30 Aralık 2019 Pazartesi

Biten Yıl Üzerine...


Gregoryen takvime göre bir yıl daha geride kalıyor. 2019 senesi bitecek yarın, 2020 yazacak tarihler. Belki de gördüğümüz son yıl olacaktır, kim bilir.

Geriye, 2019’a baktığımda, Havva’nın üzerinde aylarca çalıştığı ve ardından yayınlanan kitabını görüyorum, eşimin en büyük hayallerinden biri gerçek oldu. Satış rakamlarının düşüklüğü bir yere kadar üzüyor onu, okuyanın iltifatlar yağdırdığı bir eserin altında imzası var sonuçta. Mutlu ve gururlu çok şükür.
Benim durumumla ilgili olarak kayda değer gelişmeler yaşandı, ihracımın üzerinden üç sene geçtikten sonra ilk defa hakkımda açılmış bir adli soruşturma için ifade verdim, hemen ardından bunu beklermiş gibi OHAL komisyonu ‘hakkınızda adli soruşturma var, ben de sizin iade başvurunuzu bu yüzden reddediyorum’ minvalinde bir açıklama yapıp iki yıldır buzdolabında beklettiği itirazıma dair ret kararı verdi, birkaç ay sonra da savcılık adli soruşturmayı takipsizlik kararı ile noktaladı. Eh, takipsizlik kararını evraklara ekleyip iade için idare mahkemesine taşındı başvurum, ne olacak, 2020’de görürüz belki.
Bu arada, ihraç edildikten sonra başladığım işten de kısa süre önce ayrıldım. Bunu ayrıntılı olarak yazmıştım zaten blogta.
Evlendikten 15 gün sonra aramıza katılan kedimiz, haziran ayında kendisine kuyruklu yeni bir arkadaş getirmemizi hoş karşılamadı, Havva ‘birbirlerine arkadaş olurlar’ iyi niyetiyle girişmişti bu işe, ama önce huzuru bozulup depresyona girdi hayvan, sonra da evden kaçtı. Elde var bir, gene tek bir kedi var şimdi bizimle yaşayan. Doğrusu bu ya, yeni kedi (Kepçe) çok daha cana yakın, komik, eğlenceli bir şerefsiz. Neşe kattı aileye.
Aile demişken, Mustang hayvanı, tam ve kâmil bir hayvan olmasının gereği olarak zerrece çalışmadığı üniversite sınavının sonunda sikik siktirik bir özel üniversiteyi kazandı, sanki kazanmamak mümkünmüş gibi. Bu günlerde finalleri var, geçen sordum geçme notu kaç diye, bilmiyor. Evdeki kedi bile daha şuurlu yaşıyordur hayatı.
Çok kitap okudum bu yıl. Sanırım öğrenciliğimden ve Kosova dönemimden sonra en çok kitap okuduğum zaman aralığıydı bu sene. Ben de kendimi böyle oyalıyorum işte.







Bloga daha çok zaman ayırmaya başladığımın farkındasınızdır. Yazmak iyi geliyor, kimse okumasa da.

2020’ye Allah kerim.

26 Aralık 2019 Perşembe

At Kafası Üzerine...


Mustang iki gün önce, part time da olsa hayatında ilk kez bir iş yerinde çalışmaya başladı. Güzel, şirin ve büyükçe bir cafede, hem çalışanların hem müşterilerinin çoğunlukla öğrencilerden oluştuğu Havva ile beraber ara sıra gittiğimiz bir cafe burası. Bir cafenin işletme/hizmet/müşteri kalitesini nargile ile ölçerim ben, nargile varsa isterse Zorlu’da ya da Akmerkez’de olsun, o mekân beş para etmez. Burada nargile yok, konsepti de kitap-cafe şeklinde süslemişler, neredeyse hiçbir müşterinin umurunda olmasa da alt katta bir bölümü ‘sessiz olunuz’ notlarıyla belirledikleri kütüphaneye çevirmişler. Dediğim gibi çoğu öğrenci müşterilerin, İstanbul üniversitesine çok yakın konumlandığından yurtlara da yakın, millet sınavlardan önce ders çalışmaya geliyor veya diğer zamanlarda kızlı erkekli gruplar geyik çeviriyorlar. Havva ile ne zaman gitsek yaş ortalamasını yükselttiğimiz esprisini yaparız birbirimize. Garsonlar ve diğer çalışanlar da öğrenci, hiçbiri pro değil. İşte böyle bu ortamda çalışmaya gönüllü oldu Mustang. Daha önce bar gibi yerlere de niyet etmişti, Havva’nın ödü kopmuştu. Elbette oğlu çalışsın, para kazanmanın para harcamaktan çok daha zor olduğunu görsün, deneyimlesin istiyor, ama kendisinin kapısından içeri girmeye tenezzül etmeyeceği ya da istemeyeceği bir işletmede oğlunun mesai yapmasını istemez, hakeza ben de öyle. Sözünü ettiğim cafe ise öyle değil. Part time çalışanlara saatlik ücret veriyorlar, saati 7 tl. (karşılaştır -  24 aralık 2019 TCMB kuru US $: 5.956 lira) Tabi ki kulağa çok az geliyor, ilk deneyimi neticede. Bu arada, Mustang Havva’dan 125tl haftalık alıyor (17,8 saatlik cafe mesaisi) baba tarafındansa haftada 200tl geliyor (25,5 saat mesai). Ayrıca anneannesinden ve babamdan el öpme parası şeklinde ayda temiz 200tl geliyordur. Kabaca hesaplarsak, iki senedir damacadan sürahiye su doldurmamış, ne dersle ne de başkaca bir şeyle hiçbir şekilde uğraşmayan, içinde zerre miktarda sorumluluk duygusu olmayan bu tembel hayvanın cebine ayda 1500tl para giriyor. Asgari ücretin 2022tl olduğu bir ülkede, onsekizini dört ay önce doldurmuş bir yeni yetmenin sadece zevk ve sefa için  -biriktirmek filan hak getire- ay sonunda sıfırladığı para bu işte. Kıskandığımdan söylemiyorum ama işten ayrılalı iki haftadan az zaman geçti, dört aydır hiçbir ödeme alamadığım gibi cebimden de eksilmişti çalışırken, şu anda da tek gelir aldığım 1300tl kiradan ibaret, o kadar. Sadece mukayese amaçlı değindim buna. Herif zaten hayvan, sorumsuzluk ve bencillik tanrısı, bu kadar para sağa sola saçsın diye havadan giriyor cüzdanına. Peki madem ihtiyacı yok, neden saati 7tl için bir cafede çalışmaya karar verdi? Ansızın emek, üretim, alınteri, kazanç gibi kavramlar mı ışıldadı zihninde?


Benim güzel Havva’m, oğlunun çalışmaya başlamasından içten içe coşkulu bir mutluluk duyuyor. Çoğu anne gibi o da çocuk söz konusu olduğunda safderun bir hale bürünen bir karakterde. Mustang’in neden birdenbire çalışmaya kararını, hatta ve hatta finallerinin başladığı hafta, ertesi sabah sınavı varken önceki gün 18,00-24,00 vardiyasında ilk iş gününü yaşamasını ‘ayrı eve çıkmak istiyor’ diye açıklıyor. Meğer herif ayrı eve çıkacakmış. Hem de tek başına, bir arkadaşıyla filan da değil.


Bu gibi konularda zırvalarken ‘zırt dediği yere geliyoruz’ gibi bir ifade kullanırım genelde. Evet, gene o ‘zırt’a geldik şimdi. Avrupa Turuna filan çıkmak için çalışmak, ufak ufak da olsa para biriktirmek bir amacı olsa hiçbir eleştiride bulunmam, veya başka bir niyeti olsa derim ki ‘her zamanki maymun iştahlığı’ ile harekete geçti. (Evde aylardır dokunmadığı elektro gitarı, anfisi vs. var.) Ama ayrı eve çıkmak için haftada iki üç gün saati 7tl’den part time çalışıp, eline geçen harçlıkların üzerine koyarak eşya almak, kira vermek, fatura ödemek, har vurup harman savurmayı bırakmak, özetle tutumlu olmak gerektiği gerçeği kafasına dank ettiğinde kös kös evine geri döneceğini tahmin etmek zor değil. Üstelik çalışanları, sabahın köründe kalkıp işe gidenleri, hele ki 9-5 mesai yapanları her daim aşağılamış ve aptal yerine koymuş biri için şimdiki heyecanı çok çabuk geçecek ve gene odasına, günün üçte birini geçirdiği football manager’ına sarılacak.  


Yanlış anlamayın, çalışmasını istiyorum, bir düzene girsin, yaşam mücadelesinin zorluğunu görsün, bu arada kendi emeğinin karşılığını da az-çok alsın ve kendisine saygın duysun, özgüvenini ve özsaygısını inşa etsin istiyorum. Bu adama düşman değilim. Çok kızmak, öfkelenmek başka bir şey, nefret çok başka. Nefret etmiyorum Mustang’ten, öyle düşünmenizi istemem. Ama zamansız olan her şey hayal kırıklığıyla sonuçlanır; şu anda ‘evlenmek istiyorum, o yüzden çalışmam lazım’ demesi ile, 18,5 yaşına bile gelmeden ayrı eve çıkmak istiyorum demesi aynı bönlük düzeyinde. İç dünyasında ne tür bir maskara yaşıyorsa artık, Queen’in ‘I want it all, and I want it now!’ şarkı sözleri gibi birden karar verip, her şeyi çok kolay zannederek sonunda başarısız olduğunda çaresizlik/özgüvensizlik yaşayan ve bunu da kotaramadığı meseleye tepeden bakarak, hor görerek kendince geliştirdiği savunma mekanizması ile meşrulaştıran bir gerizekalı var karşımda.





Havva çok mutlu, ama farkedemiyor ki yakın gelecekte yeni bir hayal kırıklığı ve aile içi huzursuzluk bekliyor bizi.

22 Aralık 2019 Pazar

Boş Kafalar ve Boş Mezarlar Üzerine...


Uygur Türklerine uygulanan asimilasyon politikası ve eziyete dair Urfa’daki protestoda mukavva karton kutuların (aslında bildiğiniz koli bunlar, süpermarketlerde ya da beyaz eşya satan dükkanlarda rastladığımız türden) çin seddi muamelesiyle önce yüceltilip, sonra da yıkılması komedisini bir protesto gösterisi haline dönüştürmek ne kadar gerizekalı bir davranışsa, mehter takımı getirip sikik bir dönercinin açılışında müzik ve şanlı tarih şöleni vermek de aynı şey.






Halkımızın sembolizm kavramı ve imge/simge olguları üzerine ciddi bir sorunu var. Bir tane de aklı başında adam olmaz mı, hayır, yok işte.


İkinci fotoğraf bugün Kozlu mezarlığında rahmetli teyzem-eniştemin kabirlerini ararken karşıma çıkan bir mezardan: karşısında epeyce durdum, bekledim, ne düşüneceğimi bilemedim, en sonunda ona özel fatiha okudum, uzaklaştım.
Nispeten eski bir mezar olduğundan birisi hazırlamış da ölünce defnedilmek için bekletiyor gibi değildi.
Silinmiş aile isminin altında bir tarih olmadığına göre, gömülü kimse de yoktu orada.
 Mezarın sahibi acaba öldü de cesedini bulamadılar mı, kayıp diye gömemediler mi acaba?
Adam belki din değiştirdi, başka bir mezarlığa gömdüler, kim bilir.
Dediğim gibi eski bir mezar bu, kabir taşı 1980’lerde yazılanlara benziyor.
Belki parası kalmadı ailenin, Kozlu da malum gözde mezarlıklardan, satmak için müşteri arıyorlar, bir yatırım aracı olarak mezar. (Gayrimenkul tabi)
Ya orada biri defnedildiyse, ama daha sonra ismini silip tarih bile koymadan damnatio memoriae yapmaya karar verdilerse?  
Özenilmiş, zarif bir mezar aslında, baksanıza ayakucuna kuşlar için su yuvası bile düşünülmüş.
Daha neler neler olabilir, açıklaması çok basit veya çok karmaşık…








Mezarda geçirilen bir saat, insanı sarsmaya yetiyor, bu kadarını söyleyeyim ve susayım.






19 Aralık 2019 Perşembe

Tekinsiz Bir Konu Üzerine...


Epeyce uzun bir zamandır, youtube üzerinden yayınlanan Kültür & Tarih Sohbetleri’nin programlarını izliyorum, konularında son derece yetkin, çoğu akademisyen misafirler, konuk oldukları bölümlerde bazen yazdıkları ya da çevirisini yaptıkları bir kitap hakkında bazen de bir kavram ya da eser üzerine bir saate yakın süren söyleşi ortamında seyredenlerin ufkunu açacak paylaşımlarda bulunuyorlar. Keyifli bir ortam, ismiyle müsemma bir program bu. Müthiş şeyler öğretiyor insana, yepyeni perspektifler katıyor bazı programlar. Birkaç ay önce yayınladıkları söyleşide, ABD’deki bir üniversitede çalışan Hayrettin Yücesoy isimli bir akademisyen çıktı ekrana. “Ortaçağ İslam'ında Mesihçi İnançlar ve İmparatorluk Siyaseti” konusu derhal ilgimi çekti, kendi adıma şunu söyleyebilirim ki bütün dinlerin en karanlık, en muğlak ve kesinlikle en tehlikeli kavramlarıdır mesih, mehdi, apokalips, ahirzaman, binyılcılık, dünya cenneti. Musevilik, Hristiyanlık ve İslam başta olmak üzere fanatizmin kökeninde dünyevi cenneti kurma inancı vardır ve bu kadar istismara açıp sisli puslu kavramlar da sadece bu istismarın kökleşip yaygınlaşmasına yarar. Yanlış anlaşılmasın, kesinlikle bu dinlere aykırı/muhalif bir tutum içinde olduğumu söylemiyorum (blog yazarı burada içinden ‘haşa’ dedi) ancak kişiler tarafından çok kolay kullanılmaya müsait kavramlar bunlar, ve maalesef hepsi din ile alakalı: Söz gelimi bir ateist ya da deist gözü dönmüş bir ırkçı olabilir, ama bir başkasına mesih ya da mehdi statüsünü verip edip de ‘öl de ölelim’ teslimiyeti noktasına gelemez.


Konuyu biraz daraltıp İslamda değinilen mehdiye yoğunlaşmak istiyorum şimdi. Hz. Peygamberin türlü hadislerinde kıyametin kopmasına yakın, ahirzamanda geleceğine dair haber verilen mehdi, sosyal düzenin bozulduğu, adaletin yerle yeksan olduğu, iyilerin mazlum, güçlülerin zalim olduğu, dökülen kanın ve yaşanan acıların arttığı, zinanın ve başkaca cinsel ahlaksızlıkların yayıldığı, malların yağmalandığı, idarecilerin gaddar olduğu bir dönemde ortaya çıkacaktır ve dünyayı içinde bulunduğu bu bunalımdan kurtaracak, insanlara doğru yola sevk edecek ve kötülerin anasını belleyecektir. Özetleyecek olursak, yukarıda linkini verip değindiğin programda mükemmel bir şekilde anlatıldığı gibi, bunalım ve kaos dönemlerinde beklenen kişidir mehdi. Bir yandan da düzensizlik, kargaşa, zulüm gibi olgular asr-ı saadetten bu yana islam coğrafyasında hiç eksik olmadığından devamlı yolu gözlenen, hasretle intizar edilen kimsedir. Aslında bunlar bilinen şeyler; mesih, mehdi hatta saoşyant ya da kalki ve daha bir sürü türevleri dünyanın sonuna yakın gelecek de dünyaya çeki düzen verecek. Mahiyeti itibarıyla birbirine çok benzer, hatta iç içe geçmiş bu şahsiyetlerden mehdiye dönecek olursak eğer, mehdi ilk olarak yozlaşmış adaleti tekrar tesis edecek, islamı yayacak ve dini yenileyecek, müceddit diye adlandırılan sıfata uygun şekilde dini reformize edecek. Dediğim gibi biraz meraklı bir araştırmacı olan ben mehdi hakkında bu bilgilere ulaşmıştım, ne var ki programın 45,13’ünde anlatıcı çok enteresan bir konunun altını çizdi, o da mesih/mehdinin tarihin sonunda geldiği, daha doğrusu gelişiyle tarihin sonlanacağı, bunun ‘istisnalar dönemi’ olarak yorumlanabileceği, böylece tarihi döneme ait kuralların, nizamın, kısaca şeriatın hükümlerinin kalkacağına dair ifadelerdi. Programı birkaç defa izledim değişik zamanlarda, en sonunda Hayrettin Hoca’nın mail adresini buldum internetten ve yazdım kendisine. Sorduğum, mehdini gelişiyle birlikte tarihin sonuna erişildiği, istisnai bir dönem başlayacağı, şeriat hükümlerinin ortadan kalkacağına dair sözlerinin kaynağıydı, çünkü ne kadar aramış olsam da bu minvalde bir bilgiye rastlayamadım programdan sonra baktığım kitaplarda. Uzun ve nazik cevabında Nuaym b. Hammad’ın Kitabul Fiten’inde bu rivayetlerin yer aldığını, diğer fiten ve melahim kitaplarında da konuya rastlanabileceğini belirtti. Sonuçta gerek söyleşinin konusu gerekse yaptığı incelemeler sonucu ortaya çıkan kitabı, (kendisini mehdi ilan eden) Abbasi Halifesi El Memun üzerine, o nedenle bu cevap bile yeterdi benim için.


Yukarıda tehlikeli, muğlak, karanlık gibi sıfatlarla girdim konuya. Bunun önde gelen sebeplerinden biri şu: Mehdi hakkında şöyle garip yorumlar/kabuller var;
* Mehdi, mehdi olduğunu hiç bilmeyecek,
* Mehdi, mehdi olduğunu son ana kadar bilmeyecek,
* Mehdi, mehdi olduğunu inkâr edecek.



Zurnanın zırt dediği yere yaklaşıyoruz sevgili okuyucular.



Gene yukarıda değindiğim gibi, kan dökmenin, zulmün, haksızlığın, adaletsizliğin, her çeşit suiistimalin kol gezdiği, tarih boyunca sürdüğü Ortadoğu coğrafyasında her daim beklenen kurtarıcı, yol gösterici, masumların ve mazlumların kalkanı olarak mehdi beklenmiş durmuş. Üstelik bu iddiayla ortaya çıkanların yanı sıra kendisine bu kimlik yakıştırılmış insanlar da bolca var. Şimdi, cehaletin oksijenden daha bol olduğu bu dünyada hiç kimseden elin totaliteri Thomas Hobbes’un Leviathan’ında yer alan şu nefis çıkarımına kendi kendine varmasını beklemiyorum:

 “Şurası yeterince açıktır ki, bir insan çelişkili iki buyruk aldığında ve bunlardan birinin Tarının buyruğu olduğunu biliyorsa (bir monark veya egemen bir meclis) meşru egemenin veya babasının buyruğu olsa bile, ona değil, Tanrının buyruğuna itaat etmelidir. Zorluk şuradan doğar ki, insanlar, kendilerine Tanrı adına bir şey buyrulduğunda, pek çok durumda, buyruğun Tanrıdan mı, yoksa Tanrının adını kendi özel amaçları için istismar edilen bir kimseden mi geldiğini bilemezler.”



Takip edilen, takdir edilen, gösterdiği olağanüstü halle dikkatleri ya da ilgileri üzerine çeken, hitabetiyle kişileri etkileyen, söylemleri ile yüceltilen, kalabalıkları peşinden sürükleyen bir adam düşünün şimdi. Sonra bu adamın mehdi olduğunu iddia ettiğini hayal edin. “Ahirzamandayız, kıyamet yakın, bunca rezilliğe sizlerin de yardımıyla hep beraber son vereceğiz alimallah” desin mesela, istisnalar devrinde olduğunu ima edip de mazlumların ahı yerde kalmayacak söylemiyle tarih dönemlerine ait kuralları ve kanunları da tanımadığını söylesin. Ya da öyle olmasın, müridleri, takipçileri o kişiye bu ünvanı yakıştırsın. “Bizim üstad/hoca/beyefendi/şeyh/mürşid/hazret/lider söylemiyor ama, o aslında olsa olsa mehdidir, zaten mehdi ne bilsin mehdi olduğunu, nutella da nutella olduğunu bilmiyor zaten” diye aralarında konuşsunlar. Şimdi bunun üzerine biraz fanatizm serpin. Zemin ıstıraplı, atmosfer zehirli, hayat uğursuz, gelecek belirsiz, adalet çökük, şeytan muzafferken resmini çizmeye çalıştığım bu tablo hayal edilemeyecek kadar korkunç sonuçlara varabilecek bir hale gelir. İşte o zaman Stargazer bir kez daha çalar, ta ki tarihin geçekten sonuna kadar tekrarlanıp durur bu hikâye.  


Bu belirsiz, karanlık kavramların ne kadar yıkıcı olabileceğini, ortaya çıkan/çıkabilecek dini ve politik putları, istisnai bir devirde yaşıyor olma illüzyonunu/sanısı/sorumsuzluğu ile meydana gelebilecek eylemleri, olayları tahayyül ettiğinizde, içinizin benimki kadar kararmaması mümkün mü?


Ben sözü gene Hobbes’a bırakayım, bu defa De Cive – Yurttaşlığın Felsefi Temelleri’den daha önce yaptığım bir alıntıyı yineleyerek bir alıntıyla bitireyim:

“Eğer bir vaiz veya günah çıkartan biri sözlerinin Tanrı kelamına uygun olduğunu ve buna dayanarak bir egemenin veya egemenin emri olmaksızın herhangi birinin hakkaniyetli bir şekilde öldürülebileceği veya yurttaşların isyanlara, komplolara veya devletlerinin aleyhine sözleşmelere aykırı bir şekilde katılabileceğini söylerse, ona inanmayın ve onun adını [yetkililere] bildirin. Bunları onaylayan biri, bu eseri kaleme almamdaki amacı da onaylamış olur.”

Stargazer’a gelince, insanlığın sonsuz türküsüdür o.









p.s. 1: ilahiyatçı filan değilim, uzman hiç değilim, eğer ileride birisi bir gün bu yazıyı okur da katılmadığı noktaları paylaşmak isterse hiç çekinmesin beni aydınlatsın, yorum kutucuğu aşağıda.

p.s. 2 : Bu yazı sanki üç sene evvel yazdığım şu postun şerhi gibi olmuş, şimdi farkettim.




30 Aralık tarihli edit: Gündemin artık nasıl önünden gidiyorsam, önemli ve dikkate değer bir zatın dün okuduğum beyanı bu konunun ciddiyetine dair işaret fişeği olmuş, sosyal medyada kıyamet kopuyor. Blog kapalı olmasa burayı okuyup da meseleye vakıf olmuştur diyeceğim neredeyse :)

16 Aralık 2019 Pazartesi

Yüzleşme Üzerine...




Havva kitap yazdıktan, üstelik böylesine güzel ve her okuyanın methiyeler düzdüğü onca araştırmanın ürünü bir eseri roman formunda ortaya koyduktan sonra, haklı olarak eş dost akraba haricinde de bir hayran ve takdir kitlesi oluşmaya başladı. İnsanın eli kalem tutan, duyarlı bir ruha sahip nazik ve akıllı bir karısı olması meğer güzelliklerin yanısıra türlü zorlukları da beraberinde getiriyormuş. Cumartesi günü aile fertlerini saymazsak, son derece aydın ve kültürlü kimseler olarak niteleyeceğim kişilerin katılımcı olduğu bir söyleşiye katıldı Havva, söyleşinin konusu da kitabıydı haliyle. Bu söyleşi ve söyleşiyi düzenleyen beylerle beraber olabilmek, tartışmak, paylaşmak, aynı atmosferi teneffüs etmek biliyorum ki Havva henüz kitabı tamamlamadan önce hayal ettiği bir şeydi. Üzerinde o kadar çalıştığı bir konunun sonunda başarılı olmanın göstergesi satış rakamları ya da baskı sayısı değil, marifetin kadrini ve kıymetini idrak edebilecek kişilerin iltifatıdır Havva’ya göre. Her zaman – hem de fazlasıyla hak ettiği kıymeti, kalem işçisi bir beyaz yakalı olarak görmesi mümkün değildi yıllarca, yazdığı kitap bu bağlamda yeni bir pencere açtı hayatına ve tüm olgun kişiliğine rağmen doyasıya yaşıyor bu heyecanı.


Doğal olarak izleyici koltuğuna tüneyip cumartesi günü ben de katıldım söyleşiye. Bunu kabul etmiyor ama konuşurken, anlatırken bir hale vardı etrafında, özgüveniyle, rahatlığıyla ve tabi mutluluğuyla. Söyleşi sonrasında da oradaki parlak zihinli kişilerle ayaküstü de olsa uzunca sayılabilecek bir sohbet ettik, ardından Havva, ben ve moderatör beyefendi önce yemek, akabinde kahve derken saatlerce beraber olduk, konuştuk, paylaştık. Aslına bakarsanız Havva için harika bir akşamdı, duygu doluydu her an. Ormanlık dağlarda fazla oksijen nasıl insanın üzerinde yorucu bir mutluluk, sarsıcı bir huzur verirse, bir yandan ‘ben aslında buraya aitim’ demek isterse kişi, bir yandan da yaşamak için gene şehre, betona, asfalta, elektriğe, kombiye dönmesi gerektiğini çaresizce bilirse, Havva da işte o hesap, büyülü bir akşamın ardından evine, kocasına, işine, evdeki ütülere, yetiştirmek zorunda olduğu çeviriye gerisin geriye itileceğini biliyordu.
Hak vaki oldu, her şey sona erdi, eve geldik.





Birkaç saatlik Alice Harikalar Diyarındaydı Havva için. Ben keyif almadım mı, elbette ki aldım. (Bu satırı zor bitirdim, yazacaklarım kafamda döndü, karşımda yaptığı çeviriye gömülmüş Havva’ya gözümün ucuyla baktıktan sonra kalktım, yatak odasına zor yetiştim gözyaşlarımı saklamak için, yatağa boylu boyunca kurulmuş kediye sarılıp birkaç dakika sarsılarak ağladım. Kedi bu ani krizden ötürü kaygılandı sanırım, zıplayıp gitti. Toparlandım, devam ediyorum şimdi, gene Havva’nın karşısına geçtim, herkesin bilgisayarı kendine.) Benim keyfim, aklı başında, zarif, çok okumuş, bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeye çabalayan güzel insanlarla beraber olmaktan kaynaklanıyordu, Havva gibi ‘ben aslında buraya aitim’ diyemezdim, çünkü her daim yalnız biriyim, yalnızlık üzerine kuruludur benim yaşamım. Havva benden farklı, bu çok normal. Kaldı ki alkışlar etrafında, spotlar üzerindeyken bırakın da haklı bir gurur yaşasın. Buralarda bir sorun yok. Onun başarısı bana sadece mutluluk verir, bir kıskanma durumu da söz konusu değil. Kafamdakileri toparlamayı başaramıyorum sanırım, şöyle deneyeyim tüm çıplaklığıyla: Benimle evlenerek hayatını mahvetti bu kadın. Kimse bana amor vincit omnia geyiğinden bahsetmesin, bu kadın bana çaresizce aşık olduğu için evlendi, ama kendini berbat bir yaşamın ortasında buldu hemen ardından. İşimden atıldım, üzerime adice bir iftirayla terörist etiketi yapıştırıldı, statüm ve yıllarım çalındı, geçmişim çalındı, geleceğime ipotek kondu. Benzer durumda olan çok kişi vardır, şüphesiz bin beteri de vardır, kim bilir belki o kişilerin de havvaları vardır, vardır da vardır. Acı yarıştırmam. Ben kendi yetersizliğime, eşini dünyada her şeyden çok seven bir kocanın çaresizliğine yanıyorum ancak. Beni insanlara nasıl tanıştıracağını, ne işle meşgul olduğum sorusunun heyula haline geldiği bir çıkmaz bu. Ona güzel bir hayat sunamıyorum, Onu hayallerinden uzak bir zindana mahkum etmişim gibiyim. Çalışması, evi geçindirmesi lazım. Ben bir hiçim çünkü. Mütevazi beklentileri olan, asla şikayet etmeyen biri olması meselenin ciddiyetini bir nebze dahi hafifletmiyor. Okuyor ama beni anlamıyorsunuz değil mi? Dün gördüğü rüya, renksiz, sıradan, donuk, neredeyse birbirini tekrar eden günlerden müteşekkil kuru hayatından bir anlık uyanış gibiydi ve Onun ne istediğini biliyor, anlıyor olmama karşın hiçbir şey yapamıyor olmak da çok korkunç.



Döndüm dolaştım, aynı yere geldim: Ben ölsem, bu çirkin kanser yeryüzünden kazınsa da herkes kurtulsa…

11 Aralık 2019 Çarşamba

657 DMK'na Tabi Olanların Anlayamayacağı Bir Durum Üzerine...


Dün işten ayrıldım. İstifa ettim. Bıraktım. Daha iyi koşullarda bir gelir kapısı bulacağımdan değil. Alakası bile yok. İş kime nasip olmuş da benim gibi üzeri çizilmiş, statüsü kazınmış, varlığı buharlaştırılmış elli yaşına yaklaşan şişko bir kele kısmet gelsin? Yok öyle bir dünya. En iyi arkadaşıma/patronuma daha evvel birkaç defa bu sonun geldiğini ifade etmiştim, açıkça ‘dayanamıyorum’ demiş, ondan gelen biraz daha sabretmem yönünde rica/ısrar sonucu harekete geçmemiştim. Şu yazıda değinmiştim aslında, hiçbir şeyin geçeceği yok. Sosyal bilimlerin genel sonucudur; her şey kimi zaman yavaş, kimi zaman ivmeyle hızlanarak, ama daima kötüye gider. Etik, ahlak, toplumsal değerler, hasletler ya da ekonomi gibi içtimai hayata dair tüm olgular bozulup çürümeye meyillidir. Üst perdeden, çok bilmiş edasıyla konuşmam sizi rahatsız mı etti yoksa? Pardon eğlencenizi bozdum sanırım.


İşimde kesin bir görev tanımım yoktu aslına bakarsanız, işçilerin hakkını patrona, patronun hakkını işçilere karşı savunan, yöneticiymiş gibi görünen ama kurumsallaşmanın K’sına itibar etmeyen patron/arkadaşımın genlerinde yer etmiş Sultanhamam geleneğinden ötürü inisiyatif kullanmaktan mahrumdum, ne var ki %100 itimat edilecek kişi kontenjanında yer aldığımdan para dağıtma, para hesaplama, alacaklılarla uğraşma gibi sorumluluklarım vardı. Bu arada insan sarrafı kadrosunu ve yönetici asistanlığı pozisyonlarını da vekâleten yürüyordum. Gene de işin en zorlu kısmı para meseleleriydi, çünkü olmayan bir şeyi yönetmek malum biraz müşkül: Şirketin alacak hanesinde milyon dolarlar yazılıyken, bu parayı karşı taraftan alamadığımızdan bitmek bilmeyen bir kriz girdabında dibe doğru çekilmeye devam ediyorduk. Sağ tarafta cenneti, sol tarafta cehennemi gören Araf gibi bir noktada bulunduğunuzu hayal edin, size hizmetiniz, zahmetiniz, masrafınız, emeğiniz karşılığı endüljans verenler cennete gireceğinizi söylemiş ama zaman geçtikçe üzerinde durduğunuz zeminin ateşe doğru kaydığını görüyorsunuz, öyle işte. Bir şirketin iş yapıp da karşılığını alamaması böyle bir şey. İş yapmak için malzeme almak zorunda, bunlar ancak alacağınızı umduğunuz ödemeye göre tarihlenmiş çek, kredi ile olabilen şeyler. İşin büyüklüğü ya da niteliği çerçevesinde insan çalıştırmak zorundasınız, o insanların maaşları, sigortaları, yeri geldiğinde tazminatları var. Devlet zaten akbaba gibi, envai çeşit vergiyle şirketlerin ümüğünü sıkma peşinde. Velhasıl taşıması, nakliyesi, yemeği, içme suyu, barınması derken harcama kalemleri ve tutarları şişip duruyor. Bu tabloda benim görevim para bulmak değil elbette, parayı bulan, kazanacak olan patron/arkadaşım. Ben o parayı dağıtmakla, ne patronun ne işçinin ne de diğerlerinin haklarının yenilmemesi için ince eleyip sık dokumakla görevliydim. Kahrolası bir sözelci olduğum doğru, sayılarla hesaplarla pek işim olmadı mecbur kalmadıkça, ama bana bu vazife verilmiş madem, elimden gelenin en iyisini yapmak için çırpındım. Takatim kalmayınca artık yeter dedim patrona. Çünkü para yok. Dünyanın en zor konuşması, alacağı olan işçiye, kestiği faturanın peşinde koşan esnafa, “para yok” demek. Para yok demekten yoruldum. Devasa projeler, yüklü ihaleler alıp da milyon dolarlık alacakların ödenmediğini söylediğiniz alacaklı kişi “abi bin lira olmaz mı koskoca şirkette?” diye sorduğunda yerin dibine geçmekten bıktım. Çünkü Porsche ile dolaşan patronun/arkadaşımın cebinde de bin lira olmadığını, gelecek paraların ümidiyle kredi kartından nakit çekip deposunu doldurduğunu, eveki altınları bozdurduğunu, annesinin emekli maaşına uzandığını, bu arada çekleri ödeyebilmek için bir ev bir iş yeri sattığını biliyorum, hayatını değil, sadece günü kurtarmak için. Özetle, bu yaşına dek (bu bana Allahın bir lütfu) hayatında hiç kimseden borç almamış, hiç kimseye de borç vermemiş biriyim, insanlarla para muhabbetine hiç girmedim ve girmem de gerekmedi çok şükür. Ne var ki para yok derken yalancılık ya da başkasının ihtiyacını umursamama imasından da, patron/arkadaşım hakkında paraları nereye gömdüğü şakalarından da gına geldi artık. Anlattığım durumun bir kısır döngü olduğunun farkındasınızdır elbet, Şirket parasını alamadığı için borçlarını ödeyemiyor, bizden alacaklılar da kendi borçlarını ödemekte aciz kalıyor doğal olarak. Söz gelimi işçiye maaşını, yevmiyesini veremediğimizde, kirasını nasıl ödeyecek? Kirasını ödeyeceği ev sahibi, ay başında beklediği geliri alamayınca kasaba nereden bulup da deftere yazdırdığı borcu sildirebilecek? Kasap sattığı malların parası gelmezse aldığı doblonun araç kredisini nereden bulacak? Ve saire ve saire.




Olayın bana yorgunluk haricinde bakan yönü, benim de beş parasız olmam. Üç yıla yakın çalıştığım bu yerde hiçbir zaman düzenli bir gelirim olmadı. Bunu ailem bilse üzüntüden kahrolurlar sanırım, sadece Havva’nın bildiği bu durumu (tam şu anda annemlerin telefon etmesi ne biçim bir kader oyunu ya, neyse) olabildiğince kabullenmiştim, ama bir işim olduğunu, bunun için esnek denebilecekse de mesai harcadığımı, bu sırada sinirlerimin epeyce bozulduğunu, akşam saatlerinde gelen telefonlarda yaptığımız konuşmaları gördükçe Havva kendimden kaynaklı onca derdimin yanısıra bir de bu iş yüzünden asabımın bozulmasına razı olamıyordu, sanki stress + sigara + göbek + kötü beslenmeden mütevellid sağlığımdan endişesi misliyle artıyor gibiydi. Ve evet, bunları çekip çevirebilmek için bırakın kazancı, ancak iş için yaptığım masrafları sübvanse etmeme yetebilecek bir gelir kimi zaman geliyor, kimi zaman gelmiyordu. Söz gelimi bu işi bırakma kararını dün itibarıyla hayata geçirdim dedim, ağustos sonundan bu yana tek bir kuruş cebime girmedi, aksine çıktı da çıktı. Bu noktada insanın en iyi arkadaşının patronu durumda olması da olayları karmaşıklaştırıyor, o bana vermek isteyip de veremediği paranın, ben de bırakın düzenli bir geliri, cebimden çıkan masrafların karşılığını isteyememenin sıkıntısındaydım.    


Sözün sonu: Bir işim yok, evdeyim, daha önce olduğu gibi gene Havva’nın eline bakıyorum, ama bu defa en azından evi süpürüp, kedi kumunu temizleyip, diğer ev işlerini yapabildiğim kadar yapıp kadıncağızın üzerindeki yükü azaltmayı umuyorum. Masraflarımı da kısma, en önemli adımlardan biri olacak, pazartesi sigarayı bırakıyorum inşallah.

Kim bilir, belki başka bir iş bulurum.

6 Aralık 2019 Cuma

Son Nefeste İman Etmek Üzerine...


Bir devir kapandı. Altı gün önce, 30 Kasım günü, Türkiye’de gene kadın cinayetleri, günlük FETÖ gözaltıları, Cüneyt Çakır’ın aynı anda hem Fenerbahçeli, hem Beşiktaşlı, hem Galatasaraylı olması ve her bir taraftar grubundan ayrı ayrı ana avrat küfür yemesi, rutin siyaset kavgaları, iftiralar, yalanlar, dolanlar, çekememezlikler, acı yarıştırmalar, kin kusmalar devam ederken, paramparça bölünmüş toplumun ötekinin sadece ölmesi ya da defolması değil, cehenneme gitmesine dair ettiği samimi bedduaları, dış politika atarları, iç politika hey heyleri sürer, velhasıl bu topraklarda ezelden ebede her şey aynı ve hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi kilitli görünüp bizler de bu hayata zincirliyken Slayer müzik hayatına son noktayı koydu, bitirdi, veda etti.  









Orta üçte Jill Conyers’in (matematik) bütünlemeye bıraktığı tek öğrenci bendim, sınavı geçtiğimi öğrenince eve koşmuş, kasedi koyduğum teybin sesini sonuna kadar açıp Live Undead eşliğinde çılgınca dans etmiştim. Slayer ve dans, evet. Sakin, ciddi, çoğu kişiye göre ağırbaşlı görünen kişiliğimin altında yatan çılgın, muzip, haylaz yanın dışavurumuydu Slayer; ergenliğimde dahi olgun bir tabiata sahip olduğumu dile getiren insanların nasıl olduğunu anlayamadıkları, bana yakıştıramadıkları müzik zevkim, aslında düpedüz ruhumun derinliklerindeki hayvani oturma odasıydı. Ben hep orada yaşadım, halen yaşıyorum, ama başkalarını salonda ağırlarım hep. Orayı bilirler sadece. Bir oturuşta yarım kilo çokokrem kaşıklamak, evlenmeden birkaç sene önceye kadar (her gün demiyorum tabii) sabah ayrı, öğlen ayrı, akşam ayrı üç kadını aynı yastık – çarşaf üzerinde ağırlamak, gece 2am’de yataktan kalkıp civilization oynamaya başlamak, bozuk sifonla senelerle idare etmek ya da mutfakta ocak olmadan yıllarca yaşamak gibi, her biri ayrı bir ohaaalık konu, benim gibi düzgün bir adama yakıştırılmaz herhalde. Boktanlığımı buraya dökmenin de bir alemi yok, bütün blog şahit zaten. Evet, içimde bir kötü çocuk var ve Slayer müziğiyle, sözleriyle bu kötülüğü ya da yaramazlığı ifade ediyordu. Hala da ediyor, en çok dinlediğim grup; Hannemann öldükten ve canım Lombardo gruptan üçüncü kez kovulduktan sonra bile hala ve hala Slayer…


Son konserlerine dair raw videolara göz attım. Konser bittiğinde orrrrrrrrrrrospu çocuğu Kerry King embesil hareketler, selamlarla veda etti sahneye, sefil Gary Holt herkesi ayrı ayrı kucaklamanın derdindeydi, grubun stepne bateristi Paul Bostaph saçma salak dolaştı ortalarda. Sonra, Araya geldi, Tom Araya. Dakikalarca sahneden sessizce, kımıldamadan seyircilere baktı, baktı, baktı. Tezahürat tüm coşkusuyla sürüyordu araya tepkisiz bir şekilde seyircilere bakarken. Gözlerinden yaş akıyor muydu, ruhunda deprem mi yaşıyordu yoksa içinden bir parça mı kopuyordu o an? Belki hepsi birden. Havva, yıllar önce Still Raining isimli konser kaydının sonunda Araya’nın seyircileri selamlarken ‘see you in Hell’ diye haykırıp gülmesine şaşırmış, Araya’nın insan olduğuna ilk defa inanmaya başladığı, çünkü çok güzel güldüğünü mırıldanmıştı. Slayer’da insanî hiçbir şeye rastlamak mümkün değil, o yüzden kadıncağızın böyle hayret etmesine şaşırmamalı.

Veda konserinin sonunda, Tom Araya, en olmadık, en beklenmedik duygu fırtınasının sonunda mikrofona yaklaşıp kekelercesine konuştu.
“Teşekkürler. Çok teşekkürler. Size, vaktinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür etmek istiyorum. Vakit, değerlidir. Ve size vaktinizi bizimle beraber geçirdiğiniz için teşekkür ederim. Sizi özleyeceğim millet. Ama en önemlisi, hayatımın bir parçası olduğunuz için SİZE teşekkür ederim. İyi geceler. Emniyette kalın.”


Slayer’in ne olduğunu bilmeyenler, bu yazının, anlatmaya çalıştığım hali, benim ve Havva’nın şaşkınlık ve anlamazlık arasında gidip gelen duygularla bu videoda neler hissettiğimizi idrak edemezler. Varsın olsun. Dünyadaki bütün kötülüklerin şarkısını yapan bu adamların müzik yapmayı bıraktı ve Araya’nın sahneden son sözleri neredeyse Allaha emanet olun anlamına geliyor. Bitti.

Şeytan bile tövbe eder belki, kim bilir.