23 Mart 2025 Pazar

Golgotha Üzerine...

Çevirmen, yazar, editör titri olan birine yakışır şekilde kalemi çok sağlamdır Still-Havva’nın. Duygu ve düşüncelerini ifadesi kusursuzdur. Ekmeğini kaleminden çıkaran biri oldu hayatı boyunca, yaptığı işin hakkını da verdi her daim. Kendisi için yazdığı öyküleri de, geçmişte tuttuğu blogu da öyleydi: Onun seneler evvel yayından kaldırdığı şahsi blogundaki üslubunu, anlatımını el değmemiş bir dağın türlü çiçek ve yeşilliklerle çevrili saklı bir köşesinden çağlayan pınara benzetebilirdim; akıcı, tadı hoş, sesi yumuşak, görünümü pırıl pırıl, mis. Benim tarzım sel gibidir mesela, kirli, yorucu, dağınık, coşkusu tehlikeli, tedirginlik yaratan. 


Geçmişte, çok uzak geçmişten bahsediyorum, blogu varken Still-Havva’nın yazdıklarını öylesine büyülenerek okurdum işte. Yirmi yıldır blogu olan biriyim, eskiden, blog dünyası lunapark misali şenlik yeriyken başkalarının bloglarına göz attığım çok olurdu. Still-Havva gibi yazan hiç kimse yoktu desem yeridir. Bir postu geldi bugün aklıma, on seneden fazla olmuştur okuyalı. Sanırım, hafızam beni yanıltmıyorsa eğer, ayrılıklarımızdan biri zamanında yazmıştı, tabi boşanmamız dışında mazideki bütün ayrılıklarımızın faili ve müsebbibi ben olduğumdan, benim yüzümden, benim verdiğim ıstırapla yazmıştı o yazıyı. İsa Peygamber misali, sırtına yüklendiği çarmıhıyla Golgotha’ya yürümeyi nefis metaforlarla betimliyordu: Yalnızlık acısını ve terk edilmişliğine rağmen hayat mücadelesine devam edişini okuyanın yüreğini dağlayan (ama kesinlikle arabesk olmayan) bir şekilde anlatıyordu orada. Still-Havva hassas, narin ama zayıf olmayan, kararlı, güçlü bir kadın oldu hep. Gerçek bir savaşçı diyebilirim onun için. Bütün hayatı mücadele ederek geçti; zor bir baba/aileyle, sonu gelmeyen geçim derdiyle, kötü bir ilk evlilikle, Mustang'i yalnız bir anne olarak büyütüp yetiştirmesiyle, endişe verici sağlık sorunlarıyla, benimle, bensizlikle, sonra benimle yaşadığı kötü ikinci evlilikle… Çok sarsıldı, yıprandı, ama hiç yıkılmadı. Bu açıdan takdiri ve hayranlığı fazlasıyla hak eden metîn ve güçlü bir kişiliği var, hayran olduğum pek çok niteliğinden biri de bu.


Böyle bir kadının benimle ne işi olabilirdi ki? Bu sözünü ettiğim özelliklerin bende zerresi yok desem abartmış sayılmam, tevazu gösterdiğimi iddia edemez kimse. Ben ne güçlü, ne de zorluklarla mücadele edebilen biri olmadım hayatımda. Lafı gevelemeyeceğim, şu son yaşadığım süreç – yani terk edilmem, baştan savılmam, yok sayılmam ve boş verilmem, benim için hayatın yeni ve temiz bir sayfasını açmadı. Elbette söz gelimi Golgotha’sını yazarken Still-Havva da zorlanmış, acı çekmişti, ama ayağa kalkması gerektiğini biliyordu, sadece öncesinde yaralarının kabuk bağlaması gerekiyordu, ne zaman ayağa kalkacağı belirsizdi o dönem. Bende ise durum öyle değil: Beni terk edişinin ardından yara değil, paramparça olmuş biri kaldı arkasında. Bu benim yaşadığım, hissettiğim bir şey. Her terk edilen, bırakılan böyle olmayabilir, dünyada çok sevdiği, delice âşık olup hayranlık duyduğu eşi tarafından kıçına vurulmuş ilk ya da tek insan da ben değilim tabi ki, ne var ki herkes farklı, değişik yaşıyor… Yani, ben sırtıma çarmıhımı alıp Golgotha’ya yürüyecek biri değilim. Onu sırtıma yüklemeye çalıştıkları anda yere yığılan, yürümeyi de reddeden, “madem her şey bitti, burada, bu noktada ben de bitiriyorum” diyen zayıf bir kişiliğe sahibim. Bu size de “bir adamla evlendiğimi sandım, çocuk çıktın” diye hakaretamiz bir eleştiride bulunan Still-Havva’nın haklılığına işaret etmiyor mu? Başına gelen gailelere kolay pes eden ezik biri olarak gördüğü kocasına saygısını da, sevgisini de yitirmesi doğal değil mi? Şikâyet etmeye hakkım var mı? KHK ile ihraç edilmem, sıfırlanmam, en iğrenç şekilde lekelenip toplumdan dışlanmam, çalışma hakkı ve imkanlarımın elimden alınması, bu yöndeki girişimlerimin neticesinde de dolandırılmış olmam, sosyal hayata küsmemle sonuçlandı ve Still-Havva gibi bir savaşçı bu süreci atlatmamı, gücümü toplamamı, mücadeleye yeniden başlamamı umdu senelerce. Olmadı. Bütün bu badirelerin sonunda içime kapanmamı zayıflık, bağımlılık, çocukluk olarak gördü. Elbette haklı olduğu çok, çok fazla husus vardır. Sonra da dayanamadı, gitmek de denmez buna, kaçtı. Arkasına bakmadan kaçtı hem de.


Nihai mağlubiyetimi yaşıyorum. Çok fazla sürmeyecek çarmıhımın yanında geçireceğim zaman. Yaram yok, kanamanın durmasını bekleyip kabuk bağlamasını ümit edeyim; kolum bacağım kopmadı, protezle filan idame etmeye çalışayım. Ben paramparçayım o gittiğinden beri. 5 Kasımda bitti dediği geceden beri böyle. Bu hayatta yenildim. Uyamadım, uyum gösteremedim. Başarısızlık abidesiyim. “Böyle harika bir kadını hak etmek için ne yaptım, Allahım sana şükürler olsun” ifadesinin barındırdığı gizli gururlanma vurgusu, yerini hiçbir bok olmadığım yüzleşmesiyle/yüzüme vurulmasıyla tuzla buz oldu. Zayıf ve aciz biri olduğum için terk edildikten sonra içine düştüğüm hal, zayıflığımın ve aczimin yansımasıyla gulyabani misali içimde kök saldı ve aklımı, ruhumu, kalbimi, bütün çevremi zehirli bir gaz gibi doldurdu, bizatihi zayıf ve aciz olduğumdan da çıkamıyorum oradan. Kuyruğunu yemeğe çalışan yılan gibi. Kendi etrafımda, zaaflarımla yarattığım girdapta boğuluyorum. Çarmıhı sırtıma alamadım, o nedenle terk edilmiştim, şimdi mi alacağım, nasıl yani? Bu kadar muhal bir şey olabilir mi? Zavallı biriyim. Zavallı olduğu ‘fark edildiği için’ kıçına vurulduğunda daha da zavallı olmam tuhaf değil bence.


Buna kendine acımak diye bakmasın ileride bu satırları okuyacak olanlar. Kendime ağıt yakıyorum sadece. Aylardan beri böyle.  



Bu evden gideli dört ay olacak neredeyse… Son birkaç haftadır, evden ayrıldığı ilk zamanlardaki halime, durumuma döndüm dersem tuhaf mı karşılarsınız bilmiyorum. Still-Havva evini, yuvamızı, beni, kedisini terk ettikten sonraki iki hafta kadar sadece kahve ve bisküvi ile yaşamıştım. Hiçbir şey istemiyordum, yapamıyordum, yiyemiyordum. Bünyemin güçsüz ve zayıf kaldığımı fark ettikten sonra yıkık psikolojimle çelişkili bir şekilde daha dikkat etmeye başladım kendime, her hafta en az bir kez balık ekmek, bir kez döner, arada gittiğim annemlerde de kuvvetlice yemek yemeğe gayret ediyordum; hatta airfryer’da köfte pişirmek filan da vardı yaptıklarımın arasında. Vitamin hapları almaya bile başlamıştım. Şimdilerde o çaba da uçtu gitti, bitti. Gene kahve-bisküvi ile geçiyor hayat, arada haşlanmış yumurta ve süt o kadar. Yediğim sarelle, çokokrem, Nutella miktarını biri görse küçük dilini yutardı sanırım. Bütün paramı sigara ve bunlara harcıyorum desem yanlış olmaz. Zaten çok tüketiyordum bunları, sigara gibi onlar da misliyle arttı. Yürüyüş yapıyorum. Sağlık kaygısıyla değil, oturmaktan belim ağrıdığı için. Şişmanladım haliyle. Gece çoğunlukla 12-1am arası yatıyorum, bazen uyuyamadığımda 3am’a kadar oturduğum oluyor, ama kaçta yatarsam yatayım sabah 8.30-9am gibi uyanıyor, kalkıyorum yataktan. Bazen daha da erken. Evin türlü yerlerine serpiştirdiğim Still-Havva fotoğraflarına bakıp konuşuyorum onunla. Uyandığımda yastığımın başucunda o var, sokaktan eve gelince kapıdan girdiğim an portmantoda iliştirilmiş resmiyle hoş geldin diyor, bilgisayar ekranımda sevgiyle bakıyor bana. O’nu bıktıracak gibi yaşadım, onu benden kaçacak kadar bezdirdim, kendimden uzaklaştırdım, şimdi de onsuz bir anım geçmiyor. Her şeyim tutarsız ve dengesiz. Aptalca. Delice. Anlamsızlık ve saçmalıkla dolu. Evet, dört ay olacak yakında.


Dün, kretuar bıçağı acaba ne kadar keskinmiş, beni çok uğraştıracak bir şey mi diye deneme yapmak geçti içimden. Bir hazırlığım yoktu, dahası ruhen de hazır sayılmazdım, sadece deneme mahiyetinde keskinliğini test edeyim dedim. İşin komik kısmı bu denemeyi bileğimde yapmış olmam; çok hızlı bir şekilde bileğim kesildi, kan akmaya başladı. Ne aylar önce hazırladığım mektupları ortaya çıkarmışım, ne kediye yedek mama ve su kabı hazırlamışım, ne evdeki çöpleri atmışım… Bileğimden kan akmaya başladığında “ya şimdi değil, Allahım şimdi değil” diye söylenerek ne yapacağımı şaşırdım, dolaba koşup soğuk bir cola şişesi ile bileğime uzun süre pres yaptım ki kan dursun diye. Epey sürdü, sızıntı şeklinde yarım saate yakın belki, sonra pıhtılaştı- derin kesmiş olsaydım durmazdı. Kesik izi gayet belirgin duruyor bileğimde. Denedim sonuçta, kretuar bıçağının işe yaradığı/yarayacağı belli ama keşke bu kadar salak olmasaydım yani. Hazırlanmadan, laf olsun diye bu testi yapmaktan bahsediyorum. Bu işin denemesi mi olurmuş demeyin. Gülmeyin. Acımayın da. Okuyun geçin. 


Ben, kendisi için üzüntü duyulacak biri değilim. Bir Golgotha’m bile yok. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!