BİR “ECCE HOMO”* DİYEN OLSA…
“Bütün insanlar doğal olarak başkalarından nefret ederler.” (Pascal, Düşüncelerim’den)
Yakışıklı çocuk gerçekten, jöleyle biçimlendirilmiş açık kumral saçlarına ve iri mavi gözlerinin etkileyici gücüne güvendiği her halinden belli. Boyu posu da yerinde, salona girmesiyle bütün kadınların istekli bakışlarını üzerine çekmesi bir oldu, burunlarından kıl aldırmayacak şu hatunlara bir bakın, nasıl da okunuyor gözlerinden “keşke benim yanıma gelse…” dileği, söze gerek kalmayacak şekilde. Herkese gülümsemesi de cabası… Bu güler yüzlü tavırlar aslında etrafa birer mavi boncuk dağıtmaktan farksız, üzerine çektiği bakışlara cevap verircesine, “evet, biliyorum sizi büyüledim, şu anda hepiniz güneşin etrafında dönen gezegenler gibisiniz, bilmenizi isterim ki size ısı ve ışık yaymak da beni mutlu ediyor” demek istiyor herhalde. Elbette çabasını takdir etmek düşüyor bana, sırtına geçirdiği siyah kadife ceketten, giydiği şık ayakkabıya kadar her şey ne kadar uyumlu üzerindeki koyu kıyafetle iyice açığa çıkmış renkli parlak yüzüyle. Halbuki kafasında ne var acaba, neyle besliyor bu genç adam ruhunu, aklını ve kalbini, cins-i lâtifin letâfetten uzak bakışlarına hafif bir kaş hareketi ile karşılık verdiği gözlerinin ardında nasıl bir beyin var, hangi düşünceler dolaşıyor orada? Dış görünüşüne bu derece ehemmiyet veren birisi –hele ki bir erkek- kendinden başka bir şey düşünebilir mi? Soyut olgular, metafizik kavramlar ne denli yer bulabilir saçlarına kendisine yakışacak nasıl bir şekil vereceğini düşünen birinin zihninde? Mümkün değil…
Dış görünüm Allah vergisi… Kimisi güzeldir, kimi sıradan, bazısı da itici. Bu çocuğun aksine sıradan bir tipim olduğumu biliyorum, üstelik bende hiçbir rahatsızlık yaratmıyor bu durum. Ne saçlarıma briyantin dokunurdum bu yaşıma dek, ne de asortik kıyafetlerle ortalarda dolandım dikkat çekmek için, top sakal bırakıp yapmacık entel - dantel havalarıyla da gezinecek basit biri değilim ben. Bu matruş delikanlının üzerine kilitlenen gözlerin fark edemediği bir şey var bende, ilk bakışta görülmeyen bir şey, ancak bir benzerimin anlayabileceği… Basit insanlar benim bildiklerimden, okuduklarımdan, muhayyile gücümden, muhakeme yeteneğimden habersizler haliyle, aksi takdirde hepsi bana yönelirdi, köşedeki masada yalnız oturan kızıl saçlı dilber de…. Ne güzel söylemiş Hâfız, “Gûş-i şinev kücâ, dide-i itibâr kû? ”** Bu salonda oturan, sohbet eden, şakalaşan, masalarında veya barda gevezelik eden onca insandan fazla kitap okuduğuma eminim, üstelik okuduklarımı çok farklı düzlemlerde bir araya getirip harmanlama yetisine de sahibim ben, kendime mal edip sentez haline getirmekte, değişik açılardan ele alıp ortaya yeni sonuçlar çıkarabilmekte zorluk duymuyorum birikimimle. Bir de şu insanlara bakın, hele ki kadınlara, şu an en büyük dertleri bu yakışıklı çocuğun kendilerine gülümsemesi, her hallerinden belli! Hissiyat ve tasavvurları bundan fazlasına erişmekten aciz. Zevkleri sıradan, hayattan aldıkları lezzet sınırlı ve bayağı, yaşamları birbirinin kopyası - Yaratanın işine karışmak istemem ama bu insanlar var olmasalar da olurdu herhalde! Yaşamak dabbe’tül arz misali yeri tepmek değildir ki, iki ayak üzerinde durup, apartman kapıcısından iki ekmek bir şişe de süt istemek veya bir bebeğin yanaklarını mıncıklamakla insan sıfatı kazanılsın. Bunları ileride robotlar da yapacak zaten. İnsan olmak başka bir şey, “insan olmayan”ın, yani Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi olmanın ne demek olduğunu bilmeyen kişilerin asla duyumsayamayacağı bir ağırlıktır o. Önümdeki bunca masa dolusu yaratık, insan suretine bürünüp keyifli bir gece geçirdiklerini sanıyorlar. Sahte neşeler doldurmuş içlerini, Platon’un mağara teşbihindeki gölgeler gibi… Mesela siz, iki masa ötemde oturan çift… Okudunuz mu Savaş ve Barış’ı? Belki evet, belki hayır. Peki ne verdi size? Sessizlik… ama “harika bir roman” değil mi? Diyelim ki okudunuz, Prens Andrey’in ölümcül bir yara ile savaş meydanında sırt üstü yattığı ve hayatın anlamı üzerine düşüncelere daldığı satırlara denk geldiğinizde sorguladınız mı hiç kendinizi? Peki ya sen, şişman hatun, yanlarındaki masada oturan: Hamlet’i izledin mi? Muhtemelen seninle flört etmek zorunda kalan bir bey seni götürmüştür bir vakitler, karanlıkta oyunu izlemeyi tercih edip o tombik yüzünü görmekten kurtulmak için… Hamlet mezarlık sahnesinde Horatio’ya “Bu kemikler böyle ayaklar altında ezilmek için mi bunca dünya nimetleri ile beslendi? Kemiklerim sızlıyor düşündükçe.” derken aklının bir köşesinde oyundan sonra hangi pahalı restauranta kendini davet ettireceğini mi geçiriyordun yoksa? Cep telefonlarının ziline 9. Senfoninin koral bölümünü ayarlayıp o birkaç saniyedeki nota bozuntularıyla klasik müzik dinlediğini sanan saf insansılar, Beethoven’in 7. Senfonisinin çok daha derin ve sarsıcı olduğunu nereden bileceksiniz ki, hiç dinlemediniz! Dinleseniz de anlamazdınız hem, geliştirmediğiniz ruh dünyanızla başkalarının, “bilenlerin” sizin neyi beğeneceğinize, neyi takdir edeceğinize, neye burun kıvıracağınıza dair verecekleri kararlara karşı “baş üstüne” demeye hazırsınız çünkü. Merak duygunuz daha çocuk yaşlarda körelmiş, mevcutla yetinecek kadar güdük kalmış hayatınız! Bir saatin rakkası gibi bu durum, bilseniz merak ederdiniz, merak etseydiniz bilirdiniz! Benim gibiler yön veriyor size işte, bu yetki bize teslim edilmiş durumda! Ben karar veriyorum René Guénon’un okunmaya değer bir fikir adamı olduğuna, sizleri Aranofsky’nin filmlerinin izlenmesi gerektiğine, Dvorák’ın kusursuz bir besteci olduğuna karşı konulmaz bir şekilde ikna eden benim, gözlerinize saklı güzellikleri âşikar kılan, tatmadığınız zevkleri, duymadığınız şiirleri, varlıklarından haberdar olmadığınız tabloları, kıyametin sonuna kadar düşünemeyeceğiniz felsefi açılımları sizlere sunan kaynağınızım ben… Varsın bu salonda kimse farkında olmasın mevcudiyetimin, sahip olduğum değerleri bilmeyin isterseniz, bara geçip yanına çektiği kumral kızla keyifli bir geceye başlayan yakışıklı çocuk üzerinde olsun ışıltılı gözleriniz… Saklı bir hazine gibi beklemesini bilirim bu vakte kadar yaptığım gibi, bir gün elbet içinizden bir seçilmiş talihli bu istiridyeyi açar ve sahip olacağı dev inciyle büyüler kendisini… O zamana kadar mahrum kalacaksınız hayal etmeye gücünüzün yetmeyeceği insanüstü sınırlarımdan, gözlerinizin önündeki bu devasa sırdan…
Ben Tanrı olmalıydım aslında… Sizi yaratan ben olacaktım ki, günde beş değil elli vakit namaz kılıp secde ederdiniz bana…
* Yuhanna 19:5’te geçen, Roma Valisi Pontius Plate’nin idamına karar vermeden evvel İsa’yı işaret edip Yahudilere hitaben sarf ettiği Latince “Bu adama iyi bakın.” anlamına gelen sözler. .
** Gören göz hani, işiten kulak nerede?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!