1 Eylül 2011 Perşembe

'Unredeemed' Geldim, 'Unredeemed' Gidiyorum.*

* Unredeemed: Kurtarılmamış anlamına gelir. Yazar bu başlık ile okuduğunuz sayfanın en tepesinde (blogu tutmaya başladığı ilk günden bu yana) duran cümleciğe atıfta bulunmuştur.



* --- --- --- --- --- * --- --- --- --- ---* --- --- --- --- --- * --- --- --- --- --- *






Eco, “Devlet çok güçlü olduğunda şiir susar” diyor. Baskı, takip ve denetleme, insanı ezer, içine kapatır. Bir insanın çevresinde ne kadar göz varsa, o kimse sindikçe siniyor, o denli sessizliğe bürünmek zorunda hissediyor kendisini… Hatun Kişi Virgilius’taki her satırı hatmetmenin yanı sıra yorum yazanların bloglarını da didik didik karıştırıyor, diğer yandan kardeşim bile takip ediyor yazılanları. Yetmezmiş gibi saklama çabalarıma rağmen müdürüm dahi haberdar oldu bu blogtan ve ne zamandır okuyor. “Bak aramızda kalsın” dediğim kişiler aramıza başkalarını alıp orgy yaptılar kaç defa, sonuçta onun kankası bunun arkadaşı diğerinin karısı bir başkasının annesi derken bir dünya insan haberdar bu blogtan. Yetmezmiş gibi blog vesilesiyle tanıdığım/beni tanıyan kişiler de cabası. Öyle bunaltıcı bir hal aldı ki, artık yazdığım şeylerin hesabını vermekten bıktım, öncesinde “ne düşünecekler?” diye kafa yormaktan da… Başlangıçta kendi şiirimi yazmak için çıkmıştım yola, kimsecikler beni duymuyordu ve sesim azıcık yankılanmasının ardından kaybolup gidiyordu evrenin boşluğunda; gel görelim artık istediği hiçbir şeyi istediği gibi yazamayan, eli kolu bağlı, sesi çıkmayan dilsiz bir hale dönüştüm.



Bütün suçu çevremdekilere atarsam haksızlık etmiş olurum, madem blogta gerçek hayatta olduğumdan daha dürüst davrandım bu güne dek, ikinci bir etken olarak şunu da eklemeli ve durumu iyice açıklığa kavuşturmalıyım: Son dönemde iyice salaklaştığımı hissediyorum, kendime baktığımda ister zekâ geriliği, ister zekâ donukluğu denilsin, düpedüz banal, odunsu bir hale büründü zihinsel melekelerim; sanki bir ırmak, ya da su kaynağı vardı da kurudu, kıtlık hâkim oldu kafamın içinde. Kibritleri bitirince neye yarar ki boş kibrit kutusu?



Son olarak, bu zamana kadar o kadar çok konuda o kadar çok şey zırvaladım ki, kendini tekrarlar hale dönüştüğümü görüyorum, üstelik daha önce çok daha yetkin ve güzel ifade ettiğim şeyleri derme çatma bir şekilde yinelemek zorunda kaldığımı görünce için sıkılıyor. Diğer bir değişle yazılacak her şeyi yazmışım… Güneş altında yazılacak hiçbir şey kalmamış benim için.



Tam beş sene önce, 2006 senesinin 2 Eylülünde başlamışım blog tutmaya, bugün beşinci sene-i devriyesini idrak ediyoruz. Kutlu olsun! ( veya “Hassiktir oradan Oğuzcuk, git kendine başka bir kubur bul içini dökecek.”)



Burayı “şimdilik” kapatmıyorum. Google’dan o kadar çok arama geliyor ki, minicik çaplı bir ansiklopedi bile sayılabilir Virgilius.



Hepsi bu kadar. Baş baş.





















Turn the Page…







21 Haziran 2011 Salı

Zevkin Sonu Şaşkınlıktır...



***

Sevgili Bruce,

Sen "scream for me Istanbuuuuul!!!" diye haykırdığında içimden hizbullah gerillaları gibi kalashnikovumu havaya kaldırıp "ALLAHUEKBER" diye haykırmak geldi. Kalashnikovum olmadığımdan allahuekber de diyemedim, ama allaha şükürler olsun ki bu gözler sizi de gördü, bu kulaklar canlı dinledi müziğinizi...

Bitti... Iron Maiden ile liste tamamlandı. Görmek istediğim herkesi gördüm ben, Slayer, Metallica, Axl Rose, Rammstein, Megadeth, Ritchie Blackmore, Ozzy, Deep Purple, Manowar etc. Dio hariç. O da öldü zaten... Cennette dinlerim belki.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Çağımızın Hastalığı Stres Üzerine... (ya da "Boktan Meselelere Devam")

Tottenham Hotspur- Blackpool maçının son dakikalarıydı, Dafoe’nin 89’da attığı golle skor 1-1’e geldikten sonra zaten insanüstü bir tempoda geçen mücadelede oyuncular maçın bitime yakın iyice delirmiş gibi koşmaya, savaşmaya başlamışlardı, öyle ki “bu maçı kazanan cennete gidecek” deseler ancak gösterebilirlerdi o derece inadı ve coşkuyu. Elimdeki çokokreme yumulmuş, gözlerim ekrana kilitlenmiş, futbolu yarattığı için Tanrıya şükrederek heyecanla kendimden geçmişken, yandaki koltukta kitap okuyan Hatun birden bana dönüp sordu:


- Çocuk istiyor musun?


- Hı? (Blackpool’un kontratakları çok tehlikeli oluyor, aptal Tottenham defansını ileride tutup rakibi kendi yarı sahasında boğacağım diye stoperlerini bile öteki ceza alanında dolaştırmaya başladı, savunma boş, gol yiyeceğiz!)


- Daha önce çocuklarla anlaşamadığını söylemiştin ama gene de sorayım dedim, bir çocuğun olmasını ister misin?


- Senden mi??? (Gareth Bale sakatlandıktan sonra oyunun şekl… NE DİYOR LAN BU KADIN?)


- Evet benden tabi…


- Ama… Bunun için önce evlenmemiz gerekmiyor mu? (Allahım aklıma mukayyed ol, bari şu maç bitseydi a.q., kafasına tuğla filan mı düştü bu Hatunun ya…)


- Evet, zaten çocuk evlendikten sonra olacak.


- Ben evlenmeyi düşünmüyorum ki? Çocuklarla da anlaşamam, hem onlar da beni sevmezler zaten. (Bu konuşma hayatımda yapmaktan en çok korktuğum konu… Nasıl da pusuya yatmış, en olmadık anda sordu! Bütün kadınlar hepiniz aynısınız dediğimde de kızıyor bana!)


- Tamam, ben sorayım dedim… Bunu bilmeye hakkım vardı.


Ne kadar aptallaştığımı anlatabilmem mümkün değil. 2,5 senedir beraberiz, iyi günümüz, kötü günlerimiz oldu, fakat maçın uzatmaları oynanırken aramızda geçen bu konuşmanın teması olan evlilik-çocuk konusu ilk defa (7 Mayıs’ta) böyle cart! diye gündeme getirilince bilgisayar oyunlarında yeni bir level’a geçilmesi misali, ilişkimizin yeni bir boyut kazandığını idrak etmiş oldum; Hatun düpedüz kırmızı çizgilerimi aşmaya teşebbüs ediyordu, üstelik değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek çizgilerdi onlar.


Son darbeyi de Hatun kişi vurmuş oldu böylece…


Pazartesi günü gittiğim dahiliye doktoru, ilk muayenesi ve anlatımlarımı dinlemesinin ardından bende reflü ve irritabl bağırsak sendromu [bakınız bir alttaki post] olduğuna dair kanaatini açıkladığında, bunların organik değil psikolojik nedenlerden kaynaklanan rahatsızlıklar olduğunu da ekledi, tahlil ve grafilerin sonuçları alınıp daha ciddi bir sorun olmadığı konusu netleşince psikiyatri servisine yönlendirecekmiş beni.


Sordu, “hayatınız ne kadar stresli?”


Ulan stresten bol bir şey var mı hayatımda?


- Z. nin başına gelenler aileyi tümden sarstı, hala da darmadağın bir hayat sürüyor tüm bireyler, kız ölümlerden döndü; kardeşim perişan, herkes kendi derdini unutmuş elbirliği ile yardımcı olmaya çalışırken aslında çile kişisel dolduruyor, bu biiir.


- Hatun evlenmek istiyor. Üstelik benimle evlenmek istiyor. Bundan büyük bir meydan okuma ile karşılaşmamıştım uzun zamandır; “ne güzel, mutluyum, huzurluyum, kafama göre, ruhuma denk, kalbime ve aklıma uygun bir hatun bulmuşum, mızmız değil bok püsür sorun yaratmıyor” derken, Tottenham – Blackpool maçında baklayı çıkardı ağzından… Meğer O da farksızmış diğerlerinden.


- Z.’ye ameliyatından evvel hastanede orasına burasına kablolar, hortumlar, cihazlar bağlanmış iken, moral vermek için yanına yaklaşıp “sana söz veriyorum, buradan çıkıp evine gittiğin gün ben de sigarayı bırakacağım” demiştim… Nasıl da sevinmiş, yapabildiği en kocaman şekilde gülümsemişti. Çok zor, bin bir güçlükle konuşabiliyordu o zaman, kısmî felci vardı, vücudunun bir tarafı da işlevsizdi. Unutur sanmıştım, ne bileyim böyle olacağını, operasyonu (nispeten) başarılı geçince her ziyaretim sırasında alışkanlık haline getirdi “beğn çıkığğnca, siğarayı bırakıcan, söz veğrdin” demeyi. Eh, çok şükür taburcu oldu nihayetinde, o günün sonunda son sigaramı içtim ama tam bir ay geride kaldı kalmasına da, hala dudaklarımı ısırıyorum nikotin yoksunluğu krizine girip. Üstelik ilaçla, bantla sakızla filan da değil, a.q. sanki irade abidesiyim, pat diye bıraktım… Çok zor çok…


- Sigarayı bırakmak, sanki sürekli oruç tutuyormuş etkisi yarattı üzerimde; bu vesileyle sigaraya nasıl bağımlı olduğumu da anlamış oldum. Düşünme melekem budanmış gibi hissediyorum: Zihnimi toparlama, konulara yoğunlaşma, dikkatimi toplama çabası ister iş yerimde çalışırken, ister ağır ve derin bir kitapla boğuşurken olsun hep sigara dumanının yardımcılığıyla üstesinden gelebildiğim bir şeydi, bir altta dediğim gibi tıkanmış borulardan farksız beynimdeki nöronlar. Sigarasızlık deli ediyor beni. Meğer ne kadar seviyormuşum ben sigarayı… Yıllar yılı sevgi sıralamama onu koymamakla ettiğim haksızlığı şimdi fark ediyorum. Kesinlikle ilk üçü hak ediyormuş meret… [Sevgi sıralaması: 1- Beşiktaş 2- Slayer 3- Bebişim 4- Scarlett 5- Zeytinyağlı Yaprak Sarması 6- Hatun. Bu listede Hatun bazen 5. sıraya yükselir… Bu aralar altıya demir attı- Hak etti!!!]


- Bir zamanlar prenslerin en parlağı konumunda olduğum iş yerimde şimdi bütün 19 yy. Rus romanlarında mutlaka bir karakterle yer verilen “besleme” rolündeki bir pozisyona düştüm. Devlet kurumlarında düşmez kalkmaz bir Allahmış meğer, benden kurtulma planları yapıyorlar, eskiden kaçmak için can attığım ama zorla tuttukları bu şehirden şimdi beni koparıp atma derdinde olduklarını gizlemiyorlar bile. Hiç “birilerinin” adamı olmadığımdan senelerce “her kesimle” anlaşabilen konumda kalabilen birisi olarak, şimdilerde “birilerinden” olmadığım için hor görülüyorum, ulan zamanında gönderseydiler ya Doğu’ya! Şimdi annem hasta, babam hasta, yetmezmiş gibi diğer sorunlar pik yapmışken zamanı mı bana “benden yana olmayan bana karşıdır” muhabbeti yapmanın!


- Üç kuruş param vardı, üç kuruş da olsa bütün param da oydu ama bankadan çektiğim dövizleri hiç anlamadığım, akıl sır erdiremediğim Borsa’ya bilumum tahrik ve illüzyona kapılıp o parayı yatırdıktan sonra paranın %40’ı eridi gitti. Dediğim gibi bütün param oydu a.q.! Bu para nereye gitti, geri gelir mi, kişisel devalüasyonum ne zaman düze çıkacak, endişeli bekleyişim sürüyor…


İşte, doktor “hayatınız ne kadar stresli?” dediğinde durakladım, dudağımı büküp “çok” dedim… Ne söyleyeyim ki “beni kapatmak, özgürlüğümü elimden alıp zincirlemek isteyen bir kadın var, üstelik lanet olası Hatunu seviyorum” mı deseydim, “annem kardeşimin hasta eşine ve iki küçük çocuğuna bakmaktan ne kendisiyle ne de babamla ilgilenebiliyor, hangisi daha evvel yıkılacak merakla bekliyorum” şeklinde sızlansa mıydım, sigarasız geçen bu dört haftada düşünemeyen, konuşamayan, aciz ve sefil bir adama dönüştüğümü anlatıp “reçetede günde bir paket Kent ya da Parliament yazar mısınız?” diye rica mı etseydim, borsada tüyo mu isteseydim vs, vs…


Pazartesi günü çift kontrastlı kolon grafisi çektireceğim bütün bu stres faktörlerinin sebep olduğu “kaka yapamama” durumu yüzünden… Bağırsaklarım patlayacak gibi ve evet, öncesinde 24 saat uyacağım çok sıkı bir diyet, kullanmam gereken bol müshil ilacı ve… lavman var.. (a.q.!!!)


Bir yanda evlenmek isteyen bir kadın, öte yanda bekâretini kaybedecek bir göt…


Heyecan ve stres katlanarak artıyor… Bağırsaklarım bu gerilimi kaldıramayacak diye korkuyorum…


Hiç mesut değilim.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Bok Blog

Blog yazmak musluğu açıp su akıtmaya benziyor. Çoğu zaman istediğin kadar, gerek gördüğün miktarda su akınca çeşmeyi kapatıyorsun, bitiyor. Çoğu zaman dedim çünkü bazen de suyun kontrolsüzce çağladığına, coşkuyla musluk ağzından fışkırdığına şahit oluyor insan, ortalık vıcık vıcık bulanıyor, ya zaman tanıyıp kurumasını bekliyorsun sonra, ya da temizlemeye çalışıyorsun sağı solu. Sonuçta işlem aynı her halûkarda, musluğu açıyorsun, su akıyor, musluğu kapatıyorsun, bitiyor.

Kimi zamansa musluğun çok gerisinde, dışarıdan bakıldığında görülmeyen bir yerlerde, tesisatın herhangi bir kıvrımda, boğumunda, dirseğinde ya da yüzeyinde patlak, çatlak, yırtık, yarık, tıkanıklık, bozulma... her ne boksa, bir işlemezlik/işleyemezlik meydana geliyor, suyun normal akışına mani olan bu problemin, sorunun, sıkıntının, derdin, belanın, engelin, krizin nedeni dışarıdan bakıldığında da haliyle anlaşılamıyor.

"Su akmıyor!" deniliyor o kadar. "Sular kesikmiş."

Cuma günü doktora gittim, "dışkılayamıyorum, perişanım, sürekli bir ağırlık hissi ve gaz baskısı var karnımda" şeklinde mızmızlandım. Üç hafta evvel sigarayı bıraktığımı, bu durumun da hazım sıkıntısına sebep olduğunu ekledim. Nasıl beslendiğimi, neler yediğimi sordu, hayatımın dışarıda yemek yemekle, kuru yiyecekler tüketmekle geçtiğini, heykeli dikilesi bir düzensiz/dengesiz/sağlıksız beslenme abidesi olduğumu öğrenince öncelikle beslenme şeklimi değiştirmem gerektiğini söyledi. Lifli yiyecekler tüketmeliymişim, bol su içmeliymişim, çay, kahve, gazlı içeceklerden uzak durmalıymışım vs.



Evet, Kaka yapamıyorum.

İçeride ne seller, tufanlar kopuyor bilsen... Musluktan tsssss sesi geliyorsa su olmadığından değil, iç kanama nevinden içe akmasından, patlatacak raddeye gelene dek iç organları şişirmesinden, pis kokulu gazların bünyemi sarmasından, mütemadiyen karnımı ağrıtmasından belli ki, içeride ne şiddetli savaşlar var, kimsenin bilmediği, anlaşılmayan, başkalarına meçhul olan.

Kıçım da, kafam da patlayacak sanki.

Ne blog yazabiliyorum, ne de sıçabiliyorum...

Sol elimin parkinson-vari titremesine kavuştuğunu da görünce, "eh" diyorum, "kambersiz düğün olmaz zaten. Kıçımın uzantısı, aramıza hoş geldin."



Edit: Bu postun fi tarihinde şurada ya da şurada gevelediğim şeylerle hiç bir ilgisi yoktur ama olabilir de.

26 Nisan 2011 Salı

Ortadoğu'daki Halk Ayaklanmaları Üzerine... (Ya da "Öfkeyi Başka Başka Şeylere Yansıtmak İçin Blog Yazısı Yazmak)

(Çok gerginim, içimden sürekli birileriyle ağza alınmayacak küfürleri tükürükler saçarak tartışıyorum, yerimde duramayıp yaka paça itip kakıyorum onları, gene de yetmiyor ve o kişileri kemiklerini kırarcasına pataklamak, dişlerini dökmek istiyorum. Bunları yapabilmem için şartlar uygun değil, tümüyle benden bağımsız bir konjonktür var, bu yüzden onlarla içimden kavga ediyorum zaten. O kişilerin ağzına sıçma meselesi ‘şu an için’ mümkün olmadığından rahatlamak için herhangi bir konuda kavga eder gibi yazmam lazım, hiddetimi yönlendirip rahatlamak için buna ihtiyacım var.)


Tunus’ta başlayan halk ayaklanması kıvılcımı, hakim güç tarafından kontrol altına alınamayınca mevcut diktatörün ülkeden kaçmasıyla sonuçlanan bir yangına dönüştü; Heraklitos’un biricik aşkı olan ateş dünya üzerindeki en güçlü fiziksel varlıktır, durdurulamaz, önüne set çekilemez, bir başlarsa nerelere gideceğini kestirmek mümkün değildir. Yakar ve yok eder. Toplumsal hareketler de böyledir, Tunus’tan Mısır’a sıçradı isyan gösterileri, derken Basra Körfezi’nin bokundan boncuk çıkan şeyhlerinin sahibi olduğu küçük şeyhliklere, ardından Libya’ya, Yemen’e… şimdilerde ise Suriye yangın sırasını savıyor. Tanklar, askerler, barikatlar, Molotof kokteylleri, taşlar, plastik mermiler, duruma göre gerçek mermiler, pankartlar, sloganlar vs. derken ortalık şiddet görüntülerinden, kandan, kavgadan, “devrim şehidi adaylarından” geçilmiyor. Ve tabii despotlar kudretlerini sonuna kadar kullanıp konumlarının zarar görmemesi için çabalıyorlar. Elbette kaybedecekler, çünkü dediğim gibi yangın durdurulamaz.


Bu insanlar ne istiyorlar? Canlarını ortaya koyup topların tüfeklerin karşısına çıkarak sokakları can pazarı haline getiren, büyük çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu bu kalabalıkların derdi ve talepleri nedir? Çok basit, çok net ve alengirli kıvırmalara dalmadan yalın bir şekilde ifade edilecek olursa;


1- Diktatörler tarafından yönetilmeye karşılar, seslerini duyurmak, istedikleri kişiler tarafından idare edilmek, yani demokrasi istiyorlar.


2- Tüm otoriter rejimlerin doğasında var olan toplumu sürekli takip etme, denetleme, kontrol altında tutma, izleme ve yasaklama gibi reflekslerin mağduru olmaktan bıktıklarından özgürlük istiyorlar.


Hiç süslemeden ifade ettiğim bu iki taleple çıkıyor yangın. Son derece haklı talepler olarak da görülüyor ilk bakışta, demokrasi ve özgürlük arayışı. Bu konuda örnekler de var karşılarında, Batı Dünyası. “Biz de onlar gibi olmak istiyoruz!” diye harlıyor alevler, yanarken. Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarına karşı Batı’nın yaklaşımı da aslında aynı çizgide ele alınabilir; “Sizleri destekliyoruz, değişim taleplerinizde ve bu uğurdaki savaşınızda arkanızdayız, evet, bizler gibi, en azından bize benzeyenler gibi olun!”


Aklı başında okuyucu artık bu postun hangi çizgide devam edeceğini tahmin edebilir. Hoşlanmayacağını düşünüyorsa hiç zaman yitirmesin buralarda.




İlk talebi ele alalım; demokrasi. Sezai Karakoç’un o enfes şiirinde geçen “Hükümdarın hükümdarlıkları için halka yalvardığı/ Ama gene de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim/ Bunu bana söylemediniz” mısralarına konu olan demokrasi, ahlaksızlığın ve cahilliğin en üst, en ileri noktasıdır. Bu illüzyonist yönetim biçimine dair birkaç şey yazayım:


a) Demokratik bir seçimle iktidara gelen (her kim olursa, hangi siyasi görüşe sahipse, ne tür bir çevreden çıkarsa çıksın fark etmez) mutlaka oligarşik bir şekil alır. Derhal kendi kurumlarını, zenginlerini, güç odaklarını yaratır. Bu güç odakları idarenin güdümünde büyürler ve her halükarda kendi varlıklarını sürdürebilmek için idareye destek olurlar. Demokratik rejimde iktidar, yarattığı zenginlerin kapitaliyle, kamuoyuna yönlendiren basın gücüyle toplumu sürekli manipüle eder; rakiplerine gözdağı verir ve onların (haklı ya da haksız) muhalefetine tehditle, baskı ile direnir, karşı koyar. Oligarşik süreç uzarsa, yani güya demokratik iktidar tekrar tekrar hükümette kalırsa, bunu diktatörlük takip eder. Kimseye ihtiyaç duymayacak hale gelen iktidar, Korkunç İvan’ın Boyarları’ı yok etmesi gibi artık yarattığı küçük canavarları da ortadan kaldırır.


b) Bu kadar açık yazmama karşın, çoğu zaman kimse meseleyi böyle göremez, demokrasinin mide bulandırıcılığı buradadır. Her şeyin başında demokrasiye göz bağlayıcı bir ahlaki renk verilmiştir, “halk için, halk iradesi, halkın istediği” gibi ifadelerle süslenen bu sistemde ezilen, boyun eğdirilen, sindirilen gene halktır. Demokratik bir rejimde iktidar, baskı uyguladığı kesimlere bunu halkın talebi doğrultusunda, kendilerine halkın verdiği güçle yaptığını söyler, aslında ezen, çiğneyen kendisidir.


c) Şiddetin ve baskının en mide bulandırıcı şekli, bunu yaparken arada bir ödüllendirmektir, böylece bahşedilen kimi haklarla ya da mükâfatlarla kendilerine uygulanan siyasi terörün, gaddarlığın farkına varmaz insanlar. Ezildiklerini anlayamazlar. Bir kedim vardı bir zamanlar, çok severdim ama manyağın önde gideni olduğumdan havalara fırlatır, arka ayaklarından tutup savurur, üzerine basardım sıkıldığımda. Daha neler neler yaptım ona, Allah affetsin. Sonrasında benden kaçarken güzel sözlerle yanına yaklaşır, boynunu ensesini kaşımaya başlar, ıslak mamasını da önüne koyduğumda her şeyi unuttururdum ona. Kucağıma alır, biraz oynar, ardından sırf psikopatlığına elektrik süpürgesiyle korku show’larına başlardım. Çaresiz, zavallı bir haldeydi. Demokratik toplum diye tarif ettiğimiz şey bundan farksızdır, insanların birazcık başı okşanınca kendilerini iyi hissetmek üzere terbiye edilmiş hayvanlara dönüştürüldüğü bir sistemdir o.


d) Demokraside halk, neredeyse hiçbir zaman neye oy verdiğini bilmez. Ne için oy verdiğini bilmez. Oy vermesine tesir eden sebepler ya seçime giren bir liderin karizmatik duruşu ve tavırlarıdır, ya bir başka liderin tütün fiyatlarına dair vaatleri gibi tamamen özel çıkarıdır, ya yakışıklı- genç olması, ya da bireylerin kendilerinin dahi sorgulamadıkları ideolojik yaklaşımlarının şekillendirdiği reflekslerdir. Bunların hiçbirisi “yüksek demokratik idealler” kavramının içini doldurmaya yetmez. Kaldı ki oy verme, her zaman iş işten geçtikten sonra kendisine sıra gelen bir prosedür olur, yani demokratik seçimle başa gelen iktidar dört sene boyunca dilediğini yapar, dört senenin sonunda “artık” bunu onaylayıp onaylamayacağı sorulan halk, sandığa gider. Aslında köprünün altından çok sular akmıştır o oy verme anına kadar.


Dört tane madde saydım Arap ülkelerinde ayaklanan insanların istediği demokrasinin benim açından nasıl görüldüğüne dair, dört tane daha sayarım ama yeter diyorum. Demokrasi bu işte. Bitmez tükenmez gibi görünen, sonsuza kadar hüküm süreceği düşünülen diktatörlerin zulmüne isyan eden Ortadoğu halklarının istediği, uğrunda hayatlarını tehlikeye attıkları demokrasi, son planda Batı’da da aynıdır, “miş gibi” yapıp bizimki misali arada kalmış ülkelerde de. Doğasında sezdirilmemeye çalışılan aptallık, pohpohlanıp övülen cahillik ve PR birikimiyle insanların canına okuyan ama bunu fark ettirmeyecek derece ustalaşmış bir tiranlık saklıdır.


Alkışlıyoruz, Arapların demokrasi taleplerini… Mutluyuz onlar için, seviniyoruz, “nihayet uyandılar!” diyoruz. Oh ne güzel.


Şimdi bir noktayı açıklığa kavuşturayım. Birilerine bir şey anlatırken yanlış anlaşılmaktansa, taşlara, duvarlara, kuşlara böceklere konuşmayı tercih ederim, o yüzden size bir şans daha verip konuyu açımlamaya (açımlamak ne ya?) girişeceğim. Yok, gene de anlamamaya kararlıysanız pılınızı pırtınızı toplayıp gidin bu blogtan.


İnsanın en önde gelen vasfı, itaatsizliktir. Otorite ve hegemonyanın her türü, her biçimi insanlık dışıdır, öyle ki boyun eğen kişi, insanlığından çıkmış olur. İsyan duygusu, tanrının kendi ruhundan Âdem’e üfleyip can verdiği an başlar, tanrının ruhuyla donatılmış Âdem’in cennetin ortasında bir eli yağda bir eli balda yaşarken (tanrı gibi bağımsız ve başına buyruk davranarak) söz dinlemeyip isyan edebilmiş olmasının başka açıklaması yoktur zaten. İnsan tanrıya bile “ben benim, sen de sensin” diyebilme hakkını kendisinde görür, olarak tüm dini veya geleneksel öğretilerde vurgulanan “kul” olma vurgusu da hep bu hakikatin karşısına çıkartılır. Ne enteresandır ki hümanizm ile tetiklenen modern çağ sürecinde insanlar tanrıyı bilmem kaçıncı kez terk etmişler, onun hükümranlığını reddedip evrenin odağına insanı, ilâhi olanı değil insanî olanı koymuşlar ancak bu defa da insanüstü olana boyun eğmeyi bırakıp insanlara kölelik etmeye başlamışlardır. Tanrıya/ tanrısal olana itaatsizlik gösterip ardından daha düşük konumdaki bir başka kuruma itaat ederek bunu kabullenme sürecinin başlangıcı olan hümanizme Kaliyuga’nın kontak anahtarı gözüyle bakabiliriz. Bu konuda seneler evvel alıntıladığım, Thomas Paine’in “Sağduyu” adlı eserinde geçen bir pasajı buraya koymakta fayda var:


(…)

“İsrailoğulları Medyenliler tarafından zulme maruz bırakıldığında, Gideon, Medyenlilere karşı küçük bir ordu ile harekete geçmiş ve ilahi yardım sonunda zafer onların lehine gerçekleşmişti. Yahudiler bu zaferden memnun olmuş ve zaferi Gideon’un üstün yönetimine hamlederek onu kral yapmaya karar vermiş ve şöyle demişlerdi: “Üzerimize sen hâkim ol! Sen ve senin oğlun ve senin oğlunun oğlu!” İşte bu ifadede gerçek anlamıyla bir günaha teşvik vardı. Sadece yalın bir krallık değil, hem de ırsî olanı teklif edilmişti. Ancak Gideon Allah’a tam bir teslimiyetle şöyle cevap vermişti: “Ne ben, ne de oğullarım sizi yönetecek. SİZİ ALLAH YÖNETECEK” Hiçbir söz bundan daha açık olamazdı. Gideon onların haysiyetlerini kırmadı, ama o konuda istediklerini vermeyi de reddetti. Kendisine yönelik uydurma şükran beyanlarını da kabul etmedi. Aksine, bir peygambere yakışır bir şekilde, “Hâkimiyete Layık Olana” karşı sevgilerini azaltmalarından dolayı onları sorumlu tuttu.

Bu hadiseden yaklaşık 130 yıl geçtikten sonra, Yahudiler gene aynı hataya düştüler. Putperestlerin kâfirce adetlerine karşı Yahudilerde olan özlem, hesap edilemez bir seviyedeydi. Fakat durum her ne kadar böyle idiyse de, Samuel’in iki oğlunun, -ki onlar bir takım dini olmayan/seküler mülahazalarla iş başına getirilmişti- suiistimalleri hakkındaki iddiaların ortaya çıkması üzerine, haşin ve şirret bir tarzda Samuel’e gelerek şöyle dediler: “Bak, sen yaşlısın ve oğulların senin yolundan yürümüyor, şimdi bize diğer milletlerde olduğu gibi aramızda karar verecek bir kral bul.” İşte burada onları harekete geçiren şeyin kötü bir şey olduğunu, yani onların da diğer milletler (yani putperestler) gibi olabileceği yolundaki düşünceleri olduğunu gözlemliyoruz. Hâlbuki israiloğullarınca gerçek zafer, mümkün olduğunca putperestlere benzememekte yatmaktadır. Fakat Samuel’i rahatsız eden esas şey, onların “ bize aramızda hükmedecek bir kral ver” şeklindeki sözleri idi. Samuel Tanrıya dua etti, Tanrı’da Samuel’e şöyle cevap verdi:
“İnsanların sana söylediklerine kulak ver, çünkü onlar gerçekte seni değil, beni reddettiler. BU DURUMDA ARTIK BEN ONLARI YÖNETMEMELİYİM. Ta o günden beri yaptıklarına bakıldığında, nasıl onlar aynen bugün olduğu gibi Mısır’ın dışında benzer şekilde hareketler etmişler, nasıl beni terk edip başka putlara hizmet etmişlerse aynı şeyi sana da yaptılar. Bu yüzden sen şimdi onların sözüne kulak ver. Yalnız ciddiyet ve vakarla onları protesto et ve kralın hükümdarlık etme tarzını göster.”


Samuel Tanrının bütün sözlerini kendisinden bir kral isteyen insanlara aktardı ve şöyle dedi: [buradaki parantezler bana değil yazar Thomas Paine’e ait]

“Size hükmedecek kralın idare tarzı şöyle olacaktır; Oğullarınızı alıp kendisi için savaş arabalarında ve at bakıcısı olarak kullanacak, bir kısmını arabalarının önünde koşturacak, (bu tanımlama bugün insanları etkileme yolları ile örtüşür) taburlar ve bölükler üzerine reis tayin edecek, tarlalarını ekmek, ürünlerini hasat etmek, savaş araba ve aletlerini imal etmek için onları kullanacak. Şekerlemeler yapmak, aşçı ve ekmekçi olmak üzere kızlarınızı götürecek (bu durum kralın uygulayacağı baskıyı gösterdiği kadar, masraf ve lüksü de ifade eder) tarlalarınızın ve zeytin depolarınızın en iyilerini alacak, onları kendi hizmetçilerine verecek. Tohumlarınızın ve üzüm bağlarınızın onda birini alacak ve onları kendi memurlarına ve hizmetçilerine verecek. (Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, rüşvet, irtikâp, adam kayırma, kralların vazgeçilmez kötü alışkanlıklarındandır.) Hakeza erkek ve kadın hizmetkârlarınızın onda birini, en iyi görünümlü gençlerinizi ve merkeplerinizi alacak, kendi işinde çalıştıracak, koyunlarınızın onda birini alacak ve sizler onun hizmetçisi olacaksınız. Ve işte o gün, sizler seçtiğiniz o kral yüzünden ağlayıp sızlayacaksınız. FAKAT TANRI O GÜN SİZİ İŞİTMEYECEK.” (Kitab-ı Mukaddes, 1. Samuel, 8. bölüm)

(…)


“İnsanın asıl erdemi itaatsizliktir” diye haykıran Oscar Wilde’a sormak isterdim, bu pasaj hakkında ne düşündüğünü. Otorite olarak Tanrıyı değil, bir insanı, hem de putperestlerinki gibi bir kralı isteyen İsrailoğulları sadece önünde diz çökecekleri hükümdarı değiştirmek istiyorlardı, özgür olmak değil. Gene Rousseau’nun o herkesin bildiği meşhur deyişini bu bağlamda anımsayacak olursak meseleyi daha net ve açık görebiliriz. “İnsanoğlu özgür doğar, ama her yerde zincire vurulmuştur.” diye buyurduğunda, cümlenin ilk yarısının ne kadar doğru, ikinci yarısının ise saptırılmış ve gerçeği yansıtmayan bir nitelik gösterdiğini fark edebiliriz; insanlar özgür doğarlar doğmasına, ama kendilerine boyun eğecekleri bir otorite ararlar. Çünkü özgür kalamazlar, özgürlüğe dayanamazlar, bunun düşüncesi bile ürpertir onları ve bağımlı, bağlı, ezik olmayı isterler. Kısaca, bir yandan sürekli kendisine yeteceğini düşünen, rüştünü ispat ettiğini iddia eden ergenler gibi davranıp her defasında aynı hataları tekrar tekrar işlemekten başka bir şey değildir insanoğlunun tarihi… Özetlemek gerekirse, otoritenin aldığı tüm şekiller, ister monarşi, ister oligarşi, ister demokrasi ya da despotluk olsun, hepsi, tamamı insanlık dışı, insana karşıdır. İnsanın birine isyan edip ötekine sarılmasında ise sadece aptallıkla açıklanabilir, kendi erdemini ve değerini foseptik çukuruna atarak evcil ve uysal bir hayvan olarak yaşamayı kabullendiğini görebilmek için fazla zeki olmaya gerek yok.


Özgürlüğü farklı bir açıdan irdelemeye başlayayım şimdi. Hareket serbestliği, özel hayatın gizliliği, ifade ve iletişim özgürlüğü, düşünce hürriyeti vs. gibi gündelik hayatta istenen “kısıtlanmama” hali anlamında, Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarını ele alalım. Her ne kadar yukarıda bu gibi “kişisel hakların” tüm sistemlerde sürekli kontrol ve denetlemeye tabi tutulduğunu vurgulamış olsam da, diktatörlüklerde bu takip ve tarassut uygulamaları gizliden değil, açıktan yapılır, Araplar da bundan bıkmışlar. Diledikleri gibi yaşamak, rahat olmak, rahat bırakılmak istiyorlar. Ne kadar haklı geliyor kulağa bu talepler, değil mi?


Alain Finkielkraut, 2005 senesinde Fransa’da yaşanan banliyö ayaklanmaları (anlamaya yardımcı olması için izleyiniz) hakkındaki yorumunda, okulları kırıp geçiren, ortalığı yakıp yıkan gençlerin bir yardım çağrısında bulunmadıklarını, daha iyi ya da daha çok sayıda okul istemediklerini, son planda kendileriyle arzu nesneleri arasındaki mesafeyi ortadan kaldırma amacıyla hareket ettiklerini ifade eder; arzu nesnesi olarak dile getirdiği şeyler ise çok açıktır; para, marka ve kızlar. Kısaca tüketim toplumu idealidir bunlar. Para güçtür, marka statüdür, kızlar (yani seks) bunların sonucu olan özgürlük bayrağıdır. Tüketim toplumu bunlara ulaşmayı, sürekli bunlara sahip olmak için çalışmayı provoke eder. Batı bu yüzden Arap Halk Ayaklanmalarını destekliyor zaten, yoksa “demokratik ve özgür” bir düzen kurdukları (!) takdirde Doğu ve Batı kucaklaşıp bunu kutlamayacak. Bu arada, halklar da modern ve mutlu Batılı gibi olma saplantılı illüzyonuna kendisini kaptırıp hayal aleminde yaşamaya başlayacak. “İnsanı kirleten yediği yemek değil, iştahıdır” prensibini yok sayıp modern dünyanın yarattığı kirli havuzda yüzmek için can atan bu insanlar, bu uğurda göğüslerini tanklara, tüfeklere siper edip can veriyorlar, yaktıkları ateşle Ortadoğuyu yangın yerine çevirdiler.


Benim yüzüm asılıyor, içim acıyor her gün “gösterilerde çıkan olaylar sonucu çoğu çocuk … kişi öldü, … yaralandı” gibi haberleri okuduğumda. Üzülüyorum. “Ne için?” diyorum.


Olayları izleyen Batı Dünyasının alkışlarla karşılık vermesine, “oley! Ooleeeeeyy!” nidalarına midem bulanarak bakıyorum, karşımda ağzını açıp kurbanını midesine indirmek için bekleyen devasa bir ejderha görüyorum.


Olaylar hakkında etrafımdaki insanların, kimi arkadaşlarımın heyecanla bahsettiğini gördüğümde, övgü ve hayranlık içeren yazılar okuduğumda ise şaşkına dönüyorum, nasıl bu kadar aptal olabildiklerine inanamayarak. Bu derece salak, bu kadar budala ve körleşmiş olmalarını havsalam almıyor.


Görüneni “var olan” sanıyorlar… Zaten çoğu insan suretli mahluk da sadece “biyolojik” anlamda vardır. Yaşamak, sınamak ve kavramak ise herkese verilen bir ayrıcalık değil.

8 Nisan 2011 Cuma

Aile Bağları Üzerine... (Sekizinci Bölüm, Birinci Kısım)

Geçen hafta bugün, geç saatlerde evime gelmek için bindiğim Kadıköy-Karaköy vapurundan inip her zaman taksiye bindiğim nokta olan Tünel’e doğru yürürken Sebo Börek önünde gördüm onu, benim gibi vapurdan inmiş olmalıydı. Üç gündür üzerine kilit vurduğum algı kapılarımı zorlayıp görünmüştü gözlerime, arkasından yürürken fark ettim kendisini, 1,85cm boylarında, atletik yapılı, kısa kestirdiği saçları hafifçe dökülmüş, iyi giyimli düzgün bir tipti karşımdaki. Dikkatimi çekense bu anlattığım şeyler değildi; sağ kolunda bir koltuk değneği, topallayarak ama dimdik ve sağlam yürümeye çalışmasıydı baktığım şeyi görmemi sağlayan, giyimiyle, duruşuyla o koltuk değneğini Ferrari gibi kullanmasıydı sanırım. Hızına ayak uydurup kendisini seyrederken daldığım karanlık düşüncelerden şu cümle mırıltı şeklinde çıktı dudaklarımdan: “Allahım, Z. bari böyle, bu şekilde, sağlığına olabildiğince kavuşup öylece yaşasın, varsın araba kullanamasın, varsın merdivenleri iki iki zıplamayıversin ama bir koltuk değneğine mecbur kalsa da hayatına kavuşsun, çocuklarından esirgeme bunu” diye dua ederken o gün kimbilir kaçıncı defa gözlerim doldu gene… En fazla birkaç metre yürüdüm arkasından o adamın, sonra bu düşüncelerden canım iyice yandığından ve ince takım elbise altında üşüdüğümden hızımı artırıp yanından geçtim, adımlarımı çabuklaştırıp Tünel’e yol aldım, her zaman 4-5 taksinin durup müşteri beklediği yerde bu defa in cin top oynuyordu; titreyerek taksi beklemeye başladım. Dakikalar geçti, boş taksi geçmedi. Bekledim, bekledim. Derken az evvel arkasından yürürken kendisine bakıp Z’yi düşündüğüm genç adam ağır aksak yürüyerek yanıma geldi, az ötemde durdu, akabinde yıldırım hızıyla bir taksi belirdi ikimizin tam ortasında fren yapıp mendil kapmaca oynatırcasına bize bakmaya başladı: Salak salak bakıp bu taksi gökten mi düştü diye düşünürken 30-32 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim adam aracın kapıya doğru yöneldi, bu arada bana da dönüp “siz taksi mi bekliyordunuz?” diye sordu. Gülümsemeye çalışıp “evet ama fark etmez, siz binin” dedim, o da gülümseyip teşekkür etti acelesi olduğunu ekleyerek. Basıp gittiler, hemen arkalarından gelen taksiye de ben bindim dağılmış halde.


Bu olaydan yalnızca beş saat evvel, kardeşimin eşi Marmara Üniversitesi Nörolojik Bilimler Enstitüsünün yoğun bakımında yatarken bizleri çevresine toplayan doktor, “bir insanın hayatı boyunca geçirebileceği en ağır 2-3 ameliyattan birini geçirecek, siyah ve beyaz renkler dahil, aralarındaki tüm gri tonlara hazırlıklı olmalısınız, hastanızı ameliyatta kaybedebiliriz, ameliyat çok başarılı geçebilir ve buradan yürüyerek çıkıp evine de gidebilir, ya da bir takım sorunlarla taburcu olur, şu an için kesin hiçbir şey söylenemez” şeklinde özetlenebilecek bir konuşma yaptığında çoğumuzun Allaha şükür dediğini şimdi anımsadığımda doğrusu kendimi çok garipsiyorum. Ama, bu konuşmadan sadece bir gün önce Cerrahpaşa Beyin Cerrahisi ABD Başkanının mr ve tomografilere bakıp “yapılacak hiçbir şey yok, tümör olabilecek en kötü yerde, bütün sinirlerin toplandığı beyin sapı (tabanında) oluşmuş ve çok büyümüş. Oraya cerrahi müdahale ile ulaşılmaya çalışılırken hastanız hayatını kaybedecek, ancak hastanede bakımla altı ile oniki ay arasında yaşayabilir” dediğinde ise nasıl yıkıldığımızı göz önünde bulundurursak, “siyahla beyaz arasındaki tüm gri tonları” aslında azımsanmayacak ölçüde ümitvâr bir ifadeydi.


Geriye gitmeye devam edeyim; Cerrahpaşa’daki abd başkanının iliklerimizi titreten kehanetinden bir gece evvel, 32 yaşında iki çocuk annesi bu kızcağız evinde ansızın fenalaşmış, epilepsi krizini andıran kasılmalar, şuur kaybı, aşırı baş ağrısı ve sürekli kusma ile eve gelen ambulansla Medicana’ya kaldırılmıştı. Tabi kimse ne olduğunu anlamadı en başta, hele daha 24 saat önce arkadaşının düğününe giden, sabahleyin de neşeli bir kahvaltı yapan bu insanın beyninde senelerdir Kordoma adı verilen bir tümör olduğu, kordoma kelimesini hayatında duymamış bizlere ancak bir gün sonra zahir oldu.


Yaşananları, hissedilenleri, yıkımı, ümidi, şaşkınlığı, anlam verememezliği, korkuyu, isyanı, kısaca ailedeki her ferdin geçirdiği imtihanı ayrı ayrı yazmaya niyetlenecek olsam blogtaki en uzun postlar dahi bir paragraf hüviyetinde kalır; iki hafta bile geçmedi bu uçurumdan düşmeye başlayalı ama hepimize iki seneden uzun geldi. Kardeşim hem geceleri hastanede kalıp hem de ne olup bittiğini anlayamayan çocukların başında evde durmaya çalışıyor, her fırsatta benden üç gömlek kaliteli olduğunu söylediğim bu adam bütün yaşananlara rağmen dimdik ayakta durmaya çabalıyor. Hayranlıkla ama yüreğim kanayarak izliyorum onu.


Ameliyata gelince… Doktorlar tümörün %70’inin alındığını, geri kalanına etrafındaki damar yoğunluğundan ötürü dokunulamadığını söylediler, ancak gamma knife adı verilen bir tür ışın tedavisiyle kontrol edilip küçültülebileceğini ifade ettiler, ameliyatın kendilerince çok başarılı geçtiğini, Z. Hastaneye şuuru kapalı ve solunum cihazına bağlı geldiğinden hastanın eski sağlığına ne ölçüde, ne kadar kavuşabileceğin o süreçte beyindeki tahribatla ters orantılı olduğunu da eklediler. Şimdi yoğun bakımda yatıyor, şu ana kadar kısmî felci bir ölçüde düzelmiş gibi, 10-15 gün daha hastanede kalacak, takip edilecek…


Neşeli, keyifli şeyler yazmayı özledim… Allahım, lütfen izin ver de şu kara bulutlar dağılsın, çocuklar annelerine, annelerine sağlığına, insanlar mutlu hayatlarına kavuşsun.

(Mutlu derken, kimse mutlu olamaz ama en azından böyle gerçek mutsuzluktan uzak olsunlar... Amin.)

31 Mart 2011 Perşembe

Aile Bağları Üzerine... (Sekizinci Bölüme Önsöz)

Buraya ne yazacağımı doğrusu ben de çok merak ediyorum... Bir kaç gün içinde netleşecek sanırım.

Allahım, bu blogun ölüm, sakatlık vb. ilan sayfası halini almasına izin verme. Hayatı bağışlayan da sensin, geri alan da, bunu biliyorum. İsyan etmiyorum. Sabır başka bir şey. Ama gönül razı gelmiyor.

Vallahi gelmiyor...

21 Mart 2011 Pazartesi

Ekşili Çorba Üzerine...

Yemeksepeti.com’dan akşam için siparişimi verdim, ekşili çorba, iki adet içli köfte ve bir dilim kestaneli pasta. Yarım saat sonra çocuk geldi, ısmarladıklarımı getirdi, midem kazınırken çorbanın paketini açtım, yanında yolladıkları peksimet kutusunu ararken elime içinde siyah-kahve renkli bir sıvının kıpırdadığı bir başka kutucuk geldi, peksimetleri attım çorbaya, fakat bakıyorum bu sıvı ne olabilir acaba diye: En sonunda çorba için belki yağdır diye düşünüp boca ettim kâseye, bu arada elime de bulaştı. Gayri ihtiyari parmağımı yaladım ve anladım ki, çikolata sosuymuş meğer, kestaneli pastanın yanında göndermişler. Bir an ne yapacağımı bilemedim, güya adı ekşili çorba olan, içinde mercimek nohut gibi şeylerin yüzdüğü çikolata soslu garip karışıma baktım bir süre… Tattım dilimin ucuyla, mercimekli sıcak çikolata tadı geldi ağzıma. Durdum, hoşuma gitti lezzeti. Beynimin tad duyusuna hükmeden bölümünü düşündüm kase kucağımdayken, (evdeki masayı da attığım için her şeyi kucağıma alıp yiyorum, göbeğim masa görevi görerek işlevsellik kazanıyor böylece) benimle dalga geçiyor olabilirdi pekala. Kendince salaklığımı meşrulaştıran veya doğal hale getiren bir beynim vardı belki. Kim istemez ki böylesini, yapılan budalalıkları sürekli insanın gözüne sokan ve rahatsız eden bir beyni ne yapsın insan? Düşman başına öylesi… Çorbanın dumanı hala tütüyordu burnuma doğru, kokusu da çorbaya benziyordu henüz. Kierkagaard’ın Socrates’ten bahsederken “sonunda yaşama zahmetine bile katlanmadı” sözünde saklı ironi, üç aşağı beş yukarı benim için geçerliydi o sırada, kandırıkçı tad alma duyumun sahtekârlığına göz yumup içine ettiğimi bildiğim bu çorbayı içme zahmetine katlanacak mıydım, yoksa her normal insanın yapacağı gibi lavaboya boca mı edecektim kâseyi? Örneği değiştirecek olursak, sevmediğiniz ve hiçbir zaman sevmeyeceğinizi bildiğiniz bir kadınla sevişmeye benzer bu durum; karnınız açtır, önünüze ne gelse yiyecek gibisinizdir ve bırakın bamyayı, karnabaharı, şimdiki gibi çikolata soslu ekşili çorbaya dahi aç gözlerle bakabilirsiniz o durumda. Karın açlığından bahsediyorum, aç gözlülükten değil; aç gözlü adam karnabahar yemez, onun davranışı doymak bilmez bir şekilde biber dolması, yaprak sarması, hünkârbeğendi gibi leziz ürünleri yemek ya da yemeğe çalışmak şeklinde kendini gösterir. Aç insan ise yemek seçemez, kaderine hem razıdır hem de isyan eder o, kâsenin içindeki garip şeye bakıp iç geçirir, “yemem gerekir ama yememeliyim” diye söylenir ama eninde sonunda yiyecektir, yer. Açlık tuhaf bir duygudur, dehşet verici bir yoksunluk halidir o, ne kadar dehşet vericiyse o duygu, o kadar da aşırıdır kişinin kendisini doyurma, o açlığını giderme isteği.


Bunları düşünürken baktım kâsenin yarısı bitmiş, kaptırmışım çikolatalı çorbayı kaşıklamaya, ne yediğimin farkında bile değilim. Sos kâsenin diplerine oturmuş belli ki, peksimetleri bitirdikten sonra iyice pasta tadı gelmeye başladı ağzıma. İğrendim. Karnım azıcık doyunca iğrenmek geldi sanırım aklıma. O sırada polente aradı, cumartesi günü hastaneye ziyarete giderken götürdüğüm çikolataların ne kadar lezzetli olduğunu, karı-koca bir oturuşta kutuyu mideye indirdiklerini anlattı. “Benim Hatun’u da zamanında o çikolatalarla kandırmıştım, iki senedir bana yapıştı o yüzden, bırakmıyor beni canikom” diye mukabele ettim, güldük eğlendik kapattık telefonu. Tipik bir açgözlülüktü polentegiller’in yaptığı; bir kutu çikolatayı bitirmek. Nasıl bir şey olduğunu bilirim çünkü nutellanın dibine vurmadan elimden alırlarsa ağlayası gelen çocuk pozuna bürünürüm ben de, geri versinler diye. Bu arada 93 kilo olmuşum, bu bağlamda nereye koyacağız bu gerçeği doğrusu ben de bilmiyorum; aç gözlülüğe mi, yoksa bağırsaklarımda kurt filan mı var acaba?


Kurt olması çok olası, hatta midesiz iri yarı bir kurt olsa gerek çünkü bir baktım kase bitmiş… Boş kaseye bakıp ‘öğğğk’ dedim kendime, içli köftelerle iç dengemi korumaya giriştim, neyse ki soğumuş da olsalar hala içli köfte tadını koruyordu yuvarlaklar. Ardından sosu olmayan pasta, nihayetinde soda. Derken aklıma geldi, bir arkadaşın doğum günüydü bugün, uzandım telefona, bir tebrik sms’i attım. Hemen cevap bipbipledi, tünelde rakı balıkla kutlama için gel diye. Bu akşam unumu elemişim, ipe sermişim, dağılmış gevşemişim, kibarca asosyal olduğumu, yabancılarla oturmak istemediğim cevabını verdim. Benim gibi kendisini sürekli yalnız olduğu için sorgulayan, kös kös oturup ya kitap okuyan ya porno seyreden biri için yalnızlık kabul edilmiş yoksunluk halidir, nasıl Hintli gurular kırk elli gün sudan başka bir şey geçirmiyorlarsa boğazlarından ve bundan şikâyetçi değillerse, ben de kendimi ‘dışarıdan’“mahrum bıraktığım için –kendi irademle böyle davrandığıma göre- mızmızlanmamalıyım değil mi? Değil işte, sürekli yalnızım diyen ama yalnızlığına dokunulmasına da şiddetle direnen bir adamım sonuçta. Sanki bir tür açlık bu da, lakin bu açlığı ortadan kaldırmaya hiç niyetim yok, böyle gelmiş böyle gider kabullenmesi bu. Ardından bir mesaj daha, dört kişiyiz, bir erkek var – o da kesin değil” yazıyor, yani kafadan üç hatun var. Yanlış anlaşılmasın, bir bok yiyeceğimden değil, hele onlar zaten benimle bir bok yemezler ama mesele gülmek, eğlenmek… Biliyorum ki diğer rakibim Brad Pitt olmadığı müddetçe bir sohbet ortamında odak noktası olmam çok muhtemel, azıcık neşem yerinde olursa hemen herkes ağzımın içine bakar ben konuşurken. Durdum, ikinci mesaj basbayağı ısrar yerine geçiyordu, geri çevirmek ayıp olacak… “Sen rakı içmezsin ki” dedi içimden bir ses, haklıydı, kazık kadar adam oldum içemiyorum mereti kokusundan, şarapçıyım ben. Kızlar lıkır lıkır rakı içecek, ben şarap yudumlayacağım, yok ya… Önlerinde 10. yıl Nutku gibi bir konuşma yapsam dahi karizma sikilip atılır öyle durumlarda, “evcil ama asosyal bir kediyim ben, eğlenmenize bakın” diye cevap yazdım aceleyle. Karşılık gelmedi, kesin küfür yedim diye düşündüm hafifçe gülümserken. Reddetmek insana enteresan bir zevk veriyor. Geçen gün Hatun’la ısrarlı merakı üzerine yolumuzun üzerindeki Caffe Nero’ya gittik, garsonların müşteri gibi davrandığı, müşterilerin garsonluk yaptığı yerlerden nefret ederim, Starbucks’a da gitmem o yüzden. Bu mekân da öyle bir yermiş, üstelik garsonların vıcık vıcık tavırlarına da ayrıca sinir oldum, yetmezmiş gibi yediğim pastanın bayat olması her şeyin üzerine tuz biber ekti. Kasadaki duruşumdan memnuniyetsizliğimi fark eden garson, kendince jest yaparak bir kart hazırlayıp bir daha ki gidişimizde kahvelerimizin bedava olacağını söyleyip kartı tezgâha bıraktı, ben ücreti ödedikten sonra arkamı dönüp giderken arkamdan kartı unuttuğumu seslendi, yarım dönerek hem elimle hem dilimle “kalsın, bir daha gelmeyeceğim buraya” dedim, çıktım oradan.


Çünkü rüşvetle kandırılabilecek kadar aç değildim.

22 Şubat 2011 Salı

Aile Bağları Üzerine... (Yedinci Bölüm)

Buraya "Ateşli Silahla İşlenmiş Cinayet Olaylarında Maktûlün Hastane, Morg, Gasilhane, Cenaze ve Defin İşlemleri Üzerine" başlıklı çok uzun bir post yazıp, insanlara rehberlik etmesi için bir hizmette bulunabilirdim.

Yalnızlığı, akrabalarından ve genel olarak tüm insanlardan uzakta ve saklı kalmayı her şeyin üzerinde tutan karakterimi eleştireceği zamanlar annemin 'dayına ne kadar çok benziyorsun' diyerek acı acı iç geçirdiğine değinebilirdim.

Adli Tıp Morgundan cenazeyi teslim alan yakını olarak, en son 18 sene evvel, o vakit de sadece bir kaç dakikalığına gördüğüm dayımın yatırıldığı sedyede yüzünü açıp bana gösteren görevlinin "teyid edelim, sizin yakınınız değil mi?" şeklindeki soru karşısında cesedin yüzüne uzun uzun baktıktan sonra 'evet' cevabını verebilene dek geçen her saniyeyi aslında bir kaç yüzyıl gibi hissettiğimi anlatabilirdim.

Annesi ve babası gibi İstanbulun göbeğinde doğmuş, edebiyat fakültesi son sınıfta okulu bırakıp bir süre balıkçılık yaptıktan sonra Arnavutköy Tayakadın'a yerleşen ve küçük bir çiftlik kuran, orada koyun besleyerek hayatını geçiren, hiç bir aile ferdine ne bir adres, ne bir telefon numarası vermeyip tümüyle gaipte, herkesten uzak yaşayan bu adam hakkında "ölse haberimiz olmayacak, cenazesi koyunlar arasında çürüyecek, dağ başında köpekler yiyecek onu" diyerek göz yaşı döken teyzemin, bütün bu süreçte dayımın dostlarına nasıl da vefalı bir insan olduğunu ve ne kadar çok (hepsi kendisi gibi 45-50 yaş aralığında) vefakar arkadaşının bulunduğunu cenaze ve defindeki kalabalığa bakıp şaşkınlık içinde anladığını ve mezarlıkta "sevmediği bizmişiz, şu arkadaşlarına bak, sanki cenazenin sahibi onlar" diye mırıldandığından bahsedebilirdim.

Cenaze namazının ardından, hocanın klasik konuşması ve hakkınızı helal ediniz sözleri ile söyleyecekleri bittikten sonra, o vefakar arkadaşlarından birinin mikrofonu hocanın elinden alıp önce kısaca dayımınhakkında konuşup onun ne kadar sıradışı, farklı ve değerli bir insan olduğunu dile getirip akabinde o koca kalabalığın arasına serpilmiş az sayıdaki akrabaya hitaben, yani iki abla, bir ikiz kız kardeş, ben ve kardeşime yönelik olarak "aramızda kendisinin ablaları var, yeğenleri var, enişteleri var... Lütfen sizler de hakkınızı helal ediniz!" derken, aslında olayın ne kadar tuhaf ve kabul edilemez olduğunun, dayımın bizleri kendi hayatından nasıl çıkardığının onlarca da malum olduğunu, bizlerin ne ağır birer kırgınlık hissi duyduğumuzu bildiklerini ima eden yaklaşımlarına atıfta bulunup, seçilmiş kardeşlik ve dostluk kavramı üzerine uzun uzun laf geveleyebilirdim.

Bundan 18 sene evvel balık sattığı yeri öğrenip kardeşimle gittiğimizde bizi tanıyan, sarılan, koklayan, güzel güzel konuşan, çay ikram eden dayımın biz ayrılırken "bir daha sakın gelmeyin" diyerek dükkanı kapatması ve Tayakadın'a gitmesinin ardından geçen onca zaman sonra, bugün gasilhanede cesedini onümde yıkarlarken dudaklarımdan dökülen "kaçsana dayı... hadi, bak buradayım, kaç kaçabiliyorsan" sözlerimi duyan yanımdaki arkadaşlarından birinin gözlerini bana çevirip acı acı ekşittiği yüzüyle başını sallamasını ve "öyleydi o" diye karşılık vermesini tasvir edebilirdim.

Adli Tıp Kurumunun bekleme odasında otururken, babamın (tüm tanıyanlarının tek keliemeyle onu özetleyebileceği şekilde) söylediği "O'nun kadar gururlu ve kimseden tek bir zerre parçası istemeden hayatını geçirmiş, asla mihnet etmeyen bir insanın isteyebileceği tek ölüm buydu, ani, çabucak" sözüne ne kadar hak verdiğimi, aksi takdirde birilerine muhtaç kalıp zaten kahrından can vereceğini düşündüğümü -belki züğürt tesellisi nevinden- itiraf edebilirdim.

Dua için akşam teyzemlere toplandığımızda, annemi bir odaya çekip "jandarmanın anlattıkları, savcının tavrı ve faillerin ifadeleri bende şüphe uyandırıyor, dayımın arkadaşları da huzursuz, bu olay bir kamu davası ama arzu ederseniz müdahil olabiliriz, birinci dereceden akrabaları olan sen ve diğer iki teyzem aranızda bir konuşun, çünkü ancak sizlerin istemenizle ve vekaletinizle olur bu iş, ama hayır olan oldu kardeşimizi geriye mi getirecek diye düşünebilirsiniz, sonuçta otuz senedir görmemişsin onu ve yaşarken yanınızda değildi, şimdi öldükten sonra nasıl davranacağınıza siz karar verin, ben asla yönlendirmem sizi" şeklinde yaptığım kısa konuşmadan sonra bir kaç saniye susup bana bakan annemin, "ben şu an ne düşünüyorum biliyor musun? Acaba o ne isterdi, avukat tutmamızı ve olayı didikleyip araştırmamızı mı dilerdi, yoksa beni rahat bırakın, hayattayken sizden hiç bir şey istemedim, şimdi de istemiyorum mu derdi?" cevabını verir vermez tekrar gözyaşlarına boğulmasının içimi nasıl acıttığını, "bence yasin okusanız bile mezarında suratını asacaktır sizden yasin isteyen mi oldu diye gene de bir düşünün, aranızda konuşun" diye yanıtlarken aslında meselenin ne derece absürd olduğunu bir kez daha anladığımı söyleyebilirdim.

Karmakarışık duygular içerisinde, karmakarışık bir haldeyim. Var olmayan bir dayım vardı bugüne dek, ve ben o kişi için bu kadar çok göz yaşı dökmüş olduğuma inanamıyorum.

8 Şubat 2011 Salı

Sivrisinekler Üzerine...


Önceleri pencereleri neredeyse hiç açmazken bu kadar sivrisinek eve nereden giriyor diye düşünürdüm. Detan sıktım, Raid püskürttüm tükenmedi evdeki nesilleri. Gazete okumadığımdan kirli gömleklerim ve fanilalarımla kafalarını bizzat kırmaya koyuldum, haftalarca devam eden sürek avlarıyla günde 3-4 sivrisineğin kanına girdim acımadan. Heyhat, ertesi gün tekrar çıktılar ortaya. Şaşırdım, şüphelendim, evin her yerini kontrol ettim ama nafile; gizli yollarını, nerde nasıl yaşayıp çoğaldıklarını bulamadım. Sinirlerim bozulduğuyla kaldı, ümitsizce devam ettim yakaladığım yerde öldürmeye.


Bu sabah yatağımda gözlerimi açtığım an, tavana serpilmiş yarasalar gibi üç sivrisineği uyku mahmurluğumda görünce, o yarı uykulu halimde kafama dank etti:

Aylar oldu belki, beni sivrisinek ısırmadı. Sürekli başucumda dolaşan, insanın cinlerini tepesine çıkartan sesleri ile inadına karanlık gecelerde fink atan bu sivrisinekler beni ısırmıyordu. Bir kere bile…


Sivrisineklerin ısırmak istemediği bir insan olmanın ne anlama geldiğini düşündüm. Evimdeki sivrisineklerin filantrop tabiatlı, efendi uslu ve kan içmeye tövbe etmiş emekli vampirler olmaları ihtimali çok düşük. Beni ısırıp kanımı hortumlamaya değer görmediklerini ya da kanımı beğenmediklerini düşünmek daha makul geliyor.


Leon Bloy, karanlık hikayelerinden birinde, öykünün ana karakteri Pleur’u okuyucuya şöyle tasvir eder: “O sokaklarda yürürken, en iğrenç lağım suları bile onun görüntüsünü yansıtmaktan çekinerek kaynaklarına geri dönmek ister gibiydiler.”



Sabahtan beri beynimde dönüp duruyor; sivrisineklerin beni de diğer tüm insanlar gibi ısırmaları için neler vermezdim…


Artık öldürmeye gerek yok onları, varsın ses çıkarsınlar.

15 Ocak 2011 Cumartesi


"Söyleyecek çok sözümüz var, ama kulaklarınız uyuştuğu için anlatmak güçtür. Şimdiye dek öğretici olmanız gerekirken, Tanrı sözlerinin temel ilkelerini size yeni baştan öğretecek birine ihtiyacınız var. Size yine süt gerekli, katı yiyecek değil! Sütle beslenen herkes bebektir ve doğruluk sözünde deneyimsizdir. Katı yiyecek, yetişkinler için, yani duyuları iyi ile kötüyü ayırt etmek üzere alıştırmayla terbiye edilmiş olanlar içindir."


İbraniler'e Mektup, 5: 11-14








Sabahı olmayan bir gece, eğer o mümkün değilse uzun, çok uzun bir süre susmak istiyorum.

9 Ocak 2011 Pazar

Muhteşem Yüzyıl ve Çağrışımları Üzerine...


Derin dondurucu ayazıyla esen soğuk rüzgârın içinde buz kesmiş Çarşamba akşamı, Fatih’teki Sarıgüzel Caddesi üzerinde bulunan salaş ve mahzun görünümlü Karadeniz Pidecisine götürdüm arkadaşımı veda yemeği için, üç saat sonra havaalanında vedalaşacaktık ve bir daha kimbilir ne zaman Türkiye’ye gelebilirdi, ikimiz de bilmiyorduk. Last Supper’ı yapacağımız bundan daha iyi bir yer de olamazdı: Adamların kullandığı Trabzon tereyağının kıvamını, peynirli pide ile uyumunu, ağızda çiğnenirken yaşanan benzersiz haz duygusunu anlatabilmem mümkün değil, o küçük karanlık dükkânda, o sefil adamın yaptığı pideyi her zamanki gibi mest olarak indirdik mideye.


Bir yandan pidelerin tadına varıp, bir yandan da birlikte son saatlerimizi geçirdiğimizin bilincinde sohbet ederken, köşedeki TV’de Muhteşem Yüzyıl dizisi başladı, bu dizinin önemi, içeriği ve Türk kültürüne katkısı hakkında hiçbir şeyden haberim yoktu televizyon kullanmadığımdan, arkadaşım ise bir gün önce evinde TV karşısında zap sörfü yaparken Samanyolu TV’de bu dizi için sapıklık, ahlaksızlık, ecdada küfür edildiği gibi çok çeşitli methiyelere rast geldiğini, bu negatif reklam sayesinde de diziyi çok merak ettiğini ve ekranda belirmesinin çok hoş bir tesadüf olduğunu söyledi, pidelerimizi yerken gözümüz de ekrandaydı zaten, yarım saat kadar izledik, hesabı ödeyip kalkacağımız ana dek.


Dizi kültürüm yok, en son House izlemişimdir birkaç bölüm o kadar. Hatta senaryolarını eski dostum Gökhan ve uzun zaman önce aramızdan ayrılan Borsalino'nun yazdığı onca diziye dahi bir kere olsun “diziyi siktir et, benim elemanlar ne yazmışlar acaba?” diye merak edip bakmamışımdır bile. O yarım saatlik sürede Kanuni’nin tahta geçişine dair bir anlatım vardı, bir de Hürrem’in kaçırılışına ve Saray’a getirilişine dair görüntüler. Oyunculuk berbattı, Sahnelerden döneme ait minyatürlerden adapte edildiği belli olan yapmacıklıklar taşıyordu, hele Hürrem’in her fırsatta -en az beş ayrı sahnede- birilerine tükürmesi ve sürekli çığlık çığlığa bağırıp sağa sola saldırması aslında yapımcıların acınası bir tarzda “kusura bakmayın ama anlatacak bir şeyimiz yok, o yüzden anlatamıyor ama gösteriyoruz, bakın aksiyon, dekor, kostümler ne güzel, idare edin” diyerek, olsa dükkân senin havasında dizinin zayıflığını itiraf etmelerinden farksız değildi. Kısaca, yarım saat içinde bende yarattığı ilk izlenim -Gregor’un puan sistemine göre- bok gibi bok oldu.


Kalkarken arkadaşım sordu:


- “Bu dizide ecdada nerede küfür ediliyor, sapıklık ithamı denilen ne, ben anlamadım, hareme sikilecek kuku olarak getirilenler ve bu karıların kuku olarak kimliklenmeyi kabul etme sürecinde yaşananlar var” dedi.


Tebrik ettim bu tespitinden dolayı, sonra ona bir sırrı fısıldadım:


- “Evet ama bilmiyorsun sanırım. Osmanlı saraylarında seks yasaktı. Kimse kimseyi sikmezdi, Harem dediğimiz yer de sanıldığı gibi devasa bir yatak odası değil, aksine, Beyoğlu Kız Teknik Öğretim Olgunlaşma Enstitüsü gibi bir yerdi, dünyanın her bölgesinden en güzel, en çekici, en baştan çıkarıcı seksi kadınlar kaçırılır, ta İstanbul’a, Hareme getirilir ve bu yavrulara zorla el sanatları, makreme, ebru, çini, seramikçilik, tezhip gibi uğraşlar kazandırılırdı. İşte kimileri bu dizide gerçeklerin çarpıtılmış olduğunu öne sürüp karalama kampanyasına giriştiler ki, sonuna kadar haklılar, Harem denilen yer bir eğitim merkeziydi abi.


- Dalga mı geçiyorsun?


- Evet, bir dakika hesabı ödeyeyim yolda konuşuruz.


Arkadaşım fizikçi, benimse hiçbir konuda uzmanlığım bulunmadığından tarih ve tarihi konular üzerinde gerçekler, doğrular, objektif yorumlar değil, ancak spekülasyonlar ve türlü geyikler çıkar bizim gibilerden. Bununla beraber yetkin görünen, eğitimi, mesleği, ekmek kapısı tarihçilik olan insanların da söyledikleri sadece keyfi yorumlardan, çarpıtmadan ve aslında en basit ifadesiyle kandırmadan başka bir şey değil. Tarih denilen alanın doğasında vardır bu, “tarih yapmak değil, tarih yazmak önemlidir” diyenlerin sözünü ettiği de aynı şey, nasıl aktarıldığı yani. Rejim değişikliklerinde, devrimlerde, toplumun geçirdiği siyasi dalgalanmalarda derhal okul müfredatlarındaki tarih ve edebiyat kitapları değişir. Fizik değişmez, F=m.a kuralı Taliban’da da, Küba’da da aynıdır, tıpkı matematik, kimya ve benzeri fen bilimleri gibi. Ama tarih yeniden yazılır. Olaylar, kişiler, kavramlar yenilenir, içleri boşaltılıp tekrar, başka şekillerde doldurulur. Buradaki formül çok açıktır, İsmet Özel’in enfes tespitini konuya uyarlamak için biraz değiştirerek şu şekilde ifade edebilirim; “Tarih yardım eder; tarihçi, teorisini destekleyen yalanları öğretir.”


Lise yıllarımızda Osmanlı Devletinin geri kalması ve Batılı güçler karşısında zayıf duruma düşmesinin en büyük nedenlerinden biri olarak şu argüman öne çıkartılırdı: Osmanlıların kullandıkları gemiler Akdeniz ve Ege gibi denizlerde seyir yapabilecek durumdaydı, boyutları, yapıları Okyanuslara çıkmaya, coğrafi keşifler vs. yapmaya uygun değildi. Hal böyle olunca Batılılar, yani okyanusa kıyısı olan İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz vs. yeni topraklara ulaşabildiler ve insan gücüne, özellikle de hammaddeye kavuştular. Bu kaynakları ülkelerine getirip işlediler, üretime kattılar, derken sanayileşme oluştu falan filan. Yani aslında Osmanlının en büyük şanssızlığı Akdeniz’e sıkışmış olmasıydı, Cebelitarık’tan dışarı çıkamıyordu. Zincirsiz lastikle buzda gidememek gibi. Bilmiyorum şimdi de okullarda bunlar mı öğretiliyor, zamanında bizi böyle kandırmışlardı. Geçenlerde Türk Donanmasıyla ilgili bir şey ararken, Wikipedia’da karşıma çıkan sayfada şöyle bir maddeye denk geldim: Operations in the Atlantic Ocean. Atlas Okyanusundaki Faaliyetler. Şaşırdım, Türklerin Atlas Okyanusunda faaliyet adı altında yaptıklarını düşündüğüm tek şey Piri Reis’in haritasıydı, belki benzeri nitelikte çalışma yapmış birileri vardır diye okumaya karar verdim. Kısa paragrafın her kelimesinde nutkum biraz daha tutuldu:



Starting from the early 17th century, the Ottoman fleet began to venture into the Atlantic Ocean (earlier, Kemal Reis had sailed to the Canary Islands in 1501, while the fleet of Murat Reis the Elder had captured Lanzarote of the Canary Islands in 1585).In 1617 the Ottoman fleet captured Madeira in the Atlantic Ocean, before raiding Sussex, Plymouth, Devon, Hartland Point, Cornwall and the other counties of western England in August 1625. In 1627 Ottoman naval ships, accompanied by corsairs from the Barbary Coast, raided the Shetland Islands, Faroe Islands, Denmark, Norway, Iceland and Vestmannaeyjar. Between 1627 and 1631 the same Ottoman force also raided the coasts of Ireland and Sweden.In 1655 a force of 40 Ottoman ships captured the Isle of Lundy in the Bristol Channel, which served as the main base for Ottoman naval and privateering operations in the North Atlantic until 1660, when Ottoman ships appeared off the eastern coasts of North America, particularly being sighted at the British colonies like Newfoundland and Virginia.


Nutkum tutuldu diyorum çünkü acaba doğru mu anlıyorum diye bir daha bir daha okudum bu satırları. 17. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı Donanmasının Atlas Okyanusuna çıktığı, Kanarya Adalarını, Maderia’yı ele geçirdikleri yazıyordu, İngiltere’nin batısındaki şehirleri, ayrıca Danimarka’yı, İzlanda’yı, Norveç’i, Faroe Adalarını, İrlanda’yı, İsveç’i yağmaladıkları yıl yıl belirtiliyordu. Yetmezmiş gibi Bristol Kanalının okyanusa açıldığı yerde ele geçirdikleri Lundy adasını askeri üs olarak kullandıklarına değinildikten sonra Kuzey Amerika kıtasındaki New Foundland ve Virginia’ya düzenledikleri akınları bu üsten organize ettiklerin dem vuruluyordu.


(Bir İsveçli, Victoria Silvstedt)




Kültürlüyüm, çok okudum, çok bilgiliyim, aşırı ukalayım filan ama böyle bir şeyi aklımın ucundan bile geçiremezdim; Osmanlı Devletine bağlı gemiler Atlas Okyanusuna kıyısı olan tüm ülkelere en az bir posta kaymışlardı bu metne göre. Tabi sadece Wiki’ye amel edip de iman edilmez, teyid etmek için aradım ve bu defa Deniz Kuvvetleri Komutanlığının sitesinde de benzer bir içeriğin ‘Tarihi Miras’ alt başlığında yazılı olduğunu gördüm. Merakla okurken şu cümleye denk gelince de bir hassiktir kelimesi çıktı ağzımdan ve pis bir gülümseme belirdi yüzümde: (…) Prof. Yılmaz ERTUNA, “Türk Tarihinden Sayfalar” adlı eserinde, Türk denizcilerinin, İzlanda seferlerinin ardından, Newfoundland Adası ve Kanada'nın Labrador ve St. Lawrence kıyılarına ulaştıklarını, daha sonra güneye, Virginia sahillerine indiklerini, burada tutsak aldıkları çok güzel bir İngiliz kızını İstanbul'a Padişaha gönderdiklerini açıklamaktadır.(…)


Konfirme ettik.

1- Bizimkiler hiç de söylenildiği gibi teknik imkansızlıklar yüzünden Akdeniz’e hapsolmuş, çaresizlik içinde ‘Bari biz de Akdenizi Türk gölü haline getirelim’ demiş filan değiller, Atlas Okyanusunda at koşturup durmuşlar.

2- Bunların tek derdi ne yüce İslam dinini yaymak için cihat, ne fetih, ne hammadde edinmekmiş, seferlerin çok daha az riski ve insan gücü kaybedilmeye imkân tanıyan Afrikaya değil de, doğrudan Avrupanın kuzeyine düzenlemelerinin yegane sebebi İskandinav karılarını kaçırmak ve ya padişaha hediye etmek, ya da daha düşük konumdaki patronlara getirip satmakmış.

3- Batılı ülkelerin derdi tasası sömürgecilikken, bizimkilerin aklı fikri iri göğüslü sarışınları sikişteymiş.


Dedim ya, ben tarihçi değilim. Benim tarih yorumum böyle olur. Wikipedia’da (Türkçe) İzlanda Seferi başlıklı bir madde var, malum Wiki sayfalarının sol sütununda diğer dillerde o maddenin çevirisi yazılı, ben de İngilizcesini okumak için tıkladığımda karşıma aynı maddenin İngilizcesi bu defa “Turkish Abductions” başlığıyla karşıma çıktı, yani Türklerin Adam Kaçırmaları. Can sıkıcı bir durum. (Ayrıca renk olsun diye bu ve şu var.)


Muhteşem Yüzyıl’ın izlediğim kısa parçasında kimi insanlara göre Hürrem’in ülkesinden kaçırılışının gerçeklere aykırı olduğu ve böylece ecdadın acımasız sapıklar gibi gösterildiği itirazı var ama azıcık/kısacık bir internet araştırması ile bütün bu seferlerin pek de yüksek Osmanlı medeniyetine ulaşma amacı ile yapılmadığı görebiliyor insan.


Görebiliyor mu?


Daha evvel yazmıştım, bir Bizans mistiğine ait olan sözü: İnsan gördüğünü bilmez, bildiğini görür. Yukarıda İsmet Özel’in sözünü uyarlarken “Tarih yardım eder; tarihçi, teorisini destekleyen yalanları öğretir.” demiştim. Kölelik ve benzeri tüm insanlık dışı uygulamalar tarihte her güçlü devlet tarafından uygulandı, Batı bizden çok daha fazla lekelidir bu konuda. Ama ne hikmetse bizimkiler “hayallerinde yarattıkları” kusursuz Türk uygarlığına ve Ecdada bunu yakıştıramıyor. Yakıştıramadığı için de yalan, iftira olarak ele alıyor. İsyan ediyor, karalıyor.


Daha da abartarak devam edeyim, ipimi kopardım ne de olsa.


Her erkek, doğası gereği bütün kadınları sikmek ister. Buna imkân ve güç yetiremez çünkü hem tüm kadınlara ulaşamaz, hem de biyolojik olarak bu hedefe varması mümkün değildir. Gene de hem nicelik hem de nitelik olarak sekste en üst düzeye ulaşmak erkeklerin başlıca amacıdır. Kanuni de bir erkekti sonuçta. (Neden padişah macunu diye bir şey var?) Adnan Oktar bakışı ile etrafını süzen biri olması yadırganacak bir şey değil. Bu durum da Kanuni’yi zayıflatmaz, küçük düşürmez. Bu insan, 72 yaşında ve hasta iken Zigetvar Kalesine yapılan seferde ordunun başındaydı ve ne Harem’de kırıştırırken ne de tahtında osururken öldü, Macaristan’ın güneyinde bir şehirdir Zigetvar, oradaki savaşta hayatını kaybetti. Bu kahramanlığı kim yok sayabilir? Fakat işte, insanları kült haline getirme, kutsallaştırma, etraflarına nurdan bir hâle koyup yüceltme tutkumuz yüzünden idolleştirdiğimiz bu kişilere ne zayıflık, ne de kusur yakıştıramıyoruz, böyle davrananlara da hain, sapık, düşman muamelesi yapmaktan geri durmuyoruz. Sonrasında Kanuni sikecek gibi bakmaz, Atatürk’ün karşısında Said Nursi bacak bacak üzerine atıp oturamaz diye kıyameti koparıyoruz.


Ortega y Gasset’in bir sözü var: “İnsanın tabiatı yoktur, tarihi vardır” der.


Ben dedim diyeceğimi.