Önceleri pencereleri neredeyse hiç açmazken bu kadar sivrisinek eve nereden giriyor diye düşünürdüm. Detan sıktım, Raid püskürttüm tükenmedi evdeki nesilleri. Gazete okumadığımdan kirli gömleklerim ve fanilalarımla kafalarını bizzat kırmaya koyuldum, haftalarca devam eden sürek avlarıyla günde 3-4 sivrisineğin kanına girdim acımadan. Heyhat, ertesi gün tekrar çıktılar ortaya. Şaşırdım, şüphelendim, evin her yerini kontrol ettim ama nafile; gizli yollarını, nerde nasıl yaşayıp çoğaldıklarını bulamadım. Sinirlerim bozulduğuyla kaldı, ümitsizce devam ettim yakaladığım yerde öldürmeye.
Bu sabah yatağımda gözlerimi açtığım an, tavana serpilmiş yarasalar gibi üç sivrisineği uyku mahmurluğumda görünce, o yarı uykulu halimde kafama dank etti:
Aylar oldu belki, beni sivrisinek ısırmadı. Sürekli başucumda dolaşan, insanın cinlerini tepesine çıkartan sesleri ile inadına karanlık gecelerde fink atan bu sivrisinekler beni ısırmıyordu. Bir kere bile…
Sivrisineklerin ısırmak istemediği bir insan olmanın ne anlama geldiğini düşündüm. Evimdeki sivrisineklerin filantrop tabiatlı, efendi uslu ve kan içmeye tövbe etmiş emekli vampirler olmaları ihtimali çok düşük. Beni ısırıp kanımı hortumlamaya değer görmediklerini ya da kanımı beğenmediklerini düşünmek daha makul geliyor.
Leon Bloy, karanlık hikayelerinden birinde, öykünün ana karakteri Pleur’u okuyucuya şöyle tasvir eder: “O sokaklarda yürürken, en iğrenç lağım suları bile onun görüntüsünü yansıtmaktan çekinerek kaynaklarına geri dönmek ister gibiydiler.”
Sabahtan beri beynimde dönüp duruyor; sivrisineklerin beni de diğer tüm insanlar gibi ısırmaları için neler vermezdim…
Artık öldürmeye gerek yok onları, varsın ses çıkarsınlar.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!