“Unutma ki kelebekler de bir böcek türü” diye gülümsedi adam. Hemen her erkek çocuğun bir dönemde yaşayıp geride bıraktığı psikopat zamanlarında denediği tecrübeleri anımsadı bunları söylerken. Karınca yuvaları üzerine kolonya döküp kibrit çakarak yanmalarını seyrettiği, cama sıkıştırdığı sinekleri elinde uygun açıyı ayarlayıp tuttuğu büyüteçle canlı canlı kavurmaya çalıştığı, sokak kedilerine atmak için cebinde taşla dolaştığı yaşlarda, bir gün yakaladığı bir kelebeğin kanatlarını koparmış ve kanatsız kalan kelebek gövdesinin iğrenç bir böcekten başka bir şey olmadığını şaşkınlıkla görmüştü. Böceklerden ödü patlardı zaten, elinden fırlatıp atmıştı hemen, bir böceği elinde tutuyor olma düşüncesi tüylerini ürpermişti. O günden sonra da kelebekleri diğer insanlar gibi göremiyordu işte, “ay ne güzel”, “şu renklere bak” şeklinde güzellemeler” geveleyen yakınlarına veya “gazetedeki resmi gördün mü, kanatları üzerinde Allah yazıyormuş kelebeğin” gibi duyduğu şeylere “böcek ulan o, böcek işte, abartmayın” diye karşılık verirdi içinden. Kelebekler, renkli kanatlar giyinip süslenmiş kokoş karafatmalardan farksızdı onun için.
“İnsanlar kelebekler gibidir derken bu dediğini kastetmediğimi sen de biliyorsun” diye karşılık verdi diğeri. “Biraz daha açayım o zaman: Bir tırtıl olarak doğarız, tırtıl iken sadece karnımızı doyurup günümüzü kurtarmaktır derdimiz, biraz tombullaşır, etimiz canımız yerine gelince kişiliğimizin olgunlaşma sürecine gelir sıra: İçe kapanır, kendimize bir koza örmeye başlarız; eğitim, öğrenim, terbiye, yargılar, şartlanmalar, estetik kavramlar, fobiler, kısaca hayatımıza dair ne varsa o koza içinde, gençliğimiz süresince şekillenir, yapılanır. Derken bir gün koza açılır, ve ortaya bir kelebek çıkar. İnsan oluruz.”
“Sürünen yavrucuk minnacık ufacık bir böcekçikken, uçan tombul kocamaaan bir böcek oluyor yani insanlar…”
“Taktın böceğe. O açıdan baktığında Gregor Samsa’nın hayata ve kendisine yabancılaşmasıyla temellenen böcekleşme prosesine atıfta bulunabilirsin en fazla. Ama benim vurgulamaya çalıştığım o değil. Kişisel evrim üzerinde duruyorum ben, yaşamımızın basit id olgusu üzerine kurulmuş ilk dönemlerinin ardından gösterdiği gelişim ve nihayetinde ortaya çıkan 'kendi'miz üzerine konuşuyorum. Diğer bir değişle binanın kaba inşaatının çocukluk ve gençlik dönemlerinde tamamlandığını, olgunlaşma sürecinde iç dekorasyonla birlikte artık o binanın aldığı şekli anlatmaya çalışıyorum, belki bir saray çıkacak ortaya, belki bir hapishane, okul veya sinema salonu. Onu bilemezsin en baştan, zaten hayat dediğin öylesine ilginç bir kişilik mimarisi ki, proje yok, plan yok başlangıçta, ilk kazmayı vurduktan sonra artık inşaatın nasıl biçimleneceği içinde bulunduğun koşullara, sürece ve o süreçte yaşananlara bağlı.”
“Psikolojinin ve hatta psikanalizmin eline düşmüşsün sen. Üstelik çok olumlusun, böyle bir inşaat süreci yok aslında, örneklemen kendi içerisinde tutarlı gözükse de hayat dediğin şey böyle değildir bence. Böceklerin kelebek olduğundan bahsettin, bense kelebeklerin her zaman böcek olduğunu düşünüyorum; yaklaşımlarımızdaki farklılık zaten bizi ayırıyor.”
“İster tavuk yumurtadan çıkıyor de, istersen yumurta tavuktan, hiç farketmez. Demagoji tahtına kurularak sözlerimi evirip çevirdiğini inkâr etmeyeceksin değil mi? Sen simsiyah güneş gözlüklerinden bakıyorsun dünyaya, bu nedenle karamsarsın sürekli. Unutma ki görmek isteyenler için yeterince ışık, istemeyenler için de yeterince karanlık vardır. Yaklaşım farkı dediğin, aslında senin nereye baktığınla ilgili.”

“Elbette öyle, yalnız biz karamsarlar senin gibi pozitif enerji yayan kişileri hem alay edilesi buluruz, hem de şaşırırız: Beyaz bir kağıtta bulunan küçük kahve lekesini görünce o kağıdı yazışmada kullanmak istemezsin, onun yerine temiz kağıt alırsın koçandan; sen de böyle davranıyorsundur eminim. Bununla beraber hayatta o kahve lekesini, yani gözüne girercesine çarpan çirkinleri veya olumsuzlukları görmezden gelip sayfanın beyazlarına odaklanmaya çalışıyorsunuz. Bir kağıdın bile temiz olanı öncelikliyken, hayata ve insanlara nasıl böyle olumlu bakabiliyor, temeli zayıf da olsa üzerinde böylesine düşüncelerle modeller ve örneklemeler geliştiriyorsunuz anlamakta güçlük çekiyorum.”
“Benimle alay etmen için konuşmuyorum seninle… Ayrıca argümanının tıkandığı nokta şu; kirli olduğunu düşündüğün bir kağıdı buruşturup yerine temizini alabilirsin ama hayatı buruşturmak nasıl olacak, ya da yenisini almak? Tek kullanımlık bir şeyden bahsediyoruz, sarf malzemesinden değil. Yoksa kağıtta kahve lekesi olduğu için onu çöpe atıp başka kağıt olmadığı için yazmaktan vazgeçmek daha mı uygun senin için? Belki de Pol Pot gibi ülkesinde kağıt kullanımı yasaklayan, kağıt bulundurmayı bile suç sayan bir düşünce sana sempatik geliyordur.”
“O örneği Polyannacı yaklaşımların aslında ne kadar komik olduğunu vurgulamak için vermiştim, ama görüyorum ki laf ebeliğinde sen de iddialısın. O takdirde ismini andığın yüce şahsiyetten devam edeyim, Pol Pot, zaman kavramının bir kapitalist uydurmacası olduğunu söyleyip ülkesindeki saat bulundurmayı ve kullanmayı da yasaklamıştı.”
“Yani?”
“Zamanın tüketiciliğini ve bizi bir tırtıl gibi yiyip bitirmesini bile görmezden gelebilirsin eğer istediğinde. En büyük bağımsız değişkeni bile yok saymak mümkün. Sen insanı bir tırtıla, sonrasında kendisine koza ören bir yaratığa, en sonunda da o kozadan kanat takmış şekilde çıkan bir kelebeğe benzetmiştin. Hâlbuki aslında insandır o tırtılın yiyip bitirdiği yapraklar, kozanın duvarlarını oluşturan ipek ise hayatımızda verdiğimiz ürünler, kazançlarımız, başarılarımız, birikimimize tekabül eder, kısaca out-put olarak düşünebilirsin o ipekten yumağı… Zamanı gelince bir kelebek yırtar kozanın bir köşesini, kanat çırparak terk eder hapsolduğu o küçük hücreyi ve sonsuzluğa uçar… Sonsuzluğa, çünkü artık o noktada insan ölmüştür ve ruhu azâd olmuştur.”
“Valla bu örneklemeden nasıl olup da ölüm sonuca ulaştığını anlamadım. Kelebek haline gelebilmek için ölmenin gerekliliği… Kulağa çok tuhaf gelen bir şey söyledin. Daha doğrusu söylediğin aslında yeni bir şey değil. Hmmmmmmm… Biraz düşündüğümde, Descartes, Gazali, hatta eski çağ kavimlerinin çoğu benzer lafları gevelemişler ama ne bileyim, senin yaklaşımın can sıkıcı ölçüde karamsar, tırtılın kelebek haline dönüştüğü süreyi hayat olarak görmek… Ölüm de kelebek… Bana garip geldi… Ayrıca Pol Pot’un uygulamasıyla kurduğun korelasyonu da anlamadım.”
“Ne söylediğimi ben de bilmiyorum ki. Aynı cümleleri bir daha kurmayı beceremem zaten. Ama düşünce yapımı anladığını, en azından sana gösterebildiğimi düşünüyorum. Senin dediğin gibi geçirdiği evrimle mükemmelleşen bir hayat kavramı yok benim karşımda. En başta inşaat temsiline başvurmuştun, bense insanın kişilik ve yaşamına dair inşaatın çok daha geç başladığını söyleyebilirim. Sözünü ettiğin çocukluk, gençlik ve o süreçteki tüm “in-put”, aslında sadece malzeme temini nevinden ele alınabilir; demir, çimento, tuğla, kiremit gibi. Ayaklarımız yere bastığında, gözlerimiz açılıp artık bilincimiz uyandığında başlar o inşaat.”
“Peki ne zaman olur bu?”
“Ne zaman derken?”
“Yani, söz gelimi hangi yaşlarda?”
“Herkese göre değişir. Kimisinde 20’lerinde, kimisinde 30 veya 40’lı yaşlarında. Bilinçten ve kendini gerçekleştirme olgusundan bahsediyorum ben, daha doğrusu kendini gerçekleştirmeye attığı ilk adım ne zaman olursa. Bu açıdan bakıldığında 70 yaşında da olabilir bu. Ancak şunu söyleyebilirim, milat, ‘kelebekleşme misyonunu, yani ölümü idrak etmekle başlar.”
“Ölümü herkes her yaşta idrak eder ama. Bir çocuk da olsa, orta yaşlı bir adam da, ölüm dediğini kimse inkar edemez ki. Herkes, her insan bunun en büyük ve kesin realite olduğunun farkında.”
“Evet, ölüm olgusunun yadsınamaz gücüne kimse itaatsizlik edemiyor. Fakat insanlar ‘kendi” ölümlerine inanmıyorlar. Herkes ölebilir, herkes ölecek, bunu biliyorlar, ama ‘kendi’leri ölmeyecekmiş gibiler, öyle varsayıyoruz; bu ‘olası ama mümkün değil’ deyimi gibi bir şey, kişinin kendi kendisine tekrarlayarak ikna ettiği. Mezarlığın yanından geçerken ölümü düşünürüz ama o toprağın altına gireceğimizi aklımıza getirmeyiz, uzak tutarız.”
“Kısmen katılıyorum. Ama sürekli ölüm düşüncesiyle de yaşanamaz, o takdirde yaşamaktan zevk de alamazsın, hatta zevk almayı bırak, yaşayamazsın bile. Ne okumaya, ne yemek yemeye, ne sevmeye, ne öğrenmeye, ne para kazanmaya, ne sevilmeye, ne sevişmeye gerek görürsün o zaman, bunun da ne kadar hastalıklı bir durum olduğunun farkındasındır umarım. Farkında değilsen hastasındır zaten. İnsanı ‘Hayat süren bir ölü iken, ölüme uçarak canlanan bir ceset’ olarak ele almanın hiç kusura bakma ama sağlıklı ve kabul edilebilir bir yan yok.”
“Benim sözlerimden söylediğin sonuca varamazsın, manipülasyon seninkisi. ‘Kendini gerçekleştirme’ derken, bilinçten ve insanın ne olduğuna, ne olacağına, ne yapması gerektiğine dair uyanışından dem vurmuştum. Ölümsüz olmadığımızı biliyoruz ama
ölümsüzmüş gibi yaşamaya devam ediyoruz. Bir tür içe sindirememe durumu bu… Ölümsüz olmadığını samimi olarak düşünen insan, öleceğini ve o andan sonra var olmayacağını tam manasıyla anlamış, inanmış ve kabullenmiş demektir. Bu itiraf kişinin hayatını başkalaştırır.”
“Neresinden bakarsan bak, ölüm çok itici geliyor bana.”
“Sen de ölümsüz olduğuna inanmak istiyorsun çünkü. Doğrusu, kim istemez ki öyle olmayı.”
“Yalnız konu nasıl da dağıldı. Sürekli başka yerlere çekiyorsun, ben neden bahsediyordum en başta, sen nerelere çekiştirip uzattın öyle.”
“Hep Pol Pot yüzünden. Onu da sen soktun konuşmaya.”
“Ne çabuk sıyırdın kendini, yok zaman diye bir kavram yokmuş da, yok şöyle yok böyle. Kolundaki Casio bile yalanlıyor Pol Pot’u.”
“Pol Pot’un avukatı değilim ben, Allahın delisinden bana ne. Ama zaman kavramı çok tuhaftır aslında, söz gelimi izafiyet teorisinin penceresinden baktığımızda, zaman çok tuhaf bir olgu halini alır, sürekli değişir yok hıza, yok ortama göre. Daha da rahatsız edici ve tecrübe edilebilir bir misali rüya üzerine vereyim: Çoğu insana olmuştur bu, sabah uykundan kalkıp saate bakarsın ve biraz daha uyumak için gene yumarsın gözlerini. Bir rüyaya dalarsın o sırada, rüyanda gördüklerin aslında haftalara sığacak olaylardır, derken uyanır ve saate uzandığında sadece beş dakika uyumuş olduğunu görürsün. Zaman çok tuhaf bir kavram; ve hayatın bağımsız değişkeni, mihveri, sabiti olarak görülse de, son planda zaman öyle karmaşık ve belirsiz bir değişken ki biz insanlar onun karşısında Schrödinger’in Kedisine benzer bir haldeyiz. Zaman karşısında hem tükeniyoruz, hem onun sayesinde büyüyoruz. Üstelik rüya örneğinde olduğu gibi, kum saati hayatımızın kimi dönemlerinde tane tane damlar, bazı yaşlarımızda hiç geçmez, yavaş akıyor gibi gelir bize… Kimi zamansa debisi ölçülemeyecek bir hızla akıp gider. Özetleyeyim, zaman konusunda Pol Pot kesinlikle haklı değil ama haksız da sayılmaz diğer bir değişle.”
“Ooofff… Kafamı allak bullak ettikten sonra bir de kendince özetlemen yok mu, tam sinir bozucu adam oluyorsun öyle.”
“Bir bira daha içelim o zaman. Sinir bozucu adam yoktur, az bira vardır.”
“Olur ama bu defa otuzluk alayım ben.”
“Bana da yeter otuzluk.”
“Resmen başıma ağrı girdi ama önceki iki biradan mı yoksa konuştuklarımızdan mı bilmiyorum.”
“Bir şey konuşmadık ki, laf salatası gibiydi hepsi. Hem konuştuklarımız da dış ile ilgiliydi, iç, yani bâtın her zaman daha karmaşıktır. Bunca muhabbet hep gözlem ve veriler üzerine muhakememiz hakkında sarf edilen kelimelerin uzun uzadıya uzatılmış halinden başka bir şey değil aslına bakarsan. Ama İçerisi… Ahh… İçerde sürekli bir savaş hali yaşar insan, zalimce bir psiko-sado-mazoşizm. Bazen ateşkes olur, esir mübadelesine başvurulduğu da olur. Gene de hiçbir vakit taraflar arasında sınırlar resmen çizilmez, adı konmamış barışa da zaten barış denmez. Savaş sürer.”
“Formundasın gene anlaşılan. Ayrıca istediğim konulara geliyoruz... İnsanın kendisiyle mücadelesi hakkında peygamber’in harp meydanından dönerken sarf ettiği ‘küçük cihat geride kaldı, şimdi büyük cihadımız başlıyor’ sözünü hatırıma getiririm ben.”
“Yok be, çenem düştü o kadar. Benimse fi tarihinde okuduğum Mahabharata’da Arjuna ve Krişna arasında geçen bir diyalog gelir aklıma. Hani Krişna, Arjuna’ya savaş ve barış arasında bir seçiminin olmayacağını söyler, Arjuna neyi seçeceğini sorunca da Savaşı ya da bir başka savaşı seçeceği şeklinde cevap verir. Arjuna bu savaşın nerede olacağını merak eder, savaş alanında mı, yoksa kalbinin derinliklerinde mi… Krişna ikisinin arasında bir fark görmediğini fısıldar.”
“Valla savaş filan çoğuna uğramıyor, lay lay lom o kadar çok insan var ki etrafta gördüğüm, bu dediğinden mustarip olanlar azınlıkta ve hepsi de bunalım tipler zaten.”
“Bunalım tipler olmalarını az evvel sözünü ettiğimiz kelebekleşme süreci olarak niteleyebilir miyiz sence?”
“Eğer öyleyse kelebek filan lazım değil bence.”
“Durdurabiliyorsan durdur o zaman bu süreci kendince. Çok merak ediyorum becerebilecek misin, ayrıca bana da söylersin hem nasıl yaptığını.”
“Göreceğiz. Kelebekleşmekten değil, bilinçten söz ettiğimi de hatırlatayım. Ama şunu gözden kaçırma, herkesin savaşı farklı. Nasıl altı milyar insan varsa, altı milyar farklı tutku, zaaf, haz, mutluluk, acı, neşe, huzur, nefret, korku, sevgi var, her insanın duygusu ve duyuşu biricik, o kimseye özgü. Bana iyi gelen sana zararlı olabilir, benim kaçındığım da sana ilaçtır belki. Bütün yollar Roma’ya çıksa da altı milyar farklı yoldan bahsediyorum, mücadelemiz kendi yolumuzu kat edip ardından bilince ulaşmak, değil mi?”
“Haklısın. Bazen sen de haklı olabiliyorsun.”
“O zaman şu fıstıkları uzat. Senden aferin almak cennete girmek gibi bir şey.”
“Haksızlık ediyorsun ama.”
“Şeytan azapta gerek valla, seni böyle kıstırınca acaip mutlu oluyorum, öyle böyle değil.”
“O zaman fıstıkları al, mutluluğu ver bana.”
“Sen mutlu olamazsın ki. Senin kelebek üzerine konuşacağım biraz... Bunca zamandır tanıyorum, anlık neşelerin veya bazı dönemler yaşadığın dalgalanmaların dışında sürekli olumsuz bir sabitin var senin. Sanki yasaklamışsın kendine mutlu olmayı, mutluymuş gibi davranabiliyorsun, insanları kandırmakta da üzerine yok seni öyle zannetmeleri için, ama az evvel dediğin iç savaş sürekli kaynıyor derinliklerinde. Üstelik daha kötüye gidiyor, gözlemlediğim için söylüyorum bunu. Boks ringindesin ve dövüşürken sürekli yumruk alıyorsun, kazanmak için de bir çaban yok. Yetmezmiş gibi, bazen kendine yumruk attığın veya karşındakini saha daha da oturaklı kroşeler indirsin diye tahrik ediyor gibisin. Mutluluğu kendisine yasaklamış, seni uzaktan gören, az tanıyan kişilerin sıkıcı ve uyuz dediği biri olduğunu söylersem benden nefret eder misin?”
“Fıstıklar sende doping etkisi yarattı anlaşılan, şimdi de sen vurmaya başladın bana. Senden nefret etmem tabii ki, ama katılmamı bekleme bu sözlerine. Gün be gün içime kapandığım doğru, kendimi yinelemekten yenilemeye fırsatım olmuyor, gene de sıkıcı olmayı istemezdim. Sadece zor bir dönem içindeyim, Roma’ya giden yolda yürürken bir tünele girdim ve karanlık olmasının yanı sıra çukur ve kasislerle dolu bozuk bir yüzeyde adımlamak haliyle tökezlemeyi de beraberinde getiriyor. Düşüp kalkıyorum işte, ama o tünelin bir ucu olmalı değil mi?”
“Ne de güzel anlatıyorsun, retoriğine diyecek yok ama şimdi iğneleme sırası bana geçtiğine göre devam edeyim ben. İçinden girdiğin o koca oyuğun bir tünel olduğu nereden çıkarıyorsun? Sen de pek ala farkındasın, tünel görünümlü bir mağara da olabilir seni davet eden. Nereye gittiğini biliyorsun ama nerede gittiğin, nereden gittiğin gibi yanılsama riski bol bir hal içindesin.”
“Yol örneği verdim ya, yakaladın ümüğümden, duvarlara vurmaya başladın beni. Evet, hiçbir konuda hiçbir şeyden emin olamayız. Bu konuşmada zamandan bahsettik, Schrodinger’in Kedisini bile taciz ettik sırf bu belirsizlikleri ifade etmek için. Elbette gittiğimiz yolun doğru olduğu konusunda derinden derine şüphelerimiz olur, olmalı da. Ama bu benim yolum, senin yolun. Tökezleyerek, düşe kalka da olsa, yürüyoruz Bütün yolların çıktığı Roma’ya…”
“Kızma ama yürümek değil bu, basbayağı sürünüyorsun sen. Ayağa kalkmak çok mu zor? Bu kadar ısrar etmesem bu akşam gene görüşmeyecektik, daha öncekiler gibi bahaneler uydurup sallayacaktın. Yalan mı?”
“Hangisi? Süründüğüm mü, yoksa seni sallayacağım mı?”
“Kaçamak cevap verme, bıdır bıdır konuşuyorsun ama sözün ucu sana yöneldiğinde çenen tutuluyor ya… İkisi de doğru değil mi?”
“Evet. Öyle. Yani.”
“O zaman konuş. Fıstıkları da uzat bana.”
“Ne anlatayım?”
“Ne oldu sana… Neyin var? Koptun gittin, uzaklaştın ve kayboldun… Neler oluyor? Çukurdur, kasistir, ayak burkulmasıdır, lif kopmasıdır, her ne haltsa, toparlanamadığın bir süreçte debeleniyorsun… Kendini kapatıp kapıları kilitledin, etrafını surlarla çevirdin, bir de hendekler kazdın. Oğlum manyak mısın sen? Derdin ne, tecavüze mi uğradın, adam mı öldürdün, uyuşturucu mu kullanıyorsun, kumarda büyük bir para mı kaybettin… Kime küstün, kimden kaçıyorsun… Millet bana soruyor arkadaşınım diye, onların merakını gidermek umurumda değil ama ben endişe ediyorum artık, bana bile cüzamlı muamelesi yapmandan artık kırılmaya başladım açıkçası. İyi değilsin onu anladım, üstelik suratın bile değişmiş; dayak yemiş gibisin, gözlerinin altı da bu kadar şiş değildi. Dostunsam bana karşı sorumluluğun var. Biliyorum, insan bazen en yakınındaki kişiden bile uzak durmak ister, ama yetmedi mi sana bunca mesafe ve yalnızlık? Anlat hadi… Lütfen, bekliyorum.”
“Manyak manyak şeyler düşünme… Anlatacak bir şey yok ki… Anlatamıyorum… Olmuyor… Ben… Neyi anlatacağım ya… Offf yani, Vedalar’daki politeist din anlayışından Upanişadlar’daki tek tanrılı din olgusuna geçiş sürecinin Hindu mitolojisine izdüşümü hakkında konuşayım istersen. Onu beğenmezsen Osmanlı devletinin duraklama ve gerileme döneminde pozitif ilimlere karşı mesafeli duruşundan ötürü silah teknolojisindeki değişimi ve yenilenmeyi nasıl kaçırdığına dair örneklerle aydınlatabilirim seni, Shakespeare’in transandantalist yönü veya Tapınak Şövalyelerinden İskoç Masonluğuna kadar hristiyan inisiyatik örgütlerinden bahsederim.”
“I ıh.”
“NBA? Dostoyevski? Kara delikler? Hegel? Pornografi? Recep’in Malmö maçında kendi kalesine attığı gol?”
“Uyuzluk yapmasana, ne diyorsun sen ya… Dalga geçme benimle. Bekliyorum, gözlerin kapalıyken sayıkladıklarından gına geldi, gözünü aç ve bana gerçeği anlat…”
“Ortada somut bir şey yok, anlamıyor musun? Sebep-sonuç ilişkisi arıyorsun sen, bir sebep yok ki ondan dolayı bir şey olsun.”
“Olmayan ne peki?”
“Olmayan hiçbir şey yok.”
“Olan ne o zaman?”
“O da hiç.”
“Ulan gırtlağını sıkıp konuşturmak lazım seni. Bu sesin, bu suratın, bu yarı-ölü haline ne o halde?”
“Çok yalnızım.”
“Kendini yalnızlaştıran sensin. Benimle bile görüşmekten kaçınan, telefonlara bakmayan, sürekli saklanan ve kendisini yokluğa iten biri olarak, yalnızlığından şikayet etmen çelişki değil mi?”
“Çok yalnız, tümüyle kimsesiz olmama rağmen, bir o kadar da kimseyi istemiyorum. İnsan istemiyorum. Konuşmak istemiyorum. Paylaşmak istemiyorum. Anlatmak istemiyorum. Dinlemek istemiyorum. Herkesten, her şeyden bıktım be abi.”
“Hay Allahım ya… İç içe geçmiş iki daire misin, yoksa bölünmüş bir kişilik mi… Yalnız olduğundan şikayet edip kendisini yalnızlığa mahkum eden kişinin mutsuzluğu, zengin bir kilerin ortasında açlıktan ölen adam kadar absurd geliyor kulağa. Aç olduğunu söylüyorsun, kırılıyorsun, ama etrafın yiyecek doluyken elini dahi uzatmaya isteğin yok. Ölüyorsun be!”
“Gibi gibi…”
“Sözlerinde göze batan bir nankörlük var ama. Sevenin çok, ailen, ben dahil başka arkadaşların… İstediğin takdirde sevebilecek de bir dünya insan. Sense ne yapıyorsun? Bize sırtını dönüyorsun. Elindekinin değerini bilmediğin belli. Düpedüz nankörlük bu. Hani şey gibi: Çölde kendilerini Arz- Mev’ûda götüren Musa’nın peşine takılan İbranileri bilirsin; gökteki bir bulut onları gölgeleyerek takip eder, her gün cennet helvası ve incir iner semadan ve çölde bir güzel karınlarını doyururlar ya, sonrasında da Musa’ya çıkışırlar ‘biz soğan ve mercimek istiyoruz, hem bu sıcakta savaş mı olur, sen ve Rabbin gidin savaşın Filistinlilerle, biz oturuyoruz burada’ diye. Bu nankörlük aslında tipik bir özellik taşır; çölde gölgeleyen bulutun altında serin serin oturup ilahi gıdalarla beslenmeye devam eden ama bir yandan da mızmızlanan kocakarılar gibi davranıyorlardı onlar. Sen ise, gölgedesin ama gölgeleyen buluta ‘git başımdan’ diyorsun. Önüne gelen yemeğe burun kıvırıyor, tadına bakmıyorsun. Sonra da ‘yalnızım’ ayaklarına yatıp aynı çölde açlıktan ve sıcaktan geberen tuhaf bir adam halini alıyorsun. Atipik bir nankörlük. Hiçbir haklılık görmüyorum ben bunda.”
“Ne biçim laflar onlar. Çok üzerime geldin ya.”
“Tamam gebermek kelimesi fazla oldu, ölüyorsun diyeyim.”
“Anlatamadığımı biliyorum… Çok tuhaf, kendi hakkımda neden bu kadar beceriksizim, ifade edemiyorum halimi.”
“Cesaretin yok belki.”
“Özeleştiri konusunda benden daha cesur ve dürüst biri olamaz diye düşünürüm hep. Benim gibi kendisine acı verecek kadar sert ve müsamahasız davranan çok insan yoktur herhalde. İçimdeki savcı çok zalim, sürekli sorguluyor ve hep ağır cezalar istiyor benim için. Bu açıdan korkaklık denemez belki. Denmemeli.”
“Kendine karşı cesur olabilirsin… O başka bir şey ve aslında iyidir özeleştiri, sadece sen dozunu kaçırıyorsun bunun. Benim bahsettiğim ise başka; sen ötekilerin bilmesinden korkuyorsun. Ne halde olduğun anlaşılmasın istiyorsun zannımca. Bilmemeliler, bilirlerse sanki aleyhinde kullanacaklarmış gibi düşünüyor olabilir misin?”
“Belki. Hem başkasına neden anlatılsın böyle şeyler? Kime ne? Kim ne yapabilir ki? İlgilenen veya ilgileniyormuş gibi görünen kişi, bir dakika sonra unutur başkasının derdini. Mesele ‘canım benim, kıyamam sana’ dilenciliği değil ki. Çok da umurumda sanki. Yalandan meraklar, sahte ilgiler, komik şefkat gösterileri. İnanır mısın, sana bile neden anlattığımı sorguluyorum şu an.”
“Öteden beri bildiğim bir depresif havan var. Bazen çok güzel oluyorsun, karanlığın içinden çıkıp öyle canlı birine dönüşüyorsun ki, neşen ve alaycı tavırların beni sinir bile ediyor. Ama olsun, Her kelimede saldırgan ve ara sıra kırıcı bile davransan, hep aktif ve keyifli biri oluveriyorsun. Sonra gene dibe battığın zamanları izliyoruz, somurtkan, bunalım bir adam çıkıyor senden. Doğrusu alışığım bu gel-gitlerine. Ama şimdilerde, hatta neredeyse altı aydır farklılık var sende: Eskiden neşe arası karanlık biri iken, şimdi karanlık arası neşeli bir adam haline dönüştün. Oprichnina’sı vardı ya Korkunç İvan’ın, zamanla Zemşçina’yı geçmişti, tam öyle işte, kendi içinde seni arada bir ele geçiren ve dehşet rejimi uygulayan despot bir yapı vardı, ama artık hâkimiyeti tam olarak ele geçirmiş de sana nefes alacak yer bırakmamış gibi. Kötüye gidiyorsun…”
“Onu bırak da, sen Oprichnina’yı nereden biliyorsun ya?”
“Sen anlatmıştın ya.”
“Hmm, tamam. Adam yirmi senede koca memleketi kuruttu… Novgorod şehrine ceza verdiğini biliyorsun değil mi? Herif insanlara ceza vermekten sıkılmış, tüm bir kente ceza kesip o şehrin insanları sürmüş, binaları yıkmış. Hatta kendisine takılan ‘Korkunç’ sıfatı Rusçada ‘Grozni’ demek, yani, Çeçenistan’ın Başkenti Grozni.”
“Bana ne bunlardan ya. Hem ayrıca sana ne. Konuyu saptırmak için yapmadığın şaklabanlık, geyik, fuzuli bilgi kalmıyor. Bana anlatmanı istediğim, kendin. Adam gibi konuş ve neler olduğunu söyle bana.”
“Peki… Bir hikaye vardır, bir prens çocukken kaçırılır ve yabani, basit insanların arasında büyütülür. Yaşı gelip adam olduğunda kendisini de içinde var olduğu o yabani insanlardan biri gibi düşünür, öyle yaşar, davranır. Derken bir gün bir Brahma çıkagelir ve o adama sıradan biri değil, aslında bir prens olduğunu anlatır. Adam bundan sonra bir prens gibi sürer hayatını, asil ve olgun davranmaya başlar. Bu öykünün teması ruhumuzun aslında soylu bir tabiatta yaratıldığı, ama içinde bulunduğu ortama göre renk değiştirip şekillendiği, kirlendiği veya kötü kıyafetler giydiğine atıfta bulunuyor. Bense, bu yaşıma kadar, tabi hikâyeye adapte ederek söylüyorum, prens olduğu gerçeğinin hep farkında, ama soylu karakterini yok sayıp kötü, çirkin, mide bulandırıcı bir hayat yaşadım. Ama artık Hacer-ül Esved gibi karardığımı görüyorum. Hikayedeki prens, prens olduğunun farkında olmadığı için yabani bir hayat sürerken, ben adım adım ve bilinçli olarak adi bir adama dönüştürdüm kendimi… Üstelik ellerimle yaptım bunu, bizzat kirlettim, bozdum. Kimyam bozuldu. Moleküler yapım değişti sanki. Nasıl bir hayatım olduğunu biliyorsun. Neler yaşadığımı da.”
“Senin gibi, benim gibi, bizler gibi yaşayan, haltlar karıştıran öyle çok kişi var ki. Sen the one and only değilsin. Neden yargılıyorsun kendini böyle acımasızca?”
“Bu yaşıma kadar, bunca zaman, hep insanlarla oynadım. Tanrının bende eksik bıraktığı şeylerin yanında verdiği, fazla fazla bahşettiği nimetler var; insanları etkileyebiliyorum, her kimin neye ihtiyacı varsa, ne konuşmaya, ne dinlemeye, kendisine nasıl yaklaşılmasına ihtiyaç duyuyorsa, tam da gerektiği gibi davranabiliyorum. Tanımadığım kimselerle beş on dakika içinde istediğim gibi kaynaşabilirim, güven ve samimiyet telkin ederim. Kimisi parasıyla, maddi gücüyle etkiler, bir başkası fiziğiyle ve bakışlarıyla. Benim yarattığım etki, nasıl bir enerji yaydığımı bilmiyorum ama doğrudan ruhlarına hitap ediyorum, fi tarihinde Cem yazmıştı lise yıllığıma, ‘aslını belli etmeyen bir bukalemunsun’ diye, ki o vakitlerde bile varmış demek ilk belirtiler, sonraki dönemlerde ise çıraklığı aşıp 33. derecede üstâd seviyesine erdim.”
“Devam et…”
“Bu yetisini kötüye kullanan bir adam düşün şimdi… Bir tür ruh hacker’i gibi, sisteme giren, canı isterse hesabı, yani karşısındakini boşaltan, canı isterse bir kenara Kilroy was here notunu düşüp ayrılan, sonrasında karşısındakinin zayıf noktasını keyfince kullanan… Oynadım durdum hep. Görünürde bir problemi olmayan kişileri bile sorunları olduğuna inandırıp sonra da sahte doktor moduna girerek tedaviye başladım. Benim eğlencem insanlardı.”
“İnsanlar dediğin aslında kadınlar, değil mi?”
“Aslında dairenin çapını genelleştirilebilirsin ama evet, şu an sözünü ettiğim kadınlar.”
“Gazozlarına ilaç atmadığını biliyorum.”
“Atmadım. İşin tuhafı onlara bir doktor gibi göründüm ama ilaç olduğumu hiç iddia etmedim. Doktordum, dertlerini, hastalıklarını anlıyordum. Onlar anlatmaya başladıklarında gerisini ben tamamlıyordum. Teşhis etmekteki becerimi görüp şaşırıyorlardı. Sonra… Kendiliklerinden ilaç beklentisine giriyorlardı. Bense dediğim gibi, ilaç olmadığıma da ifade ediyordum.”
“Bu şekilde doktorculuk oynuyordunuz yani.”
“Evet, öyle de denebilir.”
“İyi karı götürdün ama, şaka maka hiç boş durmuyordun sen.”
“Böyle düşünme… Hoş değil... Çok iyi insanlar, değerli kişiler de vardı, beş para etmeyen düşük karakterliler de. Aynı kefeye koyulamaz bunlar. Melekler de, şeytanlar da hasta olabiliyordu, doktorun görevi iyileştirmektir önüne kim hasta olarak gelirse.”
“Ama şimdi onları iyileştirmediğini söyledin.”
“Kendimle çeliştiğimi düşünüyorsun ki haklısın, ahlaklı, Hipokrat yeminine sadık bir hekim olduğumu iddia edemem.”
“Artık vicdan azabı mı çekiyorsun?”
“Tam olarak değil. Vicdan azabı başka bir şey… O, her hastadan, yani kadından sonra, içkiyi bırakmak için yemin eden alkoliğin verdiği sözdür kendisine. Ardından gene başlar. Şimdiki halim ise bambaşka.”
“Dinliyorum o zaman.”
“Koku’daki Jean Baptiste Grenouille’ü hatırlar mısın? İnanılmaz bir koku yeteneği vardı, herkesin, her şeyin, her nesnenin kokusunu mükemmel bir şekilde alabiliyordu. Duyulamayan, fark edilemeyen en küçük kokuları… Onları birbirine karıştırıp en büyüleyici parfümleri yaratmakta üzerine yoktu, yaptığı terkipler insanları şaşkına çeviriyordu.”
“Evet?”
“Bir gün bir şeyin farkına vardı, ve işte o zaman tüm hayatı değişti. Kendi kokusu yoktu. Zaten manyağın önde gideniydi, ama bu gerçeği anlamak, yani kokusunun olmadığı idrak etmek… Onu alt üst etmişti. Romanın devamını anımsarsın, bir dağa çıkar, mağaralarda, böcek ve ot yiyerek uzun zaman tüm insanlardan ayrı bir hayat sürer… İşte, biraz ona benzetebilirim durumumu. Bir kokumun olmadığını anladım. Aslında tüm sır burada gizli…”
“Bir dakika. Özdeşleştirdiğin roman kahramanı ile senin durumun arasında uyumsuzluklar var. Kokusunun olmadığını öğrenince dağa kaçıp orada geçirdiği senelerin ardından kokmak istediği gibi bir parfüm yaratmak üzere insanların arasına dönüyordu Grenouille, genç kızlardan seçtiği kurbanları öldürüp saç diplerini filan kesiyordu. Sense bu noktada onun dağa kaçmış halini canlandırıyorsun, ne zaman ve ne için döneceksin?”
“Bire bir karşılayan bir örneklemede bulunmadım. Grenouille değilim. Ben kokumun olmadığını fark ettikten sonra, yani, başkalarının yaşadığı sıkıntılara ev sahipliği yapan ruhları gibi bir ruhum olmadığını anladıktan sonra, şoka girdim. Sürekli kendimi onlarla beslediğimi sanırken, ansızın besleyebilecek bir şeyim olmadığını gördüm ben. Ciğerin yoksa nefes de alamazsın… Ben midesi olmayan, ama kadınları, daha doğrusu onların egolarını yemek suretiyle beslenen bir adamdan başka bir şey değildim dostum. Karnım şiştikçe anladım ki, hazmedemiyorum. Gözüm aç, iştahım hep had safhadaydı, ama sadece çiğneme ve tad hazzını almak için yedim bunca zaman. Ama midemde hepsi… Onlar yenildikleriyle kaldılar, ben de sindirememekle…"
“Av- Avcı ikilemi yer değiştirdi yani.”
“Tam olarak öyle değil. Her iki taraf da avlanmak istiyordu, ama biri avlayabilir sonuçta. Ruha hitap ettiğin müddetçe muhatabını daima avlarsın. Fakat, müşkül şu, avladığın ruh senin bir parçan olur. Melekler hüzne, şeytanlar nefrete dönüşür ve ruhunun yapı taşlarını oluşturur. Ne var ki o ruh artık senin ruhun değildir, az evvel anlattığım hikâyedeki prens, basit, adi bir adam haline dönüşür. İşin acı kısmı, aslında bir prens olduğunun bilincindedir.”
“Farkında mısın, hayatın boyunca insanlarla oynayan, dilediği gibi çekip çeviren, o muti-function yanın, şu an sana saldırıyor, sen kendine karşı savaşıyorsun.”
“Biliyorum.”
“Bu savaşı kazanamazsın. Sanki ‘sen’ ve ‘kendin’ iki taraf olmuşsunuz, birbirinize öldüresiye saldırıyorsunuz.”
“İçimdeki savcının merhametsiz olduğunu söylemiştim ya az evvel. Talep ettiği ceza, idam.”
“Saçma sapan konuşma abi ya.”
“Dile getirildiği kadar saçma değil. ‘Yaşanmaz bir hayat’ cümlesi, lafzi olarak bakıldığında o hayatın yaşanamayacağını vurgular. Artık kaçıyorum insanlardan, biliyorsuni görüyorsun. Uzak duruyorum. Hani derenin kıyısında duran bir akrep karşıya geçmek ister, ama köprü yoktur, derken bir kaplumbağa gelir o tarafa, akrep gider ve karşıya yüzecekse onu da sırtına almasını rica eder. Kaplumbağa tereddüt geçirir, ya beni zehirlerse diye. Akrep ise bunu yapmayacağını çünkü o takdirde kendisinin de boğulacağı cevabını vererek ikna eder kaplumbağayı. Ama derenin ortasında cart diye sokar kaplumbağayı. Kaplumbağa hani beni sokmayacaktın, şimdi ikimiz de öleceğiz diyince, akrep ‘ne yapayım, akrepliğim tuttu’ diye yanıt verir. Sana çok salakça gelebilir, ama ben artık kendimden de korkuyorum. Artık, yani bir süredir kimseyi zehirlememek için yaklaşmıyorum, olabildiğinde uzak duruyorum. Bana yaklaşanlardan ben kaçıyorum. Onlar akılları sıra ya kendilerinden hoşlanmadığımı, ya beğenmediğimi, sığ, aptal, çirkin veya konuşulmaz bulduğumu, ya da farklı beklentilerim olduğunu düşünüp bana tavır alıyorlar sonra; varsın olsun. Ben aslında uzak durarak onları kendimden koruduğumu düşünüyorum dostum.”
“Ama bu şekilde kendini zehirliyorsun. Kendi kendini sokuyorsun.”
“Evet. Galiba… Akreplikten sıyrılamadığıma göre, bu formdan kurtulamadığımı görüp artık kimsenin canını yakmak istemiyorum… Olan bana oluyor çünkü bu defa da inanılmaz yalnız hissediyorum kendimi. Aynı anda hep yalnızlıktan bu kadar mutsuz, hem de yalnız olmaktan dolayı rahat kaç kişi var bilemiyorum…”
“Psikolojik yardım almalısın… Daha önce de dedim sana…”
“Xanax, ciplarex, lustral filan alıp uyuşayım mı yani? Peki uyanınca ne olacak? Sana anlattıklarımın onda birini anlatamam yabancı bir adama… Hiç birine zerrece güvenmiyorum…”
“E ne olacak o zaman? Oğlum eriyorsun sen. Bitmiş bir haldesin. Böyle süremez. Sürdüremezsin… Destek almalısın bir yerden. ‘Kendin’ seni yiyip bitirecek! Üç beş kadını bırak, benimle bile görüşmekten kaçıyorsun. Offf, kendinden kaçamazsın ki… Sonu ne bunun?”
“Emerson demiş ya, Sfenks kendi çözmeli kendi bilmecesini diye… Oedipus benim içimde, derinliklerimde yaşıyor. Yaşatmıyor ama yaşıyor bir yerde…”
“…”
“Hadi birer bira daha içelim. Ne düşünüyorsun öyle?”
"Kelebeği... Senin kelebeğini..."
"Düşünme... içelim, güzelleşelim."
Gecenin devamında hiç konuşmadılar...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!