30 Mart 2025 Pazar

Pincher Martin Üzerine...

Kasım ayının başından itibaren blogta yazdığım yüze yakın yazının içinde o kadar çok “hayatımın en kötü…” diye başlayan cümle kurdum ki, artık kendim için bile esprisi kalmadı bu ifadenin. Gene de başka türlü olmuyor. Başka şekilde dile getiremiyorum halimi.


Bugün ramazan bayramı. Benim bir bayramım yok. Ne kişisel olarak, ne yerel, ne global çerçevede bayramlık bir durumdan bahsedilemez. Cehennemde bayram kutlanmaz. 


Still-Havva’sız ilk bayramım. Bitiyor. Akşam oldu. Bayram rutinleri filan hak getire. Bütün işkencelerden kaçındım, annemlere saat 4pm gibi on dakikalık bir ziyarette bulundum o kadar. Birkaç saat önce de (çok özlediğim) eski kayınvalidemi yasak savma babında kısacık arayıp konuştum hepsi bu. 


Self-pity çizgisini çok önce geçmiştim ben. Maslow’un negatif piramidi var mıdır bilmiyorum, denk gelmedim, olsaydı eğer ben bu sürecin sonunda en üst basamaya, öz-yıkım katına varmışımdır. Bütün bir gün boyu, Slayer’in bir şarkısındaki nakaratı tekrarlayıp durdum. 


You're nothing

An object of animation

A subjective mannequin

Beaten into submission

Raping again and again


Allah canımı almadığı için oluyor bütün bunlar. Yani, O'nu da provoke edemiyorum tanım gereği. Prosedürü kendi belirliyor. 


Pincher Martin’i okuduğum zaman, yazarın hayal gücüne bir kez daha hayranlık duymuştum. Benden çok önce Still-Havva okumuştu İngilizcesinden, o da bayılmıştı. Neden o kadar sevmişti bilmiyorum, aslında karanlık bir nokta barındırmayacak kadar ışıltılı bir ruhu vardır. O zaman da şaşırmıştım.


Bunca şey oldu, yaşandı. Ben Pincher Martin’e dönüştüm. Nihilist bir münkir. Tabi bariz bir fark var aramızda: O, öldüğünü fark etmediğinden kayalıkların üzerinde okyanusa, açlığa, susuzluğa, rüzgâra, hayvanlara, hayata, Tanrı’ya küfürler yağdırıp meydan okuyor, yaşamak için savaş veriyordu. Bense daha en başta meseleye vakıf olmuştum. Daha akıllı ve daha acizim. Hep öyle oldum. Akıllı ve zayıf. İşe yaramayan bir hikmet sahibi. Temizleyemediği götü boklu bir bilge. Yirmi santim ama kalkmayan bir sik mi daha evladır, oniki santim ama isviçre saati gibi olan bir sik mi? Anladınız siz onu. 


Evet ya, gene Golgotha’ya, iki üç alttaki yazıya vardık değil mi? Still-Havva’nın neden bu romanı sevdiği de aşikâr, inanın bana şimdi yazarken fark ettim.


Olanı biteni bu kadar geç idrak edebildiğim için değil mi zaten;


I am nothing

An object of animation

A subjective mannequin

Beaten into submission

Raping again and again


24 Mart 2025 Pazartesi

Sondan Bir Önceki Resmî İşlem Üzerine... (veya, 'Fraulein'a Veda.)

Üzerinden bir aydan fazla bir zaman geçmişti, 20 şubattan sonra bugün görüştük. Babamların ev interneti daha önce değindiğim gibi Still-Havva’nın üzerineydi, öğleden sonra Superonline bayiinde buluştuk, devir işlemini hallettik, kendi üzerime aldım. Buna bağ denir mi bilmiyorum, netice bir şey daha koptu aramızda. Artık hukuki olarak yalnızca terk ettiği evin tapusundaki %50 hakkını bana devretmesi kaldı, buna zaten bir an önce olsun bitsin gözüyle bakıyor ama benim bu işlem için mecalim yok, kendisinden ruhen hazır olmamı beklemesine dair ricamı hatırlattı, “senden haber bekliyorum” dedi o konuda. 


Ne tokalaştık, ne sarıldık bayiinin otoparkında buluştuğumuzda. Merhabalaşmadık bile! Ofise girdik, kimliklerimizi verdik, iki yabancı gibi bitirdik işi, birbirimizin yüzüne bile bakmadık dersem abartmış olmam. Öylesine soğuk, öylesine mekanik, öylesine uzak. O’nun rahatlığı ve iç huzuru malum, benim yüzümün şekilden şekile girmesi, karnıma oturan kramplar da sürpriz değil. Devir bitince, Still-Havva kendi-annesinin- eviyle ilgili bir konu sordu görevliye, birkaç dakika daha orada duracağı belli olunca bana döndü, “sen istersen git” dedi. Aynı metro durağına yürüyeceğiz, aynı metroya bineceğiz, aynı istasyonda ineceğiz, aynı metro çıkışından yol sapağına kadar devam edeceğiz aslında, evlerimiz(!) o kadar yakın ki. “Bekleyeyim” diyerek bir köşeye oturdum ama daha o saniye benimle aynı ortamda daha fazla olmak istemeyeceği düşüncesi aklıma düştü. Üstelik bekleyeyim demiş de bulundum. Kendi işi bitip kapıya doğru yöneldiğinde çabucak “benimle beraber yürüme eziyetini sana yaşatmak istemem, ben şurada beş dakika sigara içer oyalanırım, sen rahatça git” dedim. Yok canım, olur muymuş öyle şey. Salaklığıma karşı nezaket gösterisi. İstasyona kadar beş yüz metre kadar yürüdük tek kelime konuşmadan. Benim yüzüm dayak yemiş gibi, dudaklarım bükülüyor, gözlerim doluyor, kalbim güm güm. Perona inip suskunca metronun gelmesini beklerken birden bana döndü, “kız nasıl?” diye sordu. O kadar beklenmedik bir soruydu ki. Bir kez olsun merak etmemişti evden ayrıldığından bu yana. Hatta bir kere fotoğrafını gönderme gafletinde bulunmuştum da ateş püskürmüştü bana. Sağlığının iyi olduğunu, hep yanımda, kucağımda, koynumda durduğunu söyledim. Ondan sonra -artık soru sorma cesaretini kendimde bularak- yılın bu dönemi gitmesi gereken önemli sağlık kontrolünü, Mustang’i, eski kayınvalidemi, okulunu sordum. Bir müşkül yokmuş çok şükür. Arabayı satmaya niyetliydi, satabilmiş nihayet, onun yerine epeyce yeni ve güzel bir araba almış kendisine. Hüzünlendim Fraulein ismini verdiği araba(mız) artık olmadığı için. Gene de çok daha güvenli ve yeni bir aracının olmasına sevindim elbette. Anne-babamı sordu. Çok sızlanmak istemedim, babamın durumundan bahsettim kısaca.


İlk karşılaştığımız ana kıyasla, nispeten güler yüzlü ayrıldık ama benim suratımın durmaksızın değişen şekli, sesimin sık sık titremesi, kimi zaman ağlak bir sesle konuşmamı fark etmemiş olması mümkün değil. 


Acıyordur bana. Zayıflığıma. 


Ayrıldıktan sonra eve doğru adımlarken yanlış sokağa girdiğimi de, bacaklarımın zangırdayarak titremesinin hala geçmediğini de not düşeyim. 


Acınacak haldeyim, doğru. 



Kapıdan içeri girdiğimde her zamanki gibi önümde kendini yere atıp karnını açan kedime “güzel kızım, sana harika bir haberim var! Annen bana bir defa bile ‘nasılsın?’ diye sormamış olabilir ama seni merak ediyor!” dedim. 


Miyavladı yerde yuvarlanarak.  




Not: Nasıl da yaramış bensizlik... Nasıl mutlu, rahat, özgüvenli... ve güzel...





Gecenin 11.30pm’inde edit: Dayanamadım, “bu akşam yürüyüş yapmadığım için belim ağrıyor, geç de olsa çıkıp biraz dolaşayım” diye kendime yalan söyleyip sokağa çıktım, doğruca Still-Havva’nın evine gittim, sitenin garajına park ettiğini söylediği yeni arabasını görmeye. Plakasını sormuştum gündüz konuştuğumuzda. Hemen karşıma çıktı. Çok güzel bir araba. SUV. Aslında markasını, modelini ve yılını söylediğinde de içimden ‘uuuuuuu’ sesi yükselmişti, ama görmek bir başka oluyor tabi. 


İşte beni bu yüzden bıraktı, daha doğrusu terk etmesinin sebeplerinden biri de buydu. Açıklayayım: Atfettiği onca kusurumun arasında bir de beni cimri olmakla itham ediyordu, bense cimri olmadığımı, ancak tutumlu/ eli sıkı denilebileceğimi öne sürüyordum. Karşı delil olarak sunduğum unsurlara itiraz edemiyordu çok sağlam kanıtlar olduğu için, ama neden daha rahat ve konforlu yaşamadığımızı sorguluyordu çoğu zaman. Bu noktayı aydınlatmam gerek yanlış anlamalara mahal vermeden: Asla para sevdalısı değildir, beni de fakirlik yüzünden bırakmadı bu kadın. Ama eldeki imkanları farklı, kendince daha efektif kullanma düşüncesi hep aklındaydı. Bense, (söz gelimi aldığı o yeni SUV hakkında yazıyorum) o arabayı almasına itiraz ederdim evli olsaydık. Ufkumun dar, hayalimin kısıtlı olması değil buna sebep – Still-Havva o arabayı almak için eski ve minnak Fraulein’i sattı, üzerine evliliğimizin birikiminden aldığını (bence alması gerekenin azıydı) ekledi, üzerine evimi satıp benim kendisine olan borcumu ödediğim miktarı da koydu, bugün arabadan bahsederken söylediğine göre kardeşinden de para almış; zaten piyangodan ikramiye çıkmadığı takdirde - satış sitelerinden arabanın tahmini fiyatına baktığımda başka türlü olması mümkün değil, güzel, yeni ve güçlü bir araba pahalı olacak haliyle. Ben bu eylemi savurganlık olarak görürdüm – Still-Havva’nın her şeyin en iyisine layık olduğunu tüm kalbimle inanarak haykırdım hep ve hala öyle düşünüyorum ama elde avuçta ne var ne yok tüketmek, tabiri caizse sıfırlanmak yerine, her zaman yedek akça olarak güvenli bir miktarı bir köşede tutma taraftarıyımdır ben; o nedenle diyorum ya, benimle evli kalsa elbette gene yeni, gene güzel bir araba almasını isterdim ama 2023 model bir SUV’a da muhalefet ederdim. 

İronik olan şu: Evdeki birikmiş para, benim bu tutumumla birikmişti zaten. Şayet o para olmasaydı bu yeni arabasını da alamazdı. Bunu kendimi haklı çıkarmak için söylemiyorum, çünkü tersten okursak ‘o parayı zor günler kaygısıyla elde tutmak yerine böyle bir arabayı daha önce alabilirdik’ sonucu da pekâlâ çıkar. Beni gene bırakırdı, o da muhakkak. 


Netice-i kelam, kıçıma vurmasının sebeplerinden biri de bu tavrım ve tutumumdu. 

Allah kaza bela vermesin. Artık kendisini sınırlayacak bir kocası yok, çok güzel bir arabası var. Çok güzel gerçekten.

 Maşallah. 


23 Mart 2025 Pazar

Golgotha Üzerine...

Çevirmen, yazar, editör titri olan birine yakışır şekilde kalemi çok sağlamdır Still-Havva’nın. Duygu ve düşüncelerini ifadesi kusursuzdur. Ekmeğini kaleminden çıkaran biri oldu hayatı boyunca, yaptığı işin hakkını da verdi her daim. Kendisi için yazdığı öyküleri de, geçmişte tuttuğu blogu da öyleydi: Onun seneler evvel yayından kaldırdığı şahsi blogundaki üslubunu, anlatımını el değmemiş bir dağın türlü çiçek ve yeşilliklerle çevrili saklı bir köşesinden çağlayan pınara benzetebilirdim; akıcı, tadı hoş, sesi yumuşak, görünümü pırıl pırıl, mis. Benim tarzım sel gibidir mesela, kirli, yorucu, dağınık, coşkusu tehlikeli, tedirginlik yaratan. 


Geçmişte, çok uzak geçmişten bahsediyorum, blogu varken Still-Havva’nın yazdıklarını öylesine büyülenerek okurdum işte. Yirmi yıldır blogu olan biriyim, eskiden, blog dünyası lunapark misali şenlik yeriyken başkalarının bloglarına göz attığım çok olurdu. Still-Havva gibi yazan hiç kimse yoktu desem yeridir. Bir postu geldi bugün aklıma, on seneden fazla olmuştur okuyalı. Sanırım, hafızam beni yanıltmıyorsa eğer, ayrılıklarımızdan biri zamanında yazmıştı, tabi boşanmamız dışında mazideki bütün ayrılıklarımızın faili ve müsebbibi ben olduğumdan, benim yüzümden, benim verdiğim ıstırapla yazmıştı o yazıyı. İsa Peygamber misali, sırtına yüklendiği çarmıhıyla Golgotha’ya yürümeyi nefis metaforlarla betimliyordu: Yalnızlık acısını ve terk edilmişliğine rağmen hayat mücadelesine devam edişini okuyanın yüreğini dağlayan (ama kesinlikle arabesk olmayan) bir şekilde anlatıyordu orada. Still-Havva hassas, narin ama zayıf olmayan, kararlı, güçlü bir kadın oldu hep. Gerçek bir savaşçı diyebilirim onun için. Bütün hayatı mücadele ederek geçti; zor bir baba/aileyle, sonu gelmeyen geçim derdiyle, kötü bir ilk evlilikle, Mustang'i yalnız bir anne olarak büyütüp yetiştirmesiyle, endişe verici sağlık sorunlarıyla, benimle, bensizlikle, sonra benimle yaşadığı kötü ikinci evlilikle… Çok sarsıldı, yıprandı, ama hiç yıkılmadı. Bu açıdan takdiri ve hayranlığı fazlasıyla hak eden metîn ve güçlü bir kişiliği var, hayran olduğum pek çok niteliğinden biri de bu.


Böyle bir kadının benimle ne işi olabilirdi ki? Bu sözünü ettiğim özelliklerin bende zerresi yok desem abartmış sayılmam, tevazu gösterdiğimi iddia edemez kimse. Ben ne güçlü, ne de zorluklarla mücadele edebilen biri olmadım hayatımda. Lafı gevelemeyeceğim, şu son yaşadığım süreç – yani terk edilmem, baştan savılmam, yok sayılmam ve boş verilmem, benim için hayatın yeni ve temiz bir sayfasını açmadı. Elbette söz gelimi Golgotha’sını yazarken Still-Havva da zorlanmış, acı çekmişti, ama ayağa kalkması gerektiğini biliyordu, sadece öncesinde yaralarının kabuk bağlaması gerekiyordu, ne zaman ayağa kalkacağı belirsizdi o dönem. Bende ise durum öyle değil: Beni terk edişinin ardından yara değil, paramparça olmuş biri kaldı arkasında. Bu benim yaşadığım, hissettiğim bir şey. Her terk edilen, bırakılan böyle olmayabilir, dünyada çok sevdiği, delice âşık olup hayranlık duyduğu eşi tarafından kıçına vurulmuş ilk ya da tek insan da ben değilim tabi ki, ne var ki herkes farklı, değişik yaşıyor… Yani, ben sırtıma çarmıhımı alıp Golgotha’ya yürüyecek biri değilim. Onu sırtıma yüklemeye çalıştıkları anda yere yığılan, yürümeyi de reddeden, “madem her şey bitti, burada, bu noktada ben de bitiriyorum” diyen zayıf bir kişiliğe sahibim. Bu size de “bir adamla evlendiğimi sandım, çocuk çıktın” diye hakaretamiz bir eleştiride bulunan Still-Havva’nın haklılığına işaret etmiyor mu? Başına gelen gailelere kolay pes eden ezik biri olarak gördüğü kocasına saygısını da, sevgisini de yitirmesi doğal değil mi? Şikâyet etmeye hakkım var mı? KHK ile ihraç edilmem, sıfırlanmam, en iğrenç şekilde lekelenip toplumdan dışlanmam, çalışma hakkı ve imkanlarımın elimden alınması, bu yöndeki girişimlerimin neticesinde de dolandırılmış olmam, sosyal hayata küsmemle sonuçlandı ve Still-Havva gibi bir savaşçı bu süreci atlatmamı, gücümü toplamamı, mücadeleye yeniden başlamamı umdu senelerce. Olmadı. Bütün bu badirelerin sonunda içime kapanmamı zayıflık, bağımlılık, çocukluk olarak gördü. Elbette haklı olduğu çok, çok fazla husus vardır. Sonra da dayanamadı, gitmek de denmez buna, kaçtı. Arkasına bakmadan kaçtı hem de.


Nihai mağlubiyetimi yaşıyorum. Çok fazla sürmeyecek çarmıhımın yanında geçireceğim zaman. Yaram yok, kanamanın durmasını bekleyip kabuk bağlamasını ümit edeyim; kolum bacağım kopmadı, protezle filan idame etmeye çalışayım. Ben paramparçayım o gittiğinden beri. 5 Kasımda bitti dediği geceden beri böyle. Bu hayatta yenildim. Uyamadım, uyum gösteremedim. Başarısızlık abidesiyim. “Böyle harika bir kadını hak etmek için ne yaptım, Allahım sana şükürler olsun” ifadesinin barındırdığı gizli gururlanma vurgusu, yerini hiçbir bok olmadığım yüzleşmesiyle/yüzüme vurulmasıyla tuzla buz oldu. Zayıf ve aciz biri olduğum için terk edildikten sonra içine düştüğüm hal, zayıflığımın ve aczimin yansımasıyla gulyabani misali içimde kök saldı ve aklımı, ruhumu, kalbimi, bütün çevremi zehirli bir gaz gibi doldurdu, bizatihi zayıf ve aciz olduğumdan da çıkamıyorum oradan. Kuyruğunu yemeğe çalışan yılan gibi. Kendi etrafımda, zaaflarımla yarattığım girdapta boğuluyorum. Çarmıhı sırtıma alamadım, o nedenle terk edilmiştim, şimdi mi alacağım, nasıl yani? Bu kadar muhal bir şey olabilir mi? Zavallı biriyim. Zavallı olduğu ‘fark edildiği için’ kıçına vurulduğunda daha da zavallı olmam tuhaf değil bence.


Buna kendine acımak diye bakmasın ileride bu satırları okuyacak olanlar. Kendime ağıt yakıyorum sadece. Aylardan beri böyle.  



Bu evden gideli dört ay olacak neredeyse… Son birkaç haftadır, evden ayrıldığı ilk zamanlardaki halime, durumuma döndüm dersem tuhaf mı karşılarsınız bilmiyorum. Still-Havva evini, yuvamızı, beni, kedisini terk ettikten sonraki iki hafta kadar sadece kahve ve bisküvi ile yaşamıştım. Hiçbir şey istemiyordum, yapamıyordum, yiyemiyordum. Bünyemin güçsüz ve zayıf kaldığımı fark ettikten sonra yıkık psikolojimle çelişkili bir şekilde daha dikkat etmeye başladım kendime, her hafta en az bir kez balık ekmek, bir kez döner, arada gittiğim annemlerde de kuvvetlice yemek yemeğe gayret ediyordum; hatta airfryer’da köfte pişirmek filan da vardı yaptıklarımın arasında. Vitamin hapları almaya bile başlamıştım. Şimdilerde o çaba da uçtu gitti, bitti. Gene kahve-bisküvi ile geçiyor hayat, arada haşlanmış yumurta ve süt o kadar. Yediğim sarelle, çokokrem, Nutella miktarını biri görse küçük dilini yutardı sanırım. Bütün paramı sigara ve bunlara harcıyorum desem yanlış olmaz. Zaten çok tüketiyordum bunları, sigara gibi onlar da misliyle arttı. Yürüyüş yapıyorum. Sağlık kaygısıyla değil, oturmaktan belim ağrıdığı için. Şişmanladım haliyle. Gece çoğunlukla 12-1am arası yatıyorum, bazen uyuyamadığımda 3am’a kadar oturduğum oluyor, ama kaçta yatarsam yatayım sabah 8.30-9am gibi uyanıyor, kalkıyorum yataktan. Bazen daha da erken. Evin türlü yerlerine serpiştirdiğim Still-Havva fotoğraflarına bakıp konuşuyorum onunla. Uyandığımda yastığımın başucunda o var, sokaktan eve gelince kapıdan girdiğim an portmantoda iliştirilmiş resmiyle hoş geldin diyor, bilgisayar ekranımda sevgiyle bakıyor bana. O’nu bıktıracak gibi yaşadım, onu benden kaçacak kadar bezdirdim, kendimden uzaklaştırdım, şimdi de onsuz bir anım geçmiyor. Her şeyim tutarsız ve dengesiz. Aptalca. Delice. Anlamsızlık ve saçmalıkla dolu. Evet, dört ay olacak yakında.


Dün, kretuar bıçağı acaba ne kadar keskinmiş, beni çok uğraştıracak bir şey mi diye deneme yapmak geçti içimden. Bir hazırlığım yoktu, dahası ruhen de hazır sayılmazdım, sadece deneme mahiyetinde keskinliğini test edeyim dedim. İşin komik kısmı bu denemeyi bileğimde yapmış olmam; çok hızlı bir şekilde bileğim kesildi, kan akmaya başladı. Ne aylar önce hazırladığım mektupları ortaya çıkarmışım, ne kediye yedek mama ve su kabı hazırlamışım, ne evdeki çöpleri atmışım… Bileğimden kan akmaya başladığında “ya şimdi değil, Allahım şimdi değil” diye söylenerek ne yapacağımı şaşırdım, dolaba koşup soğuk bir cola şişesi ile bileğime uzun süre pres yaptım ki kan dursun diye. Epey sürdü, sızıntı şeklinde yarım saate yakın belki, sonra pıhtılaştı- derin kesmiş olsaydım durmazdı. Kesik izi gayet belirgin duruyor bileğimde. Denedim sonuçta, kretuar bıçağının işe yaradığı/yarayacağı belli ama keşke bu kadar salak olmasaydım yani. Hazırlanmadan, laf olsun diye bu testi yapmaktan bahsediyorum. Bu işin denemesi mi olurmuş demeyin. Gülmeyin. Acımayın da. Okuyun geçin. 


Ben, kendisi için üzüntü duyulacak biri değilim. Bir Golgotha’m bile yok. 


15 Mart 2025 Cumartesi

'Özlemeyen Kadın' Üzerine...

Haftalarca konuşmayıp, görüşmeyip, koltuğa gömülmüş bir şekilde evde oturduğum bir an yanımdaki telefon birden onun numarası için ayarladığım müziği çalmaya başladığında, telefon ekranında yüzü (bana, 2016 senesinde, ben henüz Erzurum’dayken, nişanımızdan 11 gün sonra babamların yazlığına kalmaya gittiğinde, yazlığın terasına çıkıp denizi arkasına alarak başını şöminenin bacasına yasladığı ve “özleyen kadın böyle oluyor” diye  altına not düşüp sevgiyle baktığı o fotoğraf) belirdiğinde kalp krizi geçirmemiş olmam, sağlığımın yerindeliğine işaret olsa gerek.


Kalp krizi geçirmediğim doğru, ama kalbim göğüs kafesimden fırlayacaktı neredeyse. Birbirimizi aramıyoruz. Mesajlaşırız en fazla, o da hemen her zaman benim başlattığım bir eylemdi, bir yerden sonra gönülsüz cevaplarından öylesine yoruldum ki, artık 10-15 günde bir iletişim kuruyorum ancak. Sormam gereken şeyleri bile sormaktan geri çekiliyorum artık. Yani bunca zaman o hemen hemen hiç aramadı, yazmadı. Sanırım en son boşanma davasının neticelendiğini bildirmek için haber vermişti, tabi gene mesajla. Bu defa ansızın araması bir haber kaygısı, tabi ki kasvetli bir his yarattı bende, telefonu açamadan donup kaldığım birkaç saniyede Eski Kayınvalideme bir şey mi oldu diye içimden geçti, ya da Mustang’in başına kötü bir şey mi geldi diye endişe ettim. Yoksa beni niye aniden aramaya gerek görsündü ki?


Kötü bir şey yokmuş çok şükür. Annemlerin ev interneti Still-Havva’nın üzerineydi, boşanmamızdan sonra onunla bir ara devreder/devralırım diye konuşmuştuk. Sözleşme bitiyormuş, onun için operatörden kendisini aramışlar, yeni kampanya dönemi gelmişmiş, hem onun bilgisini verdi bana, hem de bu devir işlemini artık yapmak istediğini söyledi. Haklı. O artık beni ‘özleyen kadın’ değil, anne babamın -gerçekten- öz kızları kadar sevip bağlandıkları gelinleri değil, ayrıca anne babamı -gene gerçekten diyeceğim- öz kızlarıymış gibi pamuklara sarıp sarmalayan eşim değil. Soyadı değişti, adresi değişti, hayatı değişti. Bir yabancı. 


Bu hafta içi devir işini halletmeyi konuştuk. 


Halbuki ne güzel, iki gün olmuştu göz yaşı dökmeyeli. İnlemeyeli. Toparlanıyorum diye düşünmeye başlamıştım hatta. Böyle sikerler adamı…


11 Mart 2025 Salı

Okuyucularımla(!) Dertleşme Üzerine...

Bu blogu gelecekte okuyan birileri olacaksa eğer, aylardan beri intihar etmekten bahseden hem hazımsız bir şımarık, hem de gürültücü bir şarlatan olduğumu düşünmeleri pek olası. Bunun için kimseyi suçlayamam. Bu eylem akla gelir ve halledilir bir biçimde değil mi? Ben öyle yapamadım. Teşebbüslerim çok garip şekillerde akîm kaldı, derken babamın göz rahatsızlığı ve ardından ameliyatı, sonrasında şiddetlenen çeşitli sağlık sorunları hep bağladı beni. Bazen de anneme acıdım, -benim için üzüleceğinden ötürü değil- nefret ettiği kocasının üstelik demansı böyle ilerlemişken yokluğumda bir de benim desteğimden mahrum kalacağı için. Bu satırları okuyan hiç kimseyi inandırma gibi bir zorunluluğum yok, üzgünüm beni sahtekâr, ağlak ve çığırtkan olarak görüyorsanız: Her gün en az bir posta halime ağlayarak, her saat intihar etme düşüncesi aklımda çınlarken aylar geçti, hala buradayım işte, sigara ve kahve eşliğinde bir başka blog yazısı daha. Koluna girip işlerini halletmediğim sürece hiçbir şey yapamayacak babam, terk edilmemin ardından bir katarakt ameliyatı, bir sisteografi, bir ürodinami, iki de sistoskopi geçirdi, bunların her birinin randevusu da 10-15 günden önceye verilmediğinden ‘şu da bitsin, sabret, bunu da yapalım öyle’ diye diye zaman su gibi akıp geçti. Nasıl geçtiğini anlamadım bile. Bu arada Fatih’teki evimi Still-Havva’ya borcumu ödemek için satmıştım hatırlarsınız, müşterinin parayı hazırlaması da epey vakit aldı. Bazen su değil de cıva misali, akışkanlığı olmayan buzul mahiyetinde, ama öyle ya da böyle aktı, kaç aydır yaşamaya devam ediyorum işte. Hep bir engel, bir bekleme gerekçesi, oyalayıcı bir şey çıktı önüme. Still-Havva nezdinde yok hükmünde olduğumu bilerek, egosu tuzla buz olmuş, gerçekten de yok gibi yaşayarak… Bazı futbol maçlarının uzatma süreleri 10-15 dakika gösterilir ya, durumum biraz da öyle sanki, zamanım çoktan doldu da intikaları tamamlıyor gibiyim, öyle hissediyorum. Bu kaotik ruh halinin saçmalığını size anlatamam: Bir yandan ‘hayır, bu halt evde yapılmamalı, evi madden ama özellikle mânen kirletmemeliyim’ diye düşünür, ya da vücut bütünlüğünü korumam lazım diye kendimi sınırlarken, bir yandan da babamın bir hafta sonraki tetkiki için kendimi zayıf ve güçsüz hissettiğimden vitamin hapları almak, ya da sigaraya zam geleceği haberlerini okuyunca eve karton karton stok yapmak absürtlüğünden bahsediyorum. 


Aylardır kendi mezarımı kazıyorum ben. İki metre yeterli olurdu normalde. Başka işler ve sorumluluklar çıkınca ve süregelince, ben de o işleri bitirmeye uğraştım, bir yandan da kazmaya devam ettim, ediyorum. En nihayetinde bir duraksama, mola verilecektir bu harici meşgalelere, o vakte -ne zamansa artık- kadar psikolojimin düzeleceğini mi zannediyorsunuz? Gelecek adına konuşamam, sizinle iddiaya da girmem, biraz saçma olur zaten. Bir geleceğim olduğunu düşünemez ama devamlı türlü engellerle yüzleşirken ‘size intihar edeceğimin garantisini veriyorum’ diye bir şey söylemek herhalde insanlık tarihinin en tuhaf cümlesi olurdu. Ama bütün bu süreçte pek çok kez yinelediğim ifadeyi tekrar kullanayım: Yüce Rabbim gerçekten bu kuluyla dalga geçiyor. Çaresiz bir kulun, tüm bu geçen zaman içinde her gün “Allahım canımı sen al, bu işi bana bırakma” duası da ayrı bir garabet zaten. Feci halde sınıyor beni.


Evin her köşesine Still-Havva’nın resimleri asılı. Hepsinde mutlu, gülümsüyor. Seviyor. Aşk hissediliyor gözlerinde. Beni terk eden kadının nemrut ve bıkkın yüz ifadesi yok onlarda. Kendimi de böyle kandırıyorum işte, gerçeklikle kavgalı zavallı bir adamım ben.


Kimseye zararım yok. Kendimden başka.


8 Mart 2025 Cumartesi

Önemli Bir Eşiği Geçmek Üzerine...

Bugün yapmamam gereken bir halt yedim: Babam gene bir doktor dönüşümüzde saçma sapan triplere, şımarıklık gösterilerine girdiğinde, ailemin yanında sinir krizi geçirip bildiğiniz infilak ettim. 


Çok yanlıştı bu. Faydası yok. Üstelik ortalık pislik içinde kaldı. 


Bu hafta üçüncü kez doktora gittik. Geçen hafta iki. Yani bildiğiniz mesai yapar gibi sabahtan Bakırköy’e, annemlere gidiyorum, babamı alıp Çapa’ya geçiyoruz, bazen 6-7 saat hastanede durmak zorundayız. Ve ben şikâyet etmiyorum, babam o, her şeyiyle ilgilenmek zorundayım çünkü, ama o beni sinirli, kavgacı, saygısız buluyor. 12F TAK kataterini çöpe atacakmış, kullanmayacakmış. Bana kızgın olduğundan. Şova bak sen.


Bozulan sinirlerimin yanısıra bir parça da rahatladım. Demek ki ben boşuna dertlenip bunca zaman sadece onlar için yaşamaya çalışıyormuşum. Gerek yokmuş. 


2 Mart 2025 Pazar

99 Üzerine...

Bugün beni bırakıp annesinin evine gittiği 99. gün. Bu gece, 99. kez yalnız, onsuz, kimsesiz olacağım bu evde. Güzel kızım 99 gündür annesinin koynuna, kucağına yatamıyor. Ben 99 gündür göz yaşı döküyorum. 99 gündür sevdiğim kadının kokusu gitmedi bu evden. 99 gündür onsuz yaşayamayacağımı haykırıyorum, gürültüyle veya suskun halde. 99 gün oldu ona sevgiyle sarılamayalı. 99 günde dünya sarsıldı, olayların gidişatı değişti, Türkiye deseniz yeni bir yola girdi. Bense o 99 gün öncesinde, Still-Havva’nın bu evden gittiği 23 Kasımda donakaldım. Önce yakarışlarıma kulak vereceğini ümit etmiştim, sonra ikna çabalarım ve dürüstlüğüme inanır diye umutlanmıştım. Çünkü -benden kaçması için geçmişte şüphesiz ona sebepler verdim, doğrudur ama yalancılık ve riyakarlık yoktu bunların içinde. Olmadı. Aksine, beni hayatına yanlışlık icabı girmiş büyük pişmanlığı gibi gördüğünü hissettirdi, sırtından attığı bir ağırlık, bağırsaklarından boşaltıp rahatladığı bir pislik olduğumu duyumsattı. Bu kadar kötü muameleyi hak edecek ne yaptığımı bilmiyorum. Hala da bilemiyorum. Bu da benim kıt anlayışım sanırım. ‘Arkadaş’ kalmayı istediğini söyleyen de, bir kez, tek bir kez olsun nasıl olduğumu, neler yaşadığımı, neler hissettiğimi, halimi, durumu merak edip sormayan da o. Tanıştığımız 2008 senesinde ilk eşinden ayrılalı birkaç sene geçmişti, çok zorlanarak evliliği müddetince gördüğü fiziksel ve psikolojik şiddeti anlatmıştı, o adamdan iğreniyordu, Mustang haricinde çok pişmandı evliliğinden. Onca şey yaşadık yıllar içinde, aşk, rutinleşme, ayrılık, nedamet, tekrar barışmalar, tekrar ayrılmalar. En nihayetinde bana güvendi, evlendik. 99 gün önce fiilen bitti evliliğimiz. Sonraki haftalarda da resmileşti. Artık benden de iğrendiğini fark ediyorum. Nefret ettiği ilk eşiyle arasında her ne olursa olsun Mustang bağı var, çocuğunun babası o, benimle, ikinci eski eşiyle ise hiç. Hiçbir şeyi kalmadı. Ben onun nazarında düşünülmesi, akla getirilmesi ya da tasalanması zûl olan gereksiz bir varlığım. Kuyruklu kızımız da umurunda değil. Değersiz bulduğu için benden ayrılan bir kadının bana değer vermediğini bu kadar belli etmesi doğrusunu isterseniz hiç tutarsız değil. Ne var ki evliliğimiz boyunca üzerine titrediğimi unutmuş ya da belleğinde saptırmış da olamaz. Ya da olabiliyormuş. Demek. 


İyi değilim. 99 gündür hiç olmadım. Zihnim ve ruhum mefluç. Yönümü, yolumu kaybettim, kutup yıldızım buhar oldu gitti. Özgüvenimi, özsaygımı yitirdim; görüşlerine ve duygularına en çok değer verdiğim insan, benim hiçbir şeye değmeyecek bir fazlalık olarak gördüğü için. Neden yaşadığımı bilmiyorum. Ne için yaşayacağımı da bilmiyorum. Amaçsız bir adamdım. Gününü gün eden, kimseye bağlılığı olmayan, boşlukta gezen bir womanizer olarak ruhumu umarsızca tüketerek geçiyordu hayatım. Still-Havva’yı tanıdığım günden beri, 2008 senesinin o soğuk ve yağmurlu gününden bu yana onun yörüngesindeyim hep. Kaç defa o yörüngeden kopmaya, kaçmaya çalıştığımı Allah başta, bilen biliyor. Olmadı. Her defasında çekim gücü beni kendisine yanaştırdı, gönül bu, ne kadar çabalasam da onun adını anarak atıyordu çünkü. En sonunda bir gün, kendime isyan etmeyi bıraktım, önünde diz çöktüm af dilemek için. İnandı bana. Tanıyanlar, benzersiz bir aşk hikayesi olduğunu söylemişlerdi. Evlendik. Bu defa o pişman oldu. Ben evli olduğumuz yıllarda mutluluktan uçarken, o mutsuzluğu yaşamış... En sonunda dayanamadı, gitti. Hem de ne gidiş. Eşyanın tabiatına aykırı bu; ben onun yörüngesinden çıkamam, asla çıkmayacağım derken, evlilik teklifime evet dediğinde kendisine o filmdeki gibi “May Allah strike the eyes from my head and flesh from my bones, if I break the pledge. In the name of Allah” diye yemin ederken, onu asla incitmemeye, pişman etmemeye, kalbini kırmamaya kesin olarak kararlıydım. Ama olmadı. Eşyanın tabiatı da bir yere kadarmış. Pişman olmuş. Terk etti. 


99 gündür ona yaşattığım pişmanlığın ıstırabında boğuluyorum. Kulağa uzun bir süre gibi gelebilir, ama ayaklarımın saplandığı bataklıkta debelenemeyecek kadar çaresizim ve güçsüzüm. O bataklıkta zaman durmuş halde. Toparlanmam, tamir olmam imkânsız. O gitti, geride kalan mahvoldu.


Keşke böyle olmasaydı. Keşke Still-Havva’yı hiç tanımasaydım. Hiç yörüngesine girmeseydim diyemem, onu tanıyıp sevdikten sonra bu mümkün değildi. Hiç evlenmeseydim de diyemem, hayatı boyunca evliliği hiç düşünmemiş, bir an olsun istememiş, aile hayatına hep mesafeli durmuş biriyken Still-Havva’nın bu kararlı duruşumu eritip buhar edeceği belliydi, öyle de oldu. Ama onunla hiç tanışmasaydık böyle de olmazdı. Bu hale düşmezdim. Bunları yaşamazdım. Nasıl yaşardım bilmiyorum. Ama böylesi bir kahır içinde boğulmazdım. Hala sevdiğimi ve delice özlediğimi söylediğim bir kadının bana böylesine değersiz, gereksiz, önemsiz hissettirmesini yaşamazdım en azından. Romantizmin kıyısından geçmemiş bir öküzken böylesine gözü yaşlı su katılmamış bir zavallıya dönüşmezdim. 


Keşke varlığını hiç bilmeseydim. Ondan, onu tanıdıktan sonra ne yaptıysam olmadı, kaçamadım. En nihayetinde ardına bakmadan o kaçtı benden, şimdiyse ben hayalinden, hayaletinden, kokusundan, yumuşak sesinden, bir zamanlar gözlerinden akan sevgi selinden kaçamıyorum, sevdiğim kadının imgesini aklımdan çıkartamıyorum. Çıldırmak üzereyim. 99 gündür yok, 99 gündür ben sadece fiziken varım. 


Nereye kadar böyle sürebilir ki?