Havva kitap yazdıktan, üstelik böylesine güzel ve her okuyanın
methiyeler düzdüğü onca araştırmanın ürünü bir eseri roman formunda ortaya koyduktan
sonra, haklı olarak eş dost akraba haricinde de bir hayran ve takdir kitlesi
oluşmaya başladı. İnsanın eli kalem tutan, duyarlı bir ruha sahip nazik ve
akıllı bir karısı olması meğer güzelliklerin yanısıra türlü zorlukları da
beraberinde getiriyormuş. Cumartesi günü aile fertlerini saymazsak, son derece
aydın ve kültürlü kimseler olarak niteleyeceğim kişilerin katılımcı olduğu bir
söyleşiye katıldı Havva, söyleşinin konusu da kitabıydı haliyle. Bu söyleşi ve
söyleşiyi düzenleyen beylerle beraber olabilmek, tartışmak, paylaşmak, aynı
atmosferi teneffüs etmek biliyorum ki Havva henüz kitabı tamamlamadan önce
hayal ettiği bir şeydi. Üzerinde o kadar çalıştığı bir konunun sonunda başarılı
olmanın göstergesi satış rakamları ya da baskı sayısı değil, marifetin kadrini
ve kıymetini idrak edebilecek kişilerin iltifatıdır Havva’ya göre. Her zaman –
hem de fazlasıyla hak ettiği kıymeti, kalem işçisi bir beyaz yakalı olarak
görmesi mümkün değildi yıllarca, yazdığı kitap bu bağlamda yeni bir pencere
açtı hayatına ve tüm olgun kişiliğine rağmen doyasıya yaşıyor bu heyecanı.
Doğal olarak izleyici koltuğuna tüneyip cumartesi günü ben
de katıldım söyleşiye. Bunu kabul etmiyor ama konuşurken, anlatırken bir hale
vardı etrafında, özgüveniyle, rahatlığıyla ve tabi mutluluğuyla. Söyleşi
sonrasında da oradaki parlak zihinli kişilerle ayaküstü de olsa uzunca
sayılabilecek bir sohbet ettik, ardından Havva, ben ve moderatör beyefendi önce
yemek, akabinde kahve derken saatlerce beraber olduk, konuştuk, paylaştık.
Aslına bakarsanız Havva için harika bir akşamdı, duygu doluydu her an. Ormanlık
dağlarda fazla oksijen nasıl insanın üzerinde yorucu bir mutluluk, sarsıcı bir
huzur verirse, bir yandan ‘ben aslında
buraya aitim’ demek isterse kişi, bir yandan da yaşamak için gene şehre,
betona, asfalta, elektriğe, kombiye dönmesi gerektiğini çaresizce bilirse,
Havva da işte o hesap, büyülü bir akşamın ardından evine, kocasına, işine,
evdeki ütülere, yetiştirmek zorunda olduğu çeviriye gerisin geriye itileceğini
biliyordu.
Hak vaki oldu, her şey sona erdi, eve geldik.

Birkaç saatlik Alice
Harikalar Diyarındaydı Havva için. Ben keyif almadım mı, elbette ki aldım.
(Bu satırı zor bitirdim, yazacaklarım kafamda döndü, karşımda yaptığı çeviriye
gömülmüş Havva’ya gözümün ucuyla baktıktan sonra kalktım, yatak odasına zor yetiştim
gözyaşlarımı saklamak için, yatağa boylu boyunca kurulmuş kediye sarılıp birkaç
dakika sarsılarak ağladım. Kedi bu ani krizden ötürü kaygılandı sanırım, zıplayıp
gitti. Toparlandım, devam ediyorum şimdi, gene Havva’nın karşısına geçtim,
herkesin bilgisayarı kendine.) Benim keyfim, aklı başında, zarif, çok okumuş,
bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeye çabalayan güzel insanlarla beraber olmaktan
kaynaklanıyordu, Havva gibi ‘ben aslında buraya aitim’ diyemezdim, çünkü her
daim yalnız biriyim, yalnızlık üzerine kuruludur benim yaşamım. Havva benden
farklı, bu çok normal. Kaldı ki alkışlar etrafında, spotlar üzerindeyken
bırakın da haklı bir gurur yaşasın. Buralarda bir sorun yok. Onun başarısı bana
sadece mutluluk verir, bir kıskanma durumu da söz konusu değil. Kafamdakileri
toparlamayı başaramıyorum sanırım, şöyle deneyeyim tüm çıplaklığıyla: Benimle
evlenerek hayatını mahvetti bu kadın. Kimse bana amor vincit omnia geyiğinden bahsetmesin, bu kadın bana çaresizce
aşık olduğu için evlendi, ama kendini berbat bir yaşamın ortasında buldu hemen
ardından. İşimden atıldım, üzerime adice bir iftirayla terörist etiketi
yapıştırıldı, statüm ve yıllarım çalındı, geçmişim çalındı, geleceğime ipotek
kondu. Benzer durumda olan çok kişi vardır, şüphesiz bin beteri de vardır, kim bilir
belki o kişilerin de havvaları vardır, vardır da vardır. Acı yarıştırmam. Ben
kendi yetersizliğime, eşini dünyada her şeyden çok seven bir kocanın
çaresizliğine yanıyorum ancak. Beni insanlara nasıl tanıştıracağını, ne işle meşgul olduğum sorusunun heyula haline geldiği bir çıkmaz bu. Ona güzel bir hayat sunamıyorum, Onu
hayallerinden uzak bir zindana mahkum etmişim gibiyim. Çalışması, evi
geçindirmesi lazım. Ben bir hiçim çünkü. Mütevazi beklentileri olan, asla
şikayet etmeyen biri olması meselenin ciddiyetini bir nebze dahi hafifletmiyor.
Okuyor ama beni anlamıyorsunuz değil mi? Dün gördüğü rüya, renksiz, sıradan, donuk,
neredeyse birbirini tekrar eden günlerden müteşekkil kuru hayatından bir anlık uyanış gibiydi ve
Onun ne istediğini biliyor, anlıyor olmama karşın hiçbir şey yapamıyor olmak da
çok korkunç.
Döndüm dolaştım, aynı yere geldim: Ben ölsem, bu çirkin
kanser yeryüzünden kazınsa da herkes kurtulsa…