Alselm Kiefer, “Bir Katedral Yaratmak” başlıklı tartışma konulu kitapta şöyle buyurur: “Büyük bir havuz, büyük ve karanlık bir birikinti var; ve bunun içinde neyin yüzdüğü görülmüyor. He şey caiz ve liberal, her şeyin yüzmesine izin var.”
Büyükçe bir kitabevinden içeriye girdiğinizde binlerce kitap saldırır üzerinize, kimi cılız, kimi feminen, kimisi davudî, bazısı çocukça veya sarhoşçasına bir sesle “beni beğen, beni al, onu alma, başkalarına bakma” diye haykırır kendi çapında… Ne kadar çok kitap var! Boy boy, çeşit çeşit, sıra sıra, ne ararsan! Bilim kitapları, din kitapları, felsefe kitapları, çocuk kitapları, her nevi edebiyat kitabı, sanat kitapları, tarih kitapları… İçlerinde hatıralar, anlatılar, biyografiler, denemeler, seyahatnameler, politika, psikoloji, sosyoloji, roman ve öyküler, cinsellik, tıp, mizah, spor, ekonomi, hukuk, komplo teorileri, kişisel gelişim konulu onlarca değişik tür olan kalabalık bir ordu gibi! Hele bir de bestseller raflarına bakmaya cesaret ederseniz “Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri” isimli enteresan eserin başlığı yankılanır zihninizde… Aman tanrım, ne kadar çok kitap, ne kadar çok saçmalık, sayısız boktan sayfalar bir güzel ciltlenmiş, rengarenk kapakların içinde duruyor raflarda! Kim yazar bunları, kim yayınlar, kim para verir, ve zamanını harcayıp/ziyan edip okur, konu bu değil… “Her kör satıcının bir kör alıcısı vardır” mı demeli, yoksa Brueghel’in enfes “Körün Kılavuzu Kördür” isimli tablosunu mu anımsamalı müstehzi bir gülüşle?
Hep Johannes Gutenberg yüzünden…
İlk ve ortaçağlarda, tıpkı bugün olduğu gibi eline kağıt (veya parşömen) ve kalem geçiren her insan bir şeyler yazıyordu, karalıyordu, bunda garipsenecek bir yan yok, herkesin söyleyeceği bir şeyler var ve belki yalnızlıktan dolayı bunu içindekileri döktüğü kağıtlarla paylaşır kişi, ya da Nietzsche misali kendisini bir dağı yamacındaki mağarada yaşarken bilinmeyi isteyen bir hazine şeklinde düşünür ve “keşfedilmek” ister, her ne sebeple olursa olsun, yazarlardı işte eskiler… Kimisinin çiziktirdiği sayfalar insanları derinden etkilerdi, bu defa “yazıcılık” işin içine girer, aynı eserin yeni nüshaları kopya edilirdi, beğeni sürdüğü müddetçe bu kopya işlemi de artar, derken başka lisanlara çevrilir, bu defa takdir ve beğeni diğer milletlere de yayılırdı… Homeros’un, Hesiod’un, Platon’un, Aristo’nun, Vergilius’un, Erasmus’un ve benzeri yüzlerce büyük amcanın eserlerinden tutun, Dante’si, Boccacio’su, Shakespeare’i, Vyasa’sı, Lao Tse’si ve daha nice ağabeyler hep bu şekilde başladılar “yazın” hayatlarına… O derece yetkin olmayanların yazdıkları da bir güzel tuvalet kağıdı oluverirdi, çünkü “ay ne salak şeyler yazmış bu” denilir ve artık ne kopyalamaya gerek kalırdı, ne de başkalarının okuması için günler boyu yazım emeğine… Saçma sapan şeyleri okumayacak kadar akıllıydı eskiler…
Derken 15 yy.da bir Alman çıktı piyasaya, sıçtı ortalığın ağzına, öyle bir halt işledi ki, artık okuyucuların “tabii” beğenisi değil, yayıncı tercihi, reklam ve eleştirmenlerin yönlendirmesi gibi “tuhaf” ve “doğal olmayan” kavramlar girdi hayata…
Hazin olan şu ki, bir kitapçıya girdiğinizde, 99,5% fuzuli kitabın arasına saklanmış, sesini duyuramayan ve “aradığın bende gizli” diyemeyecek kadar gururlu 0,5% kitaba ulaşmanız mucizelere kalmış oluyor…
“Neden klasikleri okuyorsun?” diyenlere cevap olsun bu yazı.
28 Eylül 2006 Perşembe
27 Eylül 2006 Çarşamba
Üzeri alçıyla sıvanmış freskler...
"Bir zamanlar bir şehzade vardı, bebeklik çağında kendi şehrinden sürülmüş, bir ormancı tarafından büyütülmüş ve bu şartlar altında olgunluk çağına erişmiş olduğu için, kendisini birlikte yetiştiği bu barbar ırka mensup birisi zannediyordu. Bir gün babasının vezirlerinden biri onu buldu ve ona kim olduğunu anlattı, ve böylece kendi kimliği hakkında yanlış fikirlerinden kurtuldu ve anladı ki, kendisi aslında bir prenstir. İnsan ruhu da böyledir diye devam ediyor Hindu filozof, içinde bulunduğu şartlar yüzünden kendi karakterini yanlış anlar, ta ki bir üstad kendisine gerçeği açıklayıncaya kadar, o zaman kendisini tanır ve anlar ki, aslında bir Brahma'dır."
(H. D. Thoreau, Doğal Yaşam ve Başkaldırı - Walden-)
(H. D. Thoreau, Doğal Yaşam ve Başkaldırı - Walden-)
25 Eylül 2006 Pazartesi
Quo Vadis?

Önce Bir Haber:
İspanya'nın Deportivo takımında forma giyen İsrailli kaleci Dudu Aouate'nin, Yahudilerin en önemli bayramı olan "Kefaret Günü"ne (Yom Kippur) denk gelen lig maçında oynayıp oynamamasıyla ilgili yaşanan polemik, maç saatinin değiştirilmesiyle aşıldı. La Liga'nın 5. haftasında 1 Ekim'de Real Sociedad ile Deportivo arasında oynanacak ve normalde saat 20.00'da başlaması gereken maç, kaleci Aouate'nin İsrail'de yaşadığı polemikten dolayı kulübünün talebiyle 18.00'a alındı.
Yahudilerin en kutsal bayramı olan "Kefaret Günü"ne (Yom Kippur) denk gelen maçı oynamaması için ülkesinden tenkit alan Aouate, İsrail'de hükümet ortaklarından dinci Şas Partisi'nden milletvekili Iaacov Margui'nin, İsrail Futbol Federasyonu'na gönderdiği mektupla, Milli Takım'dan çıkarılma riskiyle karşı karşıya kalmıştı.
Yahudilerin hiçbir aktivitede bulunmayıp sadece dua ettikleri Kefaret Günü, güneşin batımından itibaren başlayıp ertesi gün güneşin batımına kadar sürerken, Deportivo kalecisi Auoate'nin sorun yaşamaması için çözüm, Real Sociedad maçını 2 saat öne alarak güneş batmadan maçı bitirmekte bulundu.
http://www.hurriyet.com.tr/spor/5137178.asp?m=1&gid=112&srid=3438&oid=5
Sonra Bir Film:
İsrail’in önde gelen yönetmenlerinden Amos Gitai’nin 2002 senesinde Altın Palmiye'ye aday olmuş, bundan başka pek çok ulusal ve uluslar arası festivalde gösterilmiş, çeşitli ödüller almış filmidir Kedma… Anlamı “Doğuya Doğru.” Konusu ve kurgusu itibariyle belgesel kıvamında, 2. Dünya Savaşı’nın bitiminde, yeryüzünün çeşitli yerlerinde iki bin yıldır dağınık bir biçimde sürgün hayatı sürmüş Yahudilerin diasporadan “Arz-ı Mev’ud”a dönmelerini anlatır film, kimi Rusyadan, kimi Polonyadan, kimisi Almanyadan on binlerce Yahudi kendilerine Hz. Musa zamanında vaad edilmiş kutsal topraklarına dönmektedir, o topraklar ki, babaları, dedeleri, dedelerinin dedeleri, dedelerinin dedelerinin dedeleri, etc, bu günün, yani dönüşün aşkıyla yaşamış ve ömürlerini tüketmişlerdir. Bu aşkı, hayali, tutkuyu her zaman ve her vakit dile getirmiştir Yahudiler, öyle ki düğün törenlerinde bile şu ayetleri dile getirmek mecburidir Museviler için:
'Ey Kudüs, eğer seni unutursam, Sağ elim kurusun. Seni anmaz, Kudüs'ü en büyük sevincimden üstün tutmazsam, Dilim damağıma yapışsın! ' (Zebur, 137: 5 ve 6)
İşte Kedma, bu hayalin gerçekleşmesini konu eden bir film. İki defa sinemada izleyip, yıllar sonra filmin ana karakteri Yanush’un film sonunda gözyaşları ve ağzından akan salyalar içerisinde irad buyurduğu tiradı özleyince, tekrar seyredesim gelmişti, uzun arayışlardan sonra bulamayıp ümitsizliğe kapılmak üzereyken (canikom) polente imdada yetişti neyse ki.
Sürgünden dönen (deplasman takımı) Yahudiler militia haline getirilmiş ve (ev sahibi) Araplarla savaşır bulmuştur kendileri, arada bir İngilizlerle de çatışmaktadırlar. Yanush'un tiradi aşağıdadır, buyurun okuyalım:
“Bizim tarihimiz bile yok. Bu gerçek, bizim bir tarihimiz yok. Bunu İbranice nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum, ama böyle, tarihimiz bizim için yazıldı ama böyle olmasını biz istemedik, tarih bir halk için yazılır, ama söyleyin bizim neyimiz var? İstesek de, istemesek de bizi mecbur ettiler, bu yüzden buna ve bu tür şeylere karşıyım, benim için yok, bunu ne kadar reddettiğimi bilemezsiniz, bizim tarzımız değil bu, ben hepsine karşıyım bunların, hiç birini tanımıyorum. Düşünmeye çalışın, tarihimiz zulüm, iftira, işkence, bunlardan meydana getirilmiş, şehitlikten meydana getirilmiş, bunu göremiyor musunuz? Öylesine sıkıcı, ilgi çekmeyen şeyler ki; zafer, hareket... Bunlar; kahramanlar, fatihler yok, inanın yok, yalnızca kovalanan, sızlanan, ağlayan zavallı, biçareler var ortalıkta, sürekli yaşamlar için yalvaran insanlar var. Musevi tarihinin çocuklara öğretilmesini yasaklayacağım, ne için? Onlara şöyle söyleyeceğim, "Ülkemizden kovulduğumuz gün, tarihi olmayan bir halk olduk." Ders bitti bu kadar! Acılarımıza dayanma tarzımızın kahramanca olduğunu söylüyorlar, kahramanlığın canı cehenneme, bunu kim ister ki, çare kalmayınca bu bir çaresizlik kahramanlığı olur, istesin veya istemesin herkes kahraman olabilir, anlıyor musunuz? Ve bu tür bir kahraman herkese şunu anlatacaktır, “Sessizce nelere katlandım, bakın, kim bundan daha iyi bir şey yapabilirdi ki?” Görüyorsunuz acı çekiyoruz, ve bundan oldukça zevk alıyoruz, hepimiz, hepimiz… Çünkü o (acı) olmazsa biz var olamayız. İşte söylemek istediğim bu, acı çekmek, acı, acı, acı… Böylece bizim için keder neşeden daha önemli hale geliyor, esareti kurtuluşa, düşü gerçeğe tercih ediyoruz, umudu geleceğe yeğliyoruz, hep böyle devam ediyor, bu korkunç bir şey, gerçekten korkunç bir şey, bizi Musevi yapan şey acı çekmek, anlayabiliyor musunuz? Bir türlü kaderimize hakim olamıyoruz, bunun bir anlamı var, “bizi asla hiçbir güç bölmeyi başaramaz” demek istiyoruz, çünkü “gücün sınırları vardır ama acı çekmenin sınırı yok, bizi yok etmeyi başaramazsınız.” Sürgün, şehitlik ve Mesih. Bu üçü birleşik halde, yani Museviler asla kurtuluşu bilemeyecekler, yani Yahudiler kurtuluşu asla bilmez, sürekli olarak ülkeden ülkeye dolaşmaya devam ederler, ama nefret de onları takip eder, bu onların en değerli hazineleri, Kudüs’ten bile değerli, bunu nasıl da severler, nasıl da tutunurlar büyük bir inatla! Sürgün bizim piramidimiz! Temeli şehitliktir, tepedeyse Mesih var… İki bin yıldır çılgınlığa batan milyonlarca insan, tüm bir millet! Ne takdire değer, ne korkunç bir hak! Şuursuzluk noktasında korkunç bir delilik bu, amacı olan bir delilik: Mesih’e olan inanç! Mesih her şeyi kökünden değiştirmeye varan basit bir efsane sadece, oysa Filistin veya başka bir yere gitmeliydiler… Evet, başka bir yere gitmeliydiler, gelecekleri için plan yapmaya, evet, plan yapmaya zorlanmalıydılar, (ama hayır) Mesih gelecek ve her şeyi bir an evvel yoluna koyacak! Ufacık bir şey yapmamız bile yasaklanmış, cennetten biri gelip bizi kurtarıncaya kadar! Sonsuza dek sürgün kalacağız… Bence İsrail artık Musevi ülkesi değil, şimdi değil, gelecekte hiç olmayacak, Bunu zaman söyleyecek… Her şey yapıldı, mahvoldu, bitti. Her şey sona erdi…
Yukarıdaki haberi okudunuz, öteden beri İsrail’in dünyadaki en katı ve tahammülsüz şeriat devletlerinden biri olduğu yargısını destekleyen bir içerik taşıyor, futbolcularını İspanya’da bile rahat bırakmayıp adamı milli takımdan çıkartmakla tehdit ediyorlar, polemik birkaç zıpçıktı veya “biz Mesih gelmeden kurulmuş bu İsrail Devleti’nin varlığını tanımıyoruz, devletimizi yeniden sadece Mesih gelip kurabilir, siz ne zannediyorsunuz kendinizi?” diye parazit yapan ultra-radikal Museviler tarafından yapılmıyor, hükümet ortağı bir milletvekili olaya resmî olarak müdahale ediyor.
Aynı ülkede bir yönetmen, kutsal ve dokunulmaz nitelikteki bir konuda, çevirdiği filmin ana karakterine alıntıladığım tiradı söyletiyor. Mesih için efsane diyor, Arz-ı Mev'ud hakkında "başka bir yere gitmeliydiler" diye düşünülmesi bile (bizim anayasadaki benzer ifade ile, "teklif dahî edilemez") ağır günah olan beyanda bulunuyor. Bir halt da olmuyor işte… Adamın filmi kendi ülkesinde de ödül almış hatta.
Şimdi Elif Şafak’ın kitabında geçen kimi cümlelerin yurdumuzda yarattığı saçma sapan gerginliği bir daha düşünelim. Yardıma ihtiyaç duyarsak iki özlü sözden birini seçebiliriz.
# 1: Ne Mutlu Türküm Diyene (Mustafa Kemal Atatürk)
# 2: Türk Milletinin %70’si aptaldır. (Aziz Nesin)
22 Eylül 2006 Cuma
Goya masum, o zaten kafayı yemişti.
...
Blood turning black, the change has begun (Kan siyaha dönüşüyor, değişim başladı)
Feeling the hatred of all damned in Hell (Cehennemdeki tüm lanetlilerin nefretini hissederken) Blood turning black, the change has begun (Kan siyaha dönüşüyor, değişim başladı)
Flesh starts to burn, twist and deform (Etin başlıyor yanmaya, buruşmaya ve bozulmaya)
Eyes dripping blood realization of death (Gözlerin akıyor, hak vâki oluyor apaçık)
Transforming of five toes to two (Beş parmağın ikiye iniyor)
Learn the sacred words of praise, hail Satan (Şeytan'ı meth-ü senâ et, selam dur O'na)
(Slayer, Altar Of Sacrifice, 1986)
Buyurmuş arkadaşlar... Satanistleri çok seviyorum, duygu ve düşüncelerini çok keyifli bir şekilde ifade ediyor bu cici kardeşlerimiz... Aslında olaya tersten bakarsak, KALIYUGA'nın tam göbeğinde olduğumuzun bir göstergesidir bu ve benzeri şarkılar, sonuçta dünya öyle saçma sapan bir hale geldi ki, had safhada gizlilik ve mahremiyet arz etmesi gereken Satanizm gibi sefil ve korkunç karşı-inisiyatik (counter-initiation) oluşumlar dahi hiç çekinmeden, korkmadan mevcudiyetlerini zahir kılabiliyorlar insanlara... Neden? Düşünce ve ifade özgürlüğü safsatasıyla izahı mümkün değil bu durumun, sadece "saklanmalarına" gerek yok artık, herkes diabolic bir dünyada yaşadığını farkına varmayacak ölçüde kanıksamış halde, "ol mâhiler ki deryâ içredürler, deryayı bilmezler" misali, bizler de kötülüğün, kötünün krallığında sürdürdüğümüz bu yaşamdan başka bir hayatı hayal dahi edemez olduk...
Ortaçağda bir satanistin varlığı açığa çıkarsa ne olurdu? En iyi ihtimalle Cayır cayır yakılırdı, avam muhtemelen satanizmin ne menem bir meret olduğunu bilmezdi bile, ama adı üstünde, Satanizm! 1486 senesi gibi oldukça geç bir tarihte dahi, Malleus Maleficarum (Cadı Çekici demek) başlıklı inanılmaz bir metin neşredilebilmiş, üstelik tüm ayrıntılarıyla bir cadının tespitinden, uygulanacak cezalara, hatta cezayı infaz edecek kişilerin yol masraflarının nasıl karşılacağına kadar tüm detaylar yazıya dökülmüş, ve sonuçta bu bir geyik değil, binlerce masum insan (ve arada bir kaç da cadı) şiddetli cezalara çarptırılmış... Neden, Şeytanla işbirliği yaptığı şüphesi yüzünden! Okuduğunuz blog bu eylem/uygulamanın doğruluğu, yanlışlığı üzerine karalanmıyor, ama bir şeyler ters, insan KÖTÜ bir şeyi tercih etme hürriyetine sahip olsa da, bununla övünme, hadi onu da geçtik, APAÇIK KÖTÜ OLANI İRŞAD VE TEBLİĞ hakkına sahip değildir, Satanistler hep vardı, ve hep olacak, ama hiç bir vakit "AHAN DA BEN SATANİSTİM" dememişlerdi tarih boyunca...
Tüm ezoterik öğretilerde sembolizm en üst seviyede kullanılan evrensel bir dildir. Satanizm gibi fuzuli bir öğreti bile kendisini sözlerle değil, sembollerle ifade etmiştir yüzyıllar boyu, çünkü gizlidir öncelikle, ve daha da önemlisi Üstad'ın dediği gibi "...dil insan aklının tam bir aletidir, bir aracıdır ve mümkün olduğu kadar tam olarak aklın çizdiği yolu izler ya da o yolu yansıtır; aksine sembolizm ise gerçekten 'sezgiye dayanır' (intuitive) bu da çok doğal olarak entellektüel ve akıl üstü sezgiye bir dayanak noktası teşkil etmesi hususunda, sembolizmi dilden kıyaslanmayacak ölçüde daha elverişli kılar. İşte kesinlikle bunun içindir ki sembolizm her inisiyatik öğretimin en yetkin ifade biçimini teşkil eder..." [René Guénon] Diğer bir değişle simgeler kullanarak hem dışarıdan gelecek ölümcül tehlikelere karşı kendilerini emniyete alacaklardı, hem de anlamlarını sadece kendilerinin bildiği bu sembollerle tören ve ayinlerini devam ettirebilecekleri gibi, bir üst-dil ile iletişim/irtibat kullanabilmeleri mümkün olacaktı.
İşte, Kaliyuga öyle bir zaman aralığı ki, semboller dahi ayağa düşüp avamın elinde birer oyuncağa dönüşüyor, kutsal (veya karşı-kutsal, mesela satanizm gibi bir rezilliğe ait) kavramlar bile lay lay lom oluveriyor...
Genesis 1:5'te geçer, And the Light shineth in Darkness; and the Darkness comprehended it not.
(Ve Nur parladı, ama Karanlık O'nu anlamadı)
Artık Karanlık'ın anlaması için bir mum ışığı dahi yok evrende... Hiç bir şey yok, zifir...
Buyrun cenaze namazına...
Ne Güzel Yemektir Musakka... (Patlıcan ve Can)
Yüzeye bırakılmış –tadını her zaman merak ettiğim- yemlere doğru hareketlendi telaşla kıvrılarak, kabarcıkların arasından slalomlarla süzüldü çabucak ve birkaç ısırık aldı feci acıkmış bir halde… Beğenmedi mi, iştahı mı kaçtı, yoksa midesi mi bulandı bilemem, kısa kesti ziyafeti, derinlere bırakıp kendisini, gene tur atmaya başladı hapsolduğu akvaryumda, boş gözlerim izlerken onu… Derken bir an titredi, hem de cüsseciğinden beklenmeyecek kadar şiddetli, sarsılma denilebilecek denli sert, ardından kasılma ve nihayet bir yaprak gibi salınarak yüzeye çıkma, tadına baktığı öğlen yemeğinin ortasına… Masada akşam yemeği yerken geçirdiği spazmla başı tabağına düşen ve patlıcan musakkaya gömülü bir halde teslim-i ruh eden yaşlı kadın misali…
Balıklar da ölür.
Ve saksıya gömülür...
Balıklar da ölür.
Ve saksıya gömülür...
19 Eylül 2006 Salı
Müzik Ruhun Gıdasıdır.
Cascaded darkness walls, (Kat kat karanlık duvarlar)
Closing on me. (Kapanıyor üstüme)
Nailed shut but my eyes still see. (Sımsıkı çivilenen gözlerim gene de görüyor her şeyi)
Severe anguish as my body evolves. (Şedîd ıstırapla genişliyor bedenim)
The pain of life after death it resolves. (Ölümden sonra hayatın acısı ile eriyor sanki)
Emptiness in twilight's rebirth, (Alacakaranlığın yeniden doğuşundaki boşluk gibi)
The faint sounds of shoveled earth. (Üzerine küreklerle toprak atılan dünyadan gelen baygın sesler)
Madness growing as your mind dissolves, (Delilik had safhada, aklın mülga olurken)
Merely secret in my dreams. (Yalnızca bir sır, rüyalarımda gizli)
Night grows cold, twilight's near, (Gece sarıyor buz gibi, alacakaranlık yakın)
On the edge of madness the wounds are sheared. (Çıldırtmanın sınırında acısı yaraların)
Forms of hanging, flesh shredded carcass (Türlü türlü idam şekilleri, kıyılmış insanların bedenleri)
No spared breath. (Bir soluk [almaları] dahi esirgenen)
Imprisoned in a shell, ready to explode. (Bir kabukta hapsolmuş, hazırlar infilaka)
Dead soul, (Ruh ölü)
Stone cold, (Taşlar soğuk)
Out into the night. (Gecenin içine doğru)
Voices inside my head (Kafamın içindeki sesler)
Hold me under. (Sımsıkı tutuyor beni)
Voices oppress. (Sesler zulmediyor)
Like roaring thunder. (Kükreyen gökgürültüsü gibi)
An echo bouncing inside my brain. (Beynim içinde tepiniyor bir yankı)
How much can I take of the pain, (Daha ne kadar çekebileceğimi bu acıyı)
The pain! (Acı!)
A war raging deep inside my head, (Öfkeli bir savaş sürüyor kafamın derinliklerinde)
A split decision that will end with me dead. (Kafamı çatlatacak bir hüküm bu, sonuçlanacak ölümümle)
You see the agony in my eyes, (Gözlerimdeki can çekişmeyi görüyorsun)
Protruding aimless, (amaçsızca pörtlekleşmiş halde)
I think it's time to die. (Sanırım artık ölme zamanı)
A cannibal's desire feeds the fire (Bir yamyamın tutkusu ateşi besliyor)
that burns in your head. (O ateş kafanın içinde yanıyor)
Intense pain eats away at your brain, (Yoğun ıstırap beynini yiyip bitiriyor)
Thorazine pumping through your veins. (Torazin pompalanıyor, damarlarından)
Death walks inside you, (Ölüm adımlıyor içinde)
Smell death around you (Kokla onu çevrende)
Hell's evil spell takes a soul, (Cehennemin laneti bir ruha sahip oluyor)
Hear the sound of the bell (Çan sesine kulak ver)
Counting off death tolls. ([Sanki] ölüme giriş vergisini sayıyor)
Laughing as you eternally rot, (Sonsuza dek çürümüşken sen, gülecek sana)
Searching for human flesh (O, ararken hayat süren bir bedeni)
And life's blood. (Ve yaşam veren kanı)
Slayer, Live Undead, 1988
Eğlenelim Öğrenelim: Torazin; ağır psikoz geçiren hastalara verilen bir tür ilaçtır.
Closing on me. (Kapanıyor üstüme)
Nailed shut but my eyes still see. (Sımsıkı çivilenen gözlerim gene de görüyor her şeyi)
Severe anguish as my body evolves. (Şedîd ıstırapla genişliyor bedenim)
The pain of life after death it resolves. (Ölümden sonra hayatın acısı ile eriyor sanki)
Emptiness in twilight's rebirth, (Alacakaranlığın yeniden doğuşundaki boşluk gibi)
The faint sounds of shoveled earth. (Üzerine küreklerle toprak atılan dünyadan gelen baygın sesler)
Madness growing as your mind dissolves, (Delilik had safhada, aklın mülga olurken)
Merely secret in my dreams. (Yalnızca bir sır, rüyalarımda gizli)
Night grows cold, twilight's near, (Gece sarıyor buz gibi, alacakaranlık yakın)
On the edge of madness the wounds are sheared. (Çıldırtmanın sınırında acısı yaraların)
Forms of hanging, flesh shredded carcass (Türlü türlü idam şekilleri, kıyılmış insanların bedenleri)
No spared breath. (Bir soluk [almaları] dahi esirgenen)
Imprisoned in a shell, ready to explode. (Bir kabukta hapsolmuş, hazırlar infilaka)
Dead soul, (Ruh ölü)
Stone cold, (Taşlar soğuk)
Out into the night. (Gecenin içine doğru)
Voices inside my head (Kafamın içindeki sesler)
Hold me under. (Sımsıkı tutuyor beni)
Voices oppress. (Sesler zulmediyor)
Like roaring thunder. (Kükreyen gökgürültüsü gibi)
An echo bouncing inside my brain. (Beynim içinde tepiniyor bir yankı)
How much can I take of the pain, (Daha ne kadar çekebileceğimi bu acıyı)
The pain! (Acı!)
A war raging deep inside my head, (Öfkeli bir savaş sürüyor kafamın derinliklerinde)
A split decision that will end with me dead. (Kafamı çatlatacak bir hüküm bu, sonuçlanacak ölümümle)
You see the agony in my eyes, (Gözlerimdeki can çekişmeyi görüyorsun)
Protruding aimless, (amaçsızca pörtlekleşmiş halde)
I think it's time to die. (Sanırım artık ölme zamanı)
A cannibal's desire feeds the fire (Bir yamyamın tutkusu ateşi besliyor)
that burns in your head. (O ateş kafanın içinde yanıyor)
Intense pain eats away at your brain, (Yoğun ıstırap beynini yiyip bitiriyor)
Thorazine pumping through your veins. (Torazin pompalanıyor, damarlarından)
Death walks inside you, (Ölüm adımlıyor içinde)
Smell death around you (Kokla onu çevrende)
Hell's evil spell takes a soul, (Cehennemin laneti bir ruha sahip oluyor)
Hear the sound of the bell (Çan sesine kulak ver)
Counting off death tolls. ([Sanki] ölüme giriş vergisini sayıyor)
Laughing as you eternally rot, (Sonsuza dek çürümüşken sen, gülecek sana)
Searching for human flesh (O, ararken hayat süren bir bedeni)
And life's blood. (Ve yaşam veren kanı)
Slayer, Live Undead, 1988
Eğlenelim Öğrenelim: Torazin; ağır psikoz geçiren hastalara verilen bir tür ilaçtır.
18 Eylül 2006 Pazartesi
Bâki Olan Karanlıktır...

Bir hücrede yaşasam, tek odalı… Telefon, TV gerekmez… İnternetim olsun, oyun oynar, arada bir porno izlerim. Okumak istediğim kitapları getirsinler bana... Her gün kapıya bir kutu çokokrem, bir şişe su bıraksınlar… Ayda bir bira…
Ne dondurmayı özlerim, ne kadınları isterim, ne kahve çeker canım ne de martı arar gözlerim…
F tipi cezaevleri gündemde kavga konusu olarak yer ettiğinde müstehzi gülümsemiş, “bu insanlar daha ne istiyorlar, işte, bir hücrede herkesten uzak yapayalnız bir yaşam” diye dalga geçmiştim tepkileriyle…
Dünyanız sizin olsun…
16 Eylül 2006 Cumartesi
Bir Alttaki Ağıttan Yıllar Önce Yazıldı Bu...
Nefes almıyordu... Evet, emindi, ayağıyla hafifçe itmişti kontrol etmek için, diğer tarafa doğru yığılmıştı kedi yavrusu... Hala kan sızıyordu kulaklarından, bir de aralanmış çenesi arasındaki sarkan dilinin üzerinden, damla damla... Ne kadar kolaydı bir cana kıymak, irice bir sopa, havada kat edilen yarım daire ve uygun güç kullanımı ile hayvanın kafasına darbeyi indirmek yeterliydi işte... Yavru olduğundandı belki çok fazla kan akmaması, üstelik nedense darbe alan yerde bir yara veya kanama yoktu, siyah tüyleri hiç zarar görmemişti, az önce kucağında oynaşırken nasılsa, şimdi de öyleydi... Profilden ne kadar net görünüyordu henüz diş çıkarmadığı, bir bebek gibiydi bu kedicik, daha miyavlamayı bile öğrenemeden ölen... Yaramazlık yapmaya vakit bulamadan, perdelere asılıp mobilyaları tırmalama keyfine varamadan, soytarılık yapma yaşına gelmesine daha çok varken, sağ tarafına yaslanmış, patileri şekilsiz bir halde yayılmıştı halının üzerine, ölü halde... Genç kız 'ben katil mi oldum şimdi? ' diye mırıldandı... Kendisine cani demek nedense katil sıfatından daha zor geliyordu, lakin bu bir cinayetti, sebepsiz yere masum bir hayata son vermişti az önce, o zaman caniydi şüphesiz... Bir kedi yavrusunun bu kadar narin olacağını düşünmemişti, ama zaten bunu denemek için vurmuştu kafasına tereddüt etmeden... Yoksa alıp veremediği yoktu kedilerle...
Saate baktı... Cnbc-e'de sevdiği bir polisiye dizinin başlamasına fazla kalmamıştı... Bir tomar eski gazete aldı çekmeceden, banyo ile kedinin yattığı yer arasında kalan yere serdi itinayla, ne holdeki halıya, ne de banyodaki zarif halı benzeri şeylere -ki onlara ne denirdi bilmiyordu- kan damlamasın diye... Ensesinden tutup kaldırdı dili dışarı sarkan maktûlü, çabuk adımlarla banyoya yürüyüp küvete attı cansız bedenini... Nasıl da canhıraş feryatlarla miyavlardı bunu on dakika önce yapsaydı, şimdi ise sadece 'ŞPLAKK' diye bir ses gelmişti o kadar... Musluğu açtı suyu coşkunca akıtarak, sudan nasıl da kaçardı, minik tırnaklı patilerini bir aslan pençesi yapar, yaklaşanı tırmalamak için sallardı etrafa mecali olsaydı, ama şimdi tüyleri kulaklarından sızan kanın üzerinden aktığı ince bir battaniye gibiydi, gerçekten de yoktu siyam kedisi gibi, ne tatlı şeydi bu!
Biraz seyrettikten sonra mutfağa gitti, üç poşet aldı, iki tanesi önemli değildi ama biri şeffaf olmamak zorundaydı ki görülmesin içinde ne olduğu... Sağlam ve deliksiz olduklarını kontrol ettikten sonra küvete geri döndü, temizlenmiş gibiydi, işlemeye fırsat bulamadığı günahlarından arınmış bir kedi... Suyu kapattı, eski ve yırtık bir havluyla hafifçe kuruladı yavrucağı, sonra kuru gazete kağıtlarından bir kedi paketi yaptı, küçücüktü zaten, sarmaladı, şeffaf poşetlerden birinin içine koydu, ağzını sıkıca kapattı... Onu diğer poşete koydu, ötekilerden büyükçe olan renkli olana da ikinci poşeti... Mutfakta az önce yediği karpuzun kabukları getirdi, doldurdu torbaya... 'Ölüyü yıkadım, cenaze namazını da kılmalıyım acaba? ' düşüncesi bile gülümsetmeye yetti ince, biçimli dudaklarını, saate baktı, dizinin başlamasına çok az kalmıştı... Kiefer Sutherland'a bayılıyordu, ne karizmatik adamdı öyle! Namazı boşverdi, poşeti sokak kapısının dışına koydu çabucak, odasına gidip yatağına uzandı televizyonu açarak... Rahatladı, reklamlar bitmemişti hala... İyice yayıldı yatağa, canı dondurma çekti tam o sırada... Kapıcı çöp poşetlerini gece alırdı ne de olsa...
Saate baktı... Cnbc-e'de sevdiği bir polisiye dizinin başlamasına fazla kalmamıştı... Bir tomar eski gazete aldı çekmeceden, banyo ile kedinin yattığı yer arasında kalan yere serdi itinayla, ne holdeki halıya, ne de banyodaki zarif halı benzeri şeylere -ki onlara ne denirdi bilmiyordu- kan damlamasın diye... Ensesinden tutup kaldırdı dili dışarı sarkan maktûlü, çabuk adımlarla banyoya yürüyüp küvete attı cansız bedenini... Nasıl da canhıraş feryatlarla miyavlardı bunu on dakika önce yapsaydı, şimdi ise sadece 'ŞPLAKK' diye bir ses gelmişti o kadar... Musluğu açtı suyu coşkunca akıtarak, sudan nasıl da kaçardı, minik tırnaklı patilerini bir aslan pençesi yapar, yaklaşanı tırmalamak için sallardı etrafa mecali olsaydı, ama şimdi tüyleri kulaklarından sızan kanın üzerinden aktığı ince bir battaniye gibiydi, gerçekten de yoktu siyam kedisi gibi, ne tatlı şeydi bu!
Biraz seyrettikten sonra mutfağa gitti, üç poşet aldı, iki tanesi önemli değildi ama biri şeffaf olmamak zorundaydı ki görülmesin içinde ne olduğu... Sağlam ve deliksiz olduklarını kontrol ettikten sonra küvete geri döndü, temizlenmiş gibiydi, işlemeye fırsat bulamadığı günahlarından arınmış bir kedi... Suyu kapattı, eski ve yırtık bir havluyla hafifçe kuruladı yavrucağı, sonra kuru gazete kağıtlarından bir kedi paketi yaptı, küçücüktü zaten, sarmaladı, şeffaf poşetlerden birinin içine koydu, ağzını sıkıca kapattı... Onu diğer poşete koydu, ötekilerden büyükçe olan renkli olana da ikinci poşeti... Mutfakta az önce yediği karpuzun kabukları getirdi, doldurdu torbaya... 'Ölüyü yıkadım, cenaze namazını da kılmalıyım acaba? ' düşüncesi bile gülümsetmeye yetti ince, biçimli dudaklarını, saate baktı, dizinin başlamasına çok az kalmıştı... Kiefer Sutherland'a bayılıyordu, ne karizmatik adamdı öyle! Namazı boşverdi, poşeti sokak kapısının dışına koydu çabucak, odasına gidip yatağına uzandı televizyonu açarak... Rahatladı, reklamlar bitmemişti hala... İyice yayıldı yatağa, canı dondurma çekti tam o sırada... Kapıcı çöp poşetlerini gece alırdı ne de olsa...
14 Eylül 2006 Perşembe
Odin

Yokuş dik, rüzgar zemherir, karanlık zifiri, yol bozuk, ölüm sessizliği insanın ödünü patlıyor, aynı yerde bir başkasının varlığını hissetmek ise korkudan damarlarımdaki kanı donduruyor...
Olmamalıydın, gelmemeliydin, ortaya çıkmamalı, hiç görünmemeli, kalabalıkta gizlenmiş bir sır kalmalı, bilinmemeliydin, hayatıma girmemeliydin, bozmamalıydın, dokunmamalıydın...
Senden sonra tufan, yokluk, acı, hüzün, mutsuzluk, suratsızlık, asabiyet, melankoli ve karmaşa...
Artık kime "sen ibnesin, anan da *rospuydu zaten" diye küfür edeceğim, kimin başını okşayacağım, poposunu parmaklayıp sinir edeceğim, burnunu öpeceğim, kucağıma oturtup şiirler mırıldanacağım...
Kim karşılayacak beni eve geldiğimde, ve ardından ayaklarım arasında dolanıp sürünecek miyavlayarak, peşimden gelecek her nereye gidersem, yatak odamın kapısının eşiğinde durup "bak, sen istemiyorsun diye burada durdum, girmiyorum içeri, hadi ama çık artık oradan da oynayalım" diye bakacak gözlerimin içine, ben banyodayken kapıyı tırmalayacak beş dakikalık ayrılığa dayanamayarak...
Kim apartmanda ayak seslerimi duyduğunda ortalığı ayağa kaldıracak... Kapıyı açıp karşımda onu gördüğümde "Tatlişkom, tatlı şişkom, özledin mi Oğuzunu? Çok mu özledin?" diye işveli konuştuğumda neşe çığlıkları atacak...
Kim katlanacak her yaptığıma, üstüne ayağımla basmama, arada bir tekmelememe, elektrikli süpürgeyle yaptığım korku showlarına, arka ayaklarından tutup havada sallamama, tüm psikopatlıklarıma katlanıp, on dakikada affedip unutacak...
Kim tırmalayacak kollarımı, çizik çizik yapacak ellerimi...
Peki sonra kim uzun uzun yalayacak onları sevgiyle...
Kim uzun uzun şapırdatacak ağzını sütünü içtikten sonra karşıma geçip...
Kim oturmamı dört gözle bekleyip atlayacak üstüme ve uyuyacak başını göğsüme yaslayayıp...
Ben yürürken atıp kendini yere, "sev beni, ilgilen benimle, karın yok, çocuğun yok ama, benimle ilgilenme yükümlülüğün var" dercesine süzecek beni...
Ve ben nasıl sevebildim seni böylesine...
Yoktu hakkın hiç, ama hiç bir şeye...
Ne hale getirdiğini bilsen beni...
Bilme, istemem üzülmeni...
El Veda...
12 Eylül 2006 Salı
11 Eylül 2006 Pazartesi
Kitab-ı Mukaddes'i, özellikle Ahd-i Atik'i seviyorum...
1. Ve Nabukadnezzar, krallığının ikinci yılında, düşler gördü; ve ruhu sıkıldı ve uykusu kaçtı.
2. Ve düşlerini anlatmak için sihirbazlar ve falcılar ve afsuncular ve Kildaniler çağırılsın diye Kral emretti. Ve onlar içeri girdiler ve kralın önünde durdular.
3. Ve Kral onlara dedi: “bir düş gördüm, o düşü anlayayım diye ruhum sıkılıyor.”
4. Ve Kildaniler Krala Arami diliyle söylediler: “ey Kral, ebediyyen yaşa, düşü bu kullarına anlat ki yorasını gösterelim.”
5. Kral cevap verip Kildanilere dedi: “o şey aklımdan çıktı, eğer düşü ve yorasını bana anlatmazsanız, parça parça edileceksiniz ve evleriniz gübrelik edilecek.”
6. “Fakat düşü ve yorasını gösterirseniz, benden hediyeler, mükafatlarla büyük itibar alırsınız, bunun için düşü ve yorasını bana gösterin.”
7. Onlar yine cevap verip dediler: “Kral bu kullarına düşü anlatsın da yorasını gösterelim.”
8. Kral cevap verip dedi: “Gerçek o ki, vakit kazanmak istediğinizi biliyorum, o şeyin aklımdan çıkmış olduğunu biliyorsunuz.”
9. Fakat düşü bana bildirmezseniz, sizin için tek bir hüküm vardır; çünkü vakitler değişinceye kadar önümde söylemek için yalan ve bozuk sözler sarf ettiniz. Bunun için, siz bana gördüğüm düşü anlatın, ben de yorasını gösterebileceğinizi anlayayım.”
10. Kildaniler, “Yeryüzünde senin bu isteğini yerine getirecek tek kişi yoktur” diye yanıtladılar, “Kaldı ki, büyük, güçlü hiçbir kral bir sihirbazdan, falcıdan ya da yıldızbilimciden böyle bir şey istememiştir.
11. Kralın isteğini yerine getirmek güçtür. İnsanlar arasında yaşamayan ilahlardan başka krala bunu açıklayabilecek kimse yoktur.”
12. Buna çok öfkelenen Kral, Babil'deki bütün bilgelerin öldürülmesini buyurdu.
13. Böylece hepsinin öldürülmesi için buyruk çıktı. Daniel'le arkadaşlarının öldürülmesi için de adamlar gönderildi.
14. Daniel Babil'in bilgelerini öldürmeye giden kralın muhafız alayı komutanı Aryok'la bilgece, akıllıca konuştu.
15. Aryok'a, “Kralın buyruğu neden bu denli sert?” diye sordu. Aryok durumu Daniel'e anlattı.
16. Bunun üzerine Daniel Krala gidip düşünün ne anlama geldiğini söyleyebilmesi için zaman istedi.
17. Sonra evine dönüp olup bitenleri arkadaşları Hananya'ya, Mişael'e, Azarya'ya anlattı.
18. Göklerin Tanrısı'na yakarmalarını istedi; öyle ki, Tanrı onlara lütfedip bu gizi açıklasın ve kendisiyle arkadaşları Babil'in öbür bilgeleriyle birlikte öldürülmesinler.
19. Gece giz bir görümde Daniel'e açıklandı. Bunun üzerine Daniel göklerin Tanrısı'nı övdü.
20. Şöyle dedi:
“Tanrı'nın adına öncesizlikten sonsuzluğa dek övgüler olsun!
Bilgelik ve güç O'na özgüdür.
21. O'dur zamanları ve mevsimleri değiştiren.
Kralları tahttan indirir, tahta çıkarır.
Bilgelere bilgelik,
Anlayışlılara bilgi verir.
22. Derin ve gizli şeyleri ortaya çıkarır,
Karanlıkta neler olduğunu bilir,
Çevresi ışıkla kuşatılmıştır.
23. Ey atalarımın Tanrısı,
Sana şükreder, seni överim.
Sen ki, bana bilgelik ve güç verdin,
Senden istediklerimizi bana bildirdin
Ve kralın düşünü bize açıkladın.”
Daniel Düşü Yorumluyor
24. Daniel, kralın Babil'in bilgelerini öldürmeye atadığı Aryok'a giderek, “Babil'in bilgelerini yok etme” dedi, “Beni Krala götür, düşünün ne anlama geldiğini açıklayacağım.”
25. Aryok onu hemen Krala götürdü ve, “Sürgündeki Yahudalılar arasında Kralın düşünü yorumlayabilecek birini buldum” dedi.
26. Kral, öbür adı Belteşassar olan Daniel'e, “Gördüğüm düşü ve ne anlama geldiğini bana söyleyebilir misin?” diye sordu.
27. Daniel şöyle yanıtladı: “Kralın açıklanmasını istediği gizi ne bir bilge, ne falcı, ne de sihirbaz açıklayabilir.
28. Ama gökte gizleri açıklayan bir Tanrı var. Gelecekte neler olacağını Kral Nebukadnessar'a O bildirmiştir. Yatağında yatarken gördüğün düş ve görümler şunlardır:
29. “Sen, ey Kral, yatarken gelecekle ilgili düşüncelere daldın, gizleri açan da neler olacağını sana bildirdi.
30. Bana gelince, ey kral, öbür insanlardan daha bilge olduğum için değil, düşünün ne anlama geldiğini bilesin, aklından geçenleri anlayasın diye bu giz bana açıklandı.
31. “Ey Kral, düşünde önünde duran büyük bir heykel gördün. Çok büyük ve olağanüstü parlaktı, görünüşü ürkütücüydü.
32. Başı saf altından, göğsüyle kolları gümüşten, karnıyla kalçaları tunçtan,
33. bacakları demirden, ayaklarının bir kesimi demirden, bir kesimi kildendi.
34. Sen bakıyordun ki, bir taş insan eli değmeden kesilip heykelin demirden, kilden ayaklarına çarparak onları paramparça etti.
35. Demir, kil, tunç, gümüş, altın aynı anda parçalandı; yazın harman yerindeki saman çöpleri gibi oldular. Derken bir rüzgar çıktı, hiç iz bırakmadan hepsini alıp götürdü. Heykele çarpan taşsa büyük bir dağ oldu, bütün dünyayı doldurdu.
36. “Gördüğün düş buydu. Şimdi de ne anlama geldiğini sana açıklayalım.
37. Sen, ey Kral, kralların kralısın. Göklerin Tanrısı sana egemenlik, güç, kudret, yücelik verdi.
38. İnsanoğullarını, yabanıl hayvanları, gökteki kuşları senin eline teslim etti. Seni hepsine egemen kıldı. Altından baş sensin.
39. Senden sonra senden daha aşağı durumda başka bir krallık çıkacak. Sonra bütün dünyada egemenlik sürecek tunçtan üçüncü bir krallık çıkacak.
40. Dördüncü krallık demir gibi güçlü olacak. Çünkü demir her şeyi kırıp ezer. Demir gibi tümünü kırıp parçalayacak.
41. Ayaklarla parmakların bir kesiminin çömlekçi kilinden, bir kesiminin demirden olduğunu gördün; yani bölünmüş bir krallık olacak bu. Öyleyken onda demirin gücü de bulunacak, çünkü demiri kille karışık gördün.
42. Ayak parmaklarının bir kesimi demirden, bir kesimi kilden olduğu gibi, krallığın da bir bölümü güçlü, bir bölümü zayıf olacak.
43. Demirin kille karışık olduğunu gördüğüne göre halklar evlilik bağıyla birbirleriyle karışacaklar ama, demirin kille karışmadığı gibi onlar da birbirine bağlı kalmayacaklar.
44. “Bu krallar döneminde göklerin Tanrısı hiç yıkılmayacak, başka halkın eline geçmeyecek bir krallık kuracak. Bu krallık önceki krallıkları ezip yok edecek, kendisiyse sonsuza dek sürecek.
45. İnsan eli değmeden dağdan kesilip gelen taşın demiri, tuncu, kili, gümüşü, altını parçaladığını gördün. Ulu Tanrı bundan sonra neler olacağını krala açıklamıştır. Düş gerçek, yorumu da güvenilirdir.”
46. Bunun üzerine Kral Nebukadnezzar Daniel'in önünde yüzüstü yere kapandı. Ona bir sunu ve buhur sunulmasını buyurdu.
47. Daniel'e, “Madem bu gizi açıklayabildin, Tanrın gerçekten tanrıların Tanrısı, kralların Efendisi” dedi, “Gizleri açan O'dur.”
48. Sonra Daniel'i yüksek bir göreve getirdi; ona birçok değerli armağan verdi. Onu Babil İli'ne vali atadı, Babil'in bütün bilgelerinin başkanı yaptı.
49. Daniel'in isteği üzerine Şadrak'ı, Meşak'ı, Aved-Nego'yu da Babil İli'nde yüksek görevlere atadı. Daniel ise sarayda kaldı.
**************************************************
Daniel (Danyal) Kitabının 2. Bölümünde geçer bunlar... Ne enteresandır ki, Hinduizmdeki Yuga inancına şiddetle benzer bu teşbih, Krita Yuga, Treta Yuga, Dwapara Yuga ve son olarak Kali Yuga, yani Altın Çağ, Gümüş Çağ, Bronz Çağ ve Demir (Karanlık) Çağ...
Güneş altında gizli hiç bir şey yok...
2. Ve düşlerini anlatmak için sihirbazlar ve falcılar ve afsuncular ve Kildaniler çağırılsın diye Kral emretti. Ve onlar içeri girdiler ve kralın önünde durdular.
3. Ve Kral onlara dedi: “bir düş gördüm, o düşü anlayayım diye ruhum sıkılıyor.”
4. Ve Kildaniler Krala Arami diliyle söylediler: “ey Kral, ebediyyen yaşa, düşü bu kullarına anlat ki yorasını gösterelim.”
5. Kral cevap verip Kildanilere dedi: “o şey aklımdan çıktı, eğer düşü ve yorasını bana anlatmazsanız, parça parça edileceksiniz ve evleriniz gübrelik edilecek.”
6. “Fakat düşü ve yorasını gösterirseniz, benden hediyeler, mükafatlarla büyük itibar alırsınız, bunun için düşü ve yorasını bana gösterin.”
7. Onlar yine cevap verip dediler: “Kral bu kullarına düşü anlatsın da yorasını gösterelim.”
8. Kral cevap verip dedi: “Gerçek o ki, vakit kazanmak istediğinizi biliyorum, o şeyin aklımdan çıkmış olduğunu biliyorsunuz.”
9. Fakat düşü bana bildirmezseniz, sizin için tek bir hüküm vardır; çünkü vakitler değişinceye kadar önümde söylemek için yalan ve bozuk sözler sarf ettiniz. Bunun için, siz bana gördüğüm düşü anlatın, ben de yorasını gösterebileceğinizi anlayayım.”
10. Kildaniler, “Yeryüzünde senin bu isteğini yerine getirecek tek kişi yoktur” diye yanıtladılar, “Kaldı ki, büyük, güçlü hiçbir kral bir sihirbazdan, falcıdan ya da yıldızbilimciden böyle bir şey istememiştir.
11. Kralın isteğini yerine getirmek güçtür. İnsanlar arasında yaşamayan ilahlardan başka krala bunu açıklayabilecek kimse yoktur.”
12. Buna çok öfkelenen Kral, Babil'deki bütün bilgelerin öldürülmesini buyurdu.
13. Böylece hepsinin öldürülmesi için buyruk çıktı. Daniel'le arkadaşlarının öldürülmesi için de adamlar gönderildi.
14. Daniel Babil'in bilgelerini öldürmeye giden kralın muhafız alayı komutanı Aryok'la bilgece, akıllıca konuştu.
15. Aryok'a, “Kralın buyruğu neden bu denli sert?” diye sordu. Aryok durumu Daniel'e anlattı.
16. Bunun üzerine Daniel Krala gidip düşünün ne anlama geldiğini söyleyebilmesi için zaman istedi.
17. Sonra evine dönüp olup bitenleri arkadaşları Hananya'ya, Mişael'e, Azarya'ya anlattı.
18. Göklerin Tanrısı'na yakarmalarını istedi; öyle ki, Tanrı onlara lütfedip bu gizi açıklasın ve kendisiyle arkadaşları Babil'in öbür bilgeleriyle birlikte öldürülmesinler.
19. Gece giz bir görümde Daniel'e açıklandı. Bunun üzerine Daniel göklerin Tanrısı'nı övdü.
20. Şöyle dedi:
“Tanrı'nın adına öncesizlikten sonsuzluğa dek övgüler olsun!
Bilgelik ve güç O'na özgüdür.
21. O'dur zamanları ve mevsimleri değiştiren.
Kralları tahttan indirir, tahta çıkarır.
Bilgelere bilgelik,
Anlayışlılara bilgi verir.
22. Derin ve gizli şeyleri ortaya çıkarır,
Karanlıkta neler olduğunu bilir,
Çevresi ışıkla kuşatılmıştır.
23. Ey atalarımın Tanrısı,
Sana şükreder, seni överim.
Sen ki, bana bilgelik ve güç verdin,
Senden istediklerimizi bana bildirdin
Ve kralın düşünü bize açıkladın.”
Daniel Düşü Yorumluyor
24. Daniel, kralın Babil'in bilgelerini öldürmeye atadığı Aryok'a giderek, “Babil'in bilgelerini yok etme” dedi, “Beni Krala götür, düşünün ne anlama geldiğini açıklayacağım.”
25. Aryok onu hemen Krala götürdü ve, “Sürgündeki Yahudalılar arasında Kralın düşünü yorumlayabilecek birini buldum” dedi.
26. Kral, öbür adı Belteşassar olan Daniel'e, “Gördüğüm düşü ve ne anlama geldiğini bana söyleyebilir misin?” diye sordu.
27. Daniel şöyle yanıtladı: “Kralın açıklanmasını istediği gizi ne bir bilge, ne falcı, ne de sihirbaz açıklayabilir.
28. Ama gökte gizleri açıklayan bir Tanrı var. Gelecekte neler olacağını Kral Nebukadnessar'a O bildirmiştir. Yatağında yatarken gördüğün düş ve görümler şunlardır:
29. “Sen, ey Kral, yatarken gelecekle ilgili düşüncelere daldın, gizleri açan da neler olacağını sana bildirdi.
30. Bana gelince, ey kral, öbür insanlardan daha bilge olduğum için değil, düşünün ne anlama geldiğini bilesin, aklından geçenleri anlayasın diye bu giz bana açıklandı.
31. “Ey Kral, düşünde önünde duran büyük bir heykel gördün. Çok büyük ve olağanüstü parlaktı, görünüşü ürkütücüydü.
32. Başı saf altından, göğsüyle kolları gümüşten, karnıyla kalçaları tunçtan,
33. bacakları demirden, ayaklarının bir kesimi demirden, bir kesimi kildendi.
34. Sen bakıyordun ki, bir taş insan eli değmeden kesilip heykelin demirden, kilden ayaklarına çarparak onları paramparça etti.
35. Demir, kil, tunç, gümüş, altın aynı anda parçalandı; yazın harman yerindeki saman çöpleri gibi oldular. Derken bir rüzgar çıktı, hiç iz bırakmadan hepsini alıp götürdü. Heykele çarpan taşsa büyük bir dağ oldu, bütün dünyayı doldurdu.
36. “Gördüğün düş buydu. Şimdi de ne anlama geldiğini sana açıklayalım.
37. Sen, ey Kral, kralların kralısın. Göklerin Tanrısı sana egemenlik, güç, kudret, yücelik verdi.
38. İnsanoğullarını, yabanıl hayvanları, gökteki kuşları senin eline teslim etti. Seni hepsine egemen kıldı. Altından baş sensin.
39. Senden sonra senden daha aşağı durumda başka bir krallık çıkacak. Sonra bütün dünyada egemenlik sürecek tunçtan üçüncü bir krallık çıkacak.
40. Dördüncü krallık demir gibi güçlü olacak. Çünkü demir her şeyi kırıp ezer. Demir gibi tümünü kırıp parçalayacak.
41. Ayaklarla parmakların bir kesiminin çömlekçi kilinden, bir kesiminin demirden olduğunu gördün; yani bölünmüş bir krallık olacak bu. Öyleyken onda demirin gücü de bulunacak, çünkü demiri kille karışık gördün.
42. Ayak parmaklarının bir kesimi demirden, bir kesimi kilden olduğu gibi, krallığın da bir bölümü güçlü, bir bölümü zayıf olacak.
43. Demirin kille karışık olduğunu gördüğüne göre halklar evlilik bağıyla birbirleriyle karışacaklar ama, demirin kille karışmadığı gibi onlar da birbirine bağlı kalmayacaklar.
44. “Bu krallar döneminde göklerin Tanrısı hiç yıkılmayacak, başka halkın eline geçmeyecek bir krallık kuracak. Bu krallık önceki krallıkları ezip yok edecek, kendisiyse sonsuza dek sürecek.
45. İnsan eli değmeden dağdan kesilip gelen taşın demiri, tuncu, kili, gümüşü, altını parçaladığını gördün. Ulu Tanrı bundan sonra neler olacağını krala açıklamıştır. Düş gerçek, yorumu da güvenilirdir.”
46. Bunun üzerine Kral Nebukadnezzar Daniel'in önünde yüzüstü yere kapandı. Ona bir sunu ve buhur sunulmasını buyurdu.
47. Daniel'e, “Madem bu gizi açıklayabildin, Tanrın gerçekten tanrıların Tanrısı, kralların Efendisi” dedi, “Gizleri açan O'dur.”
48. Sonra Daniel'i yüksek bir göreve getirdi; ona birçok değerli armağan verdi. Onu Babil İli'ne vali atadı, Babil'in bütün bilgelerinin başkanı yaptı.
49. Daniel'in isteği üzerine Şadrak'ı, Meşak'ı, Aved-Nego'yu da Babil İli'nde yüksek görevlere atadı. Daniel ise sarayda kaldı.
**************************************************
Daniel (Danyal) Kitabının 2. Bölümünde geçer bunlar... Ne enteresandır ki, Hinduizmdeki Yuga inancına şiddetle benzer bu teşbih, Krita Yuga, Treta Yuga, Dwapara Yuga ve son olarak Kali Yuga, yani Altın Çağ, Gümüş Çağ, Bronz Çağ ve Demir (Karanlık) Çağ...
Güneş altında gizli hiç bir şey yok...
3 Eylül 2006 Pazar
Eski Bir Yazım, Ama Her Dem Taze...
BİR “ECCE HOMO”* DİYEN OLSA…
“Bütün insanlar doğal olarak başkalarından nefret ederler.” (Pascal, Düşüncelerim’den)
Yakışıklı çocuk gerçekten, jöleyle biçimlendirilmiş açık kumral saçlarına ve iri mavi gözlerinin etkileyici gücüne güvendiği her halinden belli. Boyu posu da yerinde, salona girmesiyle bütün kadınların istekli bakışlarını üzerine çekmesi bir oldu, burunlarından kıl aldırmayacak şu hatunlara bir bakın, nasıl da okunuyor gözlerinden “keşke benim yanıma gelse…” dileği, söze gerek kalmayacak şekilde. Herkese gülümsemesi de cabası… Bu güler yüzlü tavırlar aslında etrafa birer mavi boncuk dağıtmaktan farksız, üzerine çektiği bakışlara cevap verircesine, “evet, biliyorum sizi büyüledim, şu anda hepiniz güneşin etrafında dönen gezegenler gibisiniz, bilmenizi isterim ki size ısı ve ışık yaymak da beni mutlu ediyor” demek istiyor herhalde. Elbette çabasını takdir etmek düşüyor bana, sırtına geçirdiği siyah kadife ceketten, giydiği şık ayakkabıya kadar her şey ne kadar uyumlu üzerindeki koyu kıyafetle iyice açığa çıkmış renkli parlak yüzüyle. Halbuki kafasında ne var acaba, neyle besliyor bu genç adam ruhunu, aklını ve kalbini, cins-i lâtifin letâfetten uzak bakışlarına hafif bir kaş hareketi ile karşılık verdiği gözlerinin ardında nasıl bir beyin var, hangi düşünceler dolaşıyor orada? Dış görünüşüne bu derece ehemmiyet veren birisi –hele ki bir erkek- kendinden başka bir şey düşünebilir mi? Soyut olgular, metafizik kavramlar ne denli yer bulabilir saçlarına kendisine yakışacak nasıl bir şekil vereceğini düşünen birinin zihninde? Mümkün değil…
Dış görünüm Allah vergisi… Kimisi güzeldir, kimi sıradan, bazısı da itici. Bu çocuğun aksine sıradan bir tipim olduğumu biliyorum, üstelik bende hiçbir rahatsızlık yaratmıyor bu durum. Ne saçlarıma briyantin dokunurdum bu yaşıma dek, ne de asortik kıyafetlerle ortalarda dolandım dikkat çekmek için, top sakal bırakıp yapmacık entel - dantel havalarıyla da gezinecek basit biri değilim ben. Bu matruş delikanlının üzerine kilitlenen gözlerin fark edemediği bir şey var bende, ilk bakışta görülmeyen bir şey, ancak bir benzerimin anlayabileceği… Basit insanlar benim bildiklerimden, okuduklarımdan, muhayyile gücümden, muhakeme yeteneğimden habersizler haliyle, aksi takdirde hepsi bana yönelirdi, köşedeki masada yalnız oturan kızıl saçlı dilber de…. Ne güzel söylemiş Hâfız, “Gûş-i şinev kücâ, dide-i itibâr kû? ”** Bu salonda oturan, sohbet eden, şakalaşan, masalarında veya barda gevezelik eden onca insandan fazla kitap okuduğuma eminim, üstelik okuduklarımı çok farklı düzlemlerde bir araya getirip harmanlama yetisine de sahibim ben, kendime mal edip sentez haline getirmekte, değişik açılardan ele alıp ortaya yeni sonuçlar çıkarabilmekte zorluk duymuyorum birikimimle. Bir de şu insanlara bakın, hele ki kadınlara, şu an en büyük dertleri bu yakışıklı çocuğun kendilerine gülümsemesi, her hallerinden belli! Hissiyat ve tasavvurları bundan fazlasına erişmekten aciz. Zevkleri sıradan, hayattan aldıkları lezzet sınırlı ve bayağı, yaşamları birbirinin kopyası - Yaratanın işine karışmak istemem ama bu insanlar var olmasalar da olurdu herhalde! Yaşamak dabbe’tül arz misali yeri tepmek değildir ki, iki ayak üzerinde durup, apartman kapıcısından iki ekmek bir şişe de süt istemek veya bir bebeğin yanaklarını mıncıklamakla insan sıfatı kazanılsın. Bunları ileride robotlar da yapacak zaten. İnsan olmak başka bir şey, “insan olmayan”ın, yani Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi olmanın ne demek olduğunu bilmeyen kişilerin asla duyumsayamayacağı bir ağırlıktır o. Önümdeki bunca masa dolusu yaratık, insan suretine bürünüp keyifli bir gece geçirdiklerini sanıyorlar. Sahte neşeler doldurmuş içlerini, Platon’un mağara teşbihindeki gölgeler gibi… Mesela siz, iki masa ötemde oturan çift… Okudunuz mu Savaş ve Barış’ı? Belki evet, belki hayır. Peki ne verdi size? Sessizlik… ama “harika bir roman” değil mi? Diyelim ki okudunuz, Prens Andrey’in ölümcül bir yara ile savaş meydanında sırt üstü yattığı ve hayatın anlamı üzerine düşüncelere daldığı satırlara denk geldiğinizde sorguladınız mı hiç kendinizi? Peki ya sen, şişman hatun, yanlarındaki masada oturan: Hamlet’i izledin mi? Muhtemelen seninle flört etmek zorunda kalan bir bey seni götürmüştür bir vakitler, karanlıkta oyunu izlemeyi tercih edip o tombik yüzünü görmekten kurtulmak için… Hamlet mezarlık sahnesinde Horatio’ya “Bu kemikler böyle ayaklar altında ezilmek için mi bunca dünya nimetleri ile beslendi? Kemiklerim sızlıyor düşündükçe.” derken aklının bir köşesinde oyundan sonra hangi pahalı restauranta kendini davet ettireceğini mi geçiriyordun yoksa? Cep telefonlarının ziline 9. Senfoninin koral bölümünü ayarlayıp o birkaç saniyedeki nota bozuntularıyla klasik müzik dinlediğini sanan saf insansılar, Beethoven’in 7. Senfonisinin çok daha derin ve sarsıcı olduğunu nereden bileceksiniz ki, hiç dinlemediniz! Dinleseniz de anlamazdınız hem, geliştirmediğiniz ruh dünyanızla başkalarının, “bilenlerin” sizin neyi beğeneceğinize, neyi takdir edeceğinize, neye burun kıvıracağınıza dair verecekleri kararlara karşı “baş üstüne” demeye hazırsınız çünkü. Merak duygunuz daha çocuk yaşlarda körelmiş, mevcutla yetinecek kadar güdük kalmış hayatınız! Bir saatin rakkası gibi bu durum, bilseniz merak ederdiniz, merak etseydiniz bilirdiniz! Benim gibiler yön veriyor size işte, bu yetki bize teslim edilmiş durumda! Ben karar veriyorum René Guénon’un okunmaya değer bir fikir adamı olduğuna, sizleri Aranofsky’nin filmlerinin izlenmesi gerektiğine, Dvorák’ın kusursuz bir besteci olduğuna karşı konulmaz bir şekilde ikna eden benim, gözlerinize saklı güzellikleri âşikar kılan, tatmadığınız zevkleri, duymadığınız şiirleri, varlıklarından haberdar olmadığınız tabloları, kıyametin sonuna kadar düşünemeyeceğiniz felsefi açılımları sizlere sunan kaynağınızım ben… Varsın bu salonda kimse farkında olmasın mevcudiyetimin, sahip olduğum değerleri bilmeyin isterseniz, bara geçip yanına çektiği kumral kızla keyifli bir geceye başlayan yakışıklı çocuk üzerinde olsun ışıltılı gözleriniz… Saklı bir hazine gibi beklemesini bilirim bu vakte kadar yaptığım gibi, bir gün elbet içinizden bir seçilmiş talihli bu istiridyeyi açar ve sahip olacağı dev inciyle büyüler kendisini… O zamana kadar mahrum kalacaksınız hayal etmeye gücünüzün yetmeyeceği insanüstü sınırlarımdan, gözlerinizin önündeki bu devasa sırdan…
Ben Tanrı olmalıydım aslında… Sizi yaratan ben olacaktım ki, günde beş değil elli vakit namaz kılıp secde ederdiniz bana…
* Yuhanna 19:5’te geçen, Roma Valisi Pontius Plate’nin idamına karar vermeden evvel İsa’yı işaret edip Yahudilere hitaben sarf ettiği Latince “Bu adama iyi bakın.” anlamına gelen sözler. .
** Gören göz hani, işiten kulak nerede?
“Bütün insanlar doğal olarak başkalarından nefret ederler.” (Pascal, Düşüncelerim’den)
Yakışıklı çocuk gerçekten, jöleyle biçimlendirilmiş açık kumral saçlarına ve iri mavi gözlerinin etkileyici gücüne güvendiği her halinden belli. Boyu posu da yerinde, salona girmesiyle bütün kadınların istekli bakışlarını üzerine çekmesi bir oldu, burunlarından kıl aldırmayacak şu hatunlara bir bakın, nasıl da okunuyor gözlerinden “keşke benim yanıma gelse…” dileği, söze gerek kalmayacak şekilde. Herkese gülümsemesi de cabası… Bu güler yüzlü tavırlar aslında etrafa birer mavi boncuk dağıtmaktan farksız, üzerine çektiği bakışlara cevap verircesine, “evet, biliyorum sizi büyüledim, şu anda hepiniz güneşin etrafında dönen gezegenler gibisiniz, bilmenizi isterim ki size ısı ve ışık yaymak da beni mutlu ediyor” demek istiyor herhalde. Elbette çabasını takdir etmek düşüyor bana, sırtına geçirdiği siyah kadife ceketten, giydiği şık ayakkabıya kadar her şey ne kadar uyumlu üzerindeki koyu kıyafetle iyice açığa çıkmış renkli parlak yüzüyle. Halbuki kafasında ne var acaba, neyle besliyor bu genç adam ruhunu, aklını ve kalbini, cins-i lâtifin letâfetten uzak bakışlarına hafif bir kaş hareketi ile karşılık verdiği gözlerinin ardında nasıl bir beyin var, hangi düşünceler dolaşıyor orada? Dış görünüşüne bu derece ehemmiyet veren birisi –hele ki bir erkek- kendinden başka bir şey düşünebilir mi? Soyut olgular, metafizik kavramlar ne denli yer bulabilir saçlarına kendisine yakışacak nasıl bir şekil vereceğini düşünen birinin zihninde? Mümkün değil…
Dış görünüm Allah vergisi… Kimisi güzeldir, kimi sıradan, bazısı da itici. Bu çocuğun aksine sıradan bir tipim olduğumu biliyorum, üstelik bende hiçbir rahatsızlık yaratmıyor bu durum. Ne saçlarıma briyantin dokunurdum bu yaşıma dek, ne de asortik kıyafetlerle ortalarda dolandım dikkat çekmek için, top sakal bırakıp yapmacık entel - dantel havalarıyla da gezinecek basit biri değilim ben. Bu matruş delikanlının üzerine kilitlenen gözlerin fark edemediği bir şey var bende, ilk bakışta görülmeyen bir şey, ancak bir benzerimin anlayabileceği… Basit insanlar benim bildiklerimden, okuduklarımdan, muhayyile gücümden, muhakeme yeteneğimden habersizler haliyle, aksi takdirde hepsi bana yönelirdi, köşedeki masada yalnız oturan kızıl saçlı dilber de…. Ne güzel söylemiş Hâfız, “Gûş-i şinev kücâ, dide-i itibâr kû? ”** Bu salonda oturan, sohbet eden, şakalaşan, masalarında veya barda gevezelik eden onca insandan fazla kitap okuduğuma eminim, üstelik okuduklarımı çok farklı düzlemlerde bir araya getirip harmanlama yetisine de sahibim ben, kendime mal edip sentez haline getirmekte, değişik açılardan ele alıp ortaya yeni sonuçlar çıkarabilmekte zorluk duymuyorum birikimimle. Bir de şu insanlara bakın, hele ki kadınlara, şu an en büyük dertleri bu yakışıklı çocuğun kendilerine gülümsemesi, her hallerinden belli! Hissiyat ve tasavvurları bundan fazlasına erişmekten aciz. Zevkleri sıradan, hayattan aldıkları lezzet sınırlı ve bayağı, yaşamları birbirinin kopyası - Yaratanın işine karışmak istemem ama bu insanlar var olmasalar da olurdu herhalde! Yaşamak dabbe’tül arz misali yeri tepmek değildir ki, iki ayak üzerinde durup, apartman kapıcısından iki ekmek bir şişe de süt istemek veya bir bebeğin yanaklarını mıncıklamakla insan sıfatı kazanılsın. Bunları ileride robotlar da yapacak zaten. İnsan olmak başka bir şey, “insan olmayan”ın, yani Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi olmanın ne demek olduğunu bilmeyen kişilerin asla duyumsayamayacağı bir ağırlıktır o. Önümdeki bunca masa dolusu yaratık, insan suretine bürünüp keyifli bir gece geçirdiklerini sanıyorlar. Sahte neşeler doldurmuş içlerini, Platon’un mağara teşbihindeki gölgeler gibi… Mesela siz, iki masa ötemde oturan çift… Okudunuz mu Savaş ve Barış’ı? Belki evet, belki hayır. Peki ne verdi size? Sessizlik… ama “harika bir roman” değil mi? Diyelim ki okudunuz, Prens Andrey’in ölümcül bir yara ile savaş meydanında sırt üstü yattığı ve hayatın anlamı üzerine düşüncelere daldığı satırlara denk geldiğinizde sorguladınız mı hiç kendinizi? Peki ya sen, şişman hatun, yanlarındaki masada oturan: Hamlet’i izledin mi? Muhtemelen seninle flört etmek zorunda kalan bir bey seni götürmüştür bir vakitler, karanlıkta oyunu izlemeyi tercih edip o tombik yüzünü görmekten kurtulmak için… Hamlet mezarlık sahnesinde Horatio’ya “Bu kemikler böyle ayaklar altında ezilmek için mi bunca dünya nimetleri ile beslendi? Kemiklerim sızlıyor düşündükçe.” derken aklının bir köşesinde oyundan sonra hangi pahalı restauranta kendini davet ettireceğini mi geçiriyordun yoksa? Cep telefonlarının ziline 9. Senfoninin koral bölümünü ayarlayıp o birkaç saniyedeki nota bozuntularıyla klasik müzik dinlediğini sanan saf insansılar, Beethoven’in 7. Senfonisinin çok daha derin ve sarsıcı olduğunu nereden bileceksiniz ki, hiç dinlemediniz! Dinleseniz de anlamazdınız hem, geliştirmediğiniz ruh dünyanızla başkalarının, “bilenlerin” sizin neyi beğeneceğinize, neyi takdir edeceğinize, neye burun kıvıracağınıza dair verecekleri kararlara karşı “baş üstüne” demeye hazırsınız çünkü. Merak duygunuz daha çocuk yaşlarda körelmiş, mevcutla yetinecek kadar güdük kalmış hayatınız! Bir saatin rakkası gibi bu durum, bilseniz merak ederdiniz, merak etseydiniz bilirdiniz! Benim gibiler yön veriyor size işte, bu yetki bize teslim edilmiş durumda! Ben karar veriyorum René Guénon’un okunmaya değer bir fikir adamı olduğuna, sizleri Aranofsky’nin filmlerinin izlenmesi gerektiğine, Dvorák’ın kusursuz bir besteci olduğuna karşı konulmaz bir şekilde ikna eden benim, gözlerinize saklı güzellikleri âşikar kılan, tatmadığınız zevkleri, duymadığınız şiirleri, varlıklarından haberdar olmadığınız tabloları, kıyametin sonuna kadar düşünemeyeceğiniz felsefi açılımları sizlere sunan kaynağınızım ben… Varsın bu salonda kimse farkında olmasın mevcudiyetimin, sahip olduğum değerleri bilmeyin isterseniz, bara geçip yanına çektiği kumral kızla keyifli bir geceye başlayan yakışıklı çocuk üzerinde olsun ışıltılı gözleriniz… Saklı bir hazine gibi beklemesini bilirim bu vakte kadar yaptığım gibi, bir gün elbet içinizden bir seçilmiş talihli bu istiridyeyi açar ve sahip olacağı dev inciyle büyüler kendisini… O zamana kadar mahrum kalacaksınız hayal etmeye gücünüzün yetmeyeceği insanüstü sınırlarımdan, gözlerinizin önündeki bu devasa sırdan…
Ben Tanrı olmalıydım aslında… Sizi yaratan ben olacaktım ki, günde beş değil elli vakit namaz kılıp secde ederdiniz bana…
* Yuhanna 19:5’te geçen, Roma Valisi Pontius Plate’nin idamına karar vermeden evvel İsa’yı işaret edip Yahudilere hitaben sarf ettiği Latince “Bu adama iyi bakın.” anlamına gelen sözler. .
** Gören göz hani, işiten kulak nerede?
2 Eylül 2006 Cumartesi
And Silence For All...
Yatak Odası
A-Çok terledin sen.
B-Sen terlettin tatlım, baksana yastık bile su içinde kaldı.
A-Hmm, bir şikâyet sezinliyorum sanki, az evvel böyle söylemiyordun ama.
B- Yok canım, şikayetçi bir halim var mıydı senin tadına bakarken?
A- Valla tadıma filan bakmadın, önce terinle sosa batırdın, bir güzel de tuzladın, ardından da afiyetle yedin beni.
B- Şimdi de şikayet sırası sana mı geldi? Yiyen de yenilen memnundu az evvel, röntgenci bir uzaylı bizi izlediyse ne mutlu insanlarmış bunlar diye yazardı raporunda.
A- Ama eminim ki bu uzaylı erkek milletinin aşırı terlediğini de şerh düşerdi mutlu olurken değil mi?
B- Bırak şimdi şerhi, yedi sayfalık bir makale yazmak zorunda kalırdı zavallı uzaylı, uzay gemisindeki amirlerine mutlu kadın çığlıklarının ne anlama geldiğini açıklama yapmak için.
A- Ay, iyi be, ona da mı karışacaksın yani?
B- Bir şeye karıştığım yok, uzaylının raporundan bahsediyoruz şurada. Hemen de kızarmış.
A- Sanane elalemin raporundan? Git hadi duş al sen. Ben de giyineyim.
B- Elalem deyip geçme, herifin röntgenlediği biziz, seninkine bildirdiğini düşünsene bir :-)
A- Manyak manyak konuşma ya, tövbe yarabbim.
B- Hadi ama, kocanın peşimize bir uzaylı taktığını hayal et, ne matrak olurdu ama :-)
A- Öff, uzatma, hadi git duşa sen.
B- “Söz hayat bulur” dermiş eskiler, kırk defa söyleyince olurmuş hem, otuz sekiz hakkım daha var :-)
A- Git yoksa ısırırım seni.
B- Aaahh! ! !
Tuvalet Masası
Cep telefonumdaki resimleri gösterirken kocamın da resmini gördü bir an, hemen kapattım ama nasıl da durgunlaştı o sırada… Hâlbuki ben arkadaşlarımı, yazlık evdeki kedilerimi görmesini istemiştim… Neredeyse benden fazla vicdan azabı çekiyor bu çocuk, kaç defa söyledi, eşimin yerine kendisini koyduğunu, içinin cız ettiğini… Aldatan benim, içi acıyan o… Benimle beraberken neşeli, esprili, arzulu, ama biliyorum ki yüzü ekşiyor bazen, gözleri dalıyor sebepsiz yere… Kaç defa konuştuk, eşimin beni aldattığını, başka kadınların varlığını söyledim ona… Aslında bilmiyorum ilk kimin aldattığını, belki de ben onu daha evvel… Bilmiyorum, ama bu evlilik doğru değildi en baştan. Doğru evlilik var mı ki? Diyelim ki var, birileri mutlu çünkü görüyorum… O zaman ben yanlış insanım belki evlenmek için. İyi de, böyle değildi dört sene evvel, ne ben böyleydim, ne de o… Bu çocuk da liseye gidiyordu o zamanlar! Annem bilseydi, üzüntüden yatağa düşerdi sanırım… Hoş, bilinecek olsa, bilinirdi, benim öküz öğrenirdi en önce, adam bana bakmıyor ki, yoksa ilişirdi gözüne çocuğun arkasında bıraktığı morluk ve çürükler… Her şey ne kadar kötü… Libido, sen nelere kadirsin… İki mutsuz insanı, daha da mutsuz etmek pahasına bir araya getirebilecek kadar güçlü ve karşı konulmaz bir şey bu meret… Şimdi mutlu muyum, iki dakika öncesine göre? O zaman da mutlu değildim belki, ama en azından mutlu olup olmadığımı sorgulamayacak kadar zevk içindeydim, işte bu kesin… Tuzlu su içmek gibi, kurumuş dudaklar çatlamış haldeyken… Ya bu çocuk? Ne düşünüyor acaba şimdi banyoda? Yazık ona da…
Banyo
Ne işim var burada… Neden buradayım ki, bu kokoş kaşara yem ediyorum kendimi… Delilik benimkisi, çılgınca âşık olduğum bir sevgilim var, mutluyuz, birkaç ay sonra nişanlanacağız ve ben hala her hafta bu kadına geliyorum… Ne için, sadece et… Et için satıyorum sevgimi, sadakatimi. Ama kim seni zorluyor? Tıpış tıpış geliyorsun işte… O kızcağızın masumiyeti, temizliği, saflığı nerede, bir de şu dişi şeytana bak: Tek derdi yatak. Ruhum kirlenmiş halde, hangi sabun temizler onu bilmem. Kocası var, ona yalan söylüyorsa, bana da yalan söylüyordur pekâlâ, yok aldatılıyormuş, yok yalnızmış, yok beni seviyormuş, ihtiyacı varmış… Nasıl inanırım sana, az önce kalktığım yatakta akşam kocan yatacak sonuçta. Adamcağız boynuzlanıyor işte, kullandırıyorum kendimi bu aşüfteye. Bitmeli, bir daha gelmemeliyim… Haftalardan beri söylüyorum bunu kendime, ona da ima ettim zaten, ama hiç oralı olmadı ki, lafı değiştirdi hemen. Ama nasıl bırakabilirim ki, yoldan çıkartıyor beni ne zaman konuşsak, görüşsek… Güzel değil, sevgilimden güzel hiç değil… Ne kadar tövbe etsem, arındıramam benliğimi bulaştığım bu pislikten… Ziyan ettim kendimi…
Büro
“…Ya da, daha düz konuşmak gerekirse, herkes tıpkı kendi derisinin içinde olduğu gibi, kendi bilincinin içindedir ve dolaysız olarak kendi bilinci içinde yaşar: Bu yüzden dışarıdan pek de yardım edilemez ona. Sahnede biri prensi, bir başkası danışmanı, bir üçüncüsü hizmetçiyi ya da askeri ya da generali vb. oynar. Ama bu farklılıklar sadece dış görünüştedir: İç dünyada böyle bir görünüşün çekirdeğinde, herkeste aynı şey yatar: Eza ve cefa içinde yoksul bir komedyen. Yaşam da böyledir. Rütbe ve zenginlik farklılıkları herkese oynayacağı yolu gösterir, ama bunlara asla içsel mutluluk ve hoşnutluk farklılıkları karşılık düşmez; burada da, herkesin içinde bir saf adam vardır, elbette malzemesi herkeste olan ama biçimi, yani asıl özü gereği hemen hemen aynı eza ve cefa içinde; derece farklılıkları bulunsa da bunlar asla rütbeye ve zenginliğe, yani role göre ortaya çıkmazlar…” Böyle bir şeydi sanırım o askerin okuduğu kitabın göz gezdirdiğim sayfasında altı çizili yer… Keşke bölükte kitap okumanın yasak olduğunu söyleyip oracıkta parçalamasaydım, buraya getirseydim kitabı… Yazarı da, ismi de bir tuhaftı kitabın, aforizma mı neydi, aklımda da kalmaz zaten, uzun bir şeydi. Fakat işte, o altı çizili yer… Herifçioğlu ne kadar doğru yazmış, mutluluk rütbeye veya zenginliğe bağlı değil… Emrimdeki bir astsubay veya uzman çavuş benden çok daha mutlu olabilir pekâlâ, onları elli metre yüzüstü süründürebilecek güce sahibim belki, ama bu güç mutluluk mudur ki… Gece gündüz çalışıyorum burada, erlerin sorumluluğu, onların başıbozukluklarını törpülemek, astlarımın kaytarmalarına mani olmak, bir yandan da görev yapmak, bu salak şehrin salak insanlarına “hizmet” etmek – Ne diye jandarma oldum ki, polislik işte yaptığım, bense asker gibi asker olacağım sanıyordum buraya adımı attığımda… Bu iş öldürüyor beni, tüketiyor, yavaş yavaş yanan kömür gibi bedenimi. Her yerden kuşatılmış gibiyim, çıkış bulamıyorum kendime, iş bir türlü, ev bir türlü… Karıma da hala söylemedim şeker hastası olduğumu, onunla gerektiği gibi ilgilenemediğim farkındayım ama sızlanmıyor henüz, anlayışlı kadın, tek dayanağım o zaten… Gene de, eşim kusursuz biri de olsa hiç evlenmeseydim diyorum bazen, doğuda, kırsalda çalıştığım o günler ne güzeldi… Çantamda kitaplarla ateşin kenarında oturur, veya bir astımla tavla oynar, bir yandan da telsize kulak verirdim… Ben çok büyüdüm, o günler ise çok küçük kaldı işte, ve şimdi tatlı bir hayal benim için hepsi. Yüksek tansiyon o günlerden kaldıysa, şeker de bu gerizekâlı şehrin laneti bana. Kitabın yazarı acaba mutluluğun en büyük dayanağının sağlık olduğunu yazmış mıdır ki? Şu yaşlı astsubayın çömezine söylediği neydi geçen gün, “Burada olan burada kalır, seks hayatım iyi olduğu müddetçe benden mutlusu yok.” Canın çıksın senin adi köpek…
Anfi
X- Ne zaman gelecekler söz kesmeye?
Y- Martın ikinci haftası diye konuşulmuştu, ama tam tarih belli değil.
X- Seninki biliyor mu peki?
Y- Biliyor, her şeyi anlatıyorum zaten ona..
X- E peki ne diyor, tepkisi nasıl buna?
Y- İnanır mısın, hiçbir şey demiyor, sanki çok normalmiş gibi herşey.
X- Nasıl yani hiç?
Y- Ne bileyim, ima da ettim, açıkça “nişanlanma da demiyorsun, O’nu bırak, benimle kal demedin hiç” şeklinde trip de yaptım.
X-Eee?
Y- Aramızdaki ilişkinin adını koymaya çalışıyormuş, sevgili miymişiz, arkadaş mıymışız, sınırları çizmekte zorlanıyormuş. “Benim için seksten fazlasın” diyor ama, o fazlalığı bir türlü ifade etmiyor herif. Bir yandan da mutluğumu bozmak, beni maceraya sürüklemek itemiyormuş güya.
X-Manyak mı bu adam, seninle macera yaşamıyor mu peki, sıra yatağa geldiğinde ilişkinin adını koymasını biliyor ama.
Y- Orası öyle. Nişandan sonra askere gidecek biliyorsun değil mi?
X-Söylemiştin, o herife de gün doğacak tabii.
Y- Yapmamam lazım değil mi? O askerdeyken yapamam ya. Hem nişanlı olacağız artık.
X-Valla öyle bir yaparsın ki… Altı ay durulur mu kız yapmadan? Hem şimdi sanki yapman normalmiş veya mazur görülebilirmiş gibi konuşuyorsun, kızım şimdi de yapma o zaman.
Y- Bir bilsem, ne yapacağımı bilsem...
X-Çok mu iyi bu adam allahaşkına?
Y- Kaç defa soracaksın bunu? Anlattım ya o kadar.
X-Bırakacaksan söyle, benim ev arkadaşı bunalımda valla, aralarını yaparız değil mi?
Y- Adi karı işin gücün şebeklik yapmak, kendine istediğini söylemiyorsun da böyle konuşuyorsun.
X-Tek orospu sen misin güzelim, hem öyle anlatıyorsun ki herifi, insanın canı çekiyor valla.
Y-Oha yani.
X-Susalım, hoca dik dik bakıyor bize.
Yatak Odası
A-Mis gibi olmuşsun canım, özledin mi beni?
B-Heh he, sabit özleme trendi ne zaman sapma gösterdi ki tatlişkom?
A-Hmmm, o zaman göster bakalım ne kadar özledin?
B- Hmmm, peki.
Büro
“Karım ararsa acil olduğunu söylemediği müddetçe bağlamayın, çalışıyor olacağım.”
Anfi
X- Akşam ne yapacaksın?
Y- Bilmiyorum.
A-Çok terledin sen.
B-Sen terlettin tatlım, baksana yastık bile su içinde kaldı.
A-Hmm, bir şikâyet sezinliyorum sanki, az evvel böyle söylemiyordun ama.
B- Yok canım, şikayetçi bir halim var mıydı senin tadına bakarken?
A- Valla tadıma filan bakmadın, önce terinle sosa batırdın, bir güzel de tuzladın, ardından da afiyetle yedin beni.
B- Şimdi de şikayet sırası sana mı geldi? Yiyen de yenilen memnundu az evvel, röntgenci bir uzaylı bizi izlediyse ne mutlu insanlarmış bunlar diye yazardı raporunda.
A- Ama eminim ki bu uzaylı erkek milletinin aşırı terlediğini de şerh düşerdi mutlu olurken değil mi?
B- Bırak şimdi şerhi, yedi sayfalık bir makale yazmak zorunda kalırdı zavallı uzaylı, uzay gemisindeki amirlerine mutlu kadın çığlıklarının ne anlama geldiğini açıklama yapmak için.
A- Ay, iyi be, ona da mı karışacaksın yani?
B- Bir şeye karıştığım yok, uzaylının raporundan bahsediyoruz şurada. Hemen de kızarmış.
A- Sanane elalemin raporundan? Git hadi duş al sen. Ben de giyineyim.
B- Elalem deyip geçme, herifin röntgenlediği biziz, seninkine bildirdiğini düşünsene bir :-)
A- Manyak manyak konuşma ya, tövbe yarabbim.
B- Hadi ama, kocanın peşimize bir uzaylı taktığını hayal et, ne matrak olurdu ama :-)
A- Öff, uzatma, hadi git duşa sen.
B- “Söz hayat bulur” dermiş eskiler, kırk defa söyleyince olurmuş hem, otuz sekiz hakkım daha var :-)
A- Git yoksa ısırırım seni.
B- Aaahh! ! !
Tuvalet Masası
Cep telefonumdaki resimleri gösterirken kocamın da resmini gördü bir an, hemen kapattım ama nasıl da durgunlaştı o sırada… Hâlbuki ben arkadaşlarımı, yazlık evdeki kedilerimi görmesini istemiştim… Neredeyse benden fazla vicdan azabı çekiyor bu çocuk, kaç defa söyledi, eşimin yerine kendisini koyduğunu, içinin cız ettiğini… Aldatan benim, içi acıyan o… Benimle beraberken neşeli, esprili, arzulu, ama biliyorum ki yüzü ekşiyor bazen, gözleri dalıyor sebepsiz yere… Kaç defa konuştuk, eşimin beni aldattığını, başka kadınların varlığını söyledim ona… Aslında bilmiyorum ilk kimin aldattığını, belki de ben onu daha evvel… Bilmiyorum, ama bu evlilik doğru değildi en baştan. Doğru evlilik var mı ki? Diyelim ki var, birileri mutlu çünkü görüyorum… O zaman ben yanlış insanım belki evlenmek için. İyi de, böyle değildi dört sene evvel, ne ben böyleydim, ne de o… Bu çocuk da liseye gidiyordu o zamanlar! Annem bilseydi, üzüntüden yatağa düşerdi sanırım… Hoş, bilinecek olsa, bilinirdi, benim öküz öğrenirdi en önce, adam bana bakmıyor ki, yoksa ilişirdi gözüne çocuğun arkasında bıraktığı morluk ve çürükler… Her şey ne kadar kötü… Libido, sen nelere kadirsin… İki mutsuz insanı, daha da mutsuz etmek pahasına bir araya getirebilecek kadar güçlü ve karşı konulmaz bir şey bu meret… Şimdi mutlu muyum, iki dakika öncesine göre? O zaman da mutlu değildim belki, ama en azından mutlu olup olmadığımı sorgulamayacak kadar zevk içindeydim, işte bu kesin… Tuzlu su içmek gibi, kurumuş dudaklar çatlamış haldeyken… Ya bu çocuk? Ne düşünüyor acaba şimdi banyoda? Yazık ona da…
Banyo
Ne işim var burada… Neden buradayım ki, bu kokoş kaşara yem ediyorum kendimi… Delilik benimkisi, çılgınca âşık olduğum bir sevgilim var, mutluyuz, birkaç ay sonra nişanlanacağız ve ben hala her hafta bu kadına geliyorum… Ne için, sadece et… Et için satıyorum sevgimi, sadakatimi. Ama kim seni zorluyor? Tıpış tıpış geliyorsun işte… O kızcağızın masumiyeti, temizliği, saflığı nerede, bir de şu dişi şeytana bak: Tek derdi yatak. Ruhum kirlenmiş halde, hangi sabun temizler onu bilmem. Kocası var, ona yalan söylüyorsa, bana da yalan söylüyordur pekâlâ, yok aldatılıyormuş, yok yalnızmış, yok beni seviyormuş, ihtiyacı varmış… Nasıl inanırım sana, az önce kalktığım yatakta akşam kocan yatacak sonuçta. Adamcağız boynuzlanıyor işte, kullandırıyorum kendimi bu aşüfteye. Bitmeli, bir daha gelmemeliyim… Haftalardan beri söylüyorum bunu kendime, ona da ima ettim zaten, ama hiç oralı olmadı ki, lafı değiştirdi hemen. Ama nasıl bırakabilirim ki, yoldan çıkartıyor beni ne zaman konuşsak, görüşsek… Güzel değil, sevgilimden güzel hiç değil… Ne kadar tövbe etsem, arındıramam benliğimi bulaştığım bu pislikten… Ziyan ettim kendimi…
Büro
“…Ya da, daha düz konuşmak gerekirse, herkes tıpkı kendi derisinin içinde olduğu gibi, kendi bilincinin içindedir ve dolaysız olarak kendi bilinci içinde yaşar: Bu yüzden dışarıdan pek de yardım edilemez ona. Sahnede biri prensi, bir başkası danışmanı, bir üçüncüsü hizmetçiyi ya da askeri ya da generali vb. oynar. Ama bu farklılıklar sadece dış görünüştedir: İç dünyada böyle bir görünüşün çekirdeğinde, herkeste aynı şey yatar: Eza ve cefa içinde yoksul bir komedyen. Yaşam da böyledir. Rütbe ve zenginlik farklılıkları herkese oynayacağı yolu gösterir, ama bunlara asla içsel mutluluk ve hoşnutluk farklılıkları karşılık düşmez; burada da, herkesin içinde bir saf adam vardır, elbette malzemesi herkeste olan ama biçimi, yani asıl özü gereği hemen hemen aynı eza ve cefa içinde; derece farklılıkları bulunsa da bunlar asla rütbeye ve zenginliğe, yani role göre ortaya çıkmazlar…” Böyle bir şeydi sanırım o askerin okuduğu kitabın göz gezdirdiğim sayfasında altı çizili yer… Keşke bölükte kitap okumanın yasak olduğunu söyleyip oracıkta parçalamasaydım, buraya getirseydim kitabı… Yazarı da, ismi de bir tuhaftı kitabın, aforizma mı neydi, aklımda da kalmaz zaten, uzun bir şeydi. Fakat işte, o altı çizili yer… Herifçioğlu ne kadar doğru yazmış, mutluluk rütbeye veya zenginliğe bağlı değil… Emrimdeki bir astsubay veya uzman çavuş benden çok daha mutlu olabilir pekâlâ, onları elli metre yüzüstü süründürebilecek güce sahibim belki, ama bu güç mutluluk mudur ki… Gece gündüz çalışıyorum burada, erlerin sorumluluğu, onların başıbozukluklarını törpülemek, astlarımın kaytarmalarına mani olmak, bir yandan da görev yapmak, bu salak şehrin salak insanlarına “hizmet” etmek – Ne diye jandarma oldum ki, polislik işte yaptığım, bense asker gibi asker olacağım sanıyordum buraya adımı attığımda… Bu iş öldürüyor beni, tüketiyor, yavaş yavaş yanan kömür gibi bedenimi. Her yerden kuşatılmış gibiyim, çıkış bulamıyorum kendime, iş bir türlü, ev bir türlü… Karıma da hala söylemedim şeker hastası olduğumu, onunla gerektiği gibi ilgilenemediğim farkındayım ama sızlanmıyor henüz, anlayışlı kadın, tek dayanağım o zaten… Gene de, eşim kusursuz biri de olsa hiç evlenmeseydim diyorum bazen, doğuda, kırsalda çalıştığım o günler ne güzeldi… Çantamda kitaplarla ateşin kenarında oturur, veya bir astımla tavla oynar, bir yandan da telsize kulak verirdim… Ben çok büyüdüm, o günler ise çok küçük kaldı işte, ve şimdi tatlı bir hayal benim için hepsi. Yüksek tansiyon o günlerden kaldıysa, şeker de bu gerizekâlı şehrin laneti bana. Kitabın yazarı acaba mutluluğun en büyük dayanağının sağlık olduğunu yazmış mıdır ki? Şu yaşlı astsubayın çömezine söylediği neydi geçen gün, “Burada olan burada kalır, seks hayatım iyi olduğu müddetçe benden mutlusu yok.” Canın çıksın senin adi köpek…
Anfi
X- Ne zaman gelecekler söz kesmeye?
Y- Martın ikinci haftası diye konuşulmuştu, ama tam tarih belli değil.
X- Seninki biliyor mu peki?
Y- Biliyor, her şeyi anlatıyorum zaten ona..
X- E peki ne diyor, tepkisi nasıl buna?
Y- İnanır mısın, hiçbir şey demiyor, sanki çok normalmiş gibi herşey.
X- Nasıl yani hiç?
Y- Ne bileyim, ima da ettim, açıkça “nişanlanma da demiyorsun, O’nu bırak, benimle kal demedin hiç” şeklinde trip de yaptım.
X-Eee?
Y- Aramızdaki ilişkinin adını koymaya çalışıyormuş, sevgili miymişiz, arkadaş mıymışız, sınırları çizmekte zorlanıyormuş. “Benim için seksten fazlasın” diyor ama, o fazlalığı bir türlü ifade etmiyor herif. Bir yandan da mutluğumu bozmak, beni maceraya sürüklemek itemiyormuş güya.
X-Manyak mı bu adam, seninle macera yaşamıyor mu peki, sıra yatağa geldiğinde ilişkinin adını koymasını biliyor ama.
Y- Orası öyle. Nişandan sonra askere gidecek biliyorsun değil mi?
X-Söylemiştin, o herife de gün doğacak tabii.
Y- Yapmamam lazım değil mi? O askerdeyken yapamam ya. Hem nişanlı olacağız artık.
X-Valla öyle bir yaparsın ki… Altı ay durulur mu kız yapmadan? Hem şimdi sanki yapman normalmiş veya mazur görülebilirmiş gibi konuşuyorsun, kızım şimdi de yapma o zaman.
Y- Bir bilsem, ne yapacağımı bilsem...
X-Çok mu iyi bu adam allahaşkına?
Y- Kaç defa soracaksın bunu? Anlattım ya o kadar.
X-Bırakacaksan söyle, benim ev arkadaşı bunalımda valla, aralarını yaparız değil mi?
Y- Adi karı işin gücün şebeklik yapmak, kendine istediğini söylemiyorsun da böyle konuşuyorsun.
X-Tek orospu sen misin güzelim, hem öyle anlatıyorsun ki herifi, insanın canı çekiyor valla.
Y-Oha yani.
X-Susalım, hoca dik dik bakıyor bize.
Yatak Odası
A-Mis gibi olmuşsun canım, özledin mi beni?
B-Heh he, sabit özleme trendi ne zaman sapma gösterdi ki tatlişkom?
A-Hmmm, o zaman göster bakalım ne kadar özledin?
B- Hmmm, peki.
Büro
“Karım ararsa acil olduğunu söylemediği müddetçe bağlamayın, çalışıyor olacağım.”
Anfi
X- Akşam ne yapacaksın?
Y- Bilmiyorum.
Matta İncilinden İnciler... (7.Bab'dan)
1 Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız.
2 Başkasını nasıl yargılarsanız, siz de aynı yoldan yargılanacaksınız. Hangi ölçekle ölçerseniz, size de aynı ölçek uygulanacak.
3 Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği farketmezsin?
4 Senin gözünde mertek varken nasıl olur da kardeşine, `İzin ver de gözündeki çöpü çıkarayım' dersin?
5 Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.
6 Kutsal olanı köpeklere vermeyin. İncilerinizi domuzların önüne atmayın. Yoksa bunları ayaklarıyla çiğnedikten sonra dönüp sizi parçalayabilirler.
2 Başkasını nasıl yargılarsanız, siz de aynı yoldan yargılanacaksınız. Hangi ölçekle ölçerseniz, size de aynı ölçek uygulanacak.
3 Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği farketmezsin?
4 Senin gözünde mertek varken nasıl olur da kardeşine, `İzin ver de gözündeki çöpü çıkarayım' dersin?
5 Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.
6 Kutsal olanı köpeklere vermeyin. İncilerinizi domuzların önüne atmayın. Yoksa bunları ayaklarıyla çiğnedikten sonra dönüp sizi parçalayabilirler.
Benden...
Gece bir başkaydı, her zamankinden daha karanlık… Müstehzi bir gülüşle tüm karanlığını etrafa sermiş, dikkatle bakan gözlerimi buyur etmişti, hiçbir şey göstermeyeceğini fısıldayarak… Karanlığın örtüsü yanaklarımı yakan ayazla beraber saldırıyordu bana, korkunun çocukları zifir ve zemherir kol kola vermiş alay ediyorlardı benimle, bastığım yeri görmeden adımlamaya çalışırken bu dik bayırı… Neden bu yoldaydım, nereye çıkıyordu bu yokuşun sonu, neredeydim ve nasıl buraya gelmiştim gibi soruların anlamı yoktu, zaten gözlerimi araladığımda kapalı olmalarıyla açık olmalarının hiçbir fark olmadığını “görmüştüm”, çünkü hiçbir şey göremiyordum… Hep burada mıydım ki, ne zamandan beri yürüyordum bu engebeli bayırda? Bu sorunun cevabı ‘Baş’ından beriyse, sanki her şey bu gece ‘baş’lamış gibiydi, eğer bu gecenin bir öncesi varsa, bu geceden evvel ben ne yapıyordum?
Başka bir yol yok muydu gideceğim yere? Peki ya gitmek zorunda mıyım? Çukurlarla, tümseklerle dolu bu yokuşun beni nereye götürdüğünü bilmeden yürürken, buna nazaran düzgün, meyilsiz bir zeminde yürümenin daha rahat olacağını düşüncesi var aklımda… ama ne fark edecek ki? Bu rüzgarsız ayazda zaten kızarmış olduğunu tahmin ettiğim burnumun ucunu dahi göremeyecek kadar siyah dünya, belki teptiğim yokuş birkaç adım sonra bitecek, düzlenecek yer… Peki nereye gidiyor bu yol? Bilmediğim bir yerden meçhule doğru yürüyorum, şuursuzca adımlıyorum, bir ışık, işaret olsa keşke… Hiç sevmem belirsizlikleri… Durmayı denesem mi? Durup anlamaya çalışmalı olan biteni… Yapamıyorum, çukurlara batar, tümseklere takılırken, ayaklarım burkulurken şaşılacak şey, canım yanmıyor, ama durmaya yeltendiğim anda nasıl da acı kapladı bedenimi… Vücudumu göremiyorum, ne ayaklarımı, ne ellerimi, ama onlar yerlerinde, bu karanlıkta görmeden var olduklarını bildiğim yegane nesne onlar. Ne kadar soğudu burası… Titreme aldı beni iyiden iyiye, feci halde üşüyorum bu rüzgarsız ayazda… Her zaman kendimi arayan, soran, mütecessis biri tanırdım, halbuki bu gece gözlerimi araladıktan sonra yaşadıklarımın yanında sorularım öyle kuru ve cansız ki… Birisi karanlığın ortasından çıkacak sanki, bekliyorum, bütün merakımı gidermesini… Yoksa tanımadığı bir yerde, bilmediği bir hedefe doğru yürüyecek insan mıyım ben? Belki az ötede beni bekleyen biri “CEEEEE, doğum günün kutlu olsun! ! ! ” diyecek… Tanıdık bir yer değil, ama aşinayım buraya bir yerlerden, dejavu olmasın bu duygu? Zaten kendi isteğimle de atmıyorum adımlarımı, sanırım hava soğuk diye durmaya niyet ettiğimde acı çektim, yürümek ısıtıyor insanı… Sanırım… Öyle sanıyorum… Başka ne olabilir ki…
Şurada bir ışık hüzmesi var! Yolumun üzerinde, en sonunda çok zayıf da olsa aydınlık bir nokta gördüm! Ne var orada? Daha hızlı yürüyebilsem çabucak varırdım, ama hem bundan süratli gidemiyorum, hem o da bana yaklaşıyor gibi… Belki bana sürpriz yapmasını beklediğim kişidir, doğum günüm veya işimle ilgili bir taltif hakkında… Evet, çok yaklaştım… Ne o? İnce, uzun, kıvrımlı bir silueti var sanki, bu ….. bir….. solucan mı? Bu da nereden çıktı şimdi? Birkaç taneler, bir değil- hayır çok daha fazla! İyi ama neden burada, yolumun üzerindeler, ve ben bunca yolu karanlık, soğuk demeden geride bırakıp ne arıyorum solucanların karşısında? Vücuduma ağırlık çöküyor ağır ağır, hiç sevmem bu mahlukları, ne zamandır yürüyüp bu noktada mı yorulacaktım yani? Kaskatı oldum, kımıldayamıyorum… hmmm, gözlerimi araladığımdan bu yana ilk defa koku alıyor burnum, hmmm, nereden geliyor şimdi bu? Solucanların kokusu mu acaba? Daha çok toprak gibi, ıslak, nemli toprak kokusunu andırıyor…
Bir saniye neler oluyor! ! !
-Demek Geldin.
-Siz de kimsiniz? ! ? ! ? ! ? ! ? ! ? ! ? ! ? -
Ben Münker. Yanımdaki de Nekir.
-Memnun old….
-Acele etme memnun olmakta… Kısa bir sözlü sınavımız var.
Başka bir yol yok muydu gideceğim yere? Peki ya gitmek zorunda mıyım? Çukurlarla, tümseklerle dolu bu yokuşun beni nereye götürdüğünü bilmeden yürürken, buna nazaran düzgün, meyilsiz bir zeminde yürümenin daha rahat olacağını düşüncesi var aklımda… ama ne fark edecek ki? Bu rüzgarsız ayazda zaten kızarmış olduğunu tahmin ettiğim burnumun ucunu dahi göremeyecek kadar siyah dünya, belki teptiğim yokuş birkaç adım sonra bitecek, düzlenecek yer… Peki nereye gidiyor bu yol? Bilmediğim bir yerden meçhule doğru yürüyorum, şuursuzca adımlıyorum, bir ışık, işaret olsa keşke… Hiç sevmem belirsizlikleri… Durmayı denesem mi? Durup anlamaya çalışmalı olan biteni… Yapamıyorum, çukurlara batar, tümseklere takılırken, ayaklarım burkulurken şaşılacak şey, canım yanmıyor, ama durmaya yeltendiğim anda nasıl da acı kapladı bedenimi… Vücudumu göremiyorum, ne ayaklarımı, ne ellerimi, ama onlar yerlerinde, bu karanlıkta görmeden var olduklarını bildiğim yegane nesne onlar. Ne kadar soğudu burası… Titreme aldı beni iyiden iyiye, feci halde üşüyorum bu rüzgarsız ayazda… Her zaman kendimi arayan, soran, mütecessis biri tanırdım, halbuki bu gece gözlerimi araladıktan sonra yaşadıklarımın yanında sorularım öyle kuru ve cansız ki… Birisi karanlığın ortasından çıkacak sanki, bekliyorum, bütün merakımı gidermesini… Yoksa tanımadığı bir yerde, bilmediği bir hedefe doğru yürüyecek insan mıyım ben? Belki az ötede beni bekleyen biri “CEEEEE, doğum günün kutlu olsun! ! ! ” diyecek… Tanıdık bir yer değil, ama aşinayım buraya bir yerlerden, dejavu olmasın bu duygu? Zaten kendi isteğimle de atmıyorum adımlarımı, sanırım hava soğuk diye durmaya niyet ettiğimde acı çektim, yürümek ısıtıyor insanı… Sanırım… Öyle sanıyorum… Başka ne olabilir ki…
Şurada bir ışık hüzmesi var! Yolumun üzerinde, en sonunda çok zayıf da olsa aydınlık bir nokta gördüm! Ne var orada? Daha hızlı yürüyebilsem çabucak varırdım, ama hem bundan süratli gidemiyorum, hem o da bana yaklaşıyor gibi… Belki bana sürpriz yapmasını beklediğim kişidir, doğum günüm veya işimle ilgili bir taltif hakkında… Evet, çok yaklaştım… Ne o? İnce, uzun, kıvrımlı bir silueti var sanki, bu ….. bir….. solucan mı? Bu da nereden çıktı şimdi? Birkaç taneler, bir değil- hayır çok daha fazla! İyi ama neden burada, yolumun üzerindeler, ve ben bunca yolu karanlık, soğuk demeden geride bırakıp ne arıyorum solucanların karşısında? Vücuduma ağırlık çöküyor ağır ağır, hiç sevmem bu mahlukları, ne zamandır yürüyüp bu noktada mı yorulacaktım yani? Kaskatı oldum, kımıldayamıyorum… hmmm, gözlerimi araladığımdan bu yana ilk defa koku alıyor burnum, hmmm, nereden geliyor şimdi bu? Solucanların kokusu mu acaba? Daha çok toprak gibi, ıslak, nemli toprak kokusunu andırıyor…
Bir saniye neler oluyor! ! !
-Demek Geldin.
-Siz de kimsiniz? ! ? ! ? ! ? ! ? ! ? ! ? ! ? -
Ben Münker. Yanımdaki de Nekir.
-Memnun old….
-Acele etme memnun olmakta… Kısa bir sözlü sınavımız var.
Thomas Paine’in Sağduyu (Commonsense) adlı kitabındaki “Monarşi ve Veraset Yoluyla İntikali” bölümünden bir pasaj… Yazar, burada Kitab-ı Mukaddes’ten yaptığı alıntılara şerh düşerek düşüncelerini savunuyor:
---------------------------------------------------------------------------
İsrailoğulları Medyenliler tarafından zulme maruz bırakıldığında, Gideon, Medyenlilere karşı küçük bir ordu ile harekete geçmiş ve ilahi yardım sonunda zafer onların lehine gerçekleşmişti. Yahudiler bu zaferden memnun olmuş ve zaferi Gideon’un üstün yönetimine hamlederek onu kral yapmaya karar vermiş ve şöyle demişlerdi: “Üzerimize sen hâkim ol! Sen ve senin oğlun ve senin oğlunun oğlu!” İşte bu ifadede gerçek anlamıyla bir günaha teşvik vardı. Sadece yalın bir krallık değil, hem de ırsi olanı teklif edilmişti. Ancak Gideon Allah’a tam bir teslimiyetle şöyle cevap vermişti: “Ne ben, ne de oğullarım sizi yönetecek. SİZİ ALLAH YÖNETECEK” Hiçbir söz bundan daha açık olamazdı. Gideon onların haysiyetlerini kırmadı, ama o konuda istediklerini vermeyi de reddetti. Kendisine yönelik uydurma şükran beyanlarını da kabul etmedi. Aksine, bir peygambere yakışır bir şekilde, “Hâkimiyete Layık Olana” karşı sevgilerini azaltmalarından dolayı onları sorumlu tuttu.
Bu hadiseden yaklaşık 130 yıl geçtikten sonra, Yahudiler gene aynı hataya düştüler. Putperestlerin kâfirce adetlerine karşı Yahudilerde olan özlem, hesap edilemez bir seviyedeydi. Fakat durum her ne kadar böyle idiyse de, Samuel’in iki oğlunun, -ki onlar bir takım dini olmayan/seküler mülahazalarla iş başına getirilmişti- suiistimalleri hakkındaki iddiaların ortaya çıkması üzerine, haşin ve şirret bir tarzda Samuel’e gelerek şöyle dediler: “Bak, sen yaşlısın ve oğulların senin yolundan yürümüyor, şimdi bize diğer milletlerde olduğu gibi aramızda karar verecek bir kral bul.” İşte burada onları harekete geçiren şeyin kötü bir şey olduğunu, yani onların da diğer milletler (yani putperestler) gibi olabileceği yolundaki düşünceleri olduğunu gözlemliyoruz. Hâlbuki israiloğullarınca gerçek zafer, mümkün olduğunca putperestlere benzememekte yatmaktadır. Fakat Samuel’i rahatsız eden esas şey, onların “ bize aramızda hükmedecek bir kral ver” şeklindeki sözleri idi. Samuel Tanrıya dua etti, Tanrı’da Samuel’e şöyle cevap verdi:
“İnsanların sana söylediklerine kulak ver, çünkü onlar gerçekte seni değil, beni reddettiler. BU DURUMDA ARTIK BEN ONLARI YÖNETMEMELİYİM. Ta o günden beri yaptıklarına bakıldığında, nasıl onlar aynen bugün olduğu gibi Mısır’ın dışında benzer şekilde hareketler etmişler, nasıl beni terk edip başka putlara hizmet etmişlerse aynı şeyi sana da yaptılar. Bu yüzden sen şimdi onların sözüne kulak ver. Yalnız ciddiyet ve vakarla onları protesto et ve kralın hükümdarlık etme tarzını göster.”
Samuel Tanrının bütün sözlerini kendisinden bir kral isteyen insanlara aktardı ve şöyle dedi: [buradaki parantezler T.Paine’e ait]
“Size hükmedecek kralın idare tarzı şöyle olacaktır; Oğullarınızı alıp kendisi için savaş arabalarında ve at bakıcısı olarak kullanacak, bir kısmını arabalarının önünde koşturacak, (bu tanımlama bugün insanları etkileme yolları ile örtüşür) taburlar ve bölükler üzerine reis tayin edecek, tarlalarını ekmek, ürünlerini hasat etmek, savaş araba ve aletlerini imal etmek için onları kullanacak. Şekerlemeler yapmak, aşçı ve ekmekçi olmak üzere kızlarınızı götürecek (bu durum kralın uygulayacağı baskıyı gösterdiği kadar, masraf ve lüksü de ifade eder) tarlalarınızın ve zeytin depolarınızın en iyilerini alacak, onları kendi hizmetçilerine verecek. Tohumlarınızın ve üzüm bağlarınızın onda birini alacak ve onları kendi memurlarına ve hizmetçilerine verecek. (Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, rüşvet, irtikâp, adam kayırma, kralların vazgeçilmez kötü alışkanlıklarındandır.) Hakeza erkek ve kadın hizmetkârlarınızın onda birini, en iyi görünümlü gençlerinizi ve merkeplerinizi alacak, kendi işinde çalıştıracak, koyunlarınızın onda birini alacak ve sizler onun hizmetçisi olacaksınız. Ve işte o gün, sizler seçtiğiniz o kral yüzünden ağlayıp sızlayacaksınız. FAKAT TANRI O GÜN SİZİ İŞİTMEYECEK.”
--------------------------------------------------------------------------------
(Yahudilerin bu "etkileyici olması beklenen" söyleve cevapları da enteresandır, merak eden 1.Samuel Bölüm:8'e bakabilir. Komik adamlar şu Yahudiler)
---------------------------------------------------------------------------
İsrailoğulları Medyenliler tarafından zulme maruz bırakıldığında, Gideon, Medyenlilere karşı küçük bir ordu ile harekete geçmiş ve ilahi yardım sonunda zafer onların lehine gerçekleşmişti. Yahudiler bu zaferden memnun olmuş ve zaferi Gideon’un üstün yönetimine hamlederek onu kral yapmaya karar vermiş ve şöyle demişlerdi: “Üzerimize sen hâkim ol! Sen ve senin oğlun ve senin oğlunun oğlu!” İşte bu ifadede gerçek anlamıyla bir günaha teşvik vardı. Sadece yalın bir krallık değil, hem de ırsi olanı teklif edilmişti. Ancak Gideon Allah’a tam bir teslimiyetle şöyle cevap vermişti: “Ne ben, ne de oğullarım sizi yönetecek. SİZİ ALLAH YÖNETECEK” Hiçbir söz bundan daha açık olamazdı. Gideon onların haysiyetlerini kırmadı, ama o konuda istediklerini vermeyi de reddetti. Kendisine yönelik uydurma şükran beyanlarını da kabul etmedi. Aksine, bir peygambere yakışır bir şekilde, “Hâkimiyete Layık Olana” karşı sevgilerini azaltmalarından dolayı onları sorumlu tuttu.
Bu hadiseden yaklaşık 130 yıl geçtikten sonra, Yahudiler gene aynı hataya düştüler. Putperestlerin kâfirce adetlerine karşı Yahudilerde olan özlem, hesap edilemez bir seviyedeydi. Fakat durum her ne kadar böyle idiyse de, Samuel’in iki oğlunun, -ki onlar bir takım dini olmayan/seküler mülahazalarla iş başına getirilmişti- suiistimalleri hakkındaki iddiaların ortaya çıkması üzerine, haşin ve şirret bir tarzda Samuel’e gelerek şöyle dediler: “Bak, sen yaşlısın ve oğulların senin yolundan yürümüyor, şimdi bize diğer milletlerde olduğu gibi aramızda karar verecek bir kral bul.” İşte burada onları harekete geçiren şeyin kötü bir şey olduğunu, yani onların da diğer milletler (yani putperestler) gibi olabileceği yolundaki düşünceleri olduğunu gözlemliyoruz. Hâlbuki israiloğullarınca gerçek zafer, mümkün olduğunca putperestlere benzememekte yatmaktadır. Fakat Samuel’i rahatsız eden esas şey, onların “ bize aramızda hükmedecek bir kral ver” şeklindeki sözleri idi. Samuel Tanrıya dua etti, Tanrı’da Samuel’e şöyle cevap verdi:
“İnsanların sana söylediklerine kulak ver, çünkü onlar gerçekte seni değil, beni reddettiler. BU DURUMDA ARTIK BEN ONLARI YÖNETMEMELİYİM. Ta o günden beri yaptıklarına bakıldığında, nasıl onlar aynen bugün olduğu gibi Mısır’ın dışında benzer şekilde hareketler etmişler, nasıl beni terk edip başka putlara hizmet etmişlerse aynı şeyi sana da yaptılar. Bu yüzden sen şimdi onların sözüne kulak ver. Yalnız ciddiyet ve vakarla onları protesto et ve kralın hükümdarlık etme tarzını göster.”
Samuel Tanrının bütün sözlerini kendisinden bir kral isteyen insanlara aktardı ve şöyle dedi: [buradaki parantezler T.Paine’e ait]
“Size hükmedecek kralın idare tarzı şöyle olacaktır; Oğullarınızı alıp kendisi için savaş arabalarında ve at bakıcısı olarak kullanacak, bir kısmını arabalarının önünde koşturacak, (bu tanımlama bugün insanları etkileme yolları ile örtüşür) taburlar ve bölükler üzerine reis tayin edecek, tarlalarını ekmek, ürünlerini hasat etmek, savaş araba ve aletlerini imal etmek için onları kullanacak. Şekerlemeler yapmak, aşçı ve ekmekçi olmak üzere kızlarınızı götürecek (bu durum kralın uygulayacağı baskıyı gösterdiği kadar, masraf ve lüksü de ifade eder) tarlalarınızın ve zeytin depolarınızın en iyilerini alacak, onları kendi hizmetçilerine verecek. Tohumlarınızın ve üzüm bağlarınızın onda birini alacak ve onları kendi memurlarına ve hizmetçilerine verecek. (Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, rüşvet, irtikâp, adam kayırma, kralların vazgeçilmez kötü alışkanlıklarındandır.) Hakeza erkek ve kadın hizmetkârlarınızın onda birini, en iyi görünümlü gençlerinizi ve merkeplerinizi alacak, kendi işinde çalıştıracak, koyunlarınızın onda birini alacak ve sizler onun hizmetçisi olacaksınız. Ve işte o gün, sizler seçtiğiniz o kral yüzünden ağlayıp sızlayacaksınız. FAKAT TANRI O GÜN SİZİ İŞİTMEYECEK.”
--------------------------------------------------------------------------------
(Yahudilerin bu "etkileyici olması beklenen" söyleve cevapları da enteresandır, merak eden 1.Samuel Bölüm:8'e bakabilir. Komik adamlar şu Yahudiler)
Virgilius
Hamlet, Ophelia'ya...
“Bir rahibe manastırına çekil, günahkârlar doğuran biri olma. Ben hayli dürüst biriyim; buna rağmen, kendimi o denli suçlu buluyorum ki, keşke annem beni doğurmasaydı diyorum. Çok gururlu, intikamcı ve muhterisim, düşüncelerimle kuşatamayacağım, muhayyilemle şekillendiremeyeceğim ve işlemeye vakit yetiremeyeceğim kadar çok sayıda suçu işlemeye de müsâidim. Benim gibi insanlar semâ ile yeryüzü arasında ne diye sürüklenip dursunlar? Bizler adı çıkmış hilekârlarız; hiç birimize inanma. Bir manastıra çekilmeye bak.
”Hamlet, III, 1’den.
“Bir rahibe manastırına çekil, günahkârlar doğuran biri olma. Ben hayli dürüst biriyim; buna rağmen, kendimi o denli suçlu buluyorum ki, keşke annem beni doğurmasaydı diyorum. Çok gururlu, intikamcı ve muhterisim, düşüncelerimle kuşatamayacağım, muhayyilemle şekillendiremeyeceğim ve işlemeye vakit yetiremeyeceğim kadar çok sayıda suçu işlemeye de müsâidim. Benim gibi insanlar semâ ile yeryüzü arasında ne diye sürüklenip dursunlar? Bizler adı çıkmış hilekârlarız; hiç birimize inanma. Bir manastıra çekilmeye bak.
”Hamlet, III, 1’den.
Bu benden, hikaye bile sayılmaz...
Aynayı eline aldı... Güzel bulmuyordu kendisini, gene de seviyordu nasıl göründüğüne baktığında... Güzel bulmamakla beğenmek arasında çelişki yoktu, güzel, zarif, hatta doğru olmayan bir düşünceyi beğenmek gibi bir şeydi sonuçta, fiziksel anlamda güzel olmayanı beğenmek... En çok da gözlerini beğenirdi, güzel olmasalar da... Erken gençlik döneminde bir arkadaşının 'Her insanın özeti yüzündedir, buna da cemal denir, ama senin yüzünü daha bir özetleyip gözlerine indirgeyebilirim ben, sadece gözlerinle yaşıyorsun sanki' sözlerini işittikten sonra dikkatini çekmişti, bakışlarındaki garipliğin... Gerçekten yabani, iri iri, karşısındakini deler gibilerdi... Bir süre sonra bu durum öyle hoşuna gitmişti ki aynanın karşısına geçtiğinde üstüne başına çeki düzen vermek değildi hiç bir zaman yaptığı, sadece gözlerinin derinliklerine bakar ve orada ne olduğunu görmeye çalışırdı... Tıpkı şimdi olduğu gibi... son yıllarda yüzüne iyice yerleşen mor halkalar da umurunda değildi, O'na göre gözleri baskındı yüzündeki herşeyden...Aynayı biraz daha yaklaştırdı kendine... Sadece gözleri vardı sırlı camdan görünen, ortası siyah, çevresini kahverengi... Kanlı buzlar içerisinde bir yalnız adacık gibi... Bir adam yürüyordu, dudaklarında hafif de bir melodi, Vivaldi... Sakin adımları yalpalarcasına, ama mırıldandığı ezgiye uygun gibi... Alımlı, süslü bir kadın geliyordu karşıdan, umarsız salınımıyla hükmederek sokağa, yanından geçerken adamın o varmış, yokmuş farkında bile değil... Yumruğunu sıktı adam, 'ben farkedilmeyecek bir insan mıyım' diyerek. Blokflüt Konçertosunun melodisi hala dudaklarındaydı, ama daha zordu şimdi mırıldanmak, titreyen dudakları ısırılırken içerden... Boynunda yedi siyah benek olan tombul bir martı dolanıyordu vapurun çevresinde, etrafında yüzlerce arkadaşıyla beraber... Şair 'insanlar havada uçtu, ama yerde öldüler' diye fısıldadı vapurda sıska delikanlıya kitapta okuduğu mısrada, az önce delikanlının attığı simit parçalarından birini midesine indirmiş olan tombul martı habersizdi bundan... Köşesinde üstüste yığılmış çöp poşetlerinin bırakıldığı dar ve pis bir sokakta bir grup genç kavga etmeye hazırlanıyordu sıkılmış yumruklarıyla... Neden mi, birbirlerinin gölgelerine basmışlardı belki, bir sebep yoktu, sadece öldüresiye döveceklerdi birbirlerini... Birinin çakısı vardı cebinde, en çok da o korkuyordu herhalde... 'Ya kavga sırasında çıkarırsam onu, saplarsam birine? ' diye... İhtiyar dede çökmüştü yalnız yaşadığı bodrum katının nemli, yosunlu duvar dibine... Sancı yayılıyordu göğüs kafesine, eskimiş, yırtık pırtık kilimin üzerinde yıkıldığında… kalbini ele geçiren spazmın ne zamandır beklediği, gelip kendisini ıstıraptan kurtarsın diye yalvardığı son olduğunu düşünürken, birden aklına annesi geldi, yarım asır önce kaybettiği, kendisine 'taşa oturma, çeker' diyen... Gülümsedi, '...anne...' dedi...
Adamın gözleri sulandı... Severdi bakışlarını, insanları etkilediği, dikkatlerini çektiğini düşünmekten hoşlanırdı hep... Ama derinliklerinde olan bitenler korku verirdi kendisine...
Aynayı masaya koydu.
Aynayı eline aldı... Güzel bulmuyordu kendisini, gene de seviyordu nasıl göründüğüne baktığında... Güzel bulmamakla beğenmek arasında çelişki yoktu, güzel, zarif, hatta doğru olmayan bir düşünceyi beğenmek gibi bir şeydi sonuçta, fiziksel anlamda güzel olmayanı beğenmek... En çok da gözlerini beğenirdi, güzel olmasalar da... Erken gençlik döneminde bir arkadaşının 'Her insanın özeti yüzündedir, buna da cemal denir, ama senin yüzünü daha bir özetleyip gözlerine indirgeyebilirim ben, sadece gözlerinle yaşıyorsun sanki' sözlerini işittikten sonra dikkatini çekmişti, bakışlarındaki garipliğin... Gerçekten yabani, iri iri, karşısındakini deler gibilerdi... Bir süre sonra bu durum öyle hoşuna gitmişti ki aynanın karşısına geçtiğinde üstüne başına çeki düzen vermek değildi hiç bir zaman yaptığı, sadece gözlerinin derinliklerine bakar ve orada ne olduğunu görmeye çalışırdı... Tıpkı şimdi olduğu gibi... son yıllarda yüzüne iyice yerleşen mor halkalar da umurunda değildi, O'na göre gözleri baskındı yüzündeki herşeyden...Aynayı biraz daha yaklaştırdı kendine... Sadece gözleri vardı sırlı camdan görünen, ortası siyah, çevresini kahverengi... Kanlı buzlar içerisinde bir yalnız adacık gibi... Bir adam yürüyordu, dudaklarında hafif de bir melodi, Vivaldi... Sakin adımları yalpalarcasına, ama mırıldandığı ezgiye uygun gibi... Alımlı, süslü bir kadın geliyordu karşıdan, umarsız salınımıyla hükmederek sokağa, yanından geçerken adamın o varmış, yokmuş farkında bile değil... Yumruğunu sıktı adam, 'ben farkedilmeyecek bir insan mıyım' diyerek. Blokflüt Konçertosunun melodisi hala dudaklarındaydı, ama daha zordu şimdi mırıldanmak, titreyen dudakları ısırılırken içerden... Boynunda yedi siyah benek olan tombul bir martı dolanıyordu vapurun çevresinde, etrafında yüzlerce arkadaşıyla beraber... Şair 'insanlar havada uçtu, ama yerde öldüler' diye fısıldadı vapurda sıska delikanlıya kitapta okuduğu mısrada, az önce delikanlının attığı simit parçalarından birini midesine indirmiş olan tombul martı habersizdi bundan... Köşesinde üstüste yığılmış çöp poşetlerinin bırakıldığı dar ve pis bir sokakta bir grup genç kavga etmeye hazırlanıyordu sıkılmış yumruklarıyla... Neden mi, birbirlerinin gölgelerine basmışlardı belki, bir sebep yoktu, sadece öldüresiye döveceklerdi birbirlerini... Birinin çakısı vardı cebinde, en çok da o korkuyordu herhalde... 'Ya kavga sırasında çıkarırsam onu, saplarsam birine? ' diye... İhtiyar dede çökmüştü yalnız yaşadığı bodrum katının nemli, yosunlu duvar dibine... Sancı yayılıyordu göğüs kafesine, eskimiş, yırtık pırtık kilimin üzerinde yıkıldığında… kalbini ele geçiren spazmın ne zamandır beklediği, gelip kendisini ıstıraptan kurtarsın diye yalvardığı son olduğunu düşünürken, birden aklına annesi geldi, yarım asır önce kaybettiği, kendisine 'taşa oturma, çeker' diyen... Gülümsedi, '...anne...' dedi...
Adamın gözleri sulandı... Severdi bakışlarını, insanları etkilediği, dikkatlerini çektiğini düşünmekten hoşlanırdı hep... Ama derinliklerinde olan bitenler korku verirdi kendisine...
Aynayı masaya koydu.
bir başka alıntı...
“Bu biçimi kimse göremez. Evet, bir zamanlar insanlar onu görebiliyordu, ama şimdi zaman yakıp yıkma zamanı. Toprak, ağaçlar, insanlar, tanrılar zamanın gidişine uyuyorlar. Ruhlar ölüyor, bedenler ölüyor, biçimler bile ölüyor. Biçimim öldü.” Müzisyenler araya girmişlerdi. Salonda garip bir sükunet seziliyordu. Herkes Arjuna’nın (Hanuman’ın maskesi altında) söylediği sözleri düşünüyordu. İlk soruyu Kral Vitara sordu: “Hanuman şunu mu söyledi? Yakıp yıkma çağında yaşıyoruz mu dedi? ”
“Şunları da ekledi, dinleyin” dedi Yudiştra o zaman. Yüzü ciddileşti, birkaç adım yürüdü ve sanki konuşan Hanuman’mış gibi belleklerden silinmeyecek şu sözleri söyledi: “Barbar kralların, kokuşmuş dünyanın egemen olduğu, insanların kısa ömürlü, onaltı yaşından başlayarak saçlarının aklaşmış, bodur, güçsüz, cesaretsiz ve hepsi katı yürekli olduğu, insanların hayvanlarla çiftleştiği, kadınların ağızlarıyla sevişen birer fahişe olduğu, inekleri süt, ağaçları meyve vermez olmuş, çiçekleri tükenmiş, utanma sıkılma kalmamış, açgözlülük, dolandırıcılık, ticaretin alıp yürüdüğü bir başka çağın geldiğini görüyorum, Kaliyugadır bu, karanlık çağdır. Kır bir çöl oluyor, cinayet kentlerde kol geziyor, kan içen hayvanlar anayollarda uyuyor, kuraklık ve kıtlık kasıp kavuruyor, bütün suları gökyüzü içiyor, toprak ölü ve sıcak, o sırada rüzgarla gelen ateş havaya yükseliyor, yer altı dünyasını yok ediyor, rüzgar ve ateş dünyayı kireçleştiriyor, yıldırımdan çelenkleriyle deniz canavarlarına ve çatır çatır çöken kentlere benzer mavi, sarı ve kızıl bulutlar yükseliyor... Su düşüyor, su toprağı boğuyor, fırtına on iki yıl sürüyor, dağlar suları yarıyor, dünyayı göremiyorum artık... O zaman insansız, hayvansız, ağaçsız dünyada yalnızca gri bir deniz kalınca yaratıcı Baştanrı korkunç rüzgarı içer ve uyur.”
Salona bir sessizlik çöktü. [Mahabharata’dan]
“Bu biçimi kimse göremez. Evet, bir zamanlar insanlar onu görebiliyordu, ama şimdi zaman yakıp yıkma zamanı. Toprak, ağaçlar, insanlar, tanrılar zamanın gidişine uyuyorlar. Ruhlar ölüyor, bedenler ölüyor, biçimler bile ölüyor. Biçimim öldü.” Müzisyenler araya girmişlerdi. Salonda garip bir sükunet seziliyordu. Herkes Arjuna’nın (Hanuman’ın maskesi altında) söylediği sözleri düşünüyordu. İlk soruyu Kral Vitara sordu: “Hanuman şunu mu söyledi? Yakıp yıkma çağında yaşıyoruz mu dedi? ”
“Şunları da ekledi, dinleyin” dedi Yudiştra o zaman. Yüzü ciddileşti, birkaç adım yürüdü ve sanki konuşan Hanuman’mış gibi belleklerden silinmeyecek şu sözleri söyledi: “Barbar kralların, kokuşmuş dünyanın egemen olduğu, insanların kısa ömürlü, onaltı yaşından başlayarak saçlarının aklaşmış, bodur, güçsüz, cesaretsiz ve hepsi katı yürekli olduğu, insanların hayvanlarla çiftleştiği, kadınların ağızlarıyla sevişen birer fahişe olduğu, inekleri süt, ağaçları meyve vermez olmuş, çiçekleri tükenmiş, utanma sıkılma kalmamış, açgözlülük, dolandırıcılık, ticaretin alıp yürüdüğü bir başka çağın geldiğini görüyorum, Kaliyugadır bu, karanlık çağdır. Kır bir çöl oluyor, cinayet kentlerde kol geziyor, kan içen hayvanlar anayollarda uyuyor, kuraklık ve kıtlık kasıp kavuruyor, bütün suları gökyüzü içiyor, toprak ölü ve sıcak, o sırada rüzgarla gelen ateş havaya yükseliyor, yer altı dünyasını yok ediyor, rüzgar ve ateş dünyayı kireçleştiriyor, yıldırımdan çelenkleriyle deniz canavarlarına ve çatır çatır çöken kentlere benzer mavi, sarı ve kızıl bulutlar yükseliyor... Su düşüyor, su toprağı boğuyor, fırtına on iki yıl sürüyor, dağlar suları yarıyor, dünyayı göremiyorum artık... O zaman insansız, hayvansız, ağaçsız dünyada yalnızca gri bir deniz kalınca yaratıcı Baştanrı korkunç rüzgarı içer ve uyur.”
Salona bir sessizlik çöktü. [Mahabharata’dan]
...İktibas...
Coşkular, tecrübenin üzerinde koştuğu pisttir. Cinsi duygulanma dini duyguların kat ettiği aynı patikalardan bir kısmını kat eder, her ikisi de kendilerini korku, hiddet, hayranlık, neşe, sessizlik ve sözle ifade ederler, [fakat] bu, onlar aynı yolları kullandıkları için birbirinin aynıdır demek değildir. Bir kadının bir erkek üzerindeki iktidarı, Tanrı’nınkinin aynı değildir, fakat coşku (teheyyüci) cevaplarından bir çoğu aynıdır. Bunun sebebi kısaca şudur ki, bir adam biri Tanrı diğeri de kadın için olmak üzere ne iki ayrı çeşit gözyaşı ne de iki ayrı çeşit gülme ile mücehhezdir. Mukaddes musiki ve cismani musiki aynı notaları kullanırlar fakat neticeleri farklıdır.G.E. Rattenbury, Wesley’in Dünyaya Mirası
Coşkular, tecrübenin üzerinde koştuğu pisttir. Cinsi duygulanma dini duyguların kat ettiği aynı patikalardan bir kısmını kat eder, her ikisi de kendilerini korku, hiddet, hayranlık, neşe, sessizlik ve sözle ifade ederler, [fakat] bu, onlar aynı yolları kullandıkları için birbirinin aynıdır demek değildir. Bir kadının bir erkek üzerindeki iktidarı, Tanrı’nınkinin aynı değildir, fakat coşku (teheyyüci) cevaplarından bir çoğu aynıdır. Bunun sebebi kısaca şudur ki, bir adam biri Tanrı diğeri de kadın için olmak üzere ne iki ayrı çeşit gözyaşı ne de iki ayrı çeşit gülme ile mücehhezdir. Mukaddes musiki ve cismani musiki aynı notaları kullanırlar fakat neticeleri farklıdır.G.E. Rattenbury, Wesley’in Dünyaya Mirası
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

