2 Haziran 2008 Pazartesi

Ortaya Karışık, 1,5 porsiyon...


Şu yazıda bahsi geçen, benden bir yaş büyük olduğu için abi dediğim “aksakallı nur yüzlü” iş arkadaşımla seçmiş olduğu hayat yolu, karakteri ve duruşu çok benzeşen, ideal aile erkeği/babası eski bir dostum aradı cumartesi günü, mutlaka görüşmemiz gerektiğini söyledi ısrarla. Bir tuhaflığı olduğunu hissettiğimden randevuleştik, aynı gün öğleden sonra Özsüt’te kendisini beklediğim masaya oturur oturmaz merhaba bile demeden ağzından çıkan ilk cümle şu oldu:

“Van Basten, Dassaev’e o golü attığında henüz doğmamış bir kız benim ağzıma sıçıyor.”
“Ben seni evli ve iki çocuk babası, mutluluk timsali bir adam olarak biliyordum?”
“Evet… Öyleydim. Yardımına ihtiyacım var.”


Eşini, annesini, tüm yakınlarını tanırım… Benim gibi bir psikopattan yardım isteyecek kadar şaşırmış yolunu… Yirmilik bir çıtır yıkmış şatosunu, küçücük bir gedikten sızan su sele dönüşüp boğmuş adamı…

“Kadınlar konusunda uzman sensin, ilk defa başıma geldi böyle bir şey ve acı çekiyorum” dedi.

Erkek orospuluğu konusunda bir sertifikam eksikmiş…

O’na anlattıklarımdan ve tavsiyelerimden sonra yolunu aydınlattığımı söyleyip özgüvenli ve mutlu bir şekilde ayrıldı yanımdan. Bense bu konuşmanın yapılabileceği danışman yetkinliğinde/tecrübesinde olduğum için mutsuz kaldım geride.

Van Basten - what a goal


***

İmza İncelemesi dersinde hocanın söylediği, aslında plastik sanatların ve yaratıcılığın her aşamasında geçerli: Genel karakteristikler elbette aynı kalıyor ama bir insan aynı imzayı iki kere atamaz; formu aynı kalsa da mutlaka kimi farklar olacaktır, hızından genişliğine, eğiminden büklümlere kadar… Resim de böyle, kaligrafi de, heykel de, hat da. Aynı çizgiyi iki defa çizemeyiz bile.
Haneke’nin yaptığını biri bana izah etsin o zaman. “Amerikalılar altyazı okumaktan hazzetmiyorlar ve Almaca da bilmiyorlar, anadillerinde izlesinler ve para kazanayım” diye mi Funny Games U.S.’i çekti bu adam? Virgülüne kadar aynı bir film neden çekilir? Yoksa bu, yönetmenin kendisine karşı meydan okuması [challenge] mıdır? Veya “Bundan daha iyisi olamaz” mı demek istiyor adam bize? Ona zaten itirazım yok, 1997'deki ilk versiyonu izlemiş ve iman etmiştik.
19 yaşımda İstanbul’u ilk terk ettiğim günü anımsıyorum, iki ay sonra şehre dönmüştüm birkaç günlüğüne. O vakitler Yeni Otogar'dan değil, Topkapı’daki korkunç terminalden kalkıyordu otobüsler. Nefret ettiğim, şehrin göbeğinde devasa bir çıban gibi gördüğüm eski otogara iki ay sonra geldiğimde o keşmekeşin ortasında olmaktan duyduğum inanılmaz huzuru unutamam, minibüs şöförünün ağzındaki tükürükleri saçarak saydırdığı küfürleri şiir keyfinde, aralıksız çalan kornaları müzik gibi dinlemiştim… Haneke’nin Funny Games U.S.’ini de öyle. Böylesi bir filmi izlerken sürekli gülümsememin başka bir açıklaması yok.

***

Doktorada içimde bulunduğum dört kişilik bir grubun hazırlayacağı ödev için bipolar kişilik bozukluğu (manik-depresif) olan bir kadının kaleminden yazılmış olduğunu varsaydığımız (kadının tuttuğu) günlük metinlerine ihtiyacımız vardı, “metinleri ben yazarım, siz öteki işlere bakın” dedim ve blogumdan birkaç paragraf alıp önlerine koydum grup arkadaşlarımın. Okuduktan sonra ilk soruları “bunları nereden buldun?” oldu.

“Eee… Ben yazdım bunları…”

Biri psikolog, diğeri biyolog, ötekisi de avukat.

Psikolog yalnız kaldığımız ilk fırsatta, “onları sen yazdıysan, çok acil tedavi görmen gerek, yanlış anlama ama kesinlikle hastasın sen” dedi. Yazarken çok eğlendiğimi söylediğimde başını iki yana sallayıp “yutturamazsın” havasında kaşlarını kaldırmayı ihmal etmedi.
Biyolog benimle konuşmamaya çalışıyor, uzak ve mesafeli durmaya başladı. Üzerine gitmiyorum elimden tamamen kaçırmayayım diye.
Avukat önüme secde edecekti neredeyse, bayıldı kız.

Şimdi; psikolog tipim değil zaten, ama biyologun kankası.
Biyologta onu ilk gördüğüm eylül ayının başından bu yana gözüm var, ocaktan beri de yüzüğünü çıkardı, fıstık gibi hatun ama saf biraz.
Avukat şeytan gibi zeki ama o da tipim değil.

Biyologu ayartmak için psikologa hasta olmadığımı ispatlamam gerektiğini düşünüyorum. Son birkaç derstir psikologa şebeklik yapmaktan bunaldım… Yutmuyor.

Ama zaten hasta olmadığıma ben de inanmıyorum ki…

***

Sayfanın yan tarafındaki anket sonuçlarına ne zaman gözüm ilişse, aklıma Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi geliyor…

***

Youtube’u izleyebilmek için bilgisayarın DNS ayarlarını değiştirdim, böylece youporn’un engeli de kalktı. Bir hafta kadar izledikten sonra youtube gene kapandı. Ama bu arada youporn hala açık. Nuri Bilge Ceylan “yalnız” kelimesini kullanmıştı, ama Türkiye yalnız bırakılmış bir ülke değil, kafasını soktuğu kumda “Türke Türkten başka yoktur dost millet” şarkısını söylemeye çalışan yalnızlığı tercih etmiş bir ülke.

***

Chris de Burgh’un geçen hafta verdiği konsere iki biletim olmasına rağmen elinden tutup götürebileceğim bir sevgilim olmadığı için gitmedim. Ulan bu blogta yüzlerce post kadınlar üzerine yaşadığım maceralar hakkında yazıldı çizildi ama CdB konserine götürebileceğim kimsem yok be… Bu yazıyı Üstad’ın şu yazısını okumadan yazmış olmam da pek ironik doğrusu.

***

Ve tabii, Pucca için özel paragraf: Bu defa da google’a “pucca temalarının gormek istiyorum” yazan biri gelip benim blogumu ziyaret etmiş. Neden kimse Gregor Samsa’yı ararken bana uğramıyor, neden bunu, şunu veya onu arayanlar, pudra veya talisman bağımlıları değil de, Pucca takıntılı tipler karıştırıyor blogumu bilmiyorum. Gelsinler, arasınlar, pucca'yı bulurlarsa bana da söylesinler :)

12 yorum:

  1. allah göneriyo diyorum inanmıyosun :P

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Virgilius,

    Aynı çizgiyi aynı spesifikasyonda birden fazla çizemezken, sonsuz olasıkları "potansiyel" cebinde tutan aynı günleri yaşıyor olmak bir çeşit mucize olsa gerek :)

    Gerçi bir çizgi birden fazla kez çizilmemeli zaten, çizmenin sonsuz şekli var. Bazıları aynılığın mükemmelliğine çok yaklaşabilir. Düz çizgide uzmanlaşmışlardır. Ama bizim gibi "yumak" çizmeyi benimsemiş yaratıklar için çizgi yığınlarından oluşan yumağın aynılığını bir kez daha yakalamak gerçekle bağlantımızı koparacak son nokta olabilir.

    Ama bu kaos teorisinin de bir parçasıdır. Düzensizliğin sonsuz döngüsünün bir yerinde aynı düzensizlik tekrarlamaya başlayarak kaçınılmaz düzene doğru gider. Bu yüzden camda süzülen bir su damlası görürsen mutlaka bir parmak atıp müdahele etmek lazım ki, düzensiz bağladığı yolculuğunu düzenle bitirmesin.

    Kadın milletinin fazla dolaşmış beyin kıvrımlarından ortaya dökülen tezahürler için kendini hırpalamaya değmez.

    Birileri normal dağılım curve'ünde, confidence dışında kalan defect'i oluşturmak zorundadır.

    Pazar günü Beşiktaşta, bir apartmanın önünde camdan fırlatıldığını tahmin ettiğim puzzle parçaları gördüm. Benim puzzle'ımın parçalarından ise özgün bir kolaj çalışması yapmıştım. Harika oldu.

    Fatih Terim çok konuşuyor.

    Psikolog ve Psikiyatr'lar, senin gibi "hasta" dedikleri tiplere oldukça fazla özendikleri için tedavi edip kendi saflarını çoğaltmaya çalışan diplomaları sosyal topluluk uyumlandırma sorumlularıdır çoğu zaman.

    YanıtlaSil
  3. pucca, o zaman isyanım google'a değil, kaderime:)

    sevgili sindar, seninki alternatif-ortaya karışık olmuş, rus salatası yapmışsın...
    Bazen belli bir noktaya ulaştıktan sonra, o yolun geri dönüşü de yoktur. Devam etmek gerekir. Zaten duramazsın da, sen duracak olsan sanki tüm varlık ters istikamette hareket eder ve seni gene o sona iter/çeker.
    Aylar süren sessizliğinden sonra Manowar kokulu sözleri bloguna yazınca endişelenmiştim, ama hala "hastalar" hakkında konuşurken "biz" dediğine göre, aynı "hafif çatlak" kızsın sen. :)

    YanıtlaSil
  4. Konsere neden senin koca göğüslü ütücüyü götürmedin yahu? O da mı gitti?!?

    YanıtlaSil
  5. "Neden kimse Gregor Samsa’yı ararken bana uğramıyor"

    sanırım gregor samsa yı bulduktan sonra başka bir şeye ihtiyaç duymadıklarından.

    tevazü mü? o ne?

    YanıtlaSil
  6. La santa roja, bir yanlış anlama var, düzelteyim: 1- ütücü, sevgili değildi. Ütü yapıyordu, dolaşıyorduk, bu arada başka şeyler de yapıyorduk. 2- konser önceki haftasonuydu. CdB'ye insan ne arkadaşıyla, ne de ütücüyle gitmek ister, sevgili lazım. 3- geride bıraktığımız perşembe günü ütücü ile görev tanımında çıkan bir takım pürüzler nedeniyle mukaveleyi iptal ettik. Gene annemle pazarlık yapacağım yani ütüler için.

    Gregor, harikasın!

    YanıtlaSil
  7. virgilius,
    ben gregor'a yazdığın yorumlardan bulup, bir süredir okuyorum blogunu.
    siyah zemin üzerine beyaz karakterler gözlerime zarar ama okuyorum. değişsen şunu, nasıl olur?

    YanıtlaSil
  8. Ahaha okuyucularının gözlerini sev, onları koru virgilius :p

    YanıtlaSil
  9. Makas, kıyamam gözlerine... Yakında değiştiririm arka planı, sen beni takip et yeter ki.

    La Santa Roja, neydi özkü sözümüz, "hiç bir göz O'nu göremez ama O bütün gözleri görür."

    YanıtlaSil
  10. Virgilius, o kadını bağla. Başka bişi demiyorum.

    Bu arada ben İstanbulist.

    YanıtlaSil
  11. o koşsun peşimden, istanbulist. Ben de başka bir şey demiyorum.

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!