Bu blogu gelecekte okuyan birileri olacaksa eğer, aylardan beri intihar etmekten bahseden hem hazımsız bir şımarık, hem de gürültücü bir şarlatan olduğumu düşünmeleri pek olası. Bunun için kimseyi suçlayamam. Bu eylem akla gelir ve halledilir bir biçimde değil mi? Ben öyle yapamadım. Teşebbüslerim çok garip şekillerde akîm kaldı, derken babamın göz rahatsızlığı ve ardından ameliyatı, sonrasında şiddetlenen çeşitli sağlık sorunları hep bağladı beni. Bazen de anneme acıdım, -benim için üzüleceğinden ötürü değil- nefret ettiği kocasının üstelik demansı böyle ilerlemişken yokluğumda bir de benim desteğimden mahrum kalacağı için. Bu satırları okuyan hiç kimseyi inandırma gibi bir zorunluluğum yok, üzgünüm beni sahtekâr, ağlak ve çığırtkan olarak görüyorsanız: Her gün en az bir posta halime ağlayarak, her saat intihar etme düşüncesi aklımda çınlarken aylar geçti, hala buradayım işte, sigara ve kahve eşliğinde bir başka blog yazısı daha. Koluna girip işlerini halletmediğim sürece hiçbir şey yapamayacak babam, terk edilmemin ardından bir katarakt ameliyatı, bir sisteografi, bir ürodinami, iki de sistoskopi geçirdi, bunların her birinin randevusu da 10-15 günden önceye verilmediğinden ‘şu da bitsin, sabret, bunu da yapalım öyle’ diye diye zaman su gibi akıp geçti. Nasıl geçtiğini anlamadım bile. Bu arada Fatih’teki evimi Still-Havva’ya borcumu ödemek için satmıştım hatırlarsınız, müşterinin parayı hazırlaması da epey vakit aldı. Bazen su değil de cıva misali, akışkanlığı olmayan buzul mahiyetinde, ama öyle ya da böyle aktı, kaç aydır yaşamaya devam ediyorum işte. Hep bir engel, bir bekleme gerekçesi, oyalayıcı bir şey çıktı önüme. Still-Havva nezdinde yok hükmünde olduğumu bilerek, egosu tuzla buz olmuş, gerçekten de yok gibi yaşayarak… Bazı futbol maçlarının uzatma süreleri 10-15 dakika gösterilir ya, durumum biraz da öyle sanki, zamanım çoktan doldu da intikaları tamamlıyor gibiyim, öyle hissediyorum. Bu kaotik ruh halinin saçmalığını size anlatamam: Bir yandan ‘hayır, bu halt evde yapılmamalı, evi madden ama özellikle mânen kirletmemeliyim’ diye düşünür, ya da vücut bütünlüğünü korumam lazım diye kendimi sınırlarken, bir yandan da babamın bir hafta sonraki tetkiki için kendimi zayıf ve güçsüz hissettiğimden vitamin hapları almak, ya da sigaraya zam geleceği haberlerini okuyunca eve karton karton stok yapmak absürtlüğünden bahsediyorum.
Aylardır kendi mezarımı kazıyorum ben. İki metre yeterli olurdu normalde. Başka işler ve sorumluluklar çıkınca ve süregelince, ben de o işleri bitirmeye uğraştım, bir yandan da kazmaya devam ettim, ediyorum. En nihayetinde bir duraksama, mola verilecektir bu harici meşgalelere, o vakte -ne zamansa artık- kadar psikolojimin düzeleceğini mi zannediyorsunuz? Gelecek adına konuşamam, sizinle iddiaya da girmem, biraz saçma olur zaten. Bir geleceğim olduğunu düşünemez ama devamlı türlü engellerle yüzleşirken ‘size intihar edeceğimin garantisini veriyorum’ diye bir şey söylemek herhalde insanlık tarihinin en tuhaf cümlesi olurdu. Ama bütün bu süreçte pek çok kez yinelediğim ifadeyi tekrar kullanayım: Yüce Rabbim gerçekten bu kuluyla dalga geçiyor. Çaresiz bir kulun, tüm bu geçen zaman içinde her gün “Allahım canımı sen al, bu işi bana bırakma” duası da ayrı bir garabet zaten. Feci halde sınıyor beni.
Evin her köşesine Still-Havva’nın resimleri asılı. Hepsinde mutlu, gülümsüyor. Seviyor. Aşk hissediliyor gözlerinde. Beni terk eden kadının nemrut ve bıkkın yüz ifadesi yok onlarda. Kendimi de böyle kandırıyorum işte, gerçeklikle kavgalı zavallı bir adamım ben.
Kimseye zararım yok. Kendimden başka.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!