Bundan yirmi yıl önceydi, 2001 senesinin bir şubat günü, devletin en üst düzeyinde yapılan kapalı toplantılardan birinde dönemin cumhurbaşkanı tartıştığı dönemin başbakanına anayasa kitapçığı fırlatmıştı; şiddetli tartışma sırasında toplantıya katılan bir bakan da aynı anayasa kitapçığını bu defa cumhurbaşkanına fırlatmış, kavgayla biten toplantının ardından başbakan basın mensuplarının karşısına geçerek “bu bir devlet krizidir” ifadesini kullanmıştı. Ülke ekonomik ve siyasi bir ateş çemberinden geçiyordu o zamanlar; yolsuzluklar, hukuksuzluklar her kesimden insanı artık nefes alamaz hale getirmişti. Ülke ölüyordu, millet nefes alamıyordu. Nepotizm, siyasi soygunlar dayanılmaz hale gelmişti. Öfke doluydu insanlar. İşçiler, memurlar ve üniversite öğrencileri tepkilerini öteden beri üstelik artan bir kararlılıkla gösteriyorlardı zaten, ama “bütün kesimler” derken sözünü ettiğim daha geniş halk yığınlarına da sıçradı alevler. Barut gibiydi insanlar. Söz gelimi, yukarıda değindiğim “devlet krizi”nden sadece iki ay önce polisler bile hükümet aleyhine günler süren gösteriler yapmışlardı. Unutmuyorum o günü, evimiz Vatan Caddesine üçüncü binaydı o vakitler, henüz ayrı eve çıkmamış, ailemle yaşıyordum. Odam da caddeye bakıyordu. Bir sabah uğultulu bir sesle, sanki slogan atılıyormuş gibi bir gürültüyle uyandım odamda. Milli bayramlardan alışıktım böyle şeylere, Vatan Caddesinde olurdu tankların geçişi, askerlerin yürüyüşlerü ama aralık ayında bir milli bayram yoktu ki. Kalkıp pencereyi açtım, caddeye baktığımda rüya görüp görmediğime emin olamadığım sürreal bir haldi yaşadığım: Kalabalık bir polis grubu caddenin (Vatan Caddesinden bahsediyorum, inanılır gelmiyor değil mi?) trafiği kesmiş, hükümet aleyhine var güçleriyle haykırarak yürüyordu. İnsan böyle bir şeyi tahayyül bile edemez. Polislerin bu eylemi daha sonra başka şehirlere de yayıldı, pek çok şehirde hükümeti protesto eden eylemler düzenledi polisler. Sebebini daha sonra öğrenmiştim: Gaziosmanpaşa’da çevik kuvvet ekibini taşıyan otobüse bir terör saldırısı düzenlenmişti, şehitler vardı, polislerin ise kendilerini koruyabilecekleri, kullanabilecekleri ‘düzgün’ silahları yoktu. Yeni silah alımı için yapılan ihaleler ekonomik gerekçelerle başarısızla sonuçlanınca devlet depolardaki (çakaralmaz derler ya, o hesap) kırıkkale marka eski silahları geçici süreliğine yeni mezun polislere vermişti. Özetle devlet, hazinede para olmadığı için güvenlik teşkilatının güvenliğini sağlamaktan bile acizdi. Ama dediğim gibi bir yandan da ülkenin kaynakları birilerince soyuluyordu. Bu bahsettiğim olay da 2000 senesinin Aralık ayında yaşandı. Ülke kaynayan bir kazandan farksızdı, halk da o kazanın içinde delirmek üzereydi işte. En başta değindiğim anayasa fırlatma krizi, bu kazanın altındaki alevleri çılgınca körükledi. Doğru mu hatırlıyorum diye baktım, üç aşağı beş yukarı evet, hafızam beni yanıltmıyor, (henüz liradan altı sıfır atılmamış olan) o günlerde dolar 680,000TL civarındaydı, dönemin başbakanının anayasa fırlatma olayının akabinde yaşananların devlet krizi olduğunu basına düşüncesizce ifşa etmesinden hemen sonra ise dolar bir anda döviz bürolarında iki misli yükseldi, 1,200,000 satılmaya başladı. Fakat bu da sürmedi, hemen döviz büroları kepenk indirdiler. Ticaretin genel kuralıdır, bir malı satmaktan daha önemlisi, o malın yenisini alabilmektir. Fiyat kaosu ve belirsizlik endişesi insana kepenk indirir. Doların bir günde iki misli arttığını hayal edin. Bunun dehşetini kuru kuruya idrak etmek mümkün değil. Zaten burnundan soluyan halk bir gecede %50 fakirleşir. Alım gücü düşer. İthalatı her zaman ihracatından fazla olan bir ülkede ekonomik gösterge döviz, özellikle de dolardır. İşte o gün dolar iki katına kadar yükseldi serbest piyasada. (Resmi işlemlerde 1,000,000’u geçmesi birkaç gün sürdü. Devlet kabul etmek istememişti acı gerçekleri sanırım.) Bütün göstergeler alt üst olunca esnaf da delirdi, iki ay kadar sonra bu defa bütün ülkede esnaf yürüyüşleri, hem de çok sert ve şiddetli bir şekilde yaşanmaya başladı.
Bu blog yakın tarih anlatısı olsun amacıyla yazılmıyor. Ekonomist de değilim ayrıca. Sadece, yaşım gayet güzel yetiyor bazı şeylere ve kimi detayları google’dan teyit ederek buraya düşeyim istedim. Yoksa anlatacağım, her zamanki gibi kendi hikayem. Sözünü ettiğim ‘anayasa kitapçığı fırlatma’ gününe geri döneyim.
O akşam Türk halkı nefes alamıyordu. Tevfik Fikret’in ifadesiyle ‘maşer-i millet boğuluyordu.’ Ölü toprağı değildi üzerine serpilen, bizzatihi beton dökülmüş gibiydi insanların üzerine. Paranın değeri, aslına bakarsanız insanın değeridir. Elias Canetti bunu çok güzel açıklar: “Enflasyon, insanların ve para birimlerinin birbirleri üzerinde tuhaf etkileri olduğu bir cadı kazanı olarak adlandırılabilir. Biri diğerinin yerini tutar, insanlar kendilerini paraları kadar ‘kötü’ hissederler, ve bu giderek daha da beter olur. İnsanların hepsi, hep birlikte enflasyonun merhametine kalmışlardır ve kendilerini eşit derecede değersiz hissederler. Enflasyonda, kesinlikle hedeflenmemiş ve herhangi bir ölçüde kamusal sorumluluğu olup enflasyonu öngörebilecek insanları bile korkutacak kadar tehlikeli şeyler olur. Bu durum ikili özdeşleştirmeden kaynaklanan ikili bir değer yitimi yaratır. Birey, değerini düşürülmüş hisseder, çünkü güvendiği ve kendisini özdeşleştirdiği birim, değer kaybetmeye başlamıştır.(...) Hiç kimse başına gelen ani değersizleşmeyi hiç bir zaman unutmaz, çünkü bu çok acı veren bir deneyimdir.” Tam o hesap, unutulmayacak haftaların, günlerin arasında, tam da olayların zirve noktası başbakanın ‘bu bir devlet krizidir’ cümlesini sarf ettiği gündü. Ülke bir cenaze evinden farksızdı. Herkesin cüzdanı yarı yarıya boşalmıştı ve bir gün sonrasının belirsizliği kalplere korku salıyordu. Bizim ev öyleydi, eminim çoğu evdeki hava bundan farklı değildi: mutsuzduk, ümitsizdik, karamsardık, kaygıya batmıştık ve kendi geleceğimizi, yakınlarımızdan kimlerin iflas edeceğini, önümüzdeki günleri düşünüyorduk. Neşe terk etmişti evleri. Derken, geç olmayan bir saatte zil çaldı. Kapıyı açtığımda eniştemi gördüm karşımda. Teklifsiz, hatta patavasız biri olmuştur her zaman, hemencecik girdi içeri. Enerjisi dikkat çekiciydi o sırada. Hiç bir şeyi abartmıyorum, eğer biri bir gün bunları okursa sakın mübalağa ettiğimi sanmasın, haksızlık eder bana. Eniştem salona geçti, ben, annem ve babam da peşi sıra gittik, koltuklara oturduk. Daha ilk anda taban tabana zıt ruh hallerimiz belli ediyordu kendini. Fazla gevezelik etmeye gerek görmeden hemen konuya girdi, bana dönerek “seni götürmeye geldim, hadi kalk giyin, sana güzel bir takım elbise alacağım.” Evinde bir haftadır yedi cüce Amerikalı olduğunu ama İngilizce bilmedikleri için iletişim kuramadıklarını, bana ihtiyacı olduğunu söyleyip beraber gitmeyi teklif etse bundan daha anormal bir durum söz konusu olmazdı bence. Karşımda etekleri zil çalan eniştem, bilgisayar oyunlarındaki extra canlarla gücünü arttırmış bir dövüşçü gibi, yok bu yetersiz bir benzetme, tam olarak Briareus misali durup bana kendisiyle gitmemi söylüyordu, neymiş, bana takım elbise alacakmış. Annemdi galiba, dayanamayıp söz girdi, günün siyasal ve ekonomik gelişmelerinden söz edecek oldu, babam ise put gibi duruyordu, şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş gibiydi. Eniştem duymazdan geldi konuşulanları, sonra anlatmaya başladı: Belediyenin ihalesi tam da o gün sonuçlanmış, ihaleyi eniştemin de ortağı olduğu şirket kazanmış, 1,5 milyon dolarlık bir ihaleymiş, öncesinde de kendi kendine söz vermişmiş, o ihaleyi kazanacak olursa beni tepeden tırnağı giydirecekmiş. Bu açıklama sadece beni değil, babamları da fazlasıyla rahatsız etti ama enişte kişisi öylesine ısrarcı ve yapışkan davranıyordu ki bir noktadan sonra olay aile krizine de gidebilirdi – defalarca ihtiyacım olmadığını, gerek görmediğimi söylemem onu caydırmaya yetmedi, en sonunda babamın zoraki onaylayan baş sallamasını görünce ben de itirazı bıraktım. Kalktık, evden çıktık hep beraber. 2001 senesinde pek fazla AVM yoktu, Akmerkez, Capitol ve onlardan da eski olan Galleria. Fatih’teki evimize en yakın olan Galleria’ydı, oraya gittik. O görüntüyü aklımdan çıkartabilmem mümkün değil: Devasa Galleria bomboştu. Tek bir müşteri, müşteriyi de sallayın, dolanmaya, aylak aylak dolaşmaya gelen bir insan olmaz mı koskoca AVM’de? Geçenlerde yıkıldı sanırım orası, gayet geniş bir alana kurulmuş, kaç katlı olduğunu hatırlamıyorum ama AVM’lerin Gargantua’sıydı hani. Dükkanlar açıktı, sinek avlıyordu herkes. Tabi ki Vakko ya da Beymen’e gitmeyi kesin olarak reddettim, orta halli bir mağazaya geçtik, Pierre Cardin ya da Kiğılı, tam emin değilim. Mağaza çalışanları bize insanüstü varlıklarmışız gibi davranıyorlardı, mezarlığa gidip ziyaretçileri neşelendirmeye çalışan çingenelermişiz gibi. Bu halden anlamamaktı, bu görgüsüzlüktü, bu öküzlüktü, bu “biz kaval çaldık, siz oynamadınız, biz yas tuttuk, siz ağlamadınız” ayetinin dile gelmiş haliydi, utanç vericiydi. Kıyafetleri dener, giyip çıkarırken utanç içindeydim, babamlar da sinir uçları oynamış haldeydi, öyle ki annemin istemdışı olarak beni acele ettirdiğini anımsıyorum, hadi beğendiysen daha fazla dolaşmayalım diye. Eniştem mi, o bütün dükkânı almadığımıza şaşıyordu aslına bakarsanız.
Uzun ve dağınık bir blog yazısı oldu bu. Ekonomiden, siyasetten, toplumsal olaylardan söz ettim çok anlamasam da. Şurası muhakkak; iki haftadan az geçmiş, sadece 11 gün önce, doların 10 lira olduğuna dair bir post yazmıştım, sonuçta 10 rakamı psikolojik bir eşiktir, buna istinaden hiç bu konulara girmeyi sevmesem de tarihsel önemi olduğundan buraya (blog takvim görevi de görüyor benim için) üşenmeden kayıt düştüm. Bugün, yani 23 Kasımda ise bir dolar gün içinde 13.5 liraya kadar yükseldi. Ekonomik durum iç açıcı değil; ama Canetti’nin dediğini hatırlayacak olursak bu konunun psikolojik, sosyal ve siyasi sonuçları da olacak. Söz gelimi anlatımın devamında değerinin düştüğünü gören insanların suçu kendilerinden de değersiz gördükleri başkalarına yüklemeye gönüllü/istekli/kararlı olduklarını değerlendirdikten sonra Birinci Dünya Savaşından çıkan Almanya örneğini verir, akıl almaz bir hale gelen enflasyonun yarattığı toplumsal depresyon, bütün suçun Yahudilerden kaynaklandığı konusunda halkı ikna etmeye fazlasıyla yetmiştir. Ülkemizde de benzer bir fenomen var; Suriyeliler başta olmaz üzere milyonlarca göçmen. Allah korusun, çok ama çok üzücü şeyler olabilir. 6-7 Eylül hadiselerinin farklı bir versiyonunu yaşamak büyük bir felaket tecrübesi olur herkes için. Bu kadar şey yazdıktan sonra ‘göçmenler için endişeliyim’ cümlesiyle yazıyı bitirmek de enteresan ama ne yapayım ki öyle.