Alselm Kiefer, “Bir Katedral Yaratmak” başlıklı tartışma konulu kitapta şöyle buyurur: “Büyük bir havuz, büyük ve karanlık bir birikinti var; ve bunun içinde neyin yüzdüğü görülmüyor. He şey caiz ve liberal, her şeyin yüzmesine izin var.”
Büyükçe bir kitabevinden içeriye girdiğinizde binlerce kitap saldırır üzerinize, kimi cılız, kimi feminen, kimisi davudî, bazısı çocukça veya sarhoşçasına bir sesle “beni beğen, beni al, onu alma, başkalarına bakma” diye haykırır kendi çapında… Ne kadar çok kitap var! Boy boy, çeşit çeşit, sıra sıra, ne ararsan! Bilim kitapları, din kitapları, felsefe kitapları, çocuk kitapları, her nevi edebiyat kitabı, sanat kitapları, tarih kitapları… İçlerinde hatıralar, anlatılar, biyografiler, denemeler, seyahatnameler, politika, psikoloji, sosyoloji, roman ve öyküler, cinsellik, tıp, mizah, spor, ekonomi, hukuk, komplo teorileri, kişisel gelişim konulu onlarca değişik tür olan kalabalık bir ordu gibi! Hele bir de bestseller raflarına bakmaya cesaret ederseniz “Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri” isimli enteresan eserin başlığı yankılanır zihninizde… Aman tanrım, ne kadar çok kitap, ne kadar çok saçmalık, sayısız boktan sayfalar bir güzel ciltlenmiş, rengarenk kapakların içinde duruyor raflarda! Kim yazar bunları, kim yayınlar, kim para verir, ve zamanını harcayıp/ziyan edip okur, konu bu değil… “Her kör satıcının bir kör alıcısı vardır” mı demeli, yoksa Brueghel’in enfes “Körün Kılavuzu Kördür” isimli tablosunu mu anımsamalı müstehzi bir gülüşle?
Hep Johannes Gutenberg yüzünden…
İlk ve ortaçağlarda, tıpkı bugün olduğu gibi eline kağıt (veya parşömen) ve kalem geçiren her insan bir şeyler yazıyordu, karalıyordu, bunda garipsenecek bir yan yok, herkesin söyleyeceği bir şeyler var ve belki yalnızlıktan dolayı bunu içindekileri döktüğü kağıtlarla paylaşır kişi, ya da Nietzsche misali kendisini bir dağı yamacındaki mağarada yaşarken bilinmeyi isteyen bir hazine şeklinde düşünür ve “keşfedilmek” ister, her ne sebeple olursa olsun, yazarlardı işte eskiler… Kimisinin çiziktirdiği sayfalar insanları derinden etkilerdi, bu defa “yazıcılık” işin içine girer, aynı eserin yeni nüshaları kopya edilirdi, beğeni sürdüğü müddetçe bu kopya işlemi de artar, derken başka lisanlara çevrilir, bu defa takdir ve beğeni diğer milletlere de yayılırdı… Homeros’un, Hesiod’un, Platon’un, Aristo’nun, Vergilius’un, Erasmus’un ve benzeri yüzlerce büyük amcanın eserlerinden tutun, Dante’si, Boccacio’su, Shakespeare’i, Vyasa’sı, Lao Tse’si ve daha nice ağabeyler hep bu şekilde başladılar “yazın” hayatlarına… O derece yetkin olmayanların yazdıkları da bir güzel tuvalet kağıdı oluverirdi, çünkü “ay ne salak şeyler yazmış bu” denilir ve artık ne kopyalamaya gerek kalırdı, ne de başkalarının okuması için günler boyu yazım emeğine… Saçma sapan şeyleri okumayacak kadar akıllıydı eskiler…
Derken 15 yy.da bir Alman çıktı piyasaya, sıçtı ortalığın ağzına, öyle bir halt işledi ki, artık okuyucuların “tabii” beğenisi değil, yayıncı tercihi, reklam ve eleştirmenlerin yönlendirmesi gibi “tuhaf” ve “doğal olmayan” kavramlar girdi hayata…
Hazin olan şu ki, bir kitapçıya girdiğinizde, 99,5% fuzuli kitabın arasına saklanmış, sesini duyuramayan ve “aradığın bende gizli” diyemeyecek kadar gururlu 0,5% kitaba ulaşmanız mucizelere kalmış oluyor…
“Neden klasikleri okuyorsun?” diyenlere cevap olsun bu yazı.
ibrahim'e ibo, muzaffer'e muzo, şebnem'e şebo deyiniz de, bari siz Aristotales'e Aristo demeyiniz.
YanıtlaSilistirham edeceğim.
Pardonunuz.
YanıtlaSilHihoho, Polente'nin yorumu komikmiş. Brueghel'i de ne severim be, iyi oldu sabah sabah kendisini hatırlamak.
YanıtlaSilBrueghel de seni seviyormuş Müge!
YanıtlaSil