayısının çokluğu ile bu durumun yarınki Almanya milli maçında Türkiye’nin yetersiz kadrosuna ne kadar büyük benzerlik gösterdiğine geldi, daha doğrusu ben getirdim lafı… M.’nin suratı ansızın ciddileşti, bir saniye önceki gülümsemesi silindi gitti yüzünden.

“Efendim, o kızın durumu çok kötü” dedi başını iki yana sallayıp.

“Elimden gelen her şeyi yapıyorum, izin isteyip de geri çevrildiği olmadı, çok güzel iş çıkartıyor, hem de düzgün biri, umarım bir an evvel iyileşir” dedim.

Başını iki yana sallamaya devam etti M., bir an duraklayıp kısa ve öz bir cümle sarfetti:

“O kız ölecek.”

Aptal aptal baktım yüzüne… Devam etti aynı soğuk yüz ifadesiyle:

“Benim babam da aynı hastalıktan vefat etmişti. MS’in tedavisi yok. Hastalığın dereceleri var, ilaçlar, kortizon filan kullanılıyor ama bunlar hep daha ağır bir seyir göstermesini engellemeye yönelik, yoksa iyileştirmiyor. İşin kötüsü, T.’nin vücudu ilaçlara cevap da vermiyormuş, çok konuştum kendisiyle bu konuda. Aslında o kızın durumu çok kötü.”

M.’nin babasını MS’ten kaybettiğini de bilmiyordum, iyice salak oldum o an. Bir an sustuk karşılıklı.

“Bacaklarının tutmadığını söylemişti bana ataklar sırasında…” diyecek olup durdum.

M., bu hastalığı iyi biliyordu gerçekten… “ayaklardan, bacaklardan başlıyor… Sonra yukarılara çıkıp, eller, boyun derken, hiçbir kası kullanamıyor insan, en sonunda da ölüyor” dedi.

O anda aklıma şu soru geldi: Ben bu kıza -6 aydır çalışıyor birimimde- acaba kaç defa bağırdım veya kötü davrandım şeklinde düşündüm. Anımsayamadım, ama yapmışımdır kesin diye de geçirdim içimden. Göğsümün ortasında bir sızı belirdi.

“Daha çok genç bu kız ya…” diye itiraz edecek oldum…

Onaylarcasına başını salladı M, 26-27 yaşındaki biri için çektiği bu hastalığın çilesi çok fazlaydı… Bu arada dikkatimi çeken birim içerisindeki kişilerle olan ilişkilerinde buz kalıbı gibi duran ama yaptığı her işte soğukkanlı katil edasıyla gayet profesyonel çalışan M’nin sesindeki insani vurguydu, o kızın hastalığını kişiselleştirmiş, belki de kaybettiği babasının ıstırabıyla özdeşleştirmişti… Çıktı odadan sonra, ben tekrar T.’yi ararken. Bu defa çok daha samimi bir duygu hakimdi içime. Açtı telefonu T.

“T, nasılsın, nasıl oldun? Biraz düzelme var mı?”

“Hayır efendim, maalesef. Biz de evden çıkıyorduk şimdi, doktora gitmek için. Kayınvalidem de geldi beraber gideceğiz.”

“Nerede doktor? Hangi hastaneye gideceksiniz?”

“Göztepe’de.”

“Karşıya mı gideceksiniz?”

“Evet, oradaki bir doktora görünmek istiyorum, hiç iyi değilim”

“Araba var mı peki? Sizin eviniz Esenler’deydi di mi?”

“Araba yok, maalesef… Gideceğiz işte yavaş yavaş.”


Evden çıkmamasını, kendisine araç göndereceğimi söyledim. Ne kadar mütevazı biri olsa da, hayır, gerek yok diyemedi, sadece zahmet etmeyin gibi bir söz çıkabildi ağzından, doğrusu bu ya, kız konuşurken bile öyle zorlanıyordu ki.

Şoförü çağırdım, durumu anlattım kısaca. T’yi aramasını, evden almasını, doktora götürmesini söyledim. Pek çok durumda verdiğim talimatları angarya gözüyle görüp suratını asan adam, tek kelime bile etmedi, ikiletmedi de, çıkmadan hemen önce T’nin hastalığının çok ciddi olduğunu, MS hastası olduğunu öğrendikten sonra internetten hastalık hakkında her şeyi okuduğunu, ayrıca benden habersiz olarak gece vakti bile fenalaşsa, kendisini hastaneye götürebileceğine dair T’ye teminat verdiğini söylediğini itiraf etti –ki, bunu kesinlikle yapmaya hakkı yok. Hemen ardından da çıktı, T’nin evine doğru.



Odada salak bir adam yalnız kaldı. Güya yöneticiydi, ama aslında hiçbir bokun farkında değildi.

Bir çalışanının ne kadar ağır bir hastalığı olduğunun aylardan beri bilincinde olmayan bir adamdı o.

İnterneti sadece haber veya oto alım-satım için kullanan bir memuru bile MS’in ne olduğuna dair tafsilatlı bilgiyi interneti karıştırarak bulmuşken, pornodan, oyundan, oynaştan başını kaldırıp da bir defa olsun google’da bu konuda bir search yapmayı aklına getirmemiş bir odundu kendisi.

Mesai devam ediyordu, ama dayanamadı, kapısını kilitledi ve ağlamaya başladı.

“Ben bu kıza bağırdım mı hiç yaaa” diye sorup duruyordu kendine. Öylesine ağır bir hastalığı olan birinin yaşadığı fizyolojik acı ve rahatsızlığın aslında dehşetli bir psikolojik travmaya sebep olacağını düşünüyordu o sırada. Ve o adam hiçbir şeyin farkında değildi.

Çağrışım dünyası gereğinden fazla kalabalık biri olarak, olayları unutamamak gibi bir problemim var. Bir tetikleyici yetiyor, hafızamda zincirleme reaksiyonlar yaratmaya.

Geçen sene, üyesi olduğum bir sitede telefonumu bulan bir bayan, beni aramıştı:


“Oğuz Bey?”

“Evet, Oğuz Bey kiminle görüşüyor?

“Ben H., numaranızı internetten buldum, bir hastaya acilen trombosit gerekiyor, vermek için uygun musunuz?

Tabii, hangi hastanede, ne zaman gibi ayrıntıların ardından,

“O zaman ben size bir telefon numarası vereyim, İ. bey ile görüşün lütfen, hasta yakını o” demiş ve telefonu kapatmıştı.

Hastaneye gittiğimde İ. bey ile buluştum, geçmiş olsun, kime lazım gibi detaylardan sonra 7 yaşındaki oğlunun lösemi olduğunu, trombositin ona gerektiğini öğrendiğimde içim burkulmuştu. Konuyu dağıtmak için beni arayan H. hanımın kim olduğunu sordum o sırada;

“H. hanım’ın oğlu ile benim oğlum aynı odada kalıyordu, maalesef oğlunu iki gün önce kaybetti” diye cevapladı.

Bu nasıl bir dumur olmaktır, anlatması zor. Bir insan iki gün evvel çocuğu yitirir, ama tüm ıstırabına rağmen hala böyle mi savaşırdı acısıyla?


Çağrışımlar birleşiyor bir noktada…

M., babasını MS yüzünden kaybetmişti. O buz gibi adam, aslında sanıldığı kadar da soğuk ve katı değildi...

Az evvel, 23,51’de beni arayan şoförüm, “T.yi şimdi evine bıraktım efendim, doktor iki ay heyet raporu almasını, 25 gün boyunca serum tedavisi….” diye devam ederken anlatımına, normalde uyuz veya “bu saate kadar beni evime yollamadın ya alacağın olsun” havasında bir ses tonuyla konuşması gerekirken, sesinde mutluluk ve sükunet vardı, çünkü O’nun da genç eşi kalbinden rahatsız, kapakçıklarında çok ciddi bir sorun var. [Bir işe yaramış olmanın verdiği mutluluk, gerçekten ihtiyaç sahibi olan birine verilen destek...]

H. Hanım, henüz çok taze acısıyla İ. beyin çocuğuna trombosit bulmak için canla başka koşturuyordu.


İşte bu durum, şu yazının yorumlarında bir yerde geçen “acı kardeşliği”dir.


Okulda bir kız vardı, birkaç hafta önceye kadar neredeyse bir sene boyunca it gibi davrandığım... Katalitik soba kadar boyu ve oturduğum berjer koltuk kadar da götü olan, antipatik, yapmacık bir tipti, her derse geç kalıp sinir sinir konuşmasıyla da iyice gıcık olmuştum ona. Birkaç hafta evvel ne mi oldu? İstiklal’deki Özsüt’te oturmuş her zamanki pastamı yerken ben, bir an gözüme ilişti caddede yürürken; yalnız değildi, Uzun boylu genç bir adam kızın omzuna tutunup ağır aksak adımlamaya çalışıyordu kalabalığın arasında caddeyi; kördü, gözleri görmüyordu. Yüz hatları kızın kopyası gibiydi, ya abisi, ya da kardeşi… Kızın yüzü, delikanlının yüzü... öyle mutsuz bir ifade vardi ki ikisinde de... O sırada kız hakkındaki tüm olumsuz düşüncelerim tuzla buz oldu, gitti, yerine merhamet geldi.

Çocukluğum hastalıklarla geçti benim, ameliyatlar, aylarca evden çıkamamalar filan. Ama işte, sağlığım yerinde çook uzun zamandır. Ailem çok şükür sağlıklı, en azından her şey kontrol altında. En hasta olan annem bile bugün bana telefon edip “yarın ne yapacağım ben ya, aynı saatte hem milli maç var, hem Yaprak Dökümü’nün son bölümü, hem de Komik Oyunlar (Funny Games]. Hangisini seyredeceğimi şaşırdım” diye mızmızlanıyorsa, O da maşallah iyi demektir.

Bu gece vakti, insan olarak ne kadar zayıf olduğumu idrak ettiğim zamanlardan biri... Yok Tanrı müsvetteseyim, yok über kere übermensch'im... Siktir oradan salak... Koyayım kendi götüme. Seneca “acılar ve ıstıraplar, erdemin ve dayanıklılığın sınanması için bir fırsattır.” der. Tanrı’ya dua ediyorum ki beni sınamasın, bana ve yakınlarıma ne hastalık, he bela, ne de üstesinden gelinemeyecek dert vermesin.

…Ve yaşadığım ruhsal – zihinsel karmaşanın yarattığı bunalımların ne derece salaklık olduğunu anlama yetisi versin bana. (Şu an elimde bira ile Tanrıya yakarmak da tam bana göre…)

24 yorum:

  1. Oğuz seni arıyorum fakat muhtemelen meşgulsün, beni ara, bildiğim çok iyi bir MS doktoru var.
    Belki bir işe yarar.

    YanıtlaSil
  2. İnsanlar ancak acı çekerek kardeş olmayı, birbirlerine merhamet duymayı becerebildikleri için mi acı hayatlarımızdan eksik olmuyor acaba?

    YanıtlaSil
  3. En doğal yazın olmuş bu Virgilius..
    İçten gelen.. Umut da var hem içinde insanlığa dair.. Bazen ben de kendimi sınıyorum başkalarının bana olan davranışlarıyla.. Takdir ediyorum "Ben de bunu yapardım.. " diyorum ama bazen de kendimden utanıyorum.
    "Acılar ve ıstıraplar, erdemin ve dayanıklılığın sınanması için bir fırsattır." Öyle gerçekten de.. Kimse sınanmasın .

    YanıtlaSil
  4. hastalıklar ve ölümler maneviyatımızı ve davranışlarımızı gözden geçirmemiz için zemin hazırlayandır.böyle böyle davranışlarını kontrol altına alabiliyor insan.

    YanıtlaSil
  5. Kazalar ve hastalıklara ben de hiç yabancı değilim bilirsin. Annem ben on altı yaşındayken kaza geçirip komaya girmişti, anlatmışımdır sana. O yüzden hastalıklardan nefret ederim. Hasta ziyaretine gidemem. Baş sağlığı dileyemem ben. "Hasta" insanların yanından da hemen kaçmaya çalışırım, her ne kadar kendimi suçlasam da, durum bu.

    Sürekli aynı yere parmak basmışsın bu arada; kızın hasta olduğunu öğrendikten sonra, ona bağırıp bağırmadığını düşünmüşsün, sokaktaki kızın yanındaki gözleri görmeyen çocuğu fark ettikten sonra kendini kötü hissetmişsin vs. Neden? Yani neden hasta olduklarını ya da zor bir hayat sürdürdüklerini öğrendikten sonra vicdanımız ses vermeye başlıyor ki?

    YanıtlaSil
  6. herşeyi bilmek imkansız, yeri ve zamanı gelince öğreniyorsun bilmediğin şeyleri, doğuştan donanımlı olsaydık, bilseydik, o "an" öğrendiğimiz şeyler bu kadar etki yapmazdı kanımca sende bende onda.

    günlük telaşelere kapılıp, o kadar sıradan şeylerle uğraşıp, o kadar boktan şeylere kafamızı takıyoruz ki, günümüzü kendimize zehir ediyoruz, senin yaşadığın deneyime benzer bir deneyim, balyoz gibi vurup toparlıyor bizi.
    ama bi süreliğine. bu da geçecek, bu da unutulacak.:(
    sonrasında yine hatırlatan, hatırlatacak tatsız şeyler olacak.o da geçecek.

    hofff...

    şükür yine halime, sağlıklıyım ben ve çevremdekilerde...

    hep başkalarının acılarından, üzüntülerinden feyiz alarak şükrediyoruz, "neyseki benim başımda böyle bir şey yok, şükür halime" diyoruz ya, film orda kopuyor bi de bende.:///
    kızıyorum kendime yine.

    keşke herkes mutlu, mesut ve sağlıklı olsa...

    bişey var ve zaman ilerledikçe gelip bizi buluyor.

    YanıtlaSil
  7. aydan atlayan kedi, belki haklısın, insana özgü/insanî bir yan var acı çekmekte...

    karoshi, ben her zaman doğal yazarım. Bu arada, haddim olmayarak takdir ettiğim bir yanın bu senin, "sınavlarında" gösterdiğin başarı yani. Ne demişti Hamlet Horatio'ya: "for thou hast been, As one, in suffering all, that suffers nothing"

    talisman, tanrı kavramı çok tuhaf bir şey.

    pudra, mezarlıklar bazen ilginç olabiliyor, gezmek, görmek, hatta eskilerin ifadesiyle tefekkür etmek için: Ama hastaneler öyle değil... orası bambaşka bir alem...

    borsalino, insanların acılarına veya hayatlarındaki zorluklara şahit olmak, onları taktığımız kulplardan, yapıştırdığımız etiketlerden, haklarındaki kabul ve öngörülerimizden soyuyor, çıplak bırakıyor karşımızda ve "insan" olduklarını görüyoruz ansızın. Ne kadar "insan" olduğumuzu da sorgulamaya başlıyoruz.

    mathy, aynı ırmakta ne zaman yıkandık ki...

    YanıtlaSil
  8. yok bu sorunun bi cevabı. :(
    var ama yok...

    YanıtlaSil
  9. Bu bahsettiğin ruh haline yabancı değilim, birinin zor durumunu görünce daha önceki davranışlarımızı gözümüzün önüne getirip bir çeşit suçluluk duymak. Samimi bir duygu olsa da aynı zamanda çok bencilce diye düşünüyorum. " 'Ben' kötü bir insanmışım ki bu durumdaki birine kötü davranmışım." İşin ucunu dönüp dolandırıp kendimize vardırma huyundan vazgeçmek mümkün değil herhalde.

    YanıtlaSil
  10. Man prays and prayer fashions man.
    Schuon

    YanıtlaSil
  11. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  12. hastalıkla yaşayanlar rağmenleriyle yaşıyorlarsa, işyerinde beğenilen bir eleman olacak kadarlarsa, bırakalım tüm ölümlüler gibi acınmadan yaşamayı, gerekiyorsa azarlanmayı tatsınlar...
    yaşanan bazı farklar yeterince acıdır zaten.

    YanıtlaSil
  13. Samatara o kadar güzel yazmışsın ki seni alkışladığımı bilmeni istedim yazdıkların aklıma Stefan Zweig'in acımak la ilgili söylerini getirdi.

    "İki çeşit acımak vardır. Bunlardan, gerçekten kalbin sabırsızlığından başka bir şey olmayan, duygusal ve güçsüz biri, yabancı bir felaketin üzücülüğünden elden geldiğince çabuk kurtulmak ister; bu acımak, acıya ortak olmak değil, yabancı bir felaketten içgüdüsel olarak korunma çabasıdır. Duygusalllıktan uzak ama yaratıcı olan öteki ise gerçek acımadır; o ne istediğini bilir. Gücünün sonunda kadar ve hatta o sonun sınırlarını aşsa bile, tüm acılara katlanarak, o felakete ortak olmaya kararlıdır."

    YanıtlaSil
  14. la santa roja;
    bencillik değil bu, en büyük ve önde gelen sorumluluğumuz vicdanımıza yönelik olan. O nedenle çember dönüp bizi buluyor.

    lilith;
    Schuon'u ne zaman duysam kendimden kaçmak istiyorum.

    Maya Monoke;
    T. ile konuştum, Yeni doktordan pek memnun ve ona güveniyor. Şu an kafasını karıştırmak istemiyorum. Polente de bir başkasından bahsetmişti, eğer sakıncası yoksa -gerektiğinde alternatif olarak değerlendirilmek üzere- bana o kişi ile ilgili bilgileri mail atarsan çok sevinirim. İlgin için teşekkürler.

    samarata;
    yazdığın yorumu anlamak için dört defa okumak zoruda kaldım, üçüncü okuyuşumun sonunda acaba salaık mıyım diye de düşünmedim değil. Ama dördüncü de gözlerim açıldı kocaman ve "evet ya, işte bu!" diyebildim kendime... Teşekkür ederim, harika bir yaklaşım...

    YanıtlaSil
  15. keske hayatin bu yanini hic unutmasak da insanlarin hic bir zaman kalbini kirmasak ama insanoglu ne yazik ki oyle yapmiyor.

    utandim yazini okuyunca. insanlar olum/yasam savasi veriyorken derdimizi hepsinden ustun goruyoruz. bu da insanligin laneti belki de.

    YanıtlaSil
  16. Dün Çapa Hastanesindeydim, bir yakınımız kısmi felç geçirdi. Konuşamıyordu. Ona "İyisin, iyileşeceksin" dedikçe biz, mavi gözleri dolu dolu oldu. Cevap veremiyordu, kuş gibi çırpınıyordu. O çırpındıkça benim içimde bir kuş can çekişti. Sonra da şifalar dileyerek çıktık yanından. Elini tuttum tüm kalbimle. Yapabildiğim tek şey de buydu zaten.

    Yapabileceğin şeyleri yap. Kalanı için söz yok söylenecek.

    YanıtlaSil
  17. O eli tutmak çok önemliydi emin ol Bahtsız Bedevi. Senin için azdı ama o kişi için gerçekten önemliydi..

    YanıtlaSil
  18. Virgilus.. Bambaşka olmuşsun..

    YanıtlaSil
  19. birşeyler canımı gerçekten yakmıyorsa sebebi hastanede geçirdiğim o dayanılmaz günlerdi.karşımda bir kolunda serum diğerinde kan ünitesiyle ve de belirsizlikle yatan can(ın) parçasına hiç bir şekilde müdahale edmemek sadece sabırla beklemek yaşanılan diğer bütün sıkıntıları anlamsız kılmaya yetiyor ..sağlık olsun da gerisi yalan şımarıklığımız işte..off be virgilius

    YanıtlaSil
  20. fiyakalı sözüm yok:) Ankara.da bir Suna ben ve sizi okumayı çok seviyorum...hep olun...bilin istedim.

    YanıtlaSil
  21. bazen işle ilgili birini arayıp, hızlı hızlı, öfkeli konuşur ve içinden bana küfür edip etmemesini hiç önemsemezdim.yıllarla birlikte, tecrübe de biriktirince, artık şunu düşünmeye başladım. insan o an hasta olabilir, yakınını kaybetmiş olabilir. biri arıyor, salak, sulak konuşuyor.bir insanın hayatı söz konusu olunca; neyin önemi kalıyor ki?

    bu kadar insanlıktan uzak olmasaydık, belki de bu kadar çok acıya da gerek olmazdı. ama kader neden bazılarımızı seçiyor dersleri için?

    YanıtlaSil
  22. an(ı)lık en güzelini söylemiş, şımarığız, tüm evren bizim yörüngemizde dönüüyor zannediyor, buna da içten içe inandırıyoruz kendimizi. Sonra birden "daaankk!" ediyor bazı şeyler. Hanya'yı konya'yı anlıyoruz bir olayla karşılaştığımızda, derken yavaş yavaş unutuyoruz gene.

    suna: yazdıkların onur verici, teşekkürler.

    YanıtlaSil
  23. Merhamet sadece kendimizi iyi hissetmek içindir "oh iyi ki onun yerinde değilim" demek için. Şöyle köpüklü bir kahve söyleyip (içiyorsan) bir de sigara tellendirip gökyüzüne bakmak ve "elimden ne gelir" diye hayıflanmaktan öteye geçmez aslında hissettiklerimiz. Merhametten değil insanlıktan yapıyorsan yaptığın yardımı hatta yardım da değilse o senin için, o zaman değeri daha fazla. Ve (bence) herkes kendi hikayesini yaşar, bağırılacaksa da bağırılacaktır. (İnsanca olan da zaten herşeyi bağırmadan yaptırabilmek değil mi? [bu cümle anlamsız oldu biraz farkındayım ama böyle]) Ve "ay, yapabileceğim bir şey var mııı?" deyip de telefonu kapatanlar da genelde hiç bir şey yapmazlar zaten. Tecrübe ile sabit. Ne bileyim, içimden bunları yazmak geldi işte. Yazılarınızı sevdim, doğal, akıcı. Aklınıza sağlık...

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!