31 Aralık 2021 Cuma

Siktir Olmamakta Direnen Yıl Üzerine...

 Test negatif çıksa da, bütün belirtiler Havva'nın covid-19'a bulaştığı (yoksa covid-19'un Havva'ya bulaştığı mı demeliydim) yönünde. Omicron varyantının semptomları görülüyor sevgilimde, üç gündür sıkı bir izolasyon uyguluyoruz bu yüzden. İlk gün şiddetli başağrısının yanısıra halsizlik, bitmeyen bir burun akıntısı ve boğaz ağrısından şikayetçiydi, başağrısı dindi, burun akıntısı ve boğaz ağrısı da bitti sayılır. halsizlik de ilk güne nispeten azaldı ama tam manasıyla terketmedi dediğine göre. Çabuk yoruluyormuş. Test pozitif çıksaydı da ilaç verilmiyor artık, onun yerine vitamin yüklemesi ve istirahat öneriliyor. Zaten evden çalışıyordu, gene evden çalışmaya devam ediyor, yatakta 19 saat geçirme lüksü yok evimin direği zevcemin. Tabi bu arada evde ilan ettiğimiz OHAL koşullarına ne kadar ciddi bir şekilde riayet etmeye çalışsak da virüsün bana bulaşma olasılığı çok kuvvetli, ikimizin de aynı dönemde hasta olması kötü olur. O yüzden Havva'nın kullandığı vitaminleri ben de birebir alıyorum düzenli şekilde. Belki ben de hastayımdır ama belirti göstermeyen asemptomatik tiplerdenimdir, kim bilir? 


En komiği anneler. "Sakınan göze çöp batarmış."

 Bir oh olsun demedikleri kaldı. Öte yandan yemek gönderme yarışına girdiler. Rekabetleri ayrı bir eğlence konusu. 


Aşılarımız tam, bir tomar para döküp bir torba vitamin aldık, günde bir avuç tablet yutuyoruz. Daha kötü olmadan geçer gider umarım bu meret.


2021 ne menem bir seneymiş aq. 

  

27 Aralık 2021 Pazartesi

Siktir Olup Giden Yıl Üzerine...

2021 senesi de bitecek yakında. Hemen her yılın sonunda yaptığım gibi, geriye bakıp kısa bir özetini çıkarayım bende iz bırakan hususların.


Bu sene prediyabetik olduğum tescillendi; sabah ve akşam şeker ilacı kullanmak zorundalığım da öyle. Üstelik bir yıl içinde 14 kilo vermeme rağmen bu sağlık hamlesi metabolizmamda kayda değer bir düzelme yaratmadı, belki daha kötü olmamın önüne geçmiştir, orası başka. 14 kilo verince de tığ gibi olduğumu sanmayın, göbeğim görece küçüldü, belim azıcık inceldi o kadar. Baskülde 111kg çeken bir şişko iken şimdi 97kg’ye düştüm, gene şişkoyum, sadece daha az şişko. Olsun, bu gene de önemli bir hamle. Bu arada, yaz aylarında feci bir böbrek sorunu yaşadım, onca filme ve tahlile karşın net ve kesin bir teşhis koyamamıştı hekimler, en sonunda şiddetli bir idrar yolu enfeksiyonu deyip geçtiler; o süreçte günlerce ağrılar ve kaygılar beni rahat bırakmadı. Bir doktorun “işe yarar mı bilmiyorum ama bir deneyin” diye salık verdiği ilaç, her nasılsa işe yaradı ve düzeldim; çok şükür artık iyiyim, her işemeden sonra pantolonun fermuarını çekerken elhamdülillah demeyi de adet haline getirdim bu yüzden. İşeyebilmek büyük nimet valla. 


Pandemi ile ilgili olarak ne yazayım, bu sene vakit geçirmeden aşılarımı yaptırdım; salgınla yaşam çerçevesinde iki yılı geride bırakıyoruz ve virüs takipte de olsa beni henüz yakalayamadı. Gene Allah’a şükretmemeyim de ne yapayım? Kendimi korumak adına temkin ve tedbir, hayatımın her adımında kendini gösteriyor ve çoğu kişi bu konuyu abarttığımı düşünmekte, ne derlerse desinler umurumda değil: Bu tutumum hastalanmaktan beni uzak tutuyor ya, önemli olan bu. Varsın benimle dalga geçsinler. Omicron adı verilen yeni mutasyon hakkında ise ilk gelen bilgiler çelişkili ama bir yandan da korkutucu, bakalım, zaman gösterecek olayların ne şekil alacağını. Ne yapıyorsam yapmaya devam edeceğim ben. 


Bu sene yeryüzündeki en iyi arkadaşımla, biricik dostumla, biyolojik olmayan kardeşim diye bahsettiğim kişiyle, kısaca hayatımın 35 senesini kanka olarak geçirdiğim insanla tüm ilişkimi bitirdim. Evet, darbe ondan, en yakınımdan, tümüyle savunmasız olduğum, endişe etmediğim, hiç ummadığım birinden geldi; netice olarak kandırıldım, dolandırıldım, aldatıldım, aptal yerine kondum ve kendisi tarafından sikilip atıldım. Yüreğimdeki acıyı ve ruhumdaki öfkeyi ifade edemiyorum, şu anda tek hayal edebildiğim onun ölümü ve cenazesinde hoca cemaate dönüp sual ettiğinde “ben hakkımı helal etmiyorum” diye bağırmak. 


Havva hala beni kapıya koymadı, evliliğimiz devam ediyor. İşten ayrıldı bu sene, freelance olarak devam ediyor ve evimin direği, ailemizin reisi, velinimetim benim. Hep diyorum ya hayatım en doğru kararıydı, bu kadına evlenme teklif etmek. Bana evet dediği güne şükürler olsun. Meleğim o benim. 


KHK ile ihracım beşinci senesini geride bıraktı. Bir bok değilim, şöyle ifade etmek daha doğru; bok bile değilim KHK’dan sonra. Bu durum değişmiyor. Zamanın ilaç yerine geçmediği bir mesele sözünü ettiğim KHK olayı, ihraç, sıfırlanma hadisesi. 


Bu sene geçen seneden fazla kitap okudum; okumalarımda içerik ve yön değişikliği bariz bir şekilde gösteriyor kendini: Artık kesinlikle kurgu, edebiyat filan almıyorum elime, istemiyorum, hazzetmiyorum. Aslına bakarsanız eskiden de bilgiye aç biriydim, bu tutum azalmak bir yana artarak gösteriyor kendini. Gene de benim gibi boş gezenin boş kalfası birinin daha çok kitap okuması gerekirdi, orası muhakkak. 


Evet, bu yıl da bitti. Yandı bitti kül oldu. Sezen Aksu “Ne kadar söz varsa düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” diyor demesine, umurumda bile değil. Benim yol göstericim her daim Neyzen Tevfik'tir, O’nun rehber edinilesi sözlerini bin kere yeğlerim deniz feneri gibi: 


"Feleğin uğradımsa vartasına,

Sıçayım ağzının ta ortasına,

bunu yazsın cihan da hartasına,

Kıta'at ü bihârını sikeyim!"



Kitaplığın bir rafını bile dolduramamışım bu sene. Ama ağır, ciddi, yorucu, hazmı zor kitaplar okuyorum ya, bir de bu açıdan ele alın, hemen eleştirmeye kalkmayın beni sevimli kuzucuklarım.



24 Aralık 2021 Cuma

Baylan Üzerine...

Havva’nın ailesiyle tanıştığım o ilk günü hatırlar mısınız? 2016 senesinin Mayıs ayıydı, güneşli ama serin bir gündü, Erzurum’dan bu görüşme için bir haftalığına izin alıp ailemin yanına gelmiştim. O gün annemlerin Yeşilköy’deki evlerinden sanırım otobüsle (72T) Şişhane’ye kadar gitmiş, o duraktan Karaköy’e yürüyüp vapurla Kadıköy’e geçmiştim. Hedefim metro vasıtasıyla Küçükyalı’daki ailesiydi ama ilk tanışmaydı bu, annem söylemese de aklederdim elim boş gitmemem gerektiğini, şık olmaz, bana yakışmazdı. Kimseye yakışmaz zaten. Yolumun üzerinde Karaköy Güllüoğlu vardı ama biraz saçma olur böyle bir durumda baklava götürmek, o nedenle çikolata böyle özel olaylar bağlamında her derde deva olduğundan çikolata almaya karar verdim. Yoldayken aklıma Kadıköy’deki Baylan geldi. Böyle durumlarda Vakko ya da Pelit, hiç biri olmazsa Venüs ayarında bir şeyler tercih edilebilir, ama yolumun üzerinde Baylan vardı sadece. Saygın, diğerleri kadar popüler ya da bilinen bir marka olmasa da özel bir müşteri kitlesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu biraz görgü – beğeni- gösteriş dengesi bir eylem. Söz gelimi önceden Nişantaşı’na gidip Godiva’dan da benzeri bir paket yaptırabilirdim ama  bu haddi aşmak olurdu çünkü ne Godiva gibi bir torba parayı vereceğim bir ürüne bir torba parayı verecek kadar param var (anlatım bozukluğunu bilinçli yaptım) ne de o kadar çok param yokken o kadar çok param varmış gibi davranmaya gereksinim duyarım. Ama Pelit ya da Vakko’dan böyle önemli bir günde -hayatımda bir kere bile olsa- çikolata paketi yaptırabilirdim pekâlâ. Yolumun üzerinde olduğunu söylediğim Baylan da onlardan pek aşağı kalmazdı hani. Neyse, tezgahtaki çalışana çikolataların likörsüz olmasını hassaten hatırlatarak hazırlattım ve paketi alıp çıktım Baylan’dan. 


Sonrasında kızı verdiler zaten.


Neden böylesine uzun uzun anlattım bu geçmiş ve gereksiz görünen detayları, şimdi oraya geleyim.


Bu akşam kayınvalidemlere yemeğe davetliydik; paşaböreği yapacağını duyan Mustang bile aşı randevusunu iptal etmişti bu paşaböreği için. Akşam yemekler yendi, kakarakikiri yapıldı, her şey güzel, neşeli geçti. Ayrılma vakti geldiğinde anneannesi Mustang’e küçük bir cam tepsi içine arta kalan paşaböreğini de koyup paketlemiş, evine gittiğinde yarın gene yesin diye. (Ne bilsin torunu değil Midilli indirecek midesine.) Özenmiş anneannesi, ne güzel. Tam torbayı torununa uzatırken müdahale ettim istemsizce, ama gayet kararlı bir ses tonuyla:


“Anne, Baylan torbası mı o? Ne aldınız Baylan’dan? Veya kim getirdi bakalım?”


Şurası su götürmez: Münasebetsiz, azıcık edepsiz ne var ki şirin bir damadım ben. Kadıncağız dondu kaldı, ne diyeceğini bilemedi, lafı geveledi azında ama cevap yok. Bırakır mıyım onu öyle?


“Yoksa bu benim evinize ilk geldiğim tanışma gününde getirdiğim çikolatanın poşeti mi?”  


Çözüldü birden; dört yıldır saklıyormuş, şimdi tam Mustang’e vereceği cam tepsi için uygun ölçülerde olduğu için sakladığı yerden çıkarmış, bunca senedir bir köşede dokunulmadan duruyormuş, hafızama da maşallahmış... Bir taraftan sitemkâr kahkahalar attı, bir yandan da özür diler gibi baktı bana. Biraz daha sıkıştırdım:


“Dört yıl geçince o günün mü özelliği kalmadı yoksa benim mi değerim düştü, damatlığım mı bitti?” dedim; ama bunları der demez fazla üzerine gittiğimi fark edip sarıldım, takıldığımı, beni her daim hoş görmese böyle sıcak davranmayacağımı ekleyip öptüm ellerinden. Hala hafızamdan korktuğunu yinelemeye devam ediyordu. 


Evimize gelmek üzere ayrıldık oradan, Mustang de bizimleydi, bizim evden de alacağı filtre kahve, diş macunu, kuruyemiş vs. dolu bir poşet var. Adam Moğol gibi, yağmalaya yağmalaya gidiyor evine. Kapıdan girer girmez bir punduna getirdim ve anneannesinin Mustang’e verdiği paşaböreği tepsisini karton poşetinden çıkardım, başka bir torbaya transfer ettik, bunu da ‘ağır geleceği, karton poşetin yırtılma ihtimaliyle’ açıkladım Havva’ya, hemen aklına yattı sevgilimin. 


Baylan poşeti yıllar sonra bende. 


Kavuştum hatıralarıma. 


Ne Baylan’mış arkadaş, bunca sene sonra!


İşte Bu!!!



21 Aralık 2021 Salı

Üç Korner = Bir Penaltı Sorunsalı Üzerine...

Bugün üçüncü doz aşımı oldum. ilk iki doz için sabırsızlık göstermiş, aşı programına dahil edilmek ve bir an evvel aşılanmak için can atmıştım, bu defa öyle olmadı; içimde huzursuz bir görev bilinciyle gittim hasteneye. Biraz 'yetmez ama evet' psikolojisini andırıyor bu psikoloji.  


Yarın aşı olma sırası Havva'da. Önceki dozlarda kayda değer bir yan etki hissetmedik, bakalım bu defa farklı olacak mı?


Delta varyantı tamam da, Omicron ne sikim bir şey acaba? 



17 Aralık 2021 Cuma

Tekrar ve Gene Coronavirüs Üzerine...

Bitmiyor. İki yıldan fazla süredir kasıp kavurmaya devam ediyor dünyayı. Devamlı mutasyon geçirdiği için de niteliği, etkisi, yayılım hızı gibi özellikleri değişime uğruyor zamanla. Hep diyorum, evrim haktır. Delta adı verilen varyant orijinal virüsten çok daha öldürücü ve hızlı yayılabilen bir mutasyonla baskın hale gelmişti dünyada, sanırım halen en çok rastlanan varyant o, ne var ki Omicron ismini taktıkları yeni model virüs bilinmezleriyle ama bir yandan da yarattığı korku iklimiyle egemenliğini ilan etmeye hazırlanıyor. Şimdilik öldürücülüğü/yaratacağı ağır hastalık etkisi hakkında yetersiz denilebilecek ilk araştırma sonuçları Deltadan dahi kolay bulaştığı yönünde bilgiler içermekte, yani yakın zamanda dünyanın hâkimi olacak; tesiri ise meçhul. Hafif geçiriliyor sanki, ama uzmanlar arasında gribe benziyor diyen de var, hiç olumlu konuşmayan da. Üstelik aşıların Delta’dan farklı olarak Omicron’a karşı koruyuculuğu neredeyse yok gibi. Gene kırk kafadan ses: Omicron’la mücadele için yeni bir aşı üretilmeli mi, bu arada daha öldürücü görünen Delta için mevcut aşılamaya devam mı edilmeli, Deltaya karşı aşı olunduktan sonra bir de Omicron’a karşı aşılanma mümkün mü, vesaire vesaire.


Bok gibi bok. 


Üstelik, Omicron’un semptomları meselenin saçmalığına tuz biber ekmek gibi: Burun akıntısı, baş ağrısı, yorgunluk, hapşırma, boğaz ağrısı. 


Delta’nın semptomları genel anlamda gribe benziyordu, ateş vardı söz gelimi, ayrıca aşırı halsizlik, göğüs ağrısı gibi belirtilerin yanında tanı koymaya yardımcı olan koku ve tat kaybı gibi ayrıntılar söz konusuydu. Buradaki nüans şu: Maske- mesafe gibi önlemlere dikkat eden biri, Delta virüsünden korunduğu gibi grip hastalığına da yakalanmadan devam edebilir hayatına. Söz gelimi, iki yıldır grip olmuyorum ben. Havva da öyle, çünkü mevcut Coronavirüsten kendimizi korumak için aldığımız tedbirler bizi gripten de koruyor.


Omicron ise grip gibi değil işte. Havva’nın başı çok çalışmaktan ötürü sıklıkla ağrır mesela, pencerede sigara içen bizler bu soğuk havalarda burnumuzun aktığına, hapşırıp durduğumuza şahit oluyoruz çok kez, zaten kendini azıcık dinleyen biri ‘akşam olsa da uyusam’ der yorgunluk hissiyle. Yani bu belirtilerin hiç birisi ‘özel’ değil. Dolayısıyla anormal bir hızla yayılmaya devam edecek bir varyant, Omicron. 


Üstelik kış geldi. İnsanlar tekrar kapalı mekanlara giriyorlar yemek, içmek için.


Üstelik bu virüs herkesi bıktırdı. Maçlar seyircili, konserler kalabalık, toplu halde bulunmaktan çekinmiyor artık insanlar.


Üstelik herkes kanıksadı ölümleri. Türkiye’de resmi kayıtlara göre her gün bir uçak dolusu insan ölmeye devam ediyor, duymazdan geliniyor. Aylardan beri dünya genelinde en çok vaka sayısı görülen listede altıncı sırayı gururla işgal ediyor ülkemiz. 


Üstelik maskeden de bıktı insanlar. 


Üstelik coronavirüs insanların gündemini terk etti. Yerini ekonomik kriz, geçim sıkıntısı ve bitmeyen politik didişmeler aldı. 


Aylardır yaşanmıyordu; bunca zaman sonra NBA’de, Premiere League’de, UEFA’da maçlar covid-19 bulaşmış oyuncular nedeniyle pek çok müsabaka ertelendi, erteleniyor. Bizde de yaşanması pek muhtemel bu gelişmelere paralel haberler. 


Tyrion Lannister nasıl bir ölüm hayal ettiği sorusuna “yatağımda, seksen yaşında, midem şarap dolu halde bir kız yarağımı emerken” diye yanıtlamıştı. 


Hepimiz öleceğiz eninde sonunda. Tyrion gibi ölmek kime nasip olmuş Allahaşkına? 


Allah çektirmesin.


Okunuşu bile tartışma konusu, tam şerefsiz. 


10 Aralık 2021 Cuma

Geyik Yaparken Ciddi Olmanın Gerekliliği Üzerine...

Metro beklerken karşımdaki reklam panosunda şunu gördüm.




Mundi, Can Yayınlarının yan kuruluşu. Popüler kitapları tercih ediyorlar, aynı kelimeyi yineleme çekincem olmadan yazayım, ‘pop’ kültür ürünlerini kendilerine hedef belirlediklerini kesim için seçip basıyorlar. Burada hiçbir problem yok. Yayıncıların politikası, okuyanı var, beni ilgilendirmez. 


Beni ilgilendirmeyecek bir başka şey de gördüğüm reklam afişindeki cümle. Snoopy gibi maceraları keyif veren pür geyikten mamul bir çizgi karakteri, Sartre ya da Wittgenstein ile espri mahiyetinde kıyaslayıp daha ön plana çıkartmaları bir pazarlama yöntemi, bu metot ‘pop’ ve geyik kavramlarıyla da paralellik arz ediyor. No problem.



Problem şu: “Wittgenstein’ı, Sartre’ı boş verin; 20. yüzyılın en büyük düşünürü Snoopy’dir.” Cümlesinin altındaki imza, Daily Mail. İngilizlerin dandik bir gazetesinin kitap tanıtımdaki cümlesini referans vermiş reklam afişini hazırlayanlar. Daily Mail. Tabloid formda satılan bu gazete hakkıda, yapılan araştırmalarda okuyucuların yaş ortalaması 58 ve çoğunluğu kadın olan bir kitleye hitap ediyor, muhafazakar eğilimde, yani aslında Daily Mail isimli gazetenin Türkiye’deki Posta ya da Takvim gibi bir şeye tekabül ettiğini pek ala söyleyebiliriz. Dolayısıyla yukarıdaki reklam cümlesini Daily Mail’e yakıştırmak pek ala mümkün. Üstelik İngiliz medya camiasında  bu karakteristik özelliklerini öteden beri sürdürdüğü, ta 1987’de çekilmiş Yes, Prime Minister dizisinde geçen ‘İngiliz gazetelerinin hangi kesimlere hitap ettiğine dair’ Jim Hacker’ın açıklamasından bile anlaşılıyor. Şöyle geçiyor konuşma:


Hacker: Don't tell me about the press. I know exactly who reads the papers. The Daily Mirror is read by people who think they run the country; The Guardian is read by people who think they ought to run the country; The Times is read by the people who actually do run the country; the Daily Mail is read by the wives of the people who run the country; the Financial Times is read by people who own the country; the Morning Star is read by people who think the country ought to be run by another country, and the Daily Telegraph is read by people who think it is.

Sir Humphrey: Prime Minister, what about the people who read The Sun?

Bernard: Sun readers don't care who runs the country, as long as she's got big tits.



İşi gücü olmayan bir adamım, üşenmeden tercümesini de yazayım bari.


Hacker: Bana gazeteleri anlatma. Gazeteleri kimlerin okuduğunu gayet iyi biliyorum. Daily Mirror ülkeyi yönettiklerini sananlar tarafından okunuyor; The Guardian aslında kendilerinin ülkeyi yönetmesi gerektiğini düşünenler tarafından okunuyor; The Times’ı okuyanlar bizatihi ülkeyi yönetenler,  Daily Mail’i okuyanlar da ülkeyi yönetenlerin karıları [eşleri]; Financial Times okuyanlar ülkenin sahipleri; Morning Star okuyanlar ülkenin başka bir ülke tarafından yönetilmesi gerektiğini düşünenler ve Daily Telegraph okuyanlar ülkenin zaten başka bir ülke tarafından yönetildiği kanaatinde. 


Sir Humphrey: Başbakanım, ya The Sun okuyanlar?


Bernard: The Sun okuyanlar iri memeleri olduğu müddetçe ülkeyi kimin yönettiğini umursamazlar.



İri memeleri bir kenara bırakalım. Onlar The Sun gazetesini okuyanlar. Biz burada Daily Mail’i konuşuyoruz. 1987’den beri tarzı değişmeyen bir gazete. Neticeye gelelim. 


Bu noktada bir İngiliz gazetesinin (o gazetenin okuyucu profili, haber değeri, siyasi ve sosyolojik yönelimleri dikkate alınmadan) yorumu, Türkiye’deki okur profilince ne derece biliniyor ki kitap satışlarını etkileyebilir? Okuyucu nasıl yönlendirebilir? Yönlendirebilir mi? Snoopy’yi bilen biliyor, seven seviyor zaten, bir de İngiliz gazetesinin yorumu, temayülü arttıracak bir husus mu? Yoksa sadece ve sadece ‘İngiliz basınında böyle bir yorum çıkmış, bal tam sana göre bu kitap’ mı demek istiyor reklamcılar? Her İngiliz gazetesi saygın mıdır? Söz gelimi bir Arap ya da İsviçreli, Orhan Pamuk’un bir kitabı hakkında Yeni Şafak’ta, Aydınlık’ta veya Hürriyet’te birbirinden çok farklı değinilere rastlayabilir; bu mudur yani? Veya sadece ‘yabancılar bile böyle düşünüyor’ vurgusuyla Batı hayranlığı gölgesi mi düşüyor bu reklam afişine?


Daily Mail ne aq. The Times yazsa anlarım. 


Not 1: Ne kadar boz gezenin boş kalfasıysam artık, böyle saçma sapan bir konuda zamanımı saçma sapan bir şekilde harcayıp saçma sapan bir yazı zırvalayabiliyorum.

Not 2: Esas, az evvel denk geldiğim aşağıdaki resimde görülen haber hakkında yazmam gerekirdi, ama siktir et Arapları... Develerini de... Develerine de... 







9 Aralık 2021 Perşembe

Wikipedia'da Sörf Yapmanın Tehlikeleri Üzerine...

Bloga bir şeyler yazmak için girmiştim, derken iki aşağıdaki yazıya gözüm ilişti, yani Mustang’in yeni sevgilisiyle ailece tanıştığımız akşam üzere, onlar gittikten sonra bloga karaladıklarıma. O yazıda blogta kızcağızdan bundan böyle (eğer bundan böyle diye bir şey olursa) ‘Midilli’ diye bahsedeceğime değinmiştim.


Derken bir soru işareti: Biz Türkler neden Yunanlıların veya Fransızların, İtalyanların, İngilizlerin ve  pek çok başka milletin Lesbos/Lesbo dediği Anadolu’nun burnunun dibindeki bu adayı Midilli diye isimlendiriyoruz ki? Bilmiyorum. İnsanı öğrenmeye sevk eden, merak duygusudur. E o zaman açtım Wiki’yi, Midilli maddesine baktım, öğrenmek için, meselenin çözümünü okuyayım, anlayayım diye. Meğerse Midilli ismi, adanın en büyük şehrinden geliyormuş, ingilizcesi Mytilene’miş o yerleşim biriminin; Yunancası da Mitilini şeklinde okunuyormuş. Diğer bir değişle dünyanın geri kalanı bu koca adayı Lesbo/Lesbo, insanların yaşadığı şehri de Mitilini ve benzeri adlarla isimlendirirken, bizim millet adaya da sözünü ettiğimiz şehre de Midilli demiş. Tuhaf ya da anlaşılmaz değil. Merakım giderildi, öğrenmiş oldum.Güzel.


Mytilene maddesinin yazılı olduğu sayfayı kapatmadan evvel şöyle bir aşağıya doğru göz atarken bir çizime denk geldim, “Mytilene of Pittacus” diye biriymiş, Yedi Yunan Bilgesinden biri olarak geçiyormuş, Socrates’ten de neredeyse bir buçuk asır evvel yaşamış anladığım kadarıyla. Yedi Yunan Bilgesi kimlermiş aq, acaba hangilerini tanıyorum, ne kadar tanıyorum diye bu kez o linke tıkladım. Kıytırık Türkçe anlatımını yok saydım, İngilizcesine devam ettim. Bildiğim üç kişi var; Thales, Solon ve Chilon. Mytilene’li Pittacus’tan da diğerlerinden da habersizim, isimlerini duymadım bile. Neyse. 


Thales of Miletus (c.  624 BC – c. 546 BC) is the first well-known Greek philosopher, mathematician, and astronomer. His advice, "Know thyself," was engraved on the front facade of the Temple of Apollo in Delphi.

Pittacus of Mytilene (c.  640 BC – c. 568 BC) governed Mytilene (Lesbos). He tried to reduce the power of the nobility and was able to govern with the support of the demos, whom he favoured.

Bias of Priene (fl.  6th century BC) was a politician and legislator of the 6th century BC.

Solon of Athens (c.  638 BC – c. 558 BC) was a famous legislator and reformer from Athens, framing the laws that shaped the Athenian democracy.

The fifth and sixth sage are variously given as two of: Cleobulus, tyrant of Lindos (fl.  c.  600 BC ), reported as either the grandfather or father-in-law of Thales; Periander of Corinth (b. before 634 BC, d. c.  585 BC); Myson of Chenae (6th century BC); Anacharsis the Scythian (6th century BC).

Chilon of Sparta (fl.  555 BC) was a Spartan politician to whom the militarization of Spartan society was attributed.



Wiki’ye bu maddeyi yazana da helal olsun, her bir ismin yanına, tek cümleyle neden bilge olarak görüldüklerini ve bu listede yer aldıklarına dair kısaca değinilmiş. Mytilene’li Pittacus’u aradı gözlerim, soylu sınıfla derdi olan, avamın götünü kaldırmaya kendini adamış demokrat kılıklı bir şaklaban olduğunu okudum, ‘aq salağın’ dedim, geçtim. Bu defada öteki kişileri öne çıkartan eylemleri/düşünceleri neymiş diye baktım; en başta Thales var, demiştim ya, biliyorum bu adamı diye, karşısında bilinen ilk Yunan filozof, matematikçi, astronom olduğu yazıyor. İçimden ‘Mısır’a gitti, her boku oradaki rahiplerden tahsil etti, eğitimini tamamladı, sonra tersine beyin göçüyle ülkesine döndü, cahil Yunanlılara öğretti, bilgeliğine tüküreyim intihalcinin’ diye yıldırım hızıyla düşünceler geçerken “Kendini Bil” vecizesinin Thales’e atfedildiğine rast geldim. Hayda... Bu laf Socrates’in değil miydi lan? Bir de üstelik en önemli kehanet tapınağı olan Delfi/Delphoi/Delphi şehrindeki Apollon Tapınağının girişindeki avludaki sütunda yazılıymış bu. Antik Yunan dünyasında mabedlerin mabedi diyebiliriz Delphi tapınağına. Ama dediğim gibi, bu söz Socrates’e ait diye biliyordum ben, meğer bir sürü kişi varmış ilk defa söylediği var sayılan; Socrates, Solon, Chilon, Heraclitus, hatta bizim Mytilene’li Pittacus bile, ve tabi Pythagoras. Neyse. Delphi’deki tapınakta,  Bu vecizenin, yani “Kendini Bil” emrinin yazılı olduğu avludaki sütunun üzerinde iki özdeyiş daha varmış, oldu mu üç vecize:


Know thyself - Kendini Bil.

Nothing in excess - Aşırıya Kaçma.

Surety brings ruin- Bağnazlık Yıkımdır.


Bunların başka türlü tercümeleri pekala mümkün;  mesela ‘kendini tanı – haddi aşma- hiçbir şeyde kesin yoktur’ gibi de çevirebiliriz, ‘nefsini çöz- dengeni koru- emin olmak yıkıcıdır’ şeklinde de, ve daha bir dünya türevi olabilir. Her neyse, bunlardan en dikkat çekici görünen ise (tabi benim için) üçüncü sıradaki Surety Brings Ruin sözü; fanatikliğin, tek doğruculuğun, müsamahasızlığın, otoriterliğin, hatta kelimenin en doğru anlamıyla faşizmin belki de tarihte yazılı ilk eleştirisi bu laf. Vay be. Link vardı, tıkladım, bakalım bu defa nereye gidecektim? ‘Fallibilism’ diye bir maddeye attı wikipedianın bu cümleye verdiği referans, hadi bakalım, hiç duymadığım bir kelime çıktı karşıma. Sözlüğe baktım, “bilginin kesinliğinin imkansız olduğu doktirini, yanlışlanabilirlik” cevabını verdi sözlük. Wiki’ye döndüm, satırlar Karl Popper’a çıkardı yolu. “Açık Toplum ve Düşmanları” kitabından değiniler... 


Ulan Mustang’ın Midilli’sinden ne ara Karl Popper’e geldim? 


Merak güzeldir.


Yıllar evvel Karl Popper’in “Tarihselciliğin Sefaleti’ni elime almış, ama çevirisi yüzünden okumayıp bir kenara atmıştım. Bir ara bu kitaba göz atayım bari.


Ne Midilli’ymiş be.


Ta en başta dedim ya, bambaşka bir yazı karalamak üzere burayı açmıştım halbuki. Havva’nın beş aydır Almanca dersi almasını, acaba benden gizli bir gündemi var da o berbat dili konuşabilecek seviyeye geldikten sonra kocişini terk edip Almanya’ya yerleşmeye niyeti mi var endişesine bağlayacaktım. 


Havva’nın beni sevdiğini biliyorum ama işte, o malum sütunda yazıldığı gibi, ‘emin olma, yamulursun.’


Endişelerim var ama gene aynı sütuna not düşmüşler, ‘abartma.’


Bana ne kadar çok saygı duyduğunu defalarca dile getiren bu güzel kadına devamlı aslında bir bok olmadığım cevabını veriyorum, ne var ki ‘kendini bil’ demiş Thales, o sütuna da bunu kaydetmişler işte.


Socrates’in o laf ya. Ben öyle biliyordum. 


Bu arada, Pythagoras da pek gizemli bir adamdır, hayatında uzunca bir Mısır dönemi olanlardan biri, Toth’un rahiplerinden neler sızdırdıysa kârdır tabi. 


Bu kadın neden Almanca öğreniyor ya?????????????????


Neyse. Belki sadece öğrenmek istiyordur; gizli bir gündemi yoktur. 


Offff. 




...ve St. Paul gelir, Hristiyanlık öğretisini vaaz eder, böylece 'bilgelik' sona erer. Artık "surety brings ruin" çağı başlamıştır, hristiyanlık öğretisinden başka her şeyin köküne kibrit suyu sıkma vaktidir. Tablonun ön planında yakılan kitaplara bakın, şekilleri görün. Kucaklarında kitap taşıyanlara, özellikle soldakinin sayfaları parçalarken takındığı öfkeli vecd haline dikkat edin. Kesin bilginin zaferi. Acayip kesin. (Hristiyanlığa laf etmiyorum, fanatik doğruculuk burada değindiğim husus.) 



Yalnız kabul edin, çok ilginç bir blog yazısı oldu bu. Bir gün birisi okursa hakkımda çok karmaşık düşüncelere sahip olacak. 


3 Aralık 2021 Cuma

Floki'nin İsyanı Üzerine...

Havva Almanca dersleri için Moda’daya gidiyor haftanın iki günü; ben de o günlerde Kadıköy’e geçip Montag’ta oturmayı adet edindim o sayede. Çalışanlar da tanıdı beni, siparişimi tahmin ediyor artık. Öğleden sonra gene oradaydım, alışılmış olduğu üzere kitabımı americano içerken okumak üzere balkon tarafına konuşlandım. İnsan başını kaldırdığında çevreyi, Kilisenin önündeki küçük ama canlı meydanı izleyebiliyor orada. Sipariş verdiğim kahveyi beklerken bir yandan arkamda oturan çiftin fısıltılı da olsa sinir katsayısının yüksek olduğu hissedilen konuşmalarını yarım yamalak duyuyordum, meydanda dolaşan tiplere de kayıtsızca göz atıyordum zaman geçireyim diye. Derken bir şey oldu, dünya, evren, ışık, düşünce, kuşlar, sesler... her şey yok oldu. Neringa’nın tıpkısı bir melek süzüldü meydandan aşağıya doğru, üzerindeki siyah tişört, daracık jean, önü açık trençkot büyüleyici fiziğini saklamak bir yana daha da belirgin hale getiriyordu, muhteşem güzelliği yok edici bir melek gibi kendisinden başka tüm uyarıcıları sorgusuz sualsiz kapı dışarı etmekte zorlanmıyordu; olağan üstü bir yaratıktı özetle. Paralize olmuş halde baktım, baktım, bir kaç saniye sonra gözden kayboldu, ben onu hayalimde seyre devam edecektim güya, ne var ki tam o sırada ters istikametten bir kadının, iki ufak veletle söylene söylene yürüdüğünü fark ettim, istem dışı onlara bakarken kadın daha küçük olan çocuğa benim duyabileceğim kadar yüksek bir sesle “annecim, lahmacun yemek istiyor musun, istemiyor musun, söyle artık” diye azarlarcasına sordu, 5-6 yaşlarındaydı çocuk, durdu, o durunca annesi ve abisi de duraksadı, ikisine bakıp ağlama taklidi yapmak için gözlerini ovuşturarak oyuncak istediğini söyledi. O kadının nasıl olup da bu şerefsiz velede bir tokat patlatmadığına şaşarken, saç ektirme tedavisinde oldukları kafalarının yaralı derilerinden ve siyah bandanalarından aşikar, esmer tenli üç uzun boylu adam ellerinde alışveriş poşetleri, şaşkın ve ‘daha ne alabiliriz acaba’ bakışlarıyla sağa sola baka baka geçtiler yanlarından. 



Bütün bu anlattıklarım bir dakikadan daha kısa sürdü, o meydan hareketliliğiyle ve çeşitliliğiyle insana sıkılma ihtimali tanımayan türden renkli bir insan yelpazesi sunuyor. Geçen defa da fil gibi şişman bir kızın martı scooter’la giderken yaşlı bir adama çarpıp yere devirişine tanık olmuştum. Erkek olsaydı kesin dayak yerdi. Bence kıza çok yumuşak davrandılar, bir kaç küfürle yetinip yollamışlardı brontozor kılıklı geri zekâlıyı. Neyse. Sigaramı yaktım, Neringa benzeri hurinin etkisi henüz dolaşım sistemimden ve hayal dünyamdan çıkmamışken kitabımı açtım, o sırada kahvem geldi, okumaya başladım keyifle. Ulu’l emr bahsi, islam tarihini, siyasetini ve sosyolojisi (sosyopolitik desem de olurdu) anlamak isteyen birinin mutlaka bilmesi gereken konular arasında önemli yer tutar bu konu. Bıraktığım yerden okumaya başladım: 


“Kuşkusuz, bu kamplaşma sürecinde Havaric ve Şia’nın anılan düzlemdeki aşırılıklarının kamu vicdanında uyandırdığı ciddi rahatsızlığın arabulucu bir düşünceyi doğurması kaçınılmazdı. İşte bu rahatsızlığı teskin etme vazifesini üstlenen ve İslam ümmetinin birliğini korumak amacını güden düşünce, “irca’” adıyla ortaya çıktı. İrca’ fikrinin temel temsilcileri olan alimler Havaric, Şia ve Emevilerin hepsinin mümin olduğunu, bunlardan bazısının doğru, bazılarının da hata yaptığını, ancak hangisinin isabetli, hangisinin isabetsiz olduğunu tayin noktasında kesin kanaat belirtmekten kaçınarak, büyük günah işleyen kimsenin hükmünü askıya alma fikrini benimsediler. Bu görüşlerinden dolayı ilk Mürcîler, Sünni düşüncenin ilk öncüleri oldular ve böylece tebcil edilmeyi hak ettiler. 

Ne var ki, III/IX. yüzyıldan itibaren Ehl-i sünnet ekolünün oluşmasını sağlayan bu orta yolcu muhafazakâr anlayış, zamanla nazarî ve doktriner bir ilke haline geldi. Bu ilkeye göre her ne kadar günah içeren bir emre itaat etmek zorunluluğu yoksa da, yöneticiye, zalim de olsa itaat etmek gerekmekteydi. Bu ilkenin pratikteki diğer bir tezahürü de yukarıda İbn Abbas’tan nakledilen rivayette bizzat Hz. Peygamber’e atfedilen zulme karşı sabır stratejisinde ifadesini buldu. Siyasal otoriteye itaatte devamlılığı ve ona başkaldırmamayı öngören bu sabır anlayışı, bilahare Sünni düşüncenin siyasal otorite karşısındaki tavrının alamet-i farikası ve onun ayrılmaz bir parçası oldu. Öyle ki, ilk dönemlerde, en güzel ifadesini Hasan el-Basri’nin (ö.110/728) Emeviler karşısında sergilemiş olduğu muhalefette bulan ve Müslüman kanının heder olmamasına yönelik haklı duyarlılık ile ayaklanma hususunda temekkün şartının tahakkuk etmemesinden kaynaklanan bu pasif protesto/sivil itaatsizlik tavrı, zamanla yedeğinde ahlaki yozlaşmayı getiren bir siyasi oportünizme, dolayısıyla mevcut yönetimi her halükarda meşrulaştırma gibi talihsiz bir telakkiye dönüştü. Emevi ve Abbasilerin baskı politikalarına karşı muhalefetini açıkça ortaya koyan İmam Ebu Hanife’nin (ö. 150/767), zalim ve fasık olan bir kişinin, halife olmak şöyle dursun, şahit bile olamayacağına ilişkin görüşü, kendisinden sonraki bazı Hanefî alimleri tarafından ters yüz edilmek suretiyle statükocu bir anlayış çerçevesinde doktrine edildi.”


Nefesim kesilerek okurken, tam o sırada telefonuma bir son dakika mesajı geldi haber sitesinden.





Kitabı bıraktım. On sene hapis cezası ile çarptırılmış birinin nasıl olup da tutuklanmadığını, serbest bırakılabildiğini idrak etmeye çalıştım tekrar gözlerimi gelip geçenlere çevirerek, ama bu defa dalgın dalgın baktım meydana. Sosyal medyayı uzunca bir zamandır meşgul eden bir davaydı, sosyal medya ahalisinin gazına gelmem, o kadar çabuk gaza gelmem ve kafam çalışıyor çok şükür, neticede davanın detaylarını da bilmiyorum – onlar da bilmiyor zaten, lakin eğer mahkeme yargılama sonunda sanık pozisyonunda olan kişiye on sene hapis cezasına hükmettiyse suç var ve sabit demektir; e o zaman nasıl olur da bu kişi, yani şüpheli, yani sanık, sonrasında suçlu, en nihayetinde mahkum edilen kişi hapse girmek yerine tutuklanmadan bırakılabilir? Suç var ama ceza yok yani. Daha kahvem bile bitmemişti, kitabı da kapattım. Ense kökünden bir baş ağrısı önce misafir sonra musallat oldu ardından. Floki’nin Valhalla zannettiği İzlanda’daki karanlık bir mağaranın dibinde devasa ıstavrozla karşılaştığı hal gibiydi durumum.



Havva gelene kadar bağırmak, haykırmak istedim durdum.



Nihayet geldi, elimden tuttu, eve doğru yola çıktık beraber. Yol üzerindeki marketten sabah için kaşar peynir aldık, eve vardık, yemek, türk kahvesi vs. Kediyi sevdim, Beşiktaş’ın maçını izledim, dört maçtır puan alamayan takım bu defa güç bela bir puan kazandı rakibinden, kedi bacağımı tırmaladı, annemlerle konuştum. 


Ama hala başım, ense kökünden tepedeki kel boşluğa dek yayılan bir ağrının taarruzu ve tasallutu altında. Geçmiyor. On sene hapis cezası alan, ‘ölüme sebebiyet verme’ suçundan mahkûm edilmiş birisi dışarıda serbest, dolaşıyor. 



Havsalam almıyor.


Başım ağrıyor. Geçmedi bir türlü.