6 Kasım 2021 Cumartesi

Geyikli Resimli Blog Yazısı Denemesi Üzerine...

Blogu resimlendireyim biraz, ta ne zaman Gregor Samsa ‘cumhuriyet gazetesi gibi blogun var’ demişti, haklıydı adam üstelik. Neyse, bir parça renklensin bari bu sayfa.



Bir kahve manyaklığı var günümüzde. Yirmi, yirmi beş sene önceye kadar kahve denildiğinde halkımızın ezici çoğunluğu türk kahvesini anlardı, içerdi, severdi. Özal sonrası milletin damarlarına sızan neoliberalizm ile yabancı markaların istilası ve ‘tüketemezsen mutsuzsundur’ mottosu pek çok sektörde olduğu gibi boğaz meselesinde de kendini gösterdi, insanımızın kahve/kahvehane/cafe meselesine yaklaşımı ise tarihsel bir arka plana sahip olduğundan, kahve tüketimi çeşitlendi, değişti, yeni bir mecraya taşındı. Tarihsel arka plan derken sözünü ettiğim şu: Katip Çelebi’ye göre istanbul’un kahveyle tanışması 1543 senesinde olmuş, gemilerle getirilen kahvenin ne olduğu bilinmediğinden haram olduğu düşüncesiyle Ebussuud Efendi gemilerin batırılması fetvasını vermiş, sonrasında da kahve yapmanın ve içmenin de haram olduğu fetvasıyla görüşünü perçinlemiş. Fakat malum, kahve bağımlılık yapan bir illet, halk sevince, alışınca, kahvehaneler de artıp yayılınca Ebussuud kıvırmaya başlamış, kelime oyunlarına başvurmuş. Daha sonra ise kahvehane fenomeni ortaya çıkmış, kamusal bir alan haline gelen kahvehaneler sosyal etkileşim mekanları olmuş, insanların bir araya geldikleri, siyasi – sosyal- ekonomik konularda iletişim kurdukları yerler haline gelmiş, eh artık mesele dini boyuttan çıkıp politik bir sorun şeklini almış tabi ki. IV. Murad’ın kahvehaneleri yasaklaması ve şiddetli cezalarla takibata yönelmesi de bu sebepten kaynaklanıyor. Batı Aydınlanmasında, özellikle 17yy İngilteresi’ndeki okuma salonlarına dönüşecek hali yoktu tabi, matbaa olmadığı için kitap yok, okuma bilen zaten yok, insanların bir araya geldikleri kahvehanelerde dedikodu olması, yalan yanlış da olsa dolaşımda olan türlü söylentilerin dönmesi, şikayetlerin alevlenmesi ve söz gelimi iktidara karşı girişilebilecek bir ayaklanmanın ya da huzursuzluğun tohumlarını barındırabilecek bir cehennem halini alması ihtimali akla aykırı değil elbette. Neyse, çok uzun olabilecek bu meseleyi dallandırmayayım, netice olarak ta o zamanlardan günümüze uzanan mahalle kahvesi geleneği, günümüzde kentleşmiş toplumda, özellikle gençler arasında cafe kültürü biçimine evrilmiş durumda ve eski formu ölçüsünde karşılıklı etkileşimin gücünden bahsedemezsek de hala sosyal ortamlar cafeler. Tabi neoliberalizmden ve tüketimde bahsederken çeşitlilik de vurgulanmalı, artık envai çeşit kahve türü ve içimi söz konusu. Bunun yanısıra kahve tutkusu insanlar için yaşamlarını keyiflendirdiği kadar hemen her yerde ilan-ı aşk ettikleri bir bağımlılık halini almış durumda: Tişörtler, defterler, çantalar, halılar, mobilyalar, modifiye marka amblemleri, boya desenleri ve daha pek çok ilgisiz tüketim nesnesi, kahve resmi, fincanı, kokusu, dumanı ile süslenip satılıyor, alınıyor, kullanılıyor. Artık gına getirecek şekilde ölçüsü kaçtı bu işin diye düşünürken, geçenlerde temizlik malzemeleri satan bir dükkanda aşağıdakini gördüm.


Doğru tahmin ettiniz. Bu bir tuvalet fırçası; hani sıçtıktan sonra boklar taşa yapışır, sifon ya da ne kullanıyorsanız artık su ile çıkmaz, taşın üzerinde kalır da o o boktan görüntüden kurtulmak için kullanırsanız ya, işte o fırça. Her tuvaletin olmazsa olmazı, demirbaşıdır; bizim evde de var. 


Morning coffee – Best in town  - The best morning coffee.


Tuvalet fırçasının üzerine (şirinlik olsun diye) Sabah kahvesi – Şehrin en iyisi – En iyi sabah kahvesi yazmak nasıl bir zihnin ürünü olabilir ki? Dediğim gibi olmadık yerlere, akla gelmeyecek nesnelere kahve ve onunla ilgili resimler, çizimler, veciz ya da komik sözler koyup pazarlıyorlar, tamam, ama bu tuvalet fırçası be. 


Tuvaletteki bokları temizlerken insanın canının kahve çekeceğini mi düşünüyorlar?

Bokların kahve rengi olmasından hareketle temizleyen kişide kahve çağrışımı olacağını mı bekliyorlar?

“Üzerinde kahve yazsın, zaten herkes kahve sever” mi sanıyorlar?


Kahve sevgisi, kahve tutkusu, kahve çılgınlığı ve nihayetinde kahve manyaklığı bu kadarı. 



Bitmedi, cafelerden bahsettim madem, aşağıdaki de Kadıköy’deki bir cafenin görece temiz wc’sinde, tuvalet kağıtlarının yanında duran oda parfümü. Rebul marka, şişenin üzerindeki İngilizce kısa metin dikkat çekici: 





Discover The Hidden Scents of Istanbul.

İstanbul’un Gizli Kokularını Keşfedin.


Bir Cafenin umumi tuvaletinde böyle bir cümleye rastlarsanız, bu tuvalete sıçan insanların boklarındaki boncukları düşünürsünüz haliyle, ne yediler de kakaları böylesine güzel kokuyor diye... “Burcu burcu sarımsağı ve limonu bol bir antep lahmacun rayihası tuvaleti kaplamıştı.” Kahvemizin kokusu götünüze bile etki eder mi diyorlar yoksa?



Gelelim Ebussuud Efendi’ye... Biraz daha omurgalı davranmalıydı bence. Başımıza bunlar gelmezdi. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!