26 Kasım 2021 Cuma

Mustang ve Midilli ile Kaotik Bir Akşam Üzerine...

İki gün önce Havva’nın doğum günüydü. Düzenlenen şenliklere katılmak üzere uzun zaman sonra bize gelen Mustang, yalnız kaldıklarında anneciğine yeni kız arkadaşından bahsetmiş bu defa. Havva’nın benimle paylaştığına bakacak olursak kıza körkütük âşık olmuş, henüz sadece üç hafta evvel tanışmış olmalarına rağmen oğluşu rüya aleminde gibiymiş, ilişkileri bozulacak diye çok korkuyormuş, hele kendi bir hata yapar da ya bir çuval inciri berbat ederse diye uykuları kaçıyormuş. Gençlik, ilk aşk, ilk heyecan böylesine tuhaf duygular yaratıyor; sevimli geliyor kulağa bir yandan. Havva bana bunları biraz garipsemiştim; “bir erkek (20 yaşında, oğlan çocuğu gözüyle bakamayız artık) annesine gelip tanışalı üç hafta anca olmuş sevgilisinden niye bahseder ki? Bu biraz tuhaf bence. Anneye anlatılabilecek türden bir ilişki çok daha uzun süreli yaşanmışlıkta, daha sağlam temellere ve kuvvetli bağlara ihtiyaç duyan bir birliktelik olmalı diye düşünüyorum” dedim şaşkınlığımı gizlemeyerek. İtiraz etti, öyle değilmiş, ailelere güvenen çocuklar böyle yaparmış. Hiç uzatmadım, peki deyip geçtim. Kız çocuklarını bilemem, erkek yaklaşımı o kadar da ‘açık’ değildir böyle işlerde; en azından -sadece kendi adıma değil- erkek milleti adına biraz da genelleyerek konuşuyorum tabi, erkeklerin çok ciddi ve kararlı bir durum yoksa anne-babalarıyla böyle konuları paylaşmayacağına eminim. Çok ciddi ve kararlı vurgusu yaptım; bunlar ilişkinin yayıldığı zamana ve iki kişinin hayalleriyle gelecek beklentilerinin paralelliğine bağlı, çiftin birbirlerini tanımaları doğrultusunda söylüyorum. Sonuçta Havva sormuş Mustang’e, “kız hangi bölümde okuyor?” Mustang bunu bile bilmiyormuş! Bir şeyler gevelemiş, susmuş. Neyse, ben karışmam, Havva ve oğlu arasında gayet özel bir mesele dedim, uzatmadım hiç.


Bu gün Mustang Havva’yı aramış: İki gün önce geldiğinde bizde unuttuğu telefon şarj cihazını almaya gelecekmiş. Bu normal, Yemeğe de kalmak istiyormuş. Tamam, buyursun, bu da normal. Ne var ki, kız arkadaşını da getirmek ve bizimle (BİZİMLE!) tanıştırmak istiyormuş.


Haydaaaaaaaaaaaaaaa...


Havva ne desin, gelmeyin denmez ki, peki demiş, “bekliyoruz yemeğe.” Ama O bile gerildi haliyle.


Bu akşam yemeğinde hep beraberdik. 


Nasıl, ne alaka diye sormayın. Mustang’in delice tutkun olduğu kızla beraber sofraya oturduk, sonrasında Türk kahvelerimizi ve filtre kahvelerimizi içtik, bu arada kız fotoğraf albümlerini masada gördü, onlara bakıldı, sohbet edildi, geyik yapıldı, bitti. İki saat sonra gittiler.


O kadar saçma sapan bir şeyden bahsediyorum ki ne yazsam olayı tam manasıyla tasvir edemem. Evde olmamayı bin kere tercih ederdim, Havva+Mustang+Kız oturup gevezelik ederlerdi, ama Mustang benim de illa evde olmamı istedi.


Açıkça yazayım: Buradaki en büyük sorunun Mustang’in özgüven probleminden kaynaklandığını düşünüyorum. Su katılmamış bir gerizekalı olduğuna dair pek çok blog yazısı karaladım burada, gene de pek çok akranından daha aklı başında, aynı zamanda terbiyeli ve vicdanlı bir tip. Fakat göz ardı edilemeyecek türden özgüven sorunu yaşıyor; asla tamir edemediği bir problem bu. Onay ihtiyacı. Güya alabildiğince özgür ve kimseye hesap vermeyecek, eyvallahı olmayan bir karaktere sahip, öte yandan hep bir tasdik edilme ve cesaretlendirilme gereksinimi duyuyor.


“Sırılsıklam âşık olduğum kız bu. Beğendiniz değil mi?”

“Bu birlikteliğin üzerine titriyorum, sizce haksız mıyım?”

“Çok tatlı ve şeker biri olduğunu gördünüz mü?

“Bana yanılmadığımı söyler misiniz?”



Şunu açık yüreklilikle ifade edeyim: Mustang tarzı erkekler çok sürünürler bu hayatta. Çünkü kendi gibi zayıf kişilikli adamları bir yandan pohpohlayıp bir yandan da parmaklarında oynatabilme becerisine sahip, yaşları 18-45 arasında değişen milyonlarca evil angel kadın var bu gezegende yaşayan. 


Hepsini bir kenara bırakın.


Ben nasıl bir karanlığın içine düştüm, benim ne işim vardı bu akşam Mustang ve kız arkadaşının karşısında?!


Lisedeyken Havva’nın yerine veli toplantısına gittiğim zaman da kendimi çok rahatsız hissetmiştim aslında, ama o gün istisnasız bütün öğretmenlerinin şikayetlerini not alırken ben de Mustang’i hocalarına şikayet ediyordum bir yandan. Bu akşam yaşadığım tecrübe ise onunla mukayese edilmez. 


Yarın arayıp sorar; “nasıl buldunuz Midilli’yi?” (İlerde tekrar kız arkadaşı hakkında yazacak olursam, Midilli olacak adı. Zaten minyon da bir şey. Minyon ama, Mustang’i esir almış!)






Havva da şaşkın. Gittiklerinde birden sinirleri boşalmış gibi oldu, eli ayağı titredi. Kızdan hoşlandı, doğal, rahat ve ‘yüksek özgüvenli’ olduğunu düşündüğünü söyledi ama...


Ama...


Biz neden tanıştırıldık bu kızla ya!?


23 Kasım 2021 Salı

Eniştemin Öforisi ve Canetti'nin Tespiti Üzerine...

Bundan yirmi yıl önceydi, 2001 senesinin bir şubat günü, devletin en üst düzeyinde yapılan kapalı toplantılardan birinde dönemin cumhurbaşkanı tartıştığı dönemin başbakanına anayasa kitapçığı fırlatmıştı; şiddetli tartışma sırasında toplantıya katılan bir bakan da aynı anayasa kitapçığını bu defa cumhurbaşkanına fırlatmış, kavgayla biten toplantının ardından başbakan basın mensuplarının karşısına geçerek “bu bir devlet krizidir” ifadesini kullanmıştı. Ülke ekonomik ve siyasi bir ateş çemberinden geçiyordu o zamanlar; yolsuzluklar, hukuksuzluklar her kesimden insanı artık nefes alamaz hale getirmişti. Ülke ölüyordu, millet nefes alamıyordu. Nepotizm, siyasi soygunlar dayanılmaz hale gelmişti. Öfke doluydu insanlar. İşçiler, memurlar ve üniversite öğrencileri tepkilerini öteden beri üstelik artan bir kararlılıkla gösteriyorlardı zaten, ama “bütün kesimler” derken sözünü ettiğim daha geniş halk yığınlarına da sıçradı alevler. Barut gibiydi insanlar. Söz gelimi, yukarıda değindiğim “devlet krizi”nden sadece iki ay önce polisler bile hükümet aleyhine günler süren gösteriler yapmışlardı. Unutmuyorum o günü, evimiz Vatan Caddesine üçüncü binaydı o vakitler, henüz ayrı eve çıkmamış, ailemle yaşıyordum. Odam da caddeye bakıyordu. Bir sabah uğultulu bir sesle, sanki slogan atılıyormuş gibi bir gürültüyle uyandım odamda. Milli bayramlardan alışıktım böyle şeylere, Vatan Caddesinde olurdu tankların geçişi, askerlerin yürüyüşlerü ama aralık ayında bir milli bayram yoktu ki. Kalkıp pencereyi açtım, caddeye baktığımda rüya görüp görmediğime emin olamadığım sürreal bir haldi yaşadığım: Kalabalık bir polis grubu caddenin (Vatan Caddesinden bahsediyorum, inanılır gelmiyor değil mi?) trafiği kesmiş, hükümet aleyhine var güçleriyle haykırarak yürüyordu. İnsan böyle bir şeyi tahayyül bile edemez. Polislerin bu eylemi daha sonra başka şehirlere de yayıldı, pek çok şehirde hükümeti protesto eden eylemler düzenledi polisler. Sebebini daha sonra öğrenmiştim: Gaziosmanpaşa’da çevik kuvvet ekibini taşıyan otobüse bir terör saldırısı düzenlenmişti, şehitler vardı, polislerin ise kendilerini koruyabilecekleri, kullanabilecekleri ‘düzgün’ silahları yoktu. Yeni silah alımı için yapılan ihaleler ekonomik gerekçelerle başarısızla sonuçlanınca devlet depolardaki (çakaralmaz derler ya, o hesap) kırıkkale marka eski silahları geçici süreliğine yeni mezun polislere vermişti. Özetle devlet, hazinede para olmadığı için güvenlik teşkilatının güvenliğini sağlamaktan bile acizdi. Ama dediğim gibi bir yandan da ülkenin kaynakları birilerince soyuluyordu. Bu bahsettiğim olay da 2000 senesinin Aralık ayında yaşandı. Ülke kaynayan bir kazandan farksızdı, halk da o kazanın içinde delirmek üzereydi işte. En başta değindiğim anayasa fırlatma krizi, bu kazanın altındaki alevleri çılgınca körükledi. Doğru mu hatırlıyorum diye baktım, üç aşağı beş yukarı evet, hafızam beni yanıltmıyor, (henüz liradan altı sıfır atılmamış olan) o günlerde dolar 680,000TL civarındaydı, dönemin başbakanının anayasa fırlatma olayının akabinde yaşananların devlet krizi olduğunu basına düşüncesizce ifşa etmesinden hemen sonra ise dolar bir anda döviz bürolarında iki misli yükseldi, 1,200,000 satılmaya başladı. Fakat bu da sürmedi, hemen döviz büroları kepenk indirdiler. Ticaretin genel kuralıdır, bir malı satmaktan daha önemlisi, o malın yenisini alabilmektir. Fiyat kaosu ve belirsizlik endişesi insana kepenk indirir. Doların bir günde iki misli arttığını hayal edin. Bunun dehşetini kuru kuruya idrak etmek mümkün değil. Zaten burnundan soluyan halk bir gecede %50 fakirleşir. Alım gücü düşer. İthalatı her zaman ihracatından fazla olan bir ülkede ekonomik gösterge döviz, özellikle de dolardır. İşte o gün dolar iki katına kadar yükseldi serbest piyasada. (Resmi işlemlerde 1,000,000’u geçmesi birkaç gün sürdü. Devlet kabul etmek istememişti acı gerçekleri sanırım.) Bütün göstergeler alt üst olunca esnaf da delirdi, iki ay kadar sonra bu defa bütün ülkede esnaf yürüyüşleri, hem de çok sert ve şiddetli bir şekilde yaşanmaya başladı. 


Bu blog yakın tarih anlatısı olsun amacıyla yazılmıyor. Ekonomist de değilim ayrıca. Sadece, yaşım gayet güzel yetiyor bazı şeylere ve kimi detayları google’dan teyit ederek buraya düşeyim istedim. Yoksa anlatacağım, her zamanki gibi kendi hikayem. Sözünü ettiğim ‘anayasa kitapçığı fırlatma’ gününe geri döneyim.


O akşam Türk halkı nefes alamıyordu. Tevfik Fikret’in ifadesiyle ‘maşer-i millet boğuluyordu.’ Ölü toprağı değildi üzerine serpilen, bizzatihi beton dökülmüş gibiydi insanların üzerine. Paranın değeri, aslına bakarsanız insanın değeridir. Elias Canetti bunu çok güzel açıklar: “Enflasyon, insanların ve para birimlerinin birbirleri üzerinde tuhaf etkileri olduğu bir cadı kazanı olarak adlandırılabilir. Biri diğerinin yerini tutar, insanlar kendilerini paraları kadar ‘kötü’ hissederler, ve bu giderek daha da beter olur. İnsanların hepsi, hep birlikte enflasyonun merhametine kalmışlardır ve kendilerini eşit derecede değersiz hissederler. Enflasyonda, kesinlikle hedeflenmemiş ve herhangi bir ölçüde kamusal sorumluluğu olup enflasyonu öngörebilecek insanları bile korkutacak kadar tehlikeli şeyler olur. Bu durum ikili özdeşleştirmeden kaynaklanan ikili bir değer yitimi yaratır. Birey, değerini düşürülmüş hisseder, çünkü güvendiği ve kendisini özdeşleştirdiği birim, değer kaybetmeye başlamıştır.(...) Hiç kimse başına gelen ani değersizleşmeyi hiç bir zaman unutmaz, çünkü bu çok acı veren bir deneyimdir.” Tam o hesap, unutulmayacak haftaların, günlerin arasında, tam da olayların zirve noktası başbakanın ‘bu bir devlet krizidir’ cümlesini sarf ettiği gündü. Ülke bir cenaze evinden farksızdı. Herkesin cüzdanı yarı yarıya boşalmıştı ve bir gün sonrasının belirsizliği kalplere korku salıyordu. Bizim ev öyleydi, eminim çoğu evdeki hava bundan farklı değildi: mutsuzduk, ümitsizdik, karamsardık, kaygıya batmıştık ve kendi geleceğimizi, yakınlarımızdan kimlerin iflas edeceğini, önümüzdeki günleri düşünüyorduk. Neşe terk etmişti evleri. Derken, geç olmayan bir saatte zil çaldı. Kapıyı açtığımda eniştemi gördüm karşımda. Teklifsiz, hatta patavasız biri olmuştur her zaman, hemencecik girdi içeri. Enerjisi dikkat çekiciydi o sırada. Hiç bir şeyi abartmıyorum, eğer biri bir gün bunları okursa sakın mübalağa ettiğimi sanmasın, haksızlık eder bana. Eniştem salona geçti, ben, annem ve babam da peşi sıra gittik, koltuklara oturduk. Daha ilk anda taban tabana zıt ruh hallerimiz belli ediyordu kendini. Fazla gevezelik etmeye gerek görmeden hemen konuya girdi, bana dönerek “seni götürmeye geldim, hadi kalk giyin, sana güzel bir takım elbise alacağım.” Evinde bir haftadır yedi cüce Amerikalı olduğunu ama İngilizce bilmedikleri için iletişim kuramadıklarını, bana ihtiyacı olduğunu söyleyip beraber gitmeyi teklif etse bundan daha anormal bir durum söz konusu olmazdı bence. Karşımda etekleri zil çalan eniştem, bilgisayar oyunlarındaki extra canlarla gücünü arttırmış bir dövüşçü gibi, yok bu yetersiz bir benzetme, tam olarak Briareus misali durup bana kendisiyle gitmemi söylüyordu, neymiş, bana takım elbise alacakmış. Annemdi galiba, dayanamayıp söz girdi, günün siyasal ve ekonomik gelişmelerinden söz edecek oldu, babam ise put gibi duruyordu, şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş gibiydi. Eniştem duymazdan geldi konuşulanları, sonra anlatmaya başladı: Belediyenin ihalesi tam da o gün sonuçlanmış, ihaleyi eniştemin de ortağı olduğu şirket kazanmış, 1,5 milyon dolarlık bir ihaleymiş, öncesinde de kendi kendine söz vermişmiş, o ihaleyi kazanacak olursa beni tepeden tırnağı giydirecekmiş. Bu açıklama sadece beni değil, babamları da fazlasıyla rahatsız etti ama enişte kişisi öylesine ısrarcı ve yapışkan davranıyordu ki bir noktadan sonra olay aile krizine de gidebilirdi – defalarca ihtiyacım olmadığını, gerek görmediğimi söylemem onu caydırmaya yetmedi, en sonunda babamın zoraki onaylayan baş sallamasını görünce ben de itirazı bıraktım. Kalktık, evden çıktık hep beraber. 2001 senesinde pek fazla AVM yoktu, Akmerkez, Capitol ve onlardan da eski olan Galleria. Fatih’teki evimize en yakın olan Galleria’ydı, oraya gittik. O görüntüyü aklımdan çıkartabilmem mümkün değil: Devasa Galleria bomboştu. Tek bir müşteri, müşteriyi de sallayın, dolanmaya, aylak aylak dolaşmaya gelen bir insan olmaz mı koskoca AVM’de? Geçenlerde yıkıldı sanırım orası, gayet geniş bir alana kurulmuş, kaç katlı olduğunu hatırlamıyorum ama AVM’lerin Gargantua’sıydı hani. Dükkanlar açıktı, sinek avlıyordu herkes. Tabi ki Vakko ya da Beymen’e gitmeyi kesin olarak reddettim, orta halli bir mağazaya geçtik, Pierre Cardin ya da Kiğılı, tam emin değilim. Mağaza çalışanları bize insanüstü varlıklarmışız gibi davranıyorlardı, mezarlığa gidip ziyaretçileri neşelendirmeye çalışan çingenelermişiz gibi. Bu halden anlamamaktı, bu görgüsüzlüktü, bu öküzlüktü, bu “biz kaval çaldık, siz oynamadınız, biz yas tuttuk, siz ağlamadınız” ayetinin dile gelmiş haliydi, utanç vericiydi. Kıyafetleri dener, giyip çıkarırken utanç içindeydim, babamlar da sinir uçları oynamış haldeydi, öyle ki annemin istemdışı olarak beni acele ettirdiğini anımsıyorum, hadi beğendiysen daha fazla dolaşmayalım diye. Eniştem mi, o bütün dükkânı almadığımıza şaşıyordu aslına bakarsanız. 


Uzun ve dağınık bir blog yazısı oldu bu. Ekonomiden, siyasetten, toplumsal olaylardan söz ettim çok anlamasam da. Şurası muhakkak; iki haftadan az geçmiş, sadece 11 gün önce, doların 10 lira olduğuna dair bir post yazmıştım, sonuçta 10 rakamı psikolojik bir eşiktir, buna istinaden hiç bu konulara girmeyi sevmesem de tarihsel önemi olduğundan buraya (blog takvim görevi de görüyor benim için) üşenmeden kayıt düştüm. Bugün, yani 23 Kasımda ise bir dolar gün içinde 13.5 liraya kadar yükseldi. Ekonomik durum iç açıcı değil; ama Canetti’nin dediğini hatırlayacak olursak bu konunun psikolojik, sosyal ve siyasi sonuçları da olacak. Söz gelimi anlatımın devamında değerinin düştüğünü gören insanların suçu kendilerinden de değersiz gördükleri başkalarına yüklemeye gönüllü/istekli/kararlı olduklarını değerlendirdikten sonra Birinci Dünya Savaşından çıkan Almanya örneğini verir, akıl almaz bir hale gelen enflasyonun yarattığı toplumsal depresyon, bütün suçun Yahudilerden kaynaklandığı konusunda halkı ikna etmeye fazlasıyla yetmiştir. Ülkemizde de benzer bir fenomen var; Suriyeliler başta olmaz üzere milyonlarca göçmen. Allah korusun, çok ama çok üzücü şeyler olabilir. 6-7 Eylül hadiselerinin farklı bir versiyonunu yaşamak büyük bir felaket tecrübesi olur herkes için. Bu kadar şey yazdıktan sonra ‘göçmenler için endişeliyim’ cümlesiyle yazıyı bitirmek de enteresan ama ne yapayım ki öyle. 




  




16 Kasım 2021 Salı

Sezai Karakoç'un Islattığı Gözler Üzerine...

Ferhan Şensoy ağustos ayında hayatını kaybettiğinde içim cız etmişti, ama bu akşam Sezai Karakoç’un vefatını öğrendiğim an böğrümden bir şey koparılmış gibi hissettim. Bu işlerden çok fazla anlamam, haddimi de aşmak istemem ama kanaatimce Nazım Hikmet’ten de, Necip Fazıl’dan da, hatta Mehmet Akif veya Tevfik Fikret gibilerden de fersah fersah önde yer olan bir şairdi, sanatçıydı. Mütevazı bir dev, göçtü gitti Rabbine. 


Hangisini yazsam diğerine haksızlık etmiş olacağımdan endişe ediyorum, gene de içimi titreten bir parça şiirini koyayım buraya. 




Hızırla Kırk Saat


-I-


Bu çok sağlam surlu şehirden de geçtim

Beni yalnız yarasalar tanıdı

Az kalsın bir bağ bekçisi beni yakalayacaktı

Adım hırsıza da çıkacaktı

Her evde kutsal kitaplar asılıydı

Okuyan kimseyi göremedim

Okusa da anlayanı göremedim

Kanunları kağıtlara yazmışlar

Benim anılarım gibi

Taşa kayaya su çizgisine

Gök kıyısına çiçek duvarına değil

Kedi yavrularından başka

-O da gözleri açılmamış olanlardan başka- 

El uzatmaya değer

Soluk alır bir nesne bulamadım

Bir gün daha öldü

Ey batıdaki mağaralar

Beni afyonunuz bağlasaydı da 

Uyusaydım

Bu katı bu sert kente gelmeseydim

Bir kaç eski ölünün kemiğini fosforladım

Işıklarını arttırdım bin yıl sonraki çocuklar için

Yaşlı bir adamın şapkasını düşürdüm

Karpuz kopardım

Dağdan taş yuvarladım

Irmakta yıkandım

Ölümsüz çamaşırlar giydim

Çivi yazısıyla yazılmış bir taşa oturdum

Yanımdan tak kuran işçiler ve turistler geçti

Çok eski bir şairin (ben miyim yoksa)

Taktım aklıma şöyle bir dörtlüğünü

“Giydiklerin öyle ölümsüz büzülmüş ki

Seni bir bardakta kaynayan 

Âbıhayat sandım

Elim uzandığı yerde kaldı”


Şimdi ayı bekliyorum

Ay doğunca onu yerime gözcü bırakacağım


Aradığım bu ülkede de yok

Taşlara hatıra yazılamayacak kadar 

Fazla kararmış


-II-


Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz

Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz

Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı

Günlere geldim bunu bana öğretmediniz

Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı

Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim

Bunu bana söylemediniz

İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler

Bunu bana öğretmediniz

Kardeşim İbrahim bana mermer putları

Nasıl devireceğimi öğretmişti

Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım

Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini

nasıl sileceğimi öğretmediniz

Bir kentten daha geçtim

Buğdayları yakıyorlardı

Yedikleri pirinçti

Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı

Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı

Pirinçler gibi çoğalıyorlardı

Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum

Öpüp çıkıp gittim yelelerini





Allah gani gani rahmet eylesin sana ey en büyük usta. 


15 Kasım 2021 Pazartesi

Lola'nın Evindeki Elektrik ve Su Faturaları Üzerine...

Üzerinden yirmi yıl geçti sayılır, iş gereği bir sene Kosova’da yaşamıştım. O zamanlar bağımsızlığını ilan etmemişti Kosova, hala Sırbistan’ın hukuki bir parçasıydı; iş savaşın alevi dinse de dumanları hala tütüyordu ben oradayken, daha yolu uzundu yani. Başka arkadaşlar da vardı orada görevli, ne var ki içlerinde hatırladığım kadarıyla sadece ben tek başıma bir ev tutmuştum, diğerleri ikili – üçlü gruplar oluşturmuşlardı aralarında, buldukları geniş evleri paylaşmayı, böylece masrafları da bölüşmeyi tasarlamışlardı. Bense öyle yapmadım: yalnız kalmayı daha pahalıya mal olacağını bilsem de tercih etmiştim. Huzuru ve özgürlüğü satın almıştım diğer bir değişle. Stüdyo tipi bir ev buldum kendime. Diğer arkadaşlarımdan farklı bir durum daha vardı; onlar (evlad-ı fatihan denilen) Kosovalı Türklerin ya da yerel Arnavutların evlerinde kiracı olmayı istemiş, bunu bir şart olarak önlerine koymuşlardı, benimse hiç böyle bir kaygım olmadı – beğendiğim evin sahibi Sırp (aslında tam Sırp da değil, Karadağlıydı) bir kadındı, anlaştık, yerleştim eve.  Fiyat meselesine gelince, 250euro idi benim minicik evimin kirası, sözünü ettiğim arkadaşlar ise hatırladığım kadarıyla 3+1 evlere 350-400euro gibi bir ücret ödüyorlardı. Kendi açılarından haklılar, gene de parayı düşünen özgürlüğünden fedakârlık eder. Yalnız ufak bir ayrıntıya değinmek istiyorum burada, ben 250euro ödüyordum ama elektrik ve su faturası gibi bir derdim yoktu. Çünkü elektrik ve su, dairemde bedavaydı. Evet, beleş. Çünkü, en başa dönelim, iç savaş bitmiş olsa da henüz Kosova bölgesi resmiyette Sırbistan’a bağlıydı ve Sırbistan Devletinin merkezi idaresi Kosova’da yaşayan (o zamanlar nüfusun %10’unu teşkil eden) Sırplardan bu masrafları tahsil etmiyordu. Sırplara elektrik ve su bedavaydı özetle. Kosova’nın çoğunluğu oluşturan Arnavutlar ise tıpış tıpış ödemek zorundaydı bu faturaları. Sırp nüfus ayrıcalıklıydı. 



Günümüz Türkiyesinde kamuoyu araştırma şirketlerinin yaptıkları anketler ve bu anketlerin sonuçları sıkça gündeme geliyor. Bu şirketler arasında kalburüstü bir yeri olan Metropoll, ekim ayında Türkiye’nin Nabzı başlıklı araştırmasını yayınladı. Bulgular arasında şöyle bir sonuç var:





Hayat pahalılığının iyice hissedilir hale geldiği, geçim koşullarının güçleştiği, son ekonomik gelişmelerin de ümit vermediği bir dönemde, elektrik ve su faturalarının ödenmesindeki güçlüklere dair bir soru sormuş Metropoll. Alınan cevapları da ankete katılanların siyasi parti tercihlerine göre sınıflandırmışlar. Ortaya çıkan sonuçlar dikkat çekici:


İktidar bloğunu oluşturan siyasi partilere oy vereceklerini söyleyen kesimin ortalama %38.8’i, “elektrik ve su faturalarınızı öderken zorlanıyor musunuz?” sorusuna ‘zorlanmıyorum’ cevabını vermişler. 

Muhalefet bloğunu oluşturan siyasi partilere oy vereceklerini söyleyen kesimin ise ortalama %10.6’sı aynı soruya ‘zorlanmıyorum’ cevabını vermiş. 

Yani İktidar blogunun %38.8’i elektrik-su faturalarını öderken zorlanmıyor. 

Muhalefet blogunda zorlanmayanların oranı sadece  %10.6. 



Tersten bakalım, zorlananlara gelelim. 

Aynı soruya, yani “elektrik ve su faturalarınızı öderken zorlanıyor musunuz?” sorusuna,

İktidar blogu seçmenleri ortalama %31.7 oranında ‘zorlanıyorum’ demiş.

Muhalefet bloğu seçmenlerinin ortalama %63.7’si ‘zorlanıyorum’ demiş.



Burada son derece çetrefilli bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görüyorsunuzdur. 


İktidar bloğu seçmenlerinin gelirleri, muhaliflerden belirgin şekilde fazla mı ki fatura ödemekte daha az zorlanıyorlar?

Yoksa bu kişiler bağlı oldukları siyasi yönelim zarar görmesin, hırpalanmasın diye yalan mı söylüyorlar?

Muhalefet bloğu seçmenlerinin gelirleri ötekilerden daha mı az acaba, fatura ödemekte bu kadar zorlandıklarını söylüyorlar? 

Yoksa bu kişiler karşı oldukları iktidar yapılanması zarar görsün, zayıflasın diye yalan mı söylüyorlar?



Ekonomiden bahsediyorum burada. Gelir-gider dengesi, kazanımlar – harcamalar hakkında gayet somut veriler ve sonuçlara dair basit bir soru bile, cevap veren kişilerin ideolojik yaklaşımlarına kurban ediliyor. 


2002 senesinin Kosova’sında bu anket sorusu sorulsa, deneklerin verecekleri cevap bir anlam ifade ederdi. Sırplar “zorlanmıyorum” diyeceklerdi, Arnavutlar da zannedersem zorlandıklarını gösteren yanıtı işaretlerdi. 


Fakat burası öyle değil. Her vatandaş aynı birim değer üzerinden elektrik ve su tüketiyor, dolayısıyla herkes harcadığı kadarın tutarını ödemek zorunda. 


Yavuz Selim’in, II.Abdülhamid’in, Talat Paşa’nın, Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün, Adnan Menderes’in, Turgut Özal’ın yaşamlarını ve icraatlarını farklı politik pencerelerden yorumlayanları anlarım, sosyo-politik çerçevede eleştirenlere veya destekleyenlere (gerizekalı değillerse) kulak verir, saygı duyarım, neticede Mircea Eliade’nin meşhur sözünü yineyecek olursam ölçekler fenomenleri belirler, ne var ki elektrik – su faturalarının ölçeği bellidir; para. Paranın ölçeği enflasyondur, gelir/gider dengesidir. Kişinin geliri yüksekse, giderleri için harcayacağı miktar onu finansal açıdan zorlamaz. Kişinin geliri düşükse, giderleri için harcayacağı miktar onu yıpratır. Zaman ve şartlara bağlı olarak giderler artabilir, azabilir, gelirler artabilir, azalabilir. Bunların değişkenlik göstermesi başka bir şey, göz göre göre -aşağı yukarı benzer ekonomik seviyelerde olan insanların- siyasi tercihlerine göre bu durumu çarpıtması başka bir şey. Ya o yalan söylüyor ya da öteki. Yalan söyleyen de ekonomipolitik dediğimiz tutumu, yani aslında düpedüz ideolojik bir duruşu sergilemekten imtina etmiyor, göz göre göre sahtekarlık yapıyor. 


Türkiye böyle bir ülke. Mayıs ayında, ekolojik kaygıların siyasi tercih üzerinde etkili olduğunu zanneden gerizekalı tiplere karşı ekolojik değil, ölüm/yaşam meselelerinin dahi halkımızın siyasi duruşuna etki edemediğini, edemeyeceğini, başka türden dinamiklerin etkili olduğunu yazmıştım. Eh, ekonomik sebepler de aynı hesap. 


Hala demokratik siyaset, hür irade, onurlu insanın onurlu seçimi gibi saçmalıklar üzerine yazsın entelektüeller. Hiç bir şey anlamıyor onlar. Halktan kopuk şarlatanlar. 


 


14 Kasım 2021 Pazar

Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve Ahmet Amca üzerine...

Cuma akşamı annemlerle konuşurken annem birden “Ahmet P. Hastaneye kaldırılmış” dedi. Gene mi ağırlaştı, Allah yardım etsin diye mukabele edecek oldum, hayır, covid-19’dan ötürü hastaneye kaldırılmış bu defa. “Entübeymiş” diye ekledi annem. Doksanına ramak kalmış bir aile dostumuzdu Ahmet P., bir sürü başka hastalığı da vardı, corona tuz biber ekmiş üzerine. O yaşta, onca hastalıkla, üstelik entübe edilecek kadar geçirilen bir corona ile çok dayanamayacağını tahmin ettim haliyle. Dün akşamki mutad konuşmamızda bu defa Havva ile merak ettiğimiz diğer soruyu yönelttim anneme, acaba aşılarını olmuş muydu? Olmuşmuş. Babam araya girdi, Oğluyla konuştuğunda doktorlarının %90 ihtimalle kötü habere hazırlıklı olmalarını söylediğini aktardı bana, itiraz ettim, “hayır baba, %99” dedim. 


Ahmet amca aile dostumuzdu, babamın yer aldığı tarikat çevresinin (ehl-i tarik olan canım babam ricalü’l gayb’ın ne olduğunu bilmez, vahdet-i vücud ile vahdet-i şuhud arasındaki farkı sorsanız yüzünüze şaşkın şaşkın bakar ama temiz kalpli bir mümindir) önde gelen bir mensubu, beni de daima seven, şefkati ve güler yüzüyle içimde yer etmiş bir insandı. Nikahıma gelen insanların 4/5inden nefret eden biri olarak, onu takı sırasında gördüğümde içimi mutluluk kaplamıştı, son görüşmemiz oydu, selam göndermeler-almalar dışında bir iletişimimiz yoktu aslına bakarsınız. Kendisiyle ilgili anılarım daha çok çocukluk ve ilk gençlik dönemlerime ait o kadar. 


Öğlene doğru annem aradı, vefat haberi gelmiş, babam Silivri’den yola çıkalı yarım saat olmuşmuş. Üzüldüm, rahmet diledim, hemen hazırlanıp çıktım evden. Namaza yetişemeyeceğim belliydi, o yüzden doğruca defnedileceği Zincirlikuyu mezarlığına doğru yola çıktım. Mezarlığın girişinde bekledim biraz, sigara içeyim diye. Bir yandan o koca kabristanın neresine – nasıl gideceğimi düşünürken, yanıma 1.50m boylarında pamuk beyazı teni kırış kırış tombalak bir kadın yanaştı, atmış yaşlarında, İrlanda masallarındaki cinlerin yeşil olmayan versiyonu. Gülümseyerek “Orhan Gencebay’ı bekliyorum, pazarları gelirdi, gelmedi hala” diye konuştu. Tanımıyorum dedim soğuk bir ses tonuyla. “Orhan Gencebay??? Sanatçı???” İnanamıyordu, başımı kararlı bir şekilde iki yana sallayınca da uzaklaştı benden. Biraz durdum, cenaze namazına yetişemem diye gitmemiştim ama bu defa da defin için öngörülebilecek vakitten çok önce varmıştım mezarlığa, o nedenle oyalanıyordum kendimce. Mezarlığın giriş kapısından giren araçlar görevlilere ya gasilhaneyi ya da camiyi soruyorlardı, nasıl gideceklerini öğrenmek için. Bir yandan da cenaze araçları çıkıyordu, gasilden sonra defin işlemi için belirlenen mezarlıklara doğru. Derken kadın gene paytak paytak yaklaştı bana, durmadan ama benim işiteceğim bir sesle “gelmedi. Gelseydi harçlık alacaktım.” Diye söylenerek uzaklaştı. En sonunda görevliye bu defa ben sordum, kayıtlarına bakabilirler miydi, Ahmet amca nereye defnedilecekti diye. Kağıda bakıp “20. Ada’ya getirecekler, Müslüm Gürses’in mezarının az ilerisine” dedi. Hayda. Ekledi, arabaya gitmem gerekirmiş, yürüyüş mesafesi değilmiş. Arabam yok deyince “o zaman arkadaşımız sizi pilotcar’la götürsün” diye karşılık verip birine seslendi, “beyefendiyi Müslüm Gürses’in olduğu adaya götürür müsün?” 


Pilotcar diye bir araç kullanılıyormuş artık, bence harika bir hizmet. Neyse, beni aldı, “Müslüm Gürses’in mezarı şurası” diye gösterdi, bıraktı, geri döndü. Gören de Müslüm Gürses’in mezarını ziyaret ettiğimi sanacak yani. Mezarın çevresinde 7-8 kişi vardı, kimi başka bir mezar taşına yaslanmış sigara içiyordu, kimi mezar taşıyla selfie çekme derdindeydi, diğerleri de gevezelik ediyorlardı. Kimdi bu insanlar, yakınları mı, hayranları mı, eski çalışanları mı, bilmiyorum. Biraz ötede Ahmet amcanın cenazesini taşıyan aracı ve arkasındaki konvoyu beklemeye başladım, yeni bir sigara yakıp. Müslüm Gürses benim için hiç bir şey ifade eden biri olmadı, ne sanatı ne de hayatı/kişiliği umurumda değildi yaşarken. Eh, Allah ona da rahmet eylesin. Seneler evvel Erzurum’da müdavimi olduğum cafede bir haftasonu kahvaltı yaparken Dio’nun Temple of The King’ini, ama türkçe arajman halinde işitmiş, şoke olmuştum, vokal de enteresandı aslına bakarsanız. Meğer Müslüm Gürses’miş o arajmanın sahibi. Neyse, beklediğim konvoy geldi, cenazeyi dualarla defnettik. 


Ahmet Amca is dead. Rest in Peace. O da bana hakkını helal etmiştir umarım. 




12 Kasım 2021 Cuma

10'un Üzerine...

 10 denildiğinde Fenerbahçeliler Alex'i, Galatasaraylılar Hagi'yi hatırlar; İtalyanlar için Roberto Baggio'dur, Brezilyalılar için ise Zico. Aslında 10, tüm dünya için Maradona'dır. Daha doğrusu bu güne dek öyleydi.


Artık 10, bir US Doların TL karşılığı. Az evvel 1 dolar 10TL oldu. 


Bu blogta Beşiktaş'ın Liverpool'a 8-0 yenildiği maçın kaydı da bulunuyor madem, garipsenmesin, şimdi de bu tarihi olayı buraya düşüyorum. 

Bir Amerikan Doları 10 Lira oldu bu akşam. 


 




Bence bu da tarihî. 

6 Kasım 2021 Cumartesi

Geyikli Resimli Blog Yazısı Denemesi Üzerine...

Blogu resimlendireyim biraz, ta ne zaman Gregor Samsa ‘cumhuriyet gazetesi gibi blogun var’ demişti, haklıydı adam üstelik. Neyse, bir parça renklensin bari bu sayfa.



Bir kahve manyaklığı var günümüzde. Yirmi, yirmi beş sene önceye kadar kahve denildiğinde halkımızın ezici çoğunluğu türk kahvesini anlardı, içerdi, severdi. Özal sonrası milletin damarlarına sızan neoliberalizm ile yabancı markaların istilası ve ‘tüketemezsen mutsuzsundur’ mottosu pek çok sektörde olduğu gibi boğaz meselesinde de kendini gösterdi, insanımızın kahve/kahvehane/cafe meselesine yaklaşımı ise tarihsel bir arka plana sahip olduğundan, kahve tüketimi çeşitlendi, değişti, yeni bir mecraya taşındı. Tarihsel arka plan derken sözünü ettiğim şu: Katip Çelebi’ye göre istanbul’un kahveyle tanışması 1543 senesinde olmuş, gemilerle getirilen kahvenin ne olduğu bilinmediğinden haram olduğu düşüncesiyle Ebussuud Efendi gemilerin batırılması fetvasını vermiş, sonrasında da kahve yapmanın ve içmenin de haram olduğu fetvasıyla görüşünü perçinlemiş. Fakat malum, kahve bağımlılık yapan bir illet, halk sevince, alışınca, kahvehaneler de artıp yayılınca Ebussuud kıvırmaya başlamış, kelime oyunlarına başvurmuş. Daha sonra ise kahvehane fenomeni ortaya çıkmış, kamusal bir alan haline gelen kahvehaneler sosyal etkileşim mekanları olmuş, insanların bir araya geldikleri, siyasi – sosyal- ekonomik konularda iletişim kurdukları yerler haline gelmiş, eh artık mesele dini boyuttan çıkıp politik bir sorun şeklini almış tabi ki. IV. Murad’ın kahvehaneleri yasaklaması ve şiddetli cezalarla takibata yönelmesi de bu sebepten kaynaklanıyor. Batı Aydınlanmasında, özellikle 17yy İngilteresi’ndeki okuma salonlarına dönüşecek hali yoktu tabi, matbaa olmadığı için kitap yok, okuma bilen zaten yok, insanların bir araya geldikleri kahvehanelerde dedikodu olması, yalan yanlış da olsa dolaşımda olan türlü söylentilerin dönmesi, şikayetlerin alevlenmesi ve söz gelimi iktidara karşı girişilebilecek bir ayaklanmanın ya da huzursuzluğun tohumlarını barındırabilecek bir cehennem halini alması ihtimali akla aykırı değil elbette. Neyse, çok uzun olabilecek bu meseleyi dallandırmayayım, netice olarak ta o zamanlardan günümüze uzanan mahalle kahvesi geleneği, günümüzde kentleşmiş toplumda, özellikle gençler arasında cafe kültürü biçimine evrilmiş durumda ve eski formu ölçüsünde karşılıklı etkileşimin gücünden bahsedemezsek de hala sosyal ortamlar cafeler. Tabi neoliberalizmden ve tüketimde bahsederken çeşitlilik de vurgulanmalı, artık envai çeşit kahve türü ve içimi söz konusu. Bunun yanısıra kahve tutkusu insanlar için yaşamlarını keyiflendirdiği kadar hemen her yerde ilan-ı aşk ettikleri bir bağımlılık halini almış durumda: Tişörtler, defterler, çantalar, halılar, mobilyalar, modifiye marka amblemleri, boya desenleri ve daha pek çok ilgisiz tüketim nesnesi, kahve resmi, fincanı, kokusu, dumanı ile süslenip satılıyor, alınıyor, kullanılıyor. Artık gına getirecek şekilde ölçüsü kaçtı bu işin diye düşünürken, geçenlerde temizlik malzemeleri satan bir dükkanda aşağıdakini gördüm.


Doğru tahmin ettiniz. Bu bir tuvalet fırçası; hani sıçtıktan sonra boklar taşa yapışır, sifon ya da ne kullanıyorsanız artık su ile çıkmaz, taşın üzerinde kalır da o o boktan görüntüden kurtulmak için kullanırsanız ya, işte o fırça. Her tuvaletin olmazsa olmazı, demirbaşıdır; bizim evde de var. 


Morning coffee – Best in town  - The best morning coffee.


Tuvalet fırçasının üzerine (şirinlik olsun diye) Sabah kahvesi – Şehrin en iyisi – En iyi sabah kahvesi yazmak nasıl bir zihnin ürünü olabilir ki? Dediğim gibi olmadık yerlere, akla gelmeyecek nesnelere kahve ve onunla ilgili resimler, çizimler, veciz ya da komik sözler koyup pazarlıyorlar, tamam, ama bu tuvalet fırçası be. 


Tuvaletteki bokları temizlerken insanın canının kahve çekeceğini mi düşünüyorlar?

Bokların kahve rengi olmasından hareketle temizleyen kişide kahve çağrışımı olacağını mı bekliyorlar?

“Üzerinde kahve yazsın, zaten herkes kahve sever” mi sanıyorlar?


Kahve sevgisi, kahve tutkusu, kahve çılgınlığı ve nihayetinde kahve manyaklığı bu kadarı. 



Bitmedi, cafelerden bahsettim madem, aşağıdaki de Kadıköy’deki bir cafenin görece temiz wc’sinde, tuvalet kağıtlarının yanında duran oda parfümü. Rebul marka, şişenin üzerindeki İngilizce kısa metin dikkat çekici: 





Discover The Hidden Scents of Istanbul.

İstanbul’un Gizli Kokularını Keşfedin.


Bir Cafenin umumi tuvaletinde böyle bir cümleye rastlarsanız, bu tuvalete sıçan insanların boklarındaki boncukları düşünürsünüz haliyle, ne yediler de kakaları böylesine güzel kokuyor diye... “Burcu burcu sarımsağı ve limonu bol bir antep lahmacun rayihası tuvaleti kaplamıştı.” Kahvemizin kokusu götünüze bile etki eder mi diyorlar yoksa?



Gelelim Ebussuud Efendi’ye... Biraz daha omurgalı davranmalıydı bence. Başımıza bunlar gelmezdi.