Bugün beni bırakıp annesinin evine gittiği 99. gün. Bu gece, 99. kez yalnız, onsuz, kimsesiz olacağım bu evde. Güzel kızım 99 gündür annesinin koynuna, kucağına yatamıyor. Ben 99 gündür göz yaşı döküyorum. 99 gündür sevdiğim kadının kokusu gitmedi bu evden. 99 gündür onsuz yaşayamayacağımı haykırıyorum, gürültüyle veya suskun halde. 99 gün oldu ona sevgiyle sarılamayalı. 99 günde dünya sarsıldı, olayların gidişatı değişti, Türkiye deseniz yeni bir yola girdi. Bense o 99 gün öncesinde, Still-Havva’nın bu evden gittiği 23 Kasımda donakaldım. Önce yakarışlarıma kulak vereceğini ümit etmiştim, sonra ikna çabalarım ve dürüstlüğüme inanır diye umutlanmıştım. Çünkü -benden kaçması için geçmişte şüphesiz ona sebepler verdim, doğrudur ama yalancılık ve riyakarlık yoktu bunların içinde. Olmadı. Aksine, beni hayatına yanlışlık icabı girmiş büyük pişmanlığı gibi gördüğünü hissettirdi, sırtından attığı bir ağırlık, bağırsaklarından boşaltıp rahatladığı bir pislik olduğumu duyumsattı. Bu kadar kötü muameleyi hak edecek ne yaptığımı bilmiyorum. Hala da bilemiyorum. Bu da benim kıt anlayışım sanırım. ‘Arkadaş’ kalmayı istediğini söyleyen de, bir kez, tek bir kez olsun nasıl olduğumu, neler yaşadığımı, neler hissettiğimi, halimi, durumu merak edip sormayan da o. Tanıştığımız 2008 senesinde ilk eşinden ayrılalı birkaç sene geçmişti, çok zorlanarak evliliği müddetince gördüğü fiziksel ve psikolojik şiddeti anlatmıştı, o adamdan iğreniyordu, Mustang haricinde çok pişmandı evliliğinden. Onca şey yaşadık yıllar içinde, aşk, rutinleşme, ayrılık, nedamet, tekrar barışmalar, tekrar ayrılmalar. En nihayetinde bana güvendi, evlendik. 99 gün önce fiilen bitti evliliğimiz. Sonraki haftalarda da resmileşti. Artık benden de iğrendiğini fark ediyorum. Nefret ettiği ilk eşiyle arasında her ne olursa olsun Mustang bağı var, çocuğunun babası o, benimle, ikinci eski eşiyle ise hiç. Hiçbir şeyi kalmadı. Ben onun nazarında düşünülmesi, akla getirilmesi ya da tasalanması zûl olan gereksiz bir varlığım. Kuyruklu kızımız da umurunda değil. Değersiz bulduğu için benden ayrılan bir kadının bana değer vermediğini bu kadar belli etmesi doğrusunu isterseniz hiç tutarsız değil. Ne var ki evliliğimiz boyunca üzerine titrediğimi unutmuş ya da belleğinde saptırmış da olamaz. Ya da olabiliyormuş. Demek.
İyi değilim. 99 gündür hiç olmadım. Zihnim ve ruhum mefluç. Yönümü, yolumu kaybettim, kutup yıldızım buhar oldu gitti. Özgüvenimi, özsaygımı yitirdim; görüşlerine ve duygularına en çok değer verdiğim insan, benim hiçbir şeye değmeyecek bir fazlalık olarak gördüğü için. Neden yaşadığımı bilmiyorum. Ne için yaşayacağımı da bilmiyorum. Amaçsız bir adamdım. Gününü gün eden, kimseye bağlılığı olmayan, boşlukta gezen bir womanizer olarak ruhumu umarsızca tüketerek geçiyordu hayatım. Still-Havva’yı tanıdığım günden beri, 2008 senesinin o soğuk ve yağmurlu gününden bu yana onun yörüngesindeyim hep. Kaç defa o yörüngeden kopmaya, kaçmaya çalıştığımı Allah başta, bilen biliyor. Olmadı. Her defasında çekim gücü beni kendisine yanaştırdı, gönül bu, ne kadar çabalasam da onun adını anarak atıyordu çünkü. En sonunda bir gün, kendime isyan etmeyi bıraktım, önünde diz çöktüm af dilemek için. İnandı bana. Tanıyanlar, benzersiz bir aşk hikayesi olduğunu söylemişlerdi. Evlendik. Bu defa o pişman oldu. Ben evli olduğumuz yıllarda mutluluktan uçarken, o mutsuzluğu yaşamış... En sonunda dayanamadı, gitti. Hem de ne gidiş. Eşyanın tabiatına aykırı bu; ben onun yörüngesinden çıkamam, asla çıkmayacağım derken, evlilik teklifime evet dediğinde kendisine o filmdeki gibi “May Allah strike the eyes from my head and flesh from my bones, if I break the pledge. In the name of Allah” diye yemin ederken, onu asla incitmemeye, pişman etmemeye, kalbini kırmamaya kesin olarak kararlıydım. Ama olmadı. Eşyanın tabiatı da bir yere kadarmış. Pişman olmuş. Terk etti.
99 gündür ona yaşattığım pişmanlığın ıstırabında boğuluyorum. Kulağa uzun bir süre gibi gelebilir, ama ayaklarımın saplandığı bataklıkta debelenemeyecek kadar çaresizim ve güçsüzüm. O bataklıkta zaman durmuş halde. Toparlanmam, tamir olmam imkânsız. O gitti, geride kalan mahvoldu.
Keşke böyle olmasaydı. Keşke Still-Havva’yı hiç tanımasaydım. Hiç yörüngesine girmeseydim diyemem, onu tanıyıp sevdikten sonra bu mümkün değildi. Hiç evlenmeseydim de diyemem, hayatı boyunca evliliği hiç düşünmemiş, bir an olsun istememiş, aile hayatına hep mesafeli durmuş biriyken Still-Havva’nın bu kararlı duruşumu eritip buhar edeceği belliydi, öyle de oldu. Ama onunla hiç tanışmasaydık böyle de olmazdı. Bu hale düşmezdim. Bunları yaşamazdım. Nasıl yaşardım bilmiyorum. Ama böylesi bir kahır içinde boğulmazdım. Hala sevdiğimi ve delice özlediğimi söylediğim bir kadının bana böylesine değersiz, gereksiz, önemsiz hissettirmesini yaşamazdım en azından. Romantizmin kıyısından geçmemiş bir öküzken böylesine gözü yaşlı su katılmamış bir zavallıya dönüşmezdim.
Keşke varlığını hiç bilmeseydim. Ondan, onu tanıdıktan sonra ne yaptıysam olmadı, kaçamadım. En nihayetinde ardına bakmadan o kaçtı benden, şimdiyse ben hayalinden, hayaletinden, kokusundan, yumuşak sesinden, bir zamanlar gözlerinden akan sevgi selinden kaçamıyorum, sevdiğim kadının imgesini aklımdan çıkartamıyorum. Çıldırmak üzereyim. 99 gündür yok, 99 gündür ben sadece fiziken varım.
Nereye kadar böyle sürebilir ki?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!