24 Aralık 2008 Çarşamba

2008 Üzerine...

Her sene sonunda olduğu gibi, Aralık ayının son haftasına girdiğimiz bu günlerde haber ve magazin siteleri 2008 yılının önemli, komik, geyik olaylarını okuyucularına tekrar anımsatıyorlar, "Yılın Fotoğrafları", "Yılın Haberleri", "Bu Senenin En Güzel Göğüsleri", "2008 Biterken" gibi başlıklarla kısa flashback'ler yaşıyoruz bizler de.

Benim neyim eksik? Bunlar da benim için geride bıraktığımız senenin "En"leri:


Yılın Cini:





Yılın Salağı:





Yılın "Emrah Koş, Ananı S*kiyorlar!" Olayı:





Yılın Psikopatı:





Yılın Polisleri:





Yılın Motoru:





Yılın Anket Sonucu:





Yılın Şaşkını:





Yılın Ülkesi:






Ve, Yılın Fotoğrafı:




Virgilius iyi yıllar diler...

22 Aralık 2008 Pazartesi

Alacalı Bulacalı...



* Sabah dar bir sokak arasında bir kadın polisin
"pışt! git hadi! git! kışştt!" diye yavşak olduğu her halinden belli tombik bir beyaz kediye hıştladığını gördüm, çantasıyla da kediyi korkutmaya çalışarak bu garip tavrı ses efektleriyle süslüyordu, "Vade retro Satanas!" der gibiydi hali... Kikir kikir gülmeye başlamıştım ki, karşıdan gelen yaşlı bir adam "kızım o evcil, bir şey yapmaz." dedi gayet sakin ve babacan bir sesle. Kadın adama dönüp tersledi hemen, "bir şey yapacağından değil zaten, ama korkarım ben kedilerden."
"Dikkat edin, tehlikeli olabilir" diye mırıldanıp hızla uzaklaştım bana da ters bir şey söylemesinden korkup. Sonra 2-3 saniye süren bu olayın saçmalığını düşündüm:

- Kadın, bir polisti, kendilerine güvenliğimizi emanet ettiğimizi varsaydığımız kurumun üyesi.
- Kediden ödü patlıyordu. O da bir insandı sonuçta, hem kimi insanların (daha çok kadınların) kedilerden nasıl korktuğunu hatırladım. Çok insanî. Ama bir polisin, kadın da olsa kedi yüzünden yolda yürüyememesi de olağan dışı bir şey.
- Yaşlı adam, kedinin
"evcil" olduğunu söyledi kadına; hayatında hiç vahşi kedi görmüş mü acaba diye düşündüm o an. Evcil kedi... peh...
- Kadın, altı üstü bir kadındı ama üzerine giyip dolaştığı polis hüviyeti de vardı sonuçta, bir kadın olarak mı, yoksa polis olmanın verdiği cesaretle mi bilmiyorum ancak adamı bir güzel bozdu, üstelik kedinin bir şey yapmayacağını bildiğini söyleyip. İyi de, kendisine zarar veremeyeceğini bildiği bir kediden neden korkuyordu o zaman?
Bütün bunlara sebep olan tombik kedinin o sırada aklından neler geçiyordu bilmiyorum, soracak vaktim de yoktu zaten, hemen uzaklaştım oradan. (Muhtemelen ben de küfür yemişimdir kadın polisten.)

Not: Kedilerin evcilleşmesi ilgili, bakınız. (Kediler kendi kendilerine evcilleşen tek hayvan, ayak üstü eğitim)


* Dün Goya'nın
"Kral IV. Karl ve Ailesi" isimli tablosunu gördüğümde beni çok şaşırtan bir detay çarptı gözüme: Tıpkı Velazquez'in Las Meninas'ında olduğu gibi, Goya'nın da kendisini tabloda bir köşeye koymuş olduğunu farkettim, öteki tabloya kıyasla daha hayal meyal bir silüet şeklinde tualin arkasına geçmiş halde. Daha önceki saray tablolarının aksine, ideal ve harika görünümlü tipler olarak değil, bilinçli olarak biraz salak sarmalak tipler olarak resmetmişti Kral'ı ve ailesini Goya. Acaba kendisinden yüz küsür sene evvel yaşamış Velazquez'e laf mı sokmuş böyle diye düşündüm resmi incelerken. (Aklıma da şu yazım geldi düşünürken...)


[Bu Velazquez'in]


[Bu da Goya'nın.]



* Beşiktaş'ın başına ne geliyorsa, beddua yemekten geliyor. Süleyman Seba'nın bedduasını aldılar, Lucescu'yu tef çalıp gönderdiler, son olarak da Ertuğrul Sağlam'ı katran ve zifte bulayıp kovdular klüpten. Tuttuğum takımı söylemeye utanır oldum artık, Yönetim nâdan olur da, bu kadar mı olunur kardeşim...


* Bu da günün haberi olsun. Buna benzer bir erotik (valla porno değil, ben porno izlemem, çok ayıp şeyler onlar) film izlemiştim fi tarihinde, taş gibi ikiz hatun vardı filmde, delikanlı bunlardan birini seviyordu ama sevdiği kız gösterip de vermeyen, iyi aile kızı pozlarında şirin, hanım kılıklı bir şeydi. Çocuk aslında ona aşıktı ama kızın ikizi de tam kaşardı hani, gündüzleri sevdiği kızla gezer tozarken, geceleri de onun ikiziyle çatır çatır yiyiyeşerek hayat güllük gülistanlık geçiyordu. Hatırladığım kadarıyla dananın kuyruğu "iyi" kızın da kendini aştığı noktada kopuyordu. Zavallı çocuk artık kim hangisi, hangisi kim, abandone olup aptallaşıyordu filmin sonunda. (zavallı mı?)


* Aralık aylarında ne hikmetse hep güzel şeyler oluyor hayatımda. Aralık, gel kollarıma!



16 Aralık 2008 Salı

Hayatımız Film...

Fi tarihinde zırvaladığım şu yazıda Datça'da sahile vurmuş bir yunus balığının kesici ve delici aletlerle işkence edilerek öldürülmesine dair bir şeyler yazmış ve bu olayı yapan kişi ve kişilerin bir Haneke filmi olan Funny Games'teki Beavis and Butt-head kılıklı iki saygın psikopata olan benzerliklerine dair düşüncemi vurgulamıştım.

Yeni bir olay, bir başka film:

Bayram günü Aksaray'da el öpmesi bahanesiyle yalnız yaşayan bir kadının kapısını çalıp, zorla içeriye giren, ardından, sırasıyla;

1- Kadıncağızı döven,
2- Sonra sırayla tecavüz eden,
3- Tekrar döven,
4- Kadın eli ayağı tutmaz bir halde yatarken paralarını ve eşyalarını cebe indiren,
5- Evi terketmeden önce gene sırayla, bu defa kadının üzerine işeyen,

Üç çocukla ilgili haberi okurken (bunlar çocuk olarak geçiyor Mevzuatta, yaşları 15, 14 ve 14) bunca iğrençlik arasında insanı şaşırtan ve aptallaştıran nedir en çok? Bence 5 numaralı madde. Ve o 5 numara, yani evden çıkmadan önce kadının [geride bıraktıkları eserin] üzerine işemeleri, yeni bir film getiriyor insanın aklına... Bir Kubrick şaheseri olan Clockwork Orange'ta, *** zorla girdikleri bir evde Singin' In The Rain şarkısını neşe içinde teganni buyurarak evde yaşayan adamı sakat bırakacak kadar döven, şarkı söyleyerek kadınında ırzına geçen Alex ve üç arkadaşı...

Ulan ağız tadıyla film de izleyemiyoruz ya...


*** Söz konusu sahne, linkte yer alan film alıntısının sekizinci dakikasından sonra izlenebilir.

11 Aralık 2008 Perşembe

Metallica Üzerine...



1983 senesinde çıkardıkları ilk albümleriyle birlikte müzik dünyasına sıkı bir giriş yaptı Metallica, “Kill’em All” isimli bu çalışmayı ertesi sene “Ride The Lightning”, 1986’da da gerçek bir şaheser olan “Master of Puppets” albümü takip etti. Müziklerinin kalitesi gün ben gün yükseliyordu; melodiler, sololar, vokal, her bakımdan benzersizdi, özgündü. Bu yükseliş nereye kadar gidecek diye merak ederken, neredeyse hiç bass kullanmadıkları bir heavy-metal klasiği çıkardılar 1988’de. İlk dinlediğim albümleri de oydu, ortaokulun sonuydu sanırım: “…And Justice For All.” Tıpkı Slayer’in “Reign In Blood”ı veya Iron Maiden’in “Somewhere In Time” gibi, bütün bir albüm sanki tek bir şarkıdan oluşan organik bir forma sahipti, her şarkı da aynı parçanın farklı ezgilerinden farksız gibiydi, öyle ki üzerine bir şey konulması mümkün değil diye düşünüyordum. Çıta tavan yapmıştı. “…And Justice For All”dan daha üstün bir albüm olamaz kanaatine varmıştım o zamanlar. O günlerde hayatında hiç metal dinlememiş bir arkadaşıma, ‘ya bu heavy metal nedir, bana bir kaset versene [o zamanlar cd henüz yoktu] dinleyeyim” isteği üzerine o kaseti verip iki şarkıdan fazlasına dayanamaz diye geçirirken içimden, ertesi gün kaseti bana iade ederken söylediği “mükemmel çalışan bir makine gürültüsü bu” şeklindeki yorumu bugün hala aklımda. Üç sene sonra kendisi isimlerini verdikleri albümü çıkardı Metallica, 1991 yılıydı. İşte orada koptum. Sözün bittiği noktaya geliyoruz; ‘işittik ve itaat ettik” denilen ayet gibi, kendi adlarıyla çıkardıkları bu çalışma hakkında Arjuna’nın Krişna’nın gerçek kimliğini görüp anladığında nasıl delirecek kadar büyülendiğine, Musa’nın Tanrı’yı görmek için Tur Dağı’na çıkmasının ardından Tur Dağı’nın nasıl yok olduğuna veya Euro 2000’de Turnuvanın futbolcusu Figo seçilirken, aynı turnuvada Zidane için ‘O zaten bu dünyadan değil, farklı bir gezegenden gelmiş, diğer oyuncularla aynı kefeye konamaz” yorumu yapılarak yüceltilmesine atıfta bulunabilirim. Başka bir şey diyemem. Ben bile haddimi biliyorum bazen, o albümde öyle şarkılar var ki, bu dünyaya ait değil.



Derken bir şey oldu. Metallica dağıldı ve dağıttı. Tıpkı Michael Jordan’ın kariyerinin zirvesinde, tüm zamanların en büyük basketbolcusu olarak anılırken birden basketbolu bırakıp kıytırık ve sıradan bir baseball oyuncusu olmaya soyunması ve 1,5 sene salakça baseball liginde oynaması gibi, Metallica da tarzını değiştirdi. Yapmaya başladıkları müzik öyle saçma ve anlamsızdı ki, onların müzikografisinden haberdar olan ve hayranlıkla dinleyen insanlar yeni şarkılarına kıçlarını silmek için dahi bakmaya tenezzül etmediler. Özgünlüğü yoktu, eskisi gibi duyulmamış tınılar söz konusu değildi, piyasa zaten yapmaya başladıkları bu müzikle, hem de çok daha iyileriyle doluydu. Cepten yediler, savrukça ortalıkta gezindiler, elleriyle yarattıkları devasa birikimi şımarıkça harcadılar kendini bilmez bir şekilde. 1996 tarihli “Load”, 1997'de çıkardıkları “Reload” ve aralarda piyasa sürdükleri single’lar, hep bu şaşkın ördek durumunun tatsız meyveleriydi, ağaçtan bedavaya koparmaya bile değmeyecek türden.



Metallica bozulmuştu, tefessüh etmişti, özünü yitirmiş ve aslında kendisine ihanet etmişti. Gerçekte “bu” değildi ama “öylemiş gibi” davranıyordu. Olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak arasında ciddi bir ikilem yaşıyordu grup: Daha iyi olabilmek için cesaretleri yoktu belki, kendi isimleriyle çıkardıkları “Metallica” albümlerinin üzerine bir tuğla koyamayacak olmanın endişesiyle, özlerini inkar edercesine kaçmışlardı masadan. Ama son planda, sebep her ne olursa olsun bir başıboşluk hakim oldu müzik hayatlarına; yoz, sefilane, abesle iştigal ettikleri anlamsız ve bir o kadar da değersiz bir hal almıştı Metallica.









İnsanın kendisine çeki düzen vermesi kolay olmaz. Lekeler hemen çıkmıyor, türlü kimyasallar kullanılmadıkça ne kadar yıkasanız da, bazı kir ve pisliklerden arınmak ve temizlenmek kolay değil. İstemek yeterli olmuyor. İrade ve gayret de gerek. Metallica düzelmek istedi; bunun için ne kadar çalıştıkları bilinemez elbette, kaç geceyi uykusuz geçirdikleri, ne kadar kafa yordukları, teşebbüsleri, yanılgıları, kendileriyle mücadeleleri ve benzeri konular hakkında her hangi bir tahminde bulunulması mümkün değil. Ama çaba gösterdiklerinin işareti, 2003 senesinde sundukları bir üründü: “St. Anger.” Kendisine çeki düzen vermek isteyen insanın başarısız bir denemesinden farksızdı bu çalışma, hem de tam anlamıyla fos çıkan bir adım. Öylesine boğuk ve çirkin bir sound ile, bir borunun ucundan böğrülüyormuş hissi yarayan Hetfield’in vokalinin birleşmesi, ortaya bok çukurunda debelenen şişko domuzların Cyrano de Bergerac tiratlarıyla birbirlerine serenatlar düzmeleri kadar absurd bir görüntü arzediyordu. Tam anlamıyla berbat bir denemeydi: Metallica 12 sene önce terk ettiği kimliğine geri dönmek istiyor, ama başaramıyordu. Doğrusu bu durumun çok acıklı göründüğünü itiraf etmeliyim. İlk defa Priştina’dan yola çıkıp Mitrovica’daki Danish PX’e gidiyorken, Yuri’nin dinlediği Sırp kanallardan birinde denk gelmiştim St. Anger’a. Vokal Hetfield’a benziyordu, O olsa gerekti, ama Hetfield’ta alkol ve belki uyuşturucudan geriye pek bir şey kalmamıştı. Gene eskisi gibi müzik yapmak istedikleri belliydi, sert ve hızlı olmaya çalışmışlardı lakin ipin ucunu kaçırmışlığın sinir bozucu farkındalığında, ortaya acınası ve çirkin, yani hem sıkıcı hem de keyif bozan bir sonuç çıkmıştı. Kadınların gözdesi olan her açıdan harika bir delikanlıyı bir hücreye koyarsınız; 12 sene boyunca dişi sinek yüzü göremez, bu süre zarfında diğer mahkûmlarla türlü eşcinsel ilişkiler yaşayarak (ziker-zikilir vs.) ihtiyaç giderir ve geçirir hayatını. Ardından çıkar hapisten ve bunca zaman sonra tekrar ilk heteroseksüel ilişkisini yaşayacağı an geldiğinde, ne ön sevişme kuralarına riayet edebilir, ne de beraberindeki kadını öpüp koklamayı bekleyebilir: Haşırt diye penetre olur ve muhtemelen 35 saniyede de işi bitirir, kenara çekilir. Yaptığından ne kendisi memnundur, ne de memnuniyet verebilmiştir. İçini kötü bir his kaplar; böyle olmamalıydı diye. Kaybedileni bulmak kolay değildir. Âdem cenneti kaybetmiştir ve yüz binlerce yıldan beri dünyayı hür iradesini kullanarak ziyan ettiği cennete benzetmeye çalışmaktadır; ama hala mutsuzdur O’nun oğulları. Metallica da kaybettiği yeteneğini ve çamura buladığı cevherini tekrar bulmaya, bulduğu taşları elmas sanıp parlatmaya uğraşırken, aslında beyhude bir uğraşla debelendiğini hep görmüş, hem de gören gözlere zahir kılmıştı “St. Anger” albümünde. Hayal kırıklığı yaşadılar ve yaşattılar.



Tövbe; pişmanlık, istek ve ümit sacayaklarında yükselen bir binadır. Yeni bir yapı inşa etmekten farkı ise, eski malzemenin kullanılmasıdır. Eski malzemenin bazen çürük ve kullanılamaz çıktığı olur; kolonlar çatlar, kirişlere aşırı yük biner. O katı, belki de binayı yeniden yıkıp yapmak gerekir öncesinde harcanan zahmete ve verilen emeğe rağmen. Metallica'nın tövbesi başarısız olup, iyiniyeti yetersiz kalmıştı “St. Anger”da, sevdiğimiz bir insanın akîm kalan düzelme/kendini düzeltme denemesi gibi acıklı bir halleri vardı gözlerimizin önünde. Üzüntü vericiydi, “yapamayacaklar” demiştik…



Eylül Ayında, Death Magnetic isimli yeni bir albüm sürdüler piyasaya. Almadım, dinlemedim. Benim Metallica’m geçmişte kalmış, 1991 senesinden sonra “benim” olmaktan çıkmıştı. Geri dönmeye dönmeye çalışıp kapımı çaldığı 2003 yılı "St. Anger" albümünde öyle çirkin ve bayağı bir hali vardı ki, insanın eski sevgilisini adi bir orospuya dönüşmüş, uyuşturucuya gömülüp bok çukuruna batmış halde görmeyi reddederek sevdiği zamanlardaki gibi hatırlamak istemesi gibi, ben de Metallica’yı The Call Of Ktulu ile, My Friend of Misery ile, The Four Horsemen’le anımsamak istiyordum. Albümü almadım. Umursamadım. Ta ki “benim jenerasyondan” bir arkadaşım, “Death Magnetic”i mutlaka dinle. Adamlar Master Of Puppets gibi yapmışlar, inanamadım, mutlaka dinle!” şeklinde geçen hafta beni arayana kadar. Referans kuvvetliydi, "acabalar" içinde de olsa, albümü aldım.









Master of Puppets değildi kuşkusuz, ama işte, Metallica bu olmalıydı, özlenen sevgili... 17 koca sene sonra, hayatımın tam ortasında bıraktıkları çizgiye dönen, heretikliği bir kenara bırakıp tekrar sırat-ı müstakime yüzünü döndüren, zirveye yerleşmeye aday hale gelen Metallica… Bu defa tövbeleri kabul edilmişti işte, aforoz hükmünü kaybedebilirdi. Kapı ardına kadar açıldı... Bu Metallica'ya kapıyı kapatmak başlı başına büyük bir günahtan farksızdı.



Başardılar. Metallica bile kendisini toparlayabiliyorsa, bu dünyada her şey olabilir.





Ümit güzeldir.

8 Aralık 2008 Pazartesi

Puzzle'ın İlk Parçası Üzerine...



Kısa bir flashback:



Şurada sözü edilen güzel insan, aramızda geçen çok şiddetli bir kavganın sonrasında (kırk yılın başında haklı olan taraf ben olduğumdan) kendisini affettirmek -ama bu arada ağzıma sıçmak- için bana puzzle hediye etmişti, o puzzle macerası ise zaten başlı başına bir post konusu olmuştu.



Tabi ki beceremedim yapmayı... Ardından sağolsun, kankamın şirketinde ombundsman görevi gören bir azize hanım, çektiğim ıstıraba dayanamadı ve aziz kocasıyla beraber oturup üç akşamda bu puzzle’ı bitirerek bana teslim ettiler.

Puzzle o gün, yani 7 Temmuzda masanın üzerine bağdaş kurdu. Yerini de sevmiş olacak ki, aylarca kalkmadı oradan.

Üzerine kitaplar konuldu. Kitaplar değişti, yenileri kondu… Kaligrafi kalemleriyle eşin dostun düğün davetiyeleri onun üzerinde yazıldı. Bir köşesine gazete kağıdı serip lahmacun bile yediğim oldu. Göbeğinin ortasında duran kül tablası kaç yüz defa dolup taştı da boşaltıldı Allah bilir. Kısaca masamın örtüsü yoktu ama puzzle’ı vardı.



Bu durum aslında “Virgilius nasıl bir insan?” diye merak edenlere de hal diliyle verilen bir cevaptı. Çişi gelip sidik torbası patlayacak hale gelene kadar tuvalete gitmeyen, ayakları üşüyen ama çorap giymek için dahi yerinden kalkmayan, telefonu çaldığında isteksizce bakan, en sevdiği yönetmenlerin filmlerini takip etmeyip izlemeyi sürekli erteleyen ve sonrasında unutan, son temiz kilodunu üzerine giymeden kirli çamaşırları makineye atmaya erinen, tembel, uyuz, uyuşuk, üşengeç biriydi o.

Ve, dört ay sonra, birden artık "yeter!" dedim.

Bu yeter!, aslında kendime karşı yeterdi.

Halimden memnun değilsem, mızmızlanacağım yere, bir şeyler yapmam gerektiğine dair verilen bir karardan başka bir şey değildi.



Yeter dedikten sonra nutella sokmadım evime. Kilo vermem gerekiyorsa, önce bu mereti hayatımdan çıkartmalıyım dedim .

Sigarayı bırakmaya karar verdim. Şimdilerde nikotin bandı mıdır, tablet midir, yoksa akupunktur mudur, her ne boksa takip edeceğim yolu araştırıyorum.

Alkol tüketimi de azalacak. Biraya veda, gerektiğinde, caım çok çekerse şarap veya votka, o da kararında.

Evimdeki eşyaları da değiştireceğim yakında.



Bir şeylerle uğraşmam lazım. Hoşuma gidecek bir ortam bulursam amatör bir grupta tiyatro filan da olabilir bu, veya hat kursu filan.







Ama, bütün bu “a.q. bu ölgünlüğün, çürüyüp gidiyorum oturduğum yerde!” kıpırdanmasının ilk adımı, masanın üzerinde aylardır bekleyen puzzle’ı çerçeveletip duvara asmamla atılmış oldu.

Düğmeye bastım.

Ya herru ya merru!





(Barutum kaç atımlık, ben de merak ediyorum.)

4 Aralık 2008 Perşembe

Portakal Üzerine...



(Beni) “Ya sev ya da terk et…”

İnsanın muhatabına söylemesi aslında çok zor bu cümleciği.

Cesaret ve irade ister.

“Seninle olmayı isterim ama gidersen de git, çok da skimde” demekten farksızdır bu sözü bir erkeğe/kadına söylemek.

Güçlü olmayı gerektirir.

Kişinin kendine güvenini gösterir. Tavır almaktır.

Sensiz de yapabilirim’in kısacık manifestosu.

“Ben portakalım, eğer portakalı sevmiyorsan, beğenmiyorsan yürü git, benden ne elma olur, ne de lahana.”











Biten ilişkilerde daha çok, “sen sev ama terk et” havası sezinlenir.

Dominant taraf bunu hissettirir karşısındakine.

Miadı dolan bir ilişkiyi bitirmek istemektedir, ayak bağı olmasına da karşıdır ex’inin.

Ama ötekinin oralarda bir yerde dolandığını bilmeyi, ‘elinin altında olmasını’ içten içe arzular.

Dilediği, seslendiği zaman tekrar geleceğini düşünür ve rahatlar.

Yalnız kalmaktan endişe ettiğinde, can simidi olarak görür diğerini ve yedeklediğinin varlığıyla emniyette hisseder kendini.

Özü zayıf insan, ilişkide baskın taraf da olsa, zayıftır gene.

Çürük bir portakal kimileri için leziz olabilir, ama o kişilerin duyumsadığı ve sevdiği lezzet, portakalın çürük olduğu gerçeğini değiştirmez.

Biraz feminendir bu durum.

Çürümüş olsam da beni sevmeye devam et ama yemeye kalkışma...





Bir başkası “sevme ama terk de etme” hali.

Bu söz, işiten kişiye onun kaldıramayacağı bir yük sırtlamasını buyurur.

Öncekilerden daha karmaşık. Daha çelişkili. Daha riyakarâne.

Gitme diyen kişi, gerçekte sevilmek ister çünkü.

Ben artık aynı ben değilim, sen de benim için aynı sen değilsin o nedenle beni eskisi gibi sevme gibi bir şey. Ama farklı bir şekilde sevmeye devam et.

Portakal sevdalısı bir insana, artık portakalın evrim geçirdiğini ve soğana dönüştüğünü ikna etmeye gayrettir bu.

Soğanı sevmese de bu ex-portakalın yeni formunu seviyormuş gibi davranmasını bekler beraber olduğu kişiden.

Bir soğanın “beni hala bir portakalmışım gibi sev” demesi, karşısındakine beni bırakma, ama daha önceki tadı da bekleme uyarısında bulunmasına benziyor.

Nispeten maskulin bir tutum.

Değişen insanın, eski takıntılarına set çekmeye yanaşmaması.

Evrimin sadece görsellikte kalması.

Evrim var ama devrim yok...



Portakal görünümlü biberler var bunların yanında. Onların şerrinden ayrıca sakınmak lazım.

30 Kasım 2008 Pazar

Öylesine...

Statcounter abimiz Virgilius’un ratinginin düştüğünü söylüyor. Artık eskisi kadar çok kişi okumuyor bu sayfaları.

Üzülüyor muyum?

Hem evet, hem hayır.

Üzülüyorum çünkü önceleri bu sayfaya günde birkaç defa bakan kişileri artık cezbedecek bir şey kalmadı sonucuna varıyorum; gene ben-merkezci davranacak olursam; kendimi sürekli tekrarladığımdan, yeni bir şey bulamıyor okuyanlar. Bu açıdan yaklaşırsak, evet, kişisel kısırdöngüm sadece bana değil, başkalarına da gına getiriyor. “Hep aynı, hep aynı a.q.” diyorlar. Ne yapalım, aşık olduk da yazmadık mı? Amcamızdan malikane miras kaldığını öğrendik de paylaşmadık mı? Malzeme bu işte :)

Üzülmüyorum, bu blogtan bir menfaatim yok. Okuyucular para kazandırmıyor, ütü de yapmıyor bana. Virgilius benim nazarımda bir eğlence merkezi, ağlama duvarı ve kişisel arşiv departmanı görevini üstlenmiş durumda. Tam anlamıyla günlük olarak kullanıyorum bu sayfaları.

Ama okuyucuların nicelik olarak azaldığını görmek, hepsinden önce şaşırtıyor beni: Doğru veya yanlış, bir dünya sıra dışı şey zırvalıyorum burada. Hayran kalınası bir üslubum yok şunun gibi, bunun gibi keyifli de değil okumak yazdıklarımı, okunurken onun gibi “vay be!, işte bu! veya öteki gibi "ohaaa! yok artık!" da dedirtemem insanlara, ama geyiklediklerime baktığımda her şeyden, bunların her birinden azar azar olan bir tutti frutti havası seziyorum gevelediğim postlarda. Gene de, bu benim blogum, okumayan kendi kaybeder. Bu vesileyle statcounter istatistiklerinin gözlerinden öperim.

----------------------------------







Tepedeki Göz’ü değiştirdim. “Sana çok yakışmış” diyen kişiler çıktı. Resim, daha evvel birkaç kez sözünü ettiğim, Hobbes’in 1651 senesinde yayınladığı Leviathan isimli eserinin kapağına ait. Kapağı Abraham Bosse yaratmış, içine de Hobbes yazılı eklemelerde bulunmuş. Sayfanın tepesindeki resim, sözü edilen kitabın kapağının bir sadece bölümü, resmin tamamı görmek isteyenler şuraya göz atabilirler. Bedenini insanların oluşturduğu bir kral resmediliyor kompozisyonda; sağ elinde kılıç tutuyor; maddi güç, iktidar anlamında. Sol elindeki asa ise ruhani otoriteye atıfta bulunuyor. Tam anlamıyla Kşatriyalar ile Brahmanların yetkilerini elinde toplamış, Ahd-i Atik’teki Melkitsedek gibi bir rahip-kral. Resmin üstünde Kitab-ı Mukaddes’ten bir alıntı var, "Göğsü taş gibi serttir, değirmenin alt taşı gibi sert.” (Eyüp 41:24) Benim göğsüm taş gibi sert değil, aksine hiç de adaleli bir fiziğim yok, şişko tombik bir adamım sonuçta. Eserde totaliter devleti anlatan ve meşrulaştıran yazar, böyle bir motto uygun görmüş kendisini ifade etmek için.

----------------------------------



Google aramalarına dair yazılanlardan gına geldi biliyorum. Gene de bir cumartesi gecesi saat 23.22’i gösterirken, Milli Eğitim Bakanlığı- Ankara’dan her kim google’ı açıp da “kaldırımda yürüyen 20 yayanın davranışları” yazarak search butonuna bastıysa, geleceğimizin teminatı olan çocukların emin ellerde olduğu hakkında tüm endişelerimi ortadan kaldırıp beni rahatlattığını bilmesini istiyorum. Milli Eğitim Bakanlığımız gece gündüz, haftasonu bayram demeden çalışıyor işte, ben şahidim.

----------------------------------





Hepsi bir yana, en iyi arkadaşım, bana en yakın dostum, biyolojik bağımız olmasa da öz kardeşim gibi gördüğüm yegâne insan, günde sekiz defa konuştuğumuz, sabah uyandığımızda birbirimizi “günaydın bebeğim, hadi kalk, işe geç kalacaksın” diye aradığımız, aldığım nefesi bilen, burnundan çıkan sümüğüne kadar tanıdığım ruh ikizim, kötü yola düştü, galiba/korkarım evlenecek bir Havva kızıyla. Yakında “Evlilik Üzerine” başlıklı bir yazı kaleme alıp yarın öbür gün aklı başına geldiğinde ‘ben demiştim! Otur ağla şimdi!’ demeyi düşünüyorum.

“Ben demiştim” demek her zaman çok keyiflidir. Ego şişer. Bir dosta söylemek, sorumluluğunuzu zamanında yerine getirmiş olmanın keyfini de yansıtır. İçinde hüzün de barındırır çünkü bir yandan da adam yerine konmadığınızın göstergesidir.

----------------------------------



Artık yeni insanlarla tanışamıyorum. Yazışamıyorum. Konuşamıyorum. İyice vurdumduymaz, umursamaz biri olup çıktım. Bu durum çoğu zaman başkalarının gözünde beni kaba, nezaketten nasibini almamış biri, öküzün teki yapıyor. Yoksa öküzün teki yapmıyor da, öyle mi görünüyorum diğer insanların nezdinde? Al işte, olduğun gibi görünmekle, göründüğün gibi olmak probleminin bir türevi bu. Öküz isem öküz gibi davranmak, değilsem adam gibi olmak zorundayım. Lakin öküz olmadığı halde öküzmüş gibi davranmanın “Don’t Talk To Strangers” isimli tavsiyeler manzumesine uygun olduğunu biliyorum.

----------------------------------





Yalan. Aslında hiçbir şey bilmiyorum ben.

25 Kasım 2008 Salı

Hamlet'ten Gına Gelmesi Üzerine...

Horatio, kendisini iyi hissetmeyen ve “yüreğimde bir sıkıntı, bir didişme var dostum” diye mırıldanan Hamlet’e “isterseniz gidip Laertes ile yapacağınız müsabakaya rahatsızlığınız nedeniyle katılamayacağınızı söyleyeyim” teklifinde bulununca, Hamlet parlar bir anda:

“Katiyen olmaz; biz kehaneti reddederiz, bir serçenin düşüşü bile ilahi takdire göredir. Takdir bugüne ise, yarına değildir; yarına değilse, bugünedir; bugüne değilse bile yarın gerçekleşecektir; hazır olmaktır tüm gereken. İnsan hiçbir şeyi yanında götüremediğine göre, zamansız gitse ne çıkar? Bırak olsun, ne olacaksa.” [5:2’den]

Bugün telefonda onun bunun dedikodusunu yaparken, annecim birisi için “Allah ihmal etmez, imhal (zaman tanımak, mehil vermek) eder.” dedi. Aklıma doğrudan Hamlet’in serçesi düştü o cümleyi duyunca. Gün içerisinde de Fortunata’nın omletli Hamlet yazısına denk gelince bu kadarı fazla dedim kendime.

Martin Lings’in dediği gibi Shakespeare, Dante’nin kurduğu dünyada, ortaçağda yaşıyordu. Bizlerse Descartes ile startı verilen, Rousseau ile şekillenip Hegel-Scopi-Nietzsche üçlüsünün tamamladığı, öncekinden çok başka, yeni bir evrende doğup büyüdük. Materyalizmin dibine vurduğumuz/vurulduğumuz bu modernist çağın insanları olarak bizler yukarıdaki kısacık tiradı tam ve hakkını verir şekilde anlayamıyoruz. ‘Anlıyorum lan ben, kendine bak, sensin o salak’ diyecek kişilere önce özür sonra da takdirlerimi sunayım.



Bizler mutlu olmak için değil, galip gelmek için yaşıyoruz.

Huzura ermek için değil, herkese karşı verdiğimiz üstünlük savaşını kazanmak için çalışıyoruz.

‘Canavar büyümezse ölür’ sözü, bize öğretilen rehber prensibimiz.

Maddi güç, yegane kriter.

Geçen hafta perşembe günü, bir sebepten ötürü sinirlerim allak bullak bir halde, patlamaya hazır bomba veya kopmasına az kalmış fırtına gibi hissediyordum, doğruca eve gelip votka şişesini başıma dikme ihtiyacıyla bir taksiye attım kendimi. Atmış yaşlarında, tombalak yüzlü, cascavlak bir şoföre denk geldim. Dikiz aynasından bana bakıp “oğlum hasta mısın, yoksa çok mu yorgunsun?” diye sordu henüz elli metre gitmeden. Zorlukla cevap verdim, “Pek iyi değilim abi, başım ağrıyor.”

Aradan birkaç dakika geçince, evvelki gibi babacan ve sıcak bir sesle, gülümseyerek sordu:

“Oğlum üzerinde bozuk para vardır di mi? Vallahi tek bir kuruşum yok, hepsini hanıma bırakıp çıktım.”

“Hallederiz abi, bende yoksa bile sigara alırım bir yerden, bozarım.”

Bunu dedikten sonra bir an düşüncelerim dağıldı: Adamın cebinde tek kuruş yok, tüm parasını evine bırakıp işe çıkmış… Müşteri çıkmasa su alacak parası yok, karnı acıksa simit bile vermezler buna diye düşündüm.

“Abi, bir kuruşu olmadan nasıl çıkar insan sokağa ya?”

“Kısmet oğlum, senin bu arabaya bineceğin benim kısmetimde yazılıydı. Ben teslim olup çıkarım işe, Allah kerim. O çalışana rızık verir. Vermzse de kendi bilir”

Sustum. Yolda önümüze çıkan, yanımızdan geçen birkaç trafik canavarı hakkında gülerek yaptığı yorumlara karşılık verecek gücüm de yoktu zaten. Eve yaklaşırken dudaklarımı araladım gene:

“Abi, ışıklardan sola döneceğim ama o caddeye girdikten yirmi metre sonra ineceğim. Eğer buradan düz devam etmek istersen seni ters yola sokmayayım, yirmi metre yürürüm ben.”

“Benim için fark etmez, sen nereye dersen oraya. Senin götüreceğin yerde trafik sıkışır belki ama bu caddede düz devam edecek olsam bir kaza da gelebilir başıma. Ha, kaza yapsam da elden bir şey gelmez, hayır da şer de Allahtan. Bizim içimiz rahat olsun yeter.”

Yuh dedim içimden. O berbat halimde, alt üst olmuş vaziyette taksiye binerken ben, aklımın duvarlarında ve kalbimdeki derin boşlukta tüm şiddetiyle yankılanan haykırışlara adam Hamlet’çe cevap veriyordu kendi tarzında. İçimde kabaran bir isyan vardı, “Neden oldu?! Nasıl bu hale geldi?! Böyle olmamalıydı!” diyordu sesler o sırada.

Bu adam hayatı boyunca Hamlet’i izlememiş, okumamıştır. Muhtemelen omlet onun için çok daha fazla şey ifade etmektedir.

Güler yüzle aldı uzattığım parayı. Güler yüzle gitti. Kayboldu gözden.

Bizim dünyamız, insana ve bireysel akıla odaklı, sınırları insanca kavranılabilir olduğu kadar sadece insanla sınırlandırılmış bir dünya.

Hamlet bunların yanında bir üst-akıla da inanıyordu.

Cebinde bir kuruş para olmadığını gayet mütevâzı bir şekilde söyleyip kakara kikiri yapan, hayatım boyunca bana “oğlum” diye hitap eden ilk taksi şoförü de öyle.

Hamlet’in tiradını hakkıyla anlayamadığımı söyledim az evvel. İnançlı biriyim, okuyunca, üzerinde biraz düşününce “hmmm, evet, haklı” diyorum belki. Ama durumum sanki İsa’nın sözlerini pekiştirir nitelikte:

14- Yeşaya'nın şu peygamberlik sözü onların bu durumunda gerçekleşmiş oluyor:

`Duyacak, duyacak, ama hiç anlamayacaksınız,

bakacak, bakacak, ama hiç görmeyeceksiniz!

15- Çünkü bu halkın yüreği duygusuzlaştı,

kulakları ağır işitir oldu.

Gözlerini de kapadılar.

Öyle ki, gözleri görmesin,

kulakları işitmesin, yürekleri anlamasın

ve bana dönmesinler.

Dönselerdi, onları iyileştirirdim.'

(Matta, 13. Bölümden)



Bir votka mutsuz etmiyor... O da sarhoş etmiyor...

21 Kasım 2008 Cuma

Alper'e...





“Unutma ki kelebekler de bir böcek türü” diye gülümsedi adam. Hemen her erkek çocuğun bir dönemde yaşayıp geride bıraktığı psikopat zamanlarında denediği tecrübeleri anımsadı bunları söylerken. Karınca yuvaları üzerine kolonya döküp kibrit çakarak yanmalarını seyrettiği, cama sıkıştırdığı sinekleri elinde uygun açıyı ayarlayıp tuttuğu büyüteçle canlı canlı kavurmaya çalıştığı, sokak kedilerine atmak için cebinde taşla dolaştığı yaşlarda, bir gün yakaladığı bir kelebeğin kanatlarını koparmış ve kanatsız kalan kelebek gövdesinin iğrenç bir böcekten başka bir şey olmadığını şaşkınlıkla görmüştü. Böceklerden ödü patlardı zaten, elinden fırlatıp atmıştı hemen, bir böceği elinde tutuyor olma düşüncesi tüylerini ürpermişti. O günden sonra da kelebekleri diğer insanlar gibi göremiyordu işte, “ay ne güzel”, “şu renklere bak” şeklinde güzellemeler” geveleyen yakınlarına veya “gazetedeki resmi gördün mü, kanatları üzerinde Allah yazıyormuş kelebeğin” gibi duyduğu şeylere “böcek ulan o, böcek işte, abartmayın” diye karşılık verirdi içinden. Kelebekler, renkli kanatlar giyinip süslenmiş kokoş karafatmalardan farksızdı onun için.



“İnsanlar kelebekler gibidir derken bu dediğini kastetmediğimi sen de biliyorsun” diye karşılık verdi diğeri. “Biraz daha açayım o zaman: Bir tırtıl olarak doğarız, tırtıl iken sadece karnımızı doyurup günümüzü kurtarmaktır derdimiz, biraz tombullaşır, etimiz canımız yerine gelince kişiliğimizin olgunlaşma sürecine gelir sıra: İçe kapanır, kendimize bir koza örmeye başlarız; eğitim, öğrenim, terbiye, yargılar, şartlanmalar, estetik kavramlar, fobiler, kısaca hayatımıza dair ne varsa o koza içinde, gençliğimiz süresince şekillenir, yapılanır. Derken bir gün koza açılır, ve ortaya bir kelebek çıkar. İnsan oluruz.”



“Sürünen yavrucuk minnacık ufacık bir böcekçikken, uçan tombul kocamaaan bir böcek oluyor yani insanlar…”



“Taktın böceğe. O açıdan baktığında Gregor Samsa’nın hayata ve kendisine yabancılaşmasıyla temellenen böcekleşme prosesine atıfta bulunabilirsin en fazla. Ama benim vurgulamaya çalıştığım o değil. Kişisel evrim üzerinde duruyorum ben, yaşamımızın basit id olgusu üzerine kurulmuş ilk dönemlerinin ardından gösterdiği gelişim ve nihayetinde ortaya çıkan 'kendi'miz üzerine konuşuyorum. Diğer bir değişle binanın kaba inşaatının çocukluk ve gençlik dönemlerinde tamamlandığını, olgunlaşma sürecinde iç dekorasyonla birlikte artık o binanın aldığı şekli anlatmaya çalışıyorum, belki bir saray çıkacak ortaya, belki bir hapishane, okul veya sinema salonu. Onu bilemezsin en baştan, zaten hayat dediğin öylesine ilginç bir kişilik mimarisi ki, proje yok, plan yok başlangıçta, ilk kazmayı vurduktan sonra artık inşaatın nasıl biçimleneceği içinde bulunduğun koşullara, sürece ve o süreçte yaşananlara bağlı.”



“Psikolojinin ve hatta psikanalizmin eline düşmüşsün sen. Üstelik çok olumlusun, böyle bir inşaat süreci yok aslında, örneklemen kendi içerisinde tutarlı gözükse de hayat dediğin şey böyle değildir bence. Böceklerin kelebek olduğundan bahsettin, bense kelebeklerin her zaman böcek olduğunu düşünüyorum; yaklaşımlarımızdaki farklılık zaten bizi ayırıyor.”



“İster tavuk yumurtadan çıkıyor de, istersen yumurta tavuktan, hiç farketmez. Demagoji tahtına kurularak sözlerimi evirip çevirdiğini inkâr etmeyeceksin değil mi? Sen simsiyah güneş gözlüklerinden bakıyorsun dünyaya, bu nedenle karamsarsın sürekli. Unutma ki görmek isteyenler için yeterince ışık, istemeyenler için de yeterince karanlık vardır. Yaklaşım farkı dediğin, aslında senin nereye baktığınla ilgili.”





“Elbette öyle, yalnız biz karamsarlar senin gibi pozitif enerji yayan kişileri hem alay edilesi buluruz, hem de şaşırırız: Beyaz bir kağıtta bulunan küçük kahve lekesini görünce o kağıdı yazışmada kullanmak istemezsin, onun yerine temiz kağıt alırsın koçandan; sen de böyle davranıyorsundur eminim. Bununla beraber hayatta o kahve lekesini, yani gözüne girercesine çarpan çirkinleri veya olumsuzlukları görmezden gelip sayfanın beyazlarına odaklanmaya çalışıyorsunuz. Bir kağıdın bile temiz olanı öncelikliyken, hayata ve insanlara nasıl böyle olumlu bakabiliyor, temeli zayıf da olsa üzerinde böylesine düşüncelerle modeller ve örneklemeler geliştiriyorsunuz anlamakta güçlük çekiyorum.”



“Benimle alay etmen için konuşmuyorum seninle… Ayrıca argümanının tıkandığı nokta şu; kirli olduğunu düşündüğün bir kağıdı buruşturup yerine temizini alabilirsin ama hayatı buruşturmak nasıl olacak, ya da yenisini almak? Tek kullanımlık bir şeyden bahsediyoruz, sarf malzemesinden değil. Yoksa kağıtta kahve lekesi olduğu için onu çöpe atıp başka kağıt olmadığı için yazmaktan vazgeçmek daha mı uygun senin için? Belki de Pol Pot gibi ülkesinde kağıt kullanımı yasaklayan, kağıt bulundurmayı bile suç sayan bir düşünce sana sempatik geliyordur.”



“O örneği Polyannacı yaklaşımların aslında ne kadar komik olduğunu vurgulamak için vermiştim, ama görüyorum ki laf ebeliğinde sen de iddialısın. O takdirde ismini andığın yüce şahsiyetten devam edeyim, Pol Pot, zaman kavramının bir kapitalist uydurmacası olduğunu söyleyip ülkesindeki saat bulundurmayı ve kullanmayı da yasaklamıştı.”



“Yani?”



“Zamanın tüketiciliğini ve bizi bir tırtıl gibi yiyip bitirmesini bile görmezden gelebilirsin eğer istediğinde. En büyük bağımsız değişkeni bile yok saymak mümkün. Sen insanı bir tırtıla, sonrasında kendisine koza ören bir yaratığa, en sonunda da o kozadan kanat takmış şekilde çıkan bir kelebeğe benzetmiştin. Hâlbuki aslında insandır o tırtılın yiyip bitirdiği yapraklar, kozanın duvarlarını oluşturan ipek ise hayatımızda verdiğimiz ürünler, kazançlarımız, başarılarımız, birikimimize tekabül eder, kısaca out-put olarak düşünebilirsin o ipekten yumağı… Zamanı gelince bir kelebek yırtar kozanın bir köşesini, kanat çırparak terk eder hapsolduğu o küçük hücreyi ve sonsuzluğa uçar… Sonsuzluğa, çünkü artık o noktada insan ölmüştür ve ruhu azâd olmuştur.”



“Valla bu örneklemeden nasıl olup da ölüm sonuca ulaştığını anlamadım. Kelebek haline gelebilmek için ölmenin gerekliliği… Kulağa çok tuhaf gelen bir şey söyledin. Daha doğrusu söylediğin aslında yeni bir şey değil. Hmmmmmmm… Biraz düşündüğümde, Descartes, Gazali, hatta eski çağ kavimlerinin çoğu benzer lafları gevelemişler ama ne bileyim, senin yaklaşımın can sıkıcı ölçüde karamsar, tırtılın kelebek haline dönüştüğü süreyi hayat olarak görmek… Ölüm de kelebek… Bana garip geldi… Ayrıca Pol Pot’un uygulamasıyla kurduğun korelasyonu da anlamadım.”



“Ne söylediğimi ben de bilmiyorum ki. Aynı cümleleri bir daha kurmayı beceremem zaten. Ama düşünce yapımı anladığını, en azından sana gösterebildiğimi düşünüyorum. Senin dediğin gibi geçirdiği evrimle mükemmelleşen bir hayat kavramı yok benim karşımda. En başta inşaat temsiline başvurmuştun, bense insanın kişilik ve yaşamına dair inşaatın çok daha geç başladığını söyleyebilirim. Sözünü ettiğin çocukluk, gençlik ve o süreçteki tüm “in-put”, aslında sadece malzeme temini nevinden ele alınabilir; demir, çimento, tuğla, kiremit gibi. Ayaklarımız yere bastığında, gözlerimiz açılıp artık bilincimiz uyandığında başlar o inşaat.”



“Peki ne zaman olur bu?”



“Ne zaman derken?”



“Yani, söz gelimi hangi yaşlarda?”



“Herkese göre değişir. Kimisinde 20’lerinde, kimisinde 30 veya 40’lı yaşlarında. Bilinçten ve kendini gerçekleştirme olgusundan bahsediyorum ben, daha doğrusu kendini gerçekleştirmeye attığı ilk adım ne zaman olursa. Bu açıdan bakıldığında 70 yaşında da olabilir bu. Ancak şunu söyleyebilirim, milat, ‘kelebekleşme misyonunu, yani ölümü idrak etmekle başlar.”



“Ölümü herkes her yaşta idrak eder ama. Bir çocuk da olsa, orta yaşlı bir adam da, ölüm dediğini kimse inkar edemez ki. Herkes, her insan bunun en büyük ve kesin realite olduğunun farkında.”



“Evet, ölüm olgusunun yadsınamaz gücüne kimse itaatsizlik edemiyor. Fakat insanlar ‘kendi” ölümlerine inanmıyorlar. Herkes ölebilir, herkes ölecek, bunu biliyorlar, ama ‘kendi’leri ölmeyecekmiş gibiler, öyle varsayıyoruz; bu ‘olası ama mümkün değil’ deyimi gibi bir şey, kişinin kendi kendisine tekrarlayarak ikna ettiği. Mezarlığın yanından geçerken ölümü düşünürüz ama o toprağın altına gireceğimizi aklımıza getirmeyiz, uzak tutarız.”



“Kısmen katılıyorum. Ama sürekli ölüm düşüncesiyle de yaşanamaz, o takdirde yaşamaktan zevk de alamazsın, hatta zevk almayı bırak, yaşayamazsın bile. Ne okumaya, ne yemek yemeye, ne sevmeye, ne öğrenmeye, ne para kazanmaya, ne sevilmeye, ne sevişmeye gerek görürsün o zaman, bunun da ne kadar hastalıklı bir durum olduğunun farkındasındır umarım. Farkında değilsen hastasındır zaten. İnsanı ‘Hayat süren bir ölü iken, ölüme uçarak canlanan bir ceset’ olarak ele almanın hiç kusura bakma ama sağlıklı ve kabul edilebilir bir yan yok.”



“Benim sözlerimden söylediğin sonuca varamazsın, manipülasyon seninkisi. ‘Kendini gerçekleştirme’ derken, bilinçten ve insanın ne olduğuna, ne olacağına, ne yapması gerektiğine dair uyanışından dem vurmuştum. Ölümsüz olmadığımızı biliyoruz ama

ölümsüzmüş gibi yaşamaya devam ediyoruz. Bir tür içe sindirememe durumu bu… Ölümsüz olmadığını samimi olarak düşünen insan, öleceğini ve o andan sonra var olmayacağını tam manasıyla anlamış, inanmış ve kabullenmiş demektir. Bu itiraf kişinin hayatını başkalaştırır.”



“Neresinden bakarsan bak, ölüm çok itici geliyor bana.”



“Sen de ölümsüz olduğuna inanmak istiyorsun çünkü. Doğrusu, kim istemez ki öyle olmayı.”



“Yalnız konu nasıl da dağıldı. Sürekli başka yerlere çekiyorsun, ben neden bahsediyordum en başta, sen nerelere çekiştirip uzattın öyle.”



“Hep Pol Pot yüzünden. Onu da sen soktun konuşmaya.”



“Ne çabuk sıyırdın kendini, yok zaman diye bir kavram yokmuş da, yok şöyle yok böyle. Kolundaki Casio bile yalanlıyor Pol Pot’u.”



“Pol Pot’un avukatı değilim ben, Allahın delisinden bana ne. Ama zaman kavramı çok tuhaftır aslında, söz gelimi izafiyet teorisinin penceresinden baktığımızda, zaman çok tuhaf bir olgu halini alır, sürekli değişir yok hıza, yok ortama göre. Daha da rahatsız edici ve tecrübe edilebilir bir misali rüya üzerine vereyim: Çoğu insana olmuştur bu, sabah uykundan kalkıp saate bakarsın ve biraz daha uyumak için gene yumarsın gözlerini. Bir rüyaya dalarsın o sırada, rüyanda gördüklerin aslında haftalara sığacak olaylardır, derken uyanır ve saate uzandığında sadece beş dakika uyumuş olduğunu görürsün. Zaman çok tuhaf bir kavram; ve hayatın bağımsız değişkeni, mihveri, sabiti olarak görülse de, son planda zaman öyle karmaşık ve belirsiz bir değişken ki biz insanlar onun karşısında Schrödinger’in Kedisine benzer bir haldeyiz. Zaman karşısında hem tükeniyoruz, hem onun sayesinde büyüyoruz. Üstelik rüya örneğinde olduğu gibi, kum saati hayatımızın kimi dönemlerinde tane tane damlar, bazı yaşlarımızda hiç geçmez, yavaş akıyor gibi gelir bize… Kimi zamansa debisi ölçülemeyecek bir hızla akıp gider. Özetleyeyim, zaman konusunda Pol Pot kesinlikle haklı değil ama haksız da sayılmaz diğer bir değişle.”



“Ooofff… Kafamı allak bullak ettikten sonra bir de kendince özetlemen yok mu, tam sinir bozucu adam oluyorsun öyle.”



“Bir bira daha içelim o zaman. Sinir bozucu adam yoktur, az bira vardır.”



“Olur ama bu defa otuzluk alayım ben.”



“Bana da yeter otuzluk.”



“Resmen başıma ağrı girdi ama önceki iki biradan mı yoksa konuştuklarımızdan mı bilmiyorum.”



“Bir şey konuşmadık ki, laf salatası gibiydi hepsi. Hem konuştuklarımız da dış ile ilgiliydi, , yani bâtın her zaman daha karmaşıktır. Bunca muhabbet hep gözlem ve veriler üzerine muhakememiz hakkında sarf edilen kelimelerin uzun uzadıya uzatılmış halinden başka bir şey değil aslına bakarsan. Ama İçerisi… Ahh… İçerde sürekli bir savaş hali yaşar insan, zalimce bir psiko-sado-mazoşizm. Bazen ateşkes olur, esir mübadelesine başvurulduğu da olur. Gene de hiçbir vakit taraflar arasında sınırlar resmen çizilmez, adı konmamış barışa da zaten barış denmez. Savaş sürer.”



“Formundasın gene anlaşılan. Ayrıca istediğim konulara geliyoruz... İnsanın kendisiyle mücadelesi hakkında peygamber’in harp meydanından dönerken sarf ettiği ‘küçük cihat geride kaldı, şimdi büyük cihadımız başlıyor’ sözünü hatırıma getiririm ben.”



“Yok be, çenem düştü o kadar. Benimse fi tarihinde okuduğum Mahabharata’da Arjuna ve Krişna arasında geçen bir diyalog gelir aklıma. Hani Krişna, Arjuna’ya savaş ve barış arasında bir seçiminin olmayacağını söyler, Arjuna neyi seçeceğini sorunca da Savaşı ya da bir başka savaşı seçeceği şeklinde cevap verir. Arjuna bu savaşın nerede olacağını merak eder, savaş alanında mı, yoksa kalbinin derinliklerinde mi… Krişna ikisinin arasında bir fark görmediğini fısıldar.”



“Valla savaş filan çoğuna uğramıyor, lay lay lom o kadar çok insan var ki etrafta gördüğüm, bu dediğinden mustarip olanlar azınlıkta ve hepsi de bunalım tipler zaten.”



“Bunalım tipler olmalarını az evvel sözünü ettiğimiz kelebekleşme süreci olarak niteleyebilir miyiz sence?”



“Eğer öyleyse kelebek filan lazım değil bence.”



“Durdurabiliyorsan durdur o zaman bu süreci kendince. Çok merak ediyorum becerebilecek misin, ayrıca bana da söylersin hem nasıl yaptığını.”



“Göreceğiz. Kelebekleşmekten değil, bilinçten söz ettiğimi de hatırlatayım. Ama şunu gözden kaçırma, herkesin savaşı farklı. Nasıl altı milyar insan varsa, altı milyar farklı tutku, zaaf, haz, mutluluk, acı, neşe, huzur, nefret, korku, sevgi var, her insanın duygusu ve duyuşu biricik, o kimseye özgü. Bana iyi gelen sana zararlı olabilir, benim kaçındığım da sana ilaçtır belki. Bütün yollar Roma’ya çıksa da altı milyar farklı yoldan bahsediyorum, mücadelemiz kendi yolumuzu kat edip ardından bilince ulaşmak, değil mi?”



“Haklısın. Bazen sen de haklı olabiliyorsun.”



“O zaman şu fıstıkları uzat. Senden aferin almak cennete girmek gibi bir şey.”



“Haksızlık ediyorsun ama.”



“Şeytan azapta gerek valla, seni böyle kıstırınca acaip mutlu oluyorum, öyle böyle değil.”



“O zaman fıstıkları al, mutluluğu ver bana.”



“Sen mutlu olamazsın ki. Senin kelebek üzerine konuşacağım biraz... Bunca zamandır tanıyorum, anlık neşelerin veya bazı dönemler yaşadığın dalgalanmaların dışında sürekli olumsuz bir sabitin var senin. Sanki yasaklamışsın kendine mutlu olmayı, mutluymuş gibi davranabiliyorsun, insanları kandırmakta da üzerine yok seni öyle zannetmeleri için, ama az evvel dediğin iç savaş sürekli kaynıyor derinliklerinde. Üstelik daha kötüye gidiyor, gözlemlediğim için söylüyorum bunu. Boks ringindesin ve dövüşürken sürekli yumruk alıyorsun, kazanmak için de bir çaban yok. Yetmezmiş gibi, bazen kendine yumruk attığın veya karşındakini saha daha da oturaklı kroşeler indirsin diye tahrik ediyor gibisin. Mutluluğu kendisine yasaklamış, seni uzaktan gören, az tanıyan kişilerin sıkıcı ve uyuz dediği biri olduğunu söylersem benden nefret eder misin?”



“Fıstıklar sende doping etkisi yarattı anlaşılan, şimdi de sen vurmaya başladın bana. Senden nefret etmem tabii ki, ama katılmamı bekleme bu sözlerine. Gün be gün içime kapandığım doğru, kendimi yinelemekten yenilemeye fırsatım olmuyor, gene de sıkıcı olmayı istemezdim. Sadece zor bir dönem içindeyim, Roma’ya giden yolda yürürken bir tünele girdim ve karanlık olmasının yanı sıra çukur ve kasislerle dolu bozuk bir yüzeyde adımlamak haliyle tökezlemeyi de beraberinde getiriyor. Düşüp kalkıyorum işte, ama o tünelin bir ucu olmalı değil mi?”



“Ne de güzel anlatıyorsun, retoriğine diyecek yok ama şimdi iğneleme sırası bana geçtiğine göre devam edeyim ben. İçinden girdiğin o koca oyuğun bir tünel olduğu nereden çıkarıyorsun? Sen de pek ala farkındasın, tünel görünümlü bir mağara da olabilir seni davet eden. Nereye gittiğini biliyorsun ama nerede gittiğin, nereden gittiğin gibi yanılsama riski bol bir hal içindesin.”



“Yol örneği verdim ya, yakaladın ümüğümden, duvarlara vurmaya başladın beni. Evet, hiçbir konuda hiçbir şeyden emin olamayız. Bu konuşmada zamandan bahsettik, Schrodinger’in Kedisini bile taciz ettik sırf bu belirsizlikleri ifade etmek için. Elbette gittiğimiz yolun doğru olduğu konusunda derinden derine şüphelerimiz olur, olmalı da. Ama bu benim yolum, senin yolun. Tökezleyerek, düşe kalka da olsa, yürüyoruz Bütün yolların çıktığı Roma’ya…”



“Kızma ama yürümek değil bu, basbayağı sürünüyorsun sen. Ayağa kalkmak çok mu zor? Bu kadar ısrar etmesem bu akşam gene görüşmeyecektik, daha öncekiler gibi bahaneler uydurup sallayacaktın. Yalan mı?”



“Hangisi? Süründüğüm mü, yoksa seni sallayacağım mı?”



“Kaçamak cevap verme, bıdır bıdır konuşuyorsun ama sözün ucu sana yöneldiğinde çenen tutuluyor ya… İkisi de doğru değil mi?”



“Evet. Öyle. Yani.”



“O zaman konuş. Fıstıkları da uzat bana.”



“Ne anlatayım?”



“Ne oldu sana… Neyin var? Koptun gittin, uzaklaştın ve kayboldun… Neler oluyor? Çukurdur, kasistir, ayak burkulmasıdır, lif kopmasıdır, her ne haltsa, toparlanamadığın bir süreçte debeleniyorsun… Kendini kapatıp kapıları kilitledin, etrafını surlarla çevirdin, bir de hendekler kazdın. Oğlum manyak mısın sen? Derdin ne, tecavüze mi uğradın, adam mı öldürdün, uyuşturucu mu kullanıyorsun, kumarda büyük bir para mı kaybettin… Kime küstün, kimden kaçıyorsun… Millet bana soruyor arkadaşınım diye, onların merakını gidermek umurumda değil ama ben endişe ediyorum artık, bana bile cüzamlı muamelesi yapmandan artık kırılmaya başladım açıkçası. İyi değilsin onu anladım, üstelik suratın bile değişmiş; dayak yemiş gibisin, gözlerinin altı da bu kadar şiş değildi. Dostunsam bana karşı sorumluluğun var. Biliyorum, insan bazen en yakınındaki kişiden bile uzak durmak ister, ama yetmedi mi sana bunca mesafe ve yalnızlık? Anlat hadi… Lütfen, bekliyorum.”



“Manyak manyak şeyler düşünme… Anlatacak bir şey yok ki… Anlatamıyorum… Olmuyor… Ben… Neyi anlatacağım ya… Offf yani, Vedalar’daki politeist din anlayışından Upanişadlar’daki tek tanrılı din olgusuna geçiş sürecinin Hindu mitolojisine izdüşümü hakkında konuşayım istersen. Onu beğenmezsen Osmanlı devletinin duraklama ve gerileme döneminde pozitif ilimlere karşı mesafeli duruşundan ötürü silah teknolojisindeki değişimi ve yenilenmeyi nasıl kaçırdığına dair örneklerle aydınlatabilirim seni, Shakespeare’in transandantalist yönü veya Tapınak Şövalyelerinden İskoç Masonluğuna kadar hristiyan inisiyatik örgütlerinden bahsederim.”



“I ıh.”



“NBA? Dostoyevski? Kara delikler? Hegel? Pornografi? Recep’in Malmö maçında kendi kalesine attığı gol?”



“Uyuzluk yapmasana, ne diyorsun sen ya… Dalga geçme benimle. Bekliyorum, gözlerin kapalıyken sayıkladıklarından gına geldi, gözünü aç ve bana gerçeği anlat…”



“Ortada somut bir şey yok, anlamıyor musun? Sebep-sonuç ilişkisi arıyorsun sen, bir sebep yok ki ondan dolayı bir şey olsun.”



“Olmayan ne peki?”



“Olmayan hiçbir şey yok.”



“Olan ne o zaman?”



“O da hiç.”



“Ulan gırtlağını sıkıp konuşturmak lazım seni. Bu sesin, bu suratın, bu yarı-ölü haline ne o halde?”



“Çok yalnızım.”



“Kendini yalnızlaştıran sensin. Benimle bile görüşmekten kaçınan, telefonlara bakmayan, sürekli saklanan ve kendisini yokluğa iten biri olarak, yalnızlığından şikayet etmen çelişki değil mi?”



“Çok yalnız, tümüyle kimsesiz olmama rağmen, bir o kadar da kimseyi istemiyorum. İnsan istemiyorum. Konuşmak istemiyorum. Paylaşmak istemiyorum. Anlatmak istemiyorum. Dinlemek istemiyorum. Herkesten, her şeyden bıktım be abi.”



“Hay Allahım ya… İç içe geçmiş iki daire misin, yoksa bölünmüş bir kişilik mi… Yalnız olduğundan şikayet edip kendisini yalnızlığa mahkum eden kişinin mutsuzluğu, zengin bir kilerin ortasında açlıktan ölen adam kadar absurd geliyor kulağa. Aç olduğunu söylüyorsun, kırılıyorsun, ama etrafın yiyecek doluyken elini dahi uzatmaya isteğin yok. Ölüyorsun be!”



“Gibi gibi…”







“Sözlerinde göze batan bir nankörlük var ama. Sevenin çok, ailen, ben dahil başka arkadaşların… İstediğin takdirde sevebilecek de bir dünya insan. Sense ne yapıyorsun? Bize sırtını dönüyorsun. Elindekinin değerini bilmediğin belli. Düpedüz nankörlük bu. Hani şey gibi: Çölde kendilerini Arz- Mev’ûda götüren Musa’nın peşine takılan İbranileri bilirsin; gökteki bir bulut onları gölgeleyerek takip eder, her gün cennet helvası ve incir iner semadan ve çölde bir güzel karınlarını doyururlar ya, sonrasında da Musa’ya çıkışırlar ‘biz soğan ve mercimek istiyoruz, hem bu sıcakta savaş mı olur, sen ve Rabbin gidin savaşın Filistinlilerle, biz oturuyoruz burada’ diye. Bu nankörlük aslında tipik bir özellik taşır; çölde gölgeleyen bulutun altında serin serin oturup ilahi gıdalarla beslenmeye devam eden ama bir yandan da mızmızlanan kocakarılar gibi davranıyorlardı onlar. Sen ise, gölgedesin ama gölgeleyen buluta ‘git başımdan’ diyorsun. Önüne gelen yemeğe burun kıvırıyor, tadına bakmıyorsun. Sonra da ‘yalnızım’ ayaklarına yatıp aynı çölde açlıktan ve sıcaktan geberen tuhaf bir adam halini alıyorsun. Atipik bir nankörlük. Hiçbir haklılık görmüyorum ben bunda.”



“Ne biçim laflar onlar. Çok üzerime geldin ya.”



“Tamam gebermek kelimesi fazla oldu, ölüyorsun diyeyim.”



“Anlatamadığımı biliyorum… Çok tuhaf, kendi hakkımda neden bu kadar beceriksizim, ifade edemiyorum halimi.”



“Cesaretin yok belki.”



“Özeleştiri konusunda benden daha cesur ve dürüst biri olamaz diye düşünürüm hep. Benim gibi kendisine acı verecek kadar sert ve müsamahasız davranan çok insan yoktur herhalde. İçimdeki savcı çok zalim, sürekli sorguluyor ve hep ağır cezalar istiyor benim için. Bu açıdan korkaklık denemez belki. Denmemeli.”



“Kendine karşı cesur olabilirsin… O başka bir şey ve aslında iyidir özeleştiri, sadece sen dozunu kaçırıyorsun bunun. Benim bahsettiğim ise başka; sen ötekilerin bilmesinden korkuyorsun. Ne halde olduğun anlaşılmasın istiyorsun zannımca. Bilmemeliler, bilirlerse sanki aleyhinde kullanacaklarmış gibi düşünüyor olabilir misin?”



“Belki. Hem başkasına neden anlatılsın böyle şeyler? Kime ne? Kim ne yapabilir ki? İlgilenen veya ilgileniyormuş gibi görünen kişi, bir dakika sonra unutur başkasının derdini. Mesele ‘canım benim, kıyamam sana’ dilenciliği değil ki. Çok da umurumda sanki. Yalandan meraklar, sahte ilgiler, komik şefkat gösterileri. İnanır mısın, sana bile neden anlattığımı sorguluyorum şu an.”



“Öteden beri bildiğim bir depresif havan var. Bazen çok güzel oluyorsun, karanlığın içinden çıkıp öyle canlı birine dönüşüyorsun ki, neşen ve alaycı tavırların beni sinir bile ediyor. Ama olsun, Her kelimede saldırgan ve ara sıra kırıcı bile davransan, hep aktif ve keyifli biri oluveriyorsun. Sonra gene dibe battığın zamanları izliyoruz, somurtkan, bunalım bir adam çıkıyor senden. Doğrusu alışığım bu gel-gitlerine. Ama şimdilerde, hatta neredeyse altı aydır farklılık var sende: Eskiden neşe arası karanlık biri iken, şimdi karanlık arası neşeli bir adam haline dönüştün. Oprichnina’sı vardı ya Korkunç İvan’ın, zamanla Zemşçina’yı geçmişti, tam öyle işte, kendi içinde seni arada bir ele geçiren ve dehşet rejimi uygulayan despot bir yapı vardı, ama artık hâkimiyeti tam olarak ele geçirmiş de sana nefes alacak yer bırakmamış gibi. Kötüye gidiyorsun…”



“Onu bırak da, sen Oprichnina’yı nereden biliyorsun ya?”



“Sen anlatmıştın ya.”



“Hmm, tamam. Adam yirmi senede koca memleketi kuruttu… Novgorod şehrine ceza verdiğini biliyorsun değil mi? Herif insanlara ceza vermekten sıkılmış, tüm bir kente ceza kesip o şehrin insanları sürmüş, binaları yıkmış. Hatta kendisine takılan ‘Korkunç’ sıfatı Rusçada ‘Grozni’ demek, yani, Çeçenistan’ın Başkenti Grozni.”



“Bana ne bunlardan ya. Hem ayrıca sana ne. Konuyu saptırmak için yapmadığın şaklabanlık, geyik, fuzuli bilgi kalmıyor. Bana anlatmanı istediğim, kendin. Adam gibi konuş ve neler olduğunu söyle bana.”



“Peki… Bir hikaye vardır, bir prens çocukken kaçırılır ve yabani, basit insanların arasında büyütülür. Yaşı gelip adam olduğunda kendisini de içinde var olduğu o yabani insanlardan biri gibi düşünür, öyle yaşar, davranır. Derken bir gün bir Brahma çıkagelir ve o adama sıradan biri değil, aslında bir prens olduğunu anlatır. Adam bundan sonra bir prens gibi sürer hayatını, asil ve olgun davranmaya başlar. Bu öykünün teması ruhumuzun aslında soylu bir tabiatta yaratıldığı, ama içinde bulunduğu ortama göre renk değiştirip şekillendiği, kirlendiği veya kötü kıyafetler giydiğine atıfta bulunuyor. Bense, bu yaşıma kadar, tabi hikâyeye adapte ederek söylüyorum, prens olduğu gerçeğinin hep farkında, ama soylu karakterini yok sayıp kötü, çirkin, mide bulandırıcı bir hayat yaşadım. Ama artık Hacer-ül Esved gibi karardığımı görüyorum. Hikayedeki prens, prens olduğunun farkında olmadığı için yabani bir hayat sürerken, ben adım adım ve bilinçli olarak adi bir adama dönüştürdüm kendimi… Üstelik ellerimle yaptım bunu, bizzat kirlettim, bozdum. Kimyam bozuldu. Moleküler yapım değişti sanki. Nasıl bir hayatım olduğunu biliyorsun. Neler yaşadığımı da.”









“Senin gibi, benim gibi, bizler gibi yaşayan, haltlar karıştıran öyle çok kişi var ki. Sen the one and only değilsin. Neden yargılıyorsun kendini böyle acımasızca?”



“Bu yaşıma kadar, bunca zaman, hep insanlarla oynadım. Tanrının bende eksik bıraktığı şeylerin yanında verdiği, fazla fazla bahşettiği nimetler var; insanları etkileyebiliyorum, her kimin neye ihtiyacı varsa, ne konuşmaya, ne dinlemeye, kendisine nasıl yaklaşılmasına ihtiyaç duyuyorsa, tam da gerektiği gibi davranabiliyorum. Tanımadığım kimselerle beş on dakika içinde istediğim gibi kaynaşabilirim, güven ve samimiyet telkin ederim. Kimisi parasıyla, maddi gücüyle etkiler, bir başkası fiziğiyle ve bakışlarıyla. Benim yarattığım etki, nasıl bir enerji yaydığımı bilmiyorum ama doğrudan ruhlarına hitap ediyorum, fi tarihinde Cem yazmıştı lise yıllığıma, ‘aslını belli etmeyen bir bukalemunsun’ diye, ki o vakitlerde bile varmış demek ilk belirtiler, sonraki dönemlerde ise çıraklığı aşıp 33. derecede üstâd seviyesine erdim.”



“Devam et…”



“Bu yetisini kötüye kullanan bir adam düşün şimdi… Bir tür ruh hacker’i gibi, sisteme giren, canı isterse hesabı, yani karşısındakini boşaltan, canı isterse bir kenara Kilroy was here notunu düşüp ayrılan, sonrasında karşısındakinin zayıf noktasını keyfince kullanan… Oynadım durdum hep. Görünürde bir problemi olmayan kişileri bile sorunları olduğuna inandırıp sonra da sahte doktor moduna girerek tedaviye başladım. Benim eğlencem insanlardı.”



“İnsanlar dediğin aslında kadınlar, değil mi?”



“Aslında dairenin çapını genelleştirilebilirsin ama evet, şu an sözünü ettiğim kadınlar.”



“Gazozlarına ilaç atmadığını biliyorum.”



“Atmadım. İşin tuhafı onlara bir doktor gibi göründüm ama ilaç olduğumu hiç iddia etmedim. Doktordum, dertlerini, hastalıklarını anlıyordum. Onlar anlatmaya başladıklarında gerisini ben tamamlıyordum. Teşhis etmekteki becerimi görüp şaşırıyorlardı. Sonra… Kendiliklerinden ilaç beklentisine giriyorlardı. Bense dediğim gibi, ilaç olmadığıma da ifade ediyordum.”



“Bu şekilde doktorculuk oynuyordunuz yani.”



“Evet, öyle de denebilir.”



“İyi karı götürdün ama, şaka maka hiç boş durmuyordun sen.”



“Böyle düşünme… Hoş değil... Çok iyi insanlar, değerli kişiler de vardı, beş para etmeyen düşük karakterliler de. Aynı kefeye koyulamaz bunlar. Melekler de, şeytanlar da hasta olabiliyordu, doktorun görevi iyileştirmektir önüne kim hasta olarak gelirse.”



“Ama şimdi onları iyileştirmediğini söyledin.”



“Kendimle çeliştiğimi düşünüyorsun ki haklısın, ahlaklı, Hipokrat yeminine sadık bir hekim olduğumu iddia edemem.”



“Artık vicdan azabı mı çekiyorsun?”



“Tam olarak değil. Vicdan azabı başka bir şey… O, her hastadan, yani kadından sonra, içkiyi bırakmak için yemin eden alkoliğin verdiği sözdür kendisine. Ardından gene başlar. Şimdiki halim ise bambaşka.”



“Dinliyorum o zaman.”



Koku’daki Jean Baptiste Grenouille’ü hatırlar mısın? İnanılmaz bir koku yeteneği vardı, herkesin, her şeyin, her nesnenin kokusunu mükemmel bir şekilde alabiliyordu. Duyulamayan, fark edilemeyen en küçük kokuları… Onları birbirine karıştırıp en büyüleyici parfümleri yaratmakta üzerine yoktu, yaptığı terkipler insanları şaşkına çeviriyordu.”



“Evet?”



“Bir gün bir şeyin farkına vardı, ve işte o zaman tüm hayatı değişti. Kendi kokusu yoktu. Zaten manyağın önde gideniydi, ama bu gerçeği anlamak, yani kokusunun olmadığı idrak etmek… Onu alt üst etmişti. Romanın devamını anımsarsın, bir dağa çıkar, mağaralarda, böcek ve ot yiyerek uzun zaman tüm insanlardan ayrı bir hayat sürer… İşte, biraz ona benzetebilirim durumumu. Bir kokumun olmadığını anladım. Aslında tüm sır burada gizli…”



“Bir dakika. Özdeşleştirdiğin roman kahramanı ile senin durumun arasında uyumsuzluklar var. Kokusunun olmadığını öğrenince dağa kaçıp orada geçirdiği senelerin ardından kokmak istediği gibi bir parfüm yaratmak üzere insanların arasına dönüyordu Grenouille, genç kızlardan seçtiği kurbanları öldürüp saç diplerini filan kesiyordu. Sense bu noktada onun dağa kaçmış halini canlandırıyorsun, ne zaman ve ne için döneceksin?”



“Bire bir karşılayan bir örneklemede bulunmadım. Grenouille değilim. Ben kokumun olmadığını fark ettikten sonra, yani, başkalarının yaşadığı sıkıntılara ev sahipliği yapan ruhları gibi bir ruhum olmadığını anladıktan sonra, şoka girdim. Sürekli kendimi onlarla beslediğimi sanırken, ansızın besleyebilecek bir şeyim olmadığını gördüm ben. Ciğerin yoksa nefes de alamazsın… Ben midesi olmayan, ama kadınları, daha doğrusu onların egolarını yemek suretiyle beslenen bir adamdan başka bir şey değildim dostum. Karnım şiştikçe anladım ki, hazmedemiyorum. Gözüm aç, iştahım hep had safhadaydı, ama sadece çiğneme ve tad hazzını almak için yedim bunca zaman. Ama midemde hepsi… Onlar yenildikleriyle kaldılar, ben de sindirememekle…"



“Av- Avcı ikilemi yer değiştirdi yani.”



“Tam olarak öyle değil. Her iki taraf da avlanmak istiyordu, ama biri avlayabilir sonuçta. Ruha hitap ettiğin müddetçe muhatabını daima avlarsın. Fakat, müşkül şu, avladığın ruh senin bir parçan olur. Melekler hüzne, şeytanlar nefrete dönüşür ve ruhunun yapı taşlarını oluşturur. Ne var ki o ruh artık senin ruhun değildir, az evvel anlattığım hikâyedeki prens, basit, adi bir adam haline dönüşür. İşin acı kısmı, aslında bir prens olduğunun bilincindedir.”



“Farkında mısın, hayatın boyunca insanlarla oynayan, dilediği gibi çekip çeviren, o muti-function yanın, şu an sana saldırıyor, sen kendine karşı savaşıyorsun.”



“Biliyorum.”



“Bu savaşı kazanamazsın. Sanki ‘sen’ ve ‘kendin’ iki taraf olmuşsunuz, birbirinize öldüresiye saldırıyorsunuz.”



“İçimdeki savcının merhametsiz olduğunu söylemiştim ya az evvel. Talep ettiği ceza, idam.”

“Saçma sapan konuşma abi ya.”



“Dile getirildiği kadar saçma değil. ‘Yaşanmaz bir hayat’ cümlesi, lafzi olarak bakıldığında o hayatın yaşanamayacağını vurgular. Artık kaçıyorum insanlardan, biliyorsuni görüyorsun. Uzak duruyorum. Hani derenin kıyısında duran bir akrep karşıya geçmek ister, ama köprü yoktur, derken bir kaplumbağa gelir o tarafa, akrep gider ve karşıya yüzecekse onu da sırtına almasını rica eder. Kaplumbağa tereddüt geçirir, ya beni zehirlerse diye. Akrep ise bunu yapmayacağını çünkü o takdirde kendisinin de boğulacağı cevabını vererek ikna eder kaplumbağayı. Ama derenin ortasında cart diye sokar kaplumbağayı. Kaplumbağa hani beni sokmayacaktın, şimdi ikimiz de öleceğiz diyince, akrep ‘ne yapayım, akrepliğim tuttu’ diye yanıt verir. Sana çok salakça gelebilir, ama ben artık kendimden de korkuyorum. Artık, yani bir süredir kimseyi zehirlememek için yaklaşmıyorum, olabildiğinde uzak duruyorum. Bana yaklaşanlardan ben kaçıyorum. Onlar akılları sıra ya kendilerinden hoşlanmadığımı, ya beğenmediğimi, sığ, aptal, çirkin veya konuşulmaz bulduğumu, ya da farklı beklentilerim olduğunu düşünüp bana tavır alıyorlar sonra; varsın olsun. Ben aslında uzak durarak onları kendimden koruduğumu düşünüyorum dostum.”



“Ama bu şekilde kendini zehirliyorsun. Kendi kendini sokuyorsun.”



“Evet. Galiba… Akreplikten sıyrılamadığıma göre, bu formdan kurtulamadığımı görüp artık kimsenin canını yakmak istemiyorum… Olan bana oluyor çünkü bu defa da inanılmaz yalnız hissediyorum kendimi. Aynı anda hep yalnızlıktan bu kadar mutsuz, hem de yalnız olmaktan dolayı rahat kaç kişi var bilemiyorum…”



“Psikolojik yardım almalısın… Daha önce de dedim sana…”



“Xanax, ciplarex, lustral filan alıp uyuşayım mı yani? Peki uyanınca ne olacak? Sana anlattıklarımın onda birini anlatamam yabancı bir adama… Hiç birine zerrece güvenmiyorum…”



“E ne olacak o zaman? Oğlum eriyorsun sen. Bitmiş bir haldesin. Böyle süremez. Sürdüremezsin… Destek almalısın bir yerden. ‘Kendin’ seni yiyip bitirecek! Üç beş kadını bırak, benimle bile görüşmekten kaçıyorsun. Offf, kendinden kaçamazsın ki… Sonu ne bunun?”



“Emerson demiş ya, Sfenks kendi çözmeli kendi bilmecesini diye… Oedipus benim içimde, derinliklerimde yaşıyor. Yaşatmıyor ama yaşıyor bir yerde…”



“…”



“Hadi birer bira daha içelim. Ne düşünüyorsun öyle?”





"Kelebeği... Senin kelebeğini..."



"Düşünme... içelim, güzelleşelim."











Gecenin devamında hiç konuşmadılar...