29 Eylül 2007 Cumartesi
Tahlil Sonuçları Açıklandı...
"Orospu? ne dediğinin farkında mısın? bu muyum sence?"
"Evet."
"Neyim orospu peki? Kalbim, ruhum, beynim, bedenim?"
Cevap verdi: "Kalbin değil. O değil. Fakat beynin. Beynin orospu olunca bedenin de ona uyuyor zaten."
"Peki ya ruhum?" diye sordum.
Acı bir gülümseme belirdi yüzünde: "Ruhuna sıçayım senin."
27 Eylül 2007 Perşembe
The Doors diyor ki, "you're lost, little girl"
25 Eylül 2007 Salı
22 Eylül 2007 Cumartesi
through these eyes unrest never dies...

Gençlik yıllarında benim gibi pek çok arkadaşım metal dinlerdi, sonra "büyüdükçe" Depeche Mode gibi, The Cranberries gibi sağlam ve düzgün gruplara takılır oldu onlar, veya daha eskilere gidip Deep Purple, Dio, Black Sabbath gibi babalarla hemhâl olmaya başladılar. Evet, bunların hepsi dinlenebilir amcalar ve ablalar; lakin müzik bağımsız ve soyut bir zevk değil esasen, bu ihtiyaçtır insan için, ancak ihtiyacının giderilmesiyle mutlu olur insan. Karnının doymasından duyduğu salak huzur veya orgazm sonrası "evet ya işte bu" demek gibi. Sadece zevk için Beethoven veya Mendelsohn dinlerim belki, severim de, ama bu içine rendelenmiş kaşar olmadan şafak çorbası veya "sevişiriz ama öpüşmem" diyen bir kadın gibi, eksik...
Bu noktada Slayer tam ve kamil bir "doyurucu."
Bütün bunların yanına ekleyeyim, eskiye kıyasla çok daha az dinliyorum klasik müziği. Yetmiyor... Tersten bakarsak şöyle ifade edebilirim: Klasik müziği mutluyken, metali ise huzursuzken dinlerdim eskiden. Buradan hareketle gün geçtikçe daha dibe battığımın da bir göstergesinden başka bir şey değil manzara. (Sanki extra bir delile gereksinim varmış gibi...) Üstad'ın dediğini bozup yirmi dört saatte yirmi dört saat Slayer diyesim geliyor... Belki de herkes büyüdü, ben çocuk kaldım.
İçimdeki öfkeyi sadece Slayer ( * ** *** **** *****) dile getirebiliyor.
Ben razıyım onlardan, allah da razı olsun.
21 Eylül 2007 Cuma
Üşüyordu adam, eskimiş parkasının içinde. İnsan kalabalığının arasından kimsenin dikkatini çekmeden, sakallarının gizlediği allaşmış yanakları ile yürümekteydi. Onca insan vardı yanından, karşısından, sağından, solundan geçen; bu kadar çok hayat, ruh, kalp, mide, göz, kulak… Ve bilmiyorlardı onun hakkında hiçbir şey. Aslında birlikte yürüyen birkaç kişi dışında, yüzlerce insan tamamen yabancıydı birbirine. Çok fazla insan vardı caddede. Söylendi kendi kendine: “Bu kalabalığın bir parçası olmak istemiyorum.” Reddettiğinin ne olduğu sorulsa, muhtemelen o da bilemezdi. İçlerinden tek tük çıkardı belki ama suç işlemiş kötü kalpli insanlar değildi o nehri oluşturanlar, sapık, katil filan da yoktu büyük olasılıkla içlerinde. Hatta belki öğretmenler vardı, sanatkârlar, doktorlar, bilim adamları, yazarlar, sporcular. “Olsun” dedi içinden, “beni ilgilendirmiyor ne veya nasıl oldukları, uzak olmak tek dileğim hepsinden.” Biraz daha düşündü, kendisine doğru gelen omuzlara hedef olmamak için vücudunu yan çevirip yürümeye çabalarken. Onu kızdırıyordu bu kalabalık, tanımıyorlardı kendisini, sevecenlik göstermiyorlar, özenmiyorlardı ona. Neden sevsindi ki onları? “Peki ama onlar neden sevsin, beni tanımadıkları için sinirleneceğime, beni tanıyıp da sevmeyenlere kızsam daha mantıklı olurdu” mırıltısı döküldü mü dudaklarından, yoksa bunu düşündü mü sadece bilemedi. Kimse onu sevmek zorunda değildi, üstelik kendisini tanıyanların da böyle bir zorunluluğu yoktu. Ama, sevilmeyecek biri değildi yani! Aksine ufak tefek kusurları dışında gayet düzgün bir insan sayılırdı. Merhametliydi her şeyden evvel, kimseyi üzmek istemediği gibi, yüzü asık ve mutsuzluktan gölgelenmiş birini görse içi cız ederdi hemen. Etrafına her zaman gülen gözlerle bakmaya çalışır, olmadık vakitlerde hiç tanımadığı kişilerle gelişen diyaloglarda şebeklik yapıp şirin pozlara bürünürdü. Gene de merhametin sevgiden çok farklı bir şey olduğunun ayrımına uzun zaman evvel varmıştı; sevmiyordu kimseyi, hatta derinden nefret hissi besliyordu insanlara- bu caddedeki gibi kalabalığın içine girdiğinde tüyleri iyice dikenleşiyor, içini bir tiksinti kaplıyordu. Ne çok fuzuli hayat vardı insan suretinde gezinen!
“Benim için de böyle mi düşünüyorlar acaba?” diye geçirdi içinden. Dış görünümünde bir albeni yoktu, dikkat çeken biri değildi ilk bakışta. Gözlerinin zekice baktığına inanmak istese de, artık iyice şişmiş göz altları saklıyordu bakışlarındaki parlaklığı. Sıradandı yani tipi. Bunu kabul etmesine ediyordu ama işte, bir farkı olsun isterdi, ve bu başkalarıyla benzer olma hali aynı isyana götürüyordu onu: ““Bu yığının bir parçası olmak istemiyorum.” Biri arkadan ayağına bastı ansızın:
- Ayyy. Affedersiniz!
Ne hoş bir kızdı ve ne kadar da kibardı öyle. Gülümsedi, ayağına bastığı için karşısında böylesine ezilen birine somurtmak yakışmazdı ona.
- Rica ederim, önemli değil.
Yoluna devam ederken içini bir sıcaklık kapladı. Karşıdan gelen tombul kadının kucağındaki kerataya kocaman bir dil çıkartarak yürümeye devam etti, seker gibi. Dudaklarında bir şarkı mırıldanmaya başladı, “I want them to know it’s me, it’s on my head.”
19 Eylül 2007 Çarşamba
Ölüm Korkusu değil, Yaşam Korkusu...
Dante'nin Virgilius'un peşinde gezinmeye başladığı yaşa gelip, bu zamana kadar "ben Dostoyevski'ciyim" diye teraneler sallayan ben, gerek edebi anlamda, gerekse felsefi boyutta yavaş yavaş Tolstoy tarafına kaydığımı dehşetle izliyorum... Yeraltından Notlar'ı insanlığın menaifestosu diye nitelerken, aslında hepimizin tek ve biricik derdinin ölüm olduğunu yaşlandıkça daha yakından kavramaya başlıyorum sanırım; bu itibarla yol gösteren manifesto yaşayan bir yeraltı üzerine olmamalı, yaşamın olmadığı bir yeraltına, mezara dair yazılmalı - ki, Tolstoy zaten kendini aşmış Ivan Ilyiç'in Ölümü'nü yazarken. Dosto nasıl yaşadığımız üzerine vurgu yapmıştı Y.N.'de, Tolstoy ise neden? sorusunu sorar. İkincisinde tasvirden öte, bir sorgu söz konusu. Diğer bir değişle Dosto "sen hiç bir bok değilsin" der, Tolstoy "neden böyle bok gibisin?" sualini sokar adamın gözüne.
İki manifestoyu elime alıp gözden geçirdikten sonra, Ivan Ilyiç'in Ölümü'nden şu alıntıyı bloğa yazmak istedim. Biraz uzunca...
Ayaklarını çekti Ivan Ilyiç, kolunun üzerine yan yattı. O anda acıdı kendine. Gerasim'in yan odaya geçmesini bekledi yalnızca, sonra kendini tutmayı bıraktı, çocuklar gibi ağlamaya başladı. Çaresizliğine, korkunç yalnızlığına, insanların acımasızlığına, Tanrı'nın acımasızlığına, Tanrı'nın ona hiç yardım etmemesine ağlıyordu.
"Niçin yapıyorsun Sen bütün bunları bana? Niçin buraya getirdin beni? Niçin bu kadar acı çektiriyorsun bana?"
Sorularına cevap beklemiyordu Ivan Ilyiç; yanıt olmadığı, olamayacağı için de ağlıyordu. Ağrı tekrar çoğalmıştı, ama o yerinden kıpırdamıyor, Gerasim'e seslenmiyordu. Şöyle diyordu kendi kendine: "Hadi devam et, hadi daha kötü vur! Peki niçin? Ne yaptım ben sana? Niçin vuruyorsun?"
Sonra sustu Ivan Ilyiç. Yalnızca ağlamayı kesmemişti, soluğunu bile tutmuş, dikkat kesilmişti: Sanki sesli konuşan bir sese değil de içinden yükselen ruhunun sesine, düşüncelerinin akışına kulak kesilmişti.
Sözcüklere net bir biçimde dökülmüş, açık seçik olarak duyduğu ilk şey "istediğin nedir?" oldu. "Ne istiyorsun? Nedir senin için gerekli olan?"diye yineliyordu içindeki ses, "Ne?" Ivan Ilyiç, "Acı çekmemek" diye karşılık verdi. "Yaşamak."
Sonra gene dikkat kesildi. Dikkati öylesine yoğundu ki, acısını bile dağıtamıyordu onu. Ruhunun sesi soruyordu:
"Yaşamak mı? Nasıl yaşamak?"
"Nasıl olacak, eskiden olduğu gibi: İyi, hoş...
"Eskiden nasıl yaşıyordun, iyi, hoş mu?" diye sordu ses.
Belleğinde hoş yaşamının en güzel dakikalarını saymaya başladı Ivan Ilyiç. Ama çok tuhaftı, hoş yaşamının o en güzel dakikalarından hiçbiri şimdi ona o zamanda olduğu gibi gelmiyordu. İlk çocukluk anılarının dışında kalanların hiçbiri... Çocukluk anılarında, tekrar yaşamayı gerçekten isteyebileceği gerçekten hoş şeyler vardı. Ama o hoş dakikaları yaşayan insan yoktu artık: Başka birisinindi sanki o anılar.
Şimdiki onun, Ivan Ilyiç'in ortaya çıkışına neden olan o süreç başladığında, mutluluk sayılan şeylerin tümü onun gözünde eryip gitmiş, çok küçülmüş, çoğunlukla iğrençleşmişti.
Ayrıca çocukluktan uzaklaşıp, şimdiki zamana yaklaştıkça yaşadığı mutluluklar daha da değersizleşiyor, daha kuşkulu oluyorlardı. Hukuk okuluna girmesinden sonra başlıyordu bu durum. Orada bile gerçekten iyi bir şeyler vardı: Daha neşeliydi orası, arkadaşlık vardı, umutlar vardı. Ama sınıflar yükseldikçe bu iyi anlar giderek seyrekleşiyorlardı. Sonra valinin yanında ilk görevi... Tekrar iyi anlar başlamıştı orada. Sonnra her şey yeniden birbirine karışmıştı, iyi anlar daha da azalmıştı. Zaman geçtikçe azalmışlar, azalmışlardı...
Evlilik... Ne büyük bir yanlışlık, ne büyük bir hayal kırıklığıydı... Karısının ağız kokusunu çekmek, duygusallık, yapmacıklık! Sonra bu ölü, durgun görev, para sıkıntısı, böyle geçen bir yıl, iki yıl, on yıl, yirmi yıl...Hep birbirinin benzeri yıllar. Giderek daha da ölüleşen dünya. "Düzenli olarak dağdan iniyormuşum da, yukarı çıkıyorum sanıyormuşum sanki...Öyle de oldu işte. Yaşam ayaklarımın altından kayıp giderken, herkes beni yukarı çıkıyorum sanıyormuş... Eh, hazırsın artık, ölebilirsin... Peki ama nedir bu? Niçin? Olamaz! Yaşam böylesine anlamsız, bu kadar iğrenç olabilir mi? Öyle idiyse, öylesine anlamsız, öylesine iğrenç idiyse, o zaman niçin ölmeli, niçin acı çekerek ölmeli? Bir yanlışlık var bunda."
Birden şu düşünce belirdi kafasında: "Belki de ben yaşamam gerektiği gibi yaşamadım?" Herşeyi gerektiği gibi yaptıysam nasıl gerektiği gibi yaşamamış olabilirim?" Kendi kendine böyle sorunca, yaşam bilmecesi ile ölüm bilmecesini içeren bu soruyu olamayacak bir şey gibi hemen kovdu kafasından.
"Şimdi ne istiyorsun? Yaşamak mı? Nasıl yaşamak? Mübaşir "yargıç geliyor" diye seslendiğinde yaşadığın gibi mi yaşamak istiyorsun?" Kendi kendine yineledi Ivan Ilyiç: "Yargıç geliyor, yargıç geliyor. İşte yargıç. Hayır, suçlu değilim ben! (Öfkeyle bağırmıştı.) Niçin?" Ağlamıyordu artık Ivan Ilyiç. Yüünü duvara dönmüş, hep aunı şeyi düşünüyordu:"Niçin? Bunca korkunç şeyin nedeni neydi?"
Otuz beşten gün almaya geçen ay başladım... Derdim yok ölümle, ölüm korkusu, yaşama bağlılık gibi olgular benden (Ivan Ilyiç'ten beter) lise yıllarımda uzaklaştı gitti geri dönmezcesine. Ama madem ölene kadar yaşayacağım, bu nasıl bir hayat olmalı? "Ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum" diye hikmet buyurmuş romalı filozof amcayı anımsayıp, ölene kadar nasıl bir hayat yaşamalıyım ki, can bedenden çıkarken, kendime "bitti!" derken üzülmeyeyim, kahrolmayayım... Bu benim hayatım; nefes alıyor, düşünüyor, konuşuyorum, zamanı yok yere ziyan edip, yaşamımı fuzuli meşgalelerle, kadınlarla, oyunlarla, anlamı ve faydası olmayan uğraşlarla gün be gün tüketiyorum. Ivan Ilyiç bir yargıçtı romanda, benim de emrimde pek çok insan var, işim gereği de olsa saygı görüyorum, ve ömrümün son takvim yaprağı izin verdiği müddetçe olağandışı bir gelişme de olmadığı takdirde ikbal basamakları önümde bekliyor, çıkılacak. Bu mu hayat? Chokella'yı kaşıkladığımda aldığım zevk midir yoksa yaşamın gerekliliği? "Beşten sonrasını saymadım" diye fısıldayıp muzipçe gülümseyen kadının egomu okşaması mı? Réne Guénon okuyup düşünsel ufkumun gelişmesinde yaşadığım haz mı? Ailemin beni iyi ve hayırlı bir evlat görmesi mi?
Ne yapmam lazım, son nefesimde gülümseyebilmek için?
Hayat bana mutluluk vermiyor, çünkü bana ait olmayan bir yaşamı sürmek zorunda olduğumu görüyorum.
Aslında mutlu birini de göremiyorum etrafımda.
İsterdim ki mutlu yaşayayım ve mutlu öleyim.
Ivan Ilyiç olmaktan ödüm kopuyor. Aksi yönde hiç bir şey yapmıyor olsam da.
16 Eylül 2007 Pazar
Aşk-ı İlan
Goya'nın Hayaletleri'nde gayet güzel oynasa da her geçen filmde biraz da cepten yiyip rezilleşen Milos Forman'ın kurbanı olmuş performansı. Tanjeviç'in oynattığı takımda Kaya Peker ne yapsın?
Amos Gitai'nin Free Zone'unda ise daha bir etkiliydi oyunculuğu... Zaten Free Zone, kalburüstü bir film, A.G. gene tuhaf şeyler yapmış kendince.
Free Zone'un başlangıç sahnesinde, anonim bir ibranî şarkısı olan Had Gadia'yı dinlerken görürüz Natalie'yi, otomobilin penceresinden dışarı bakmaktadır güzel şey, yağmur cama vurur, kızımız ise yağmur gibi ağlar... Ama o ne güzel ağlamaktır öyle...
Şarkı uzun sürer, 5-6 dakika kadar... Sözleri de enteresandır, amos Gitai'nin "bu topraklarda sorun hiç bir zaman çözülmez" iddiasına sembolik bir atıf yaparak...
Sözünü ettiğim sahne şurada, ellerimle türkçeye çevirdiğim sözleri de aşağıda...
Şarkı bitince "bence film bitti, bir şarkı ve son derece doğal, abartıdan uzak ağlayan bu harika hatunla zaten yönetmen izleyiciye vereceğini vermiş" diye düşünmüştüm...
HAD GADIA
Babam almıştı onu bana
Sadece iki paraya.
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Babam almıştı onu bana
Sadece iki paraya.
Anlatılır Haggadah’ta.
Düzenbaz kedi yattı pusuya
Zıplayıp yuttu kuzuyu bir lokmada
Sonra Köpek boğdu
Babamın aldığı kuzuyu yiyen kediyi
Babam Sadece iki paraya
Almıştı onu bana
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Derken sopa geldi
Vurup dövdü
Babamın aldığı
Kuzuyu yiyen
Kediyi boğan
Köpeği.
Sadece iki paraya,
Almıştı onu bana
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Gecikmeden
Ateş çıktı ve kül etti
Babamın aldığı
Kuzuyu Yiyen
Kediyi Boğan
Köpeği döven
Sopayı.
Babam almıştı onu bana
Sadece iki paraya
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Ardından su geldi
Babamın aldığı
Kuzuyu yiyen
Kediyi boğan
Köpeği döven
Sopayı yakan
Ateşi söndürdü.
Babam almıştı o kuzuyu bana
Sadece iki paraya.
Sonra öküz geldi ve
Babamın aldığı
Kuzuyu yiyen
Kediyi boğan
Köpeği döven
Sopayı yakan
Ateşi söndüren
Suyu içti.
Babam almıştı onu bana
Sadece iki paraya
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Ardından kasap çıktı ortaya
Ve Babamın aldığı
Kuzuyu yiyen
Kediyi boğan
Köpeği döven
Sopayı yakan
Ateşi söndüren
Suyu içen
Öküzü kesti.
Sonra Ölüm Meleği geldi
Babamın aldığı
Kuzuyu yiyen
Kediyi boğan
Köpeği döven
Sopayı yakan
Ateşi söndüren
Suyu içen
Öküzü kesen
Kasabın aldı canını.
Babam almıştı onu bana
Sadece iki paraya
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Neden şarkı söylüyorsun, küçük kuzu?
Henüz bahar gelmedi buraya,
Ne de Fısıh Bayramı erişti.
Değiştin mi hiç?
Değiştim ben bu sene.
Ve her gece,
Her bir gece.
Sadece dört soru sormuştum sana
Ama bu gece
Başka bir soru düşündüm:
Zalimin mazlum ile,
Celladın kurban ile
Dönüp durduğu
Bu dehşet çemberi
Bunca delilik ne kadar daha sürecek böyle?
Bu yıl, benim değişen.
Eskiden uysal bir kuzuydum,
Sonra bir kaplan oldum
Ve vahşi bir kurt.
Güvercindim önceden, bir ceylandım.
Bugünse bilmiyorum ne olduğumu.
Babamız almıştı onu bize
Sadece iki paraya
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
10 Eylül 2007 Pazartesi
Kendimle Konuşmalar

Obsesif kişiliğim bazı sözler veya kavram üzerinde gereksiz ve abartılı bir takıntı hali yaratıyor bende. Bu öyle anlamsız bir lanet ki, bir kere burkulan ayak bileğinin başka zamanlarda da burkulmaya pek hazır hale gelmesi ve sık sık bu arızanın nüksetmesi gibi, soyut veya somut tüm uyarıcılara bu açıdan bakmaya başlıyorum, sanki kilitleniyor zihnim bir noktaya ve istemeyerek/gayri ihtiyari bir zorunlu bakış açısı yaratılıyor benim için. Bir hatun hakkında “acaba onu neden seviyorum, benim için diğerlerinden ne farkı var?” şeklinde kendi muhasebemi dürüstçe yaptığımda, karşıma “onu seviyorum ve hep onunla olmak istiyorum, çünkü göğüsleri çok güzel” tarzında tuhaf bir sonuca varabiliyorum. Veya bir arkadaşım hakkında “iyi satranç oynamasa onunla bu kadar sık görüşmezdim” diyebiliyor iç sesim. Bu çıkarımlar beni, hiç alakası olmasa da Hesiod’un takıntılı olduğum “yarım bütünden fazladır” deyişine götürüyor: Söz konusu hatun benim nazarımda bir insan değil, bir kadın da değil, sadece bir çift iri göğüs o. Bahsettiğim arkadaşım da aslında bir şeyler paylaştığım, en azından bunu isteyeceğim biri sayılmaz; o bir satranç oyuncusu ve bu özelliği ile zamanı güzel geçirdiğim biri. 90’lı yıllarda hepimiz sıkı birer Chicago Bulls taraftarıydık, çünkü Jordan o takımın oyuncusuydu – bizler aslında Jordan’ı tutuyorduk. (Bir ara O’nu Isiah Thomas ile aldattığımı itiraf edeyim bu arada) Bir parçanın veya unsurun, tümden daha önde/önce gelmesi böyle bir şey işte. Güzel Türkçemizde “kaş, göz; gerisi söz” diye bir kelam vardır, aslında bu da anlattığım durum ile paralel: Hatunun bacaklarının çarpık, kulaklarının kepçe, burnunun kemerli ve bilumum mahallinin abidik gubidik olması apaçık yadsınıyor burada. Yarım bütünden fazladır, işte o kadar!
Bir de çok kereler andığım Janus üzerine yazayım, takıntı haline gelmesi babından: Janus sıra dışı bir Roma Tanrısı, öncelikle onu sıradışı kılan, diğer pek çok tanrı arkadaşı gibi yunan mahreçli olmaması; yani yunanlılarda Janus veya benzeri bir şey yoktu, tamamen bir Roma İcadıdır bu. Kendisi kapılar tanrısıdır, tüm kapılar ondan sorulur; ama bu “kapı” öyle metaforik bir içerik taşır ki, George Orwell’in 1984’ündeki “doublethink” kavramı gibi, yani her kavramın ve “şeyin” aslında tam ters/karşıt manaya gelebilmesine de yol açar. Sonuçta Kapılar Tanrısıdır Janus, tüm başlangıçlar ve sonlar, girişler ve çıkışlar oradan yapılır. Aynı zamanda sembolü her iki yüzü zıt yönlere bakan bir adamdır, bu ters yönler geçmiş-gelecek, zafer-yenilgi, doğu-batı, soyut-somut gibi karşıt kavram ve olguları da temsil eder. Savaşla da pek ilgilidir Janus isimli bu tanrı, tapınağının iki kapısı varmış, savaş zamanı açılırmış kapılar, (ve bir kapıdan giren, diğerinden çıkarmış) barışta ise bunlardan biri kapalı olurmuş. Shakespeare’i de benim gibi düşündürmesi sadece bir oyunu kaderin, (Othello’da sahtekar Iago, saftirik Othello ile konuşurken ‘By Janus’ diye fısıldar, ne ince bir detaydır bu!) iki yüzlülük ve riyakârlık hakkında da Janus’u anımsarım ben. Bütün bunların yanında, olduğundan farklı görünen, görüldüğünden farklı olan her sözde, tavırda, yaklaşımda bir Janus esintisi hissedilir, yalan dolan olması da şart değil, mesela bu ikinci paragrafı yazmamın nedeni olan Böyle Buyurdu Zerdüşt’teki şu enteresan diyalog, Zerdüşt’ün bile nasıl bir Janus karakterine sahip olduğunu serer gözlerimizin önüne:
Zerdüşt, sakatlarla konuşmasından sonra, arkasını dönüp bir vaiz üslubuyla müritlerine seslenir. Sakatlar arasından bir kambur, Zerdüşt’ün kendileriyle yaptığı konuşmadan sonra öğrencilerine dönüp anlattıklarını işitince şaşkına döner ve sorar:
Kambur: Zerdüşt neden müritleriyle konuştuğundan farklı konuşuyor bizimle?
Zerdüşt: Şaşılacak ne var bunda? Kamburlarla zaten kambur konuşulabilir.
Kambur: İyi! Öğrencilerle de okulla ilgili gevezelik edilebilir. Peki, ama o zaman Zerdüşt neden kendisiyle konuştuğundan farklı konuşuyor müritleriyle?
Çestov’un Nietzsche ve Tolstoy’da İyilik Fikri isimli kitabındaki şu alıntıyı siz sevgili okuyucularımla paylaşırken, Zerdüşt’ün Kambur ile arasında geçen diyalogta derinden duyumsadığım Self-Janus hissini de size yansıtmak niyeti taşıyorum:
Söylemek istediğim şey, olgunluk yaşına erişmiş bir insanın, yeryüzünde hüküm süren kötülüğe ilgisizce bakmayı öğrendiği veya öğrenmesi gerektiği değildir. Tam tersine, olgun bir insanın, komşusunun bahtsızlıklarını genç birinden daha yürekten hissetmesi mümkündür. Ama Tolstoy’un [ziyarete gittiği] Liyapin Düşkünler Evi’nde görmüş olduğu şey hakkındaki duygularını bizim için daha esrarengiz kılan da budur. Öncelikle, düşkünler evi sakinlerinin burada bulunuş ve yaşam koşullarından öylesine etkilenmiştir ki, gözlerine yaş dolmadan ve öfkelenmeden bundan söz edemez. “Ben farkına varmıyordum ama dostlarımla konuşurken gözyaşları içinde bağırıyor ve el kol hareketleri yapıyordum. Bağırıyordum; Bu koşullarda yaşamak imkânsız, imkânsız, imkânsız!” Ama tüm dostları- diye bize anlatmaktadır Tolstoy- bu şekilde heyecanlanmasının nedeninin, gördüğü şeylerin korkunçluğundan değil, kendisinin çok iyi ve yumuşak bir insan olmasından kaynaklandığını kanıtlamaya koyulurlar. Ve bu laflara inanır. Seve seve inandım buna” der, “ve farkına bile varamadan, başlangıçta hissetmiş olduğu sitem ve pişmanlık duygusunun yerinde, kendi erdemlerimden belli bir memnuniyet ve kendi fikirlerimi başkalarına sergileme arzusu hissediyordum”. Çok sonraları Tolstoy dostlarının onu safsatalarla ustaca aldattıklarını, asla erdemli ve iyi bir insan olmadığını anladı: Hatta çok kötü bir insandı.
Janus’u görebildiniz mi? Aynı anda iki farklı yöne çekilebilen bir lastik gibi şey, ruh dediğimiz meret.
Yeni tanıştığım bir hatunla, geçen haftaki ikinci görüşmemizde şuna benzer bir konuşma geçmişti aramızda:
- Ben aslında adi ve aşağılık bir adamım. Birden fazla Oğuz var içimde. Bazen çok kibar, çok anlayışlı, umulmadık ölçüde düşünceli, veya karşısındakine zehir saçan gerçek bir psikopat olabiliyorum. Filozof gibi düşündüğüm de olur, Schopenhauer’in benden tek üstünlüğü benim söylediklerimi daha evvel yaşadığı için yazmış olması, ama aynı zamanda çok da salak davranır, saf ve öküz olabilirim. Senin ne düşüneceğini çoğu zaman sen daha aklından geçirmeden öngörüp karşı hamle yapabilirim, fakat ne zaman en düşüneceğimi bilemem. Duruma göre, içimdeki oğuzlardan biri insanlara görünür: Kime nasıl davranacağını, hangi şart altında nasıl ve ne şekilde tavır ve tutum sergileyeceğini en doğru şekilde belirleyen, gerçek yüzünü ve içindekini asla belli etmeyen biriyim ben. Sahtedir her şeyim, ve bu sahtelikte aslında “karşımdakinin benden ne beklediği” gizlidir. Öz’e ulaşamaz kimse, ne olduğumu, nasıl olduğumu bilemez asla – buna izin vermem bir kere. Tek arzum, bana secde edilmesidir; bu nedenle/bunun için duaları kabul eden bir Tanrı gibi davranır, benimle olan insanı mutlu ederim, ta ki ondan istediğimi alana kadar. Egom şişince ve ben tatmin olunca, artık posası da çıkmıştır benim gözümde o kişinin. Bırakırım, arkamı dönüp. Sevsem de bırakırım, bayılsam da, arkamı döndüğümde ağlıyor olsam da: Kanını emmişimdir artık, ve benim için hayat demek, muhatabımın egosunun yok edilmesi, ezilmesi ve o benliğin tüm onurunu kan emercesine kendime transfer etmekten ibaret. Bunu yapmakta pek ustayım, profesyonelleştim zaman içinde, çok kadını üzdüm, en değerli olanları sömürdüm, arkalarından ağlasam da ağzımdaki kanı sildim ve yeni kurbanlar aramaya koyuldum. Sıradaki sen misin? Öyleysen, sana benzersiz bir mutluluk vaat ediyorum; ben de aradığın her şeyi bulacaksın, narsist olduğumu düşünüyor ve iri iri açtığın gözlerini üstümden alamıyorsun, bense sana sadece gerçekleri söylüyorum: Seni yok edeceğim ana kadar çok mutlu edileceksin.
Gayet tabii olarak sabırla dinlediği bu monolog sonrası yutkunması ve kendisine gelmesi zaman aldı. İki saate yakın konuşmadı. Sarhoş bir Janus dile gelmişti karşısında, Janusluğunu ifşa ediyordu, çırılçıplak soyunurcasına.
Açık sözlü olmayı, içinde bulunduğu durumdan duyduğu mide bulandırıcı rahatsızlık nedeniyle çaresiz seçmiş bir Janus Karakteri, aslında kendisini kapalı/gizli tutan bir insandan daha fazla ilgi çekiyor.
Yazının ilk paragrafında geçen bir çift iri ve dolgun göğsün sahibi, bunca uyarıya, ikaza rağmen hala bu adamı “adam etmeye” çalışmaya niyetliyse, bu defa ben kaygılanmakta haksız mıyım, “acaba O’nun içindeki Janus ne menem bir şey” diye?
Ne çok janus var içimizde...
6 Eylül 2007 Perşembe
Bir cellat arıyorum.
İsa Mesih gibi "ilk taşı içinizde günahsız olan atsın" da demeyeceğim söz.
2 Eylül 2007 Pazar
Overload...
Bir şarkıya tümü için değil, sadece içindeki bir riff’in, bir solonun, veya küçük bir kısmında gizlenen melodi yüzünden âşık olduğum çok defa vâki… Bu öyle bir şey ki, aslında o şarkıyı sevip yüzlerce kez dinlesem de, tutkunu olduğum ve yeri gelip damarlarımdaki kan çekiliyormuş hissi duymama, yanaklarımın gerilmesine neden olan, beni bir tür ruhsal orgazma ulaştıran o bölümünü beklemektir yaptığım, müziği dinlerken.Slayer'in At Dawn They Sleep'indeki ("Beware the image unseen" ile başlayan ve "kill... kill... KILL" diye biten) kısım, veya Beethoven'in 7, senfonisindeki ikinci bölüm gibi...
Kitaplarda da vardır bu durum, hatta filmlerde de… Okuduğum sayfalarda altını çizerim satırların hoşuma giderse, çok beğenirsem ayrıca yanına NB yazarım, çok mu sevdim, NB kare yaparım…. Büyük Engizisyoncu Karamazov Kardeşler’in en müthiş solosu değil midir? Ya Savaş ve Barış’ta Prens Andrey yaralı halde savaş meydanında yatarken zihninden geçenler? Uzatılabilir bu örnekler… Ya Kayıp Otoban’daki Fred ve Mystery Man (ben ona “müşahhas ölüm” diyorum) arasındaki diyalog * ? Hesiod’un yüz bin defa tekrarladığım sözüne geliyorum gene: Yarım Bütünden Fazladır…
Yeni tanışmıştık… Dinlemek istediğini görünce, O’na anlattım kendimi… Bilmediği kalmadı, nasıl bir katil olduğuma dair…
“Ama bunları bana söylüyorsan, ‘benden uzak durmak gerek’ demek istiyorsun demektir… Neden anlattın, bunları bilerek nasıl yaklaşabilirim sana” dedi…
“Bilmeni istedim. Saklanmayacağım senden, istemiyorum bunu, olduğumdan farklı düşünme, kurma beni, gidersen kaybolurum ben de” karşılığını verdim. Kendisini üzmeme izin vermeyeceği için O’nu üzemezdim ki! Kaçıp kurtaracaktı kendini...
Sanki sonradan yaşayacağı acıyı, O’na ta en baştan vermek ister gibiydi tutumum… Veya tam tersi, hastalığa karşı elimde vücudunun dayanabileceği kadar mikrop dolu bir şırınga ile aşı yapıyor, bana/acıya karşı bağışıklık kazanmasına çalışıyordum… Janus’un kapıları gibiydi gözleri önüne serip O’na yaşattığım.
Bir hastalık olduğumu dürüstçe itiraf ederek…
Ertesi gün okuduğum Camus’nun Veba’sında şu satırlarla karşılaştım:
“Şunu anladım ki, insanların başına gelen bütün felaketler açık, anlaşılır tarzda konuşmamaktan geliyor. O zaman, açık konuşmak ve açık hareket etme yolunu tuttum, doğrusu yolu bulmanın tek çaresiydi bu. İşte buna dayanarak, dünyada sadece felaketlerin ve kurbanların bulunduğunu söylüyorum. Başka hiçbir şey yok. Ama bunu söylediğim halde gene felaketlere sebep oluyorsam, bunu hiç değilse istemeyerek yapıyorum demektir. Suçsuz bir katil olmaya çalışıyorum. Görüyorsun ki, bu da büyük bir hırs sayılmaz.”
Bu pasaj bu defa bende Janus etkisi yarattı… Öyle ki, hem ifade ve anlatım açısından bir orgazm etkisi, hem de bana bakan/kendime pay çıkardığım yönüyle bir anti-orgazm.
Kaçmadı. Başına geleceklere razı da değildi. Ama en sakıncalı duygu olan “umut”, insana yaşam veren yegâne dayanaktır, sevmenin de özüdür umut. Olmayacak duaya amin demenin de nedeni “ya olursa” diye düşünmek değil midir ki?
Canavar büyümezse ölür. Vampir kan içmezse tükenir…
Ne güzellikleri çürüttü bu eller, nasıl ziyan etti en değerli kalpleri… Kendini inkâr edercesine sado-mazoşizm gösterileri yaşadı, elinde hızar sallayarak budadı insanları.
Acaba O, sıradaki mi?
Küçük Çocuklar’daki Ronnie karakteri, çocukları taciz eden psikotik bir hastaydı, ve nefret ediyordu bu özelliğinden, ama alıkoyamıyordu kendisini. Bu yüzden hapse mahkum olmuş, fakat bu hapis cezası üzerinde iyileştirici bir tesir yaratmamıştı. İyi biriydi özde, lâkin cinsel kimlik bozukluğu vardı işte... O filmin en güzel solosu, riff’i, kısacası izleyiciyi (en azından beni) orgazm eden sahnesi ise, gece yarısı, gittiği çocuk parkında bir bıçakla penisini kestiği ve kendisini o halde kanlar içindeyken gören kadına “oldu mu? Artık normal miyim?” diye gözyaşlarıyla ağlayıp haykırdığı andı…
Beni de kessinler, ruhumu söküp çıkarsınlar, kalbimi lime lime etsinler, beynimi ezsinler…
Kaçamıyor O. Kaçamayacağını biliyorum.
Bırakamıyorum. Daha çekeceği çok ıstırap var.
Macbeth ne güzel diyordu, “Hastalıklı bir dimağa deva bulamaz mısınız?”
Slayer söylüyor, “ I deal in pain./ All life I drain./ I dominate. / I seal your fate.
* Bunu yazmam gerekirdi..(Fred ve Mystery Man bir partide karşılaşırlar… Bakışları kesişir. )
Mystery Man: We've met before, haven't we.
Fred Madison: I don't think so. Where was it you think we met?
Mystery Man: At your house. Don't you remember?
Fred Madison: No. No, I don't. Are you sure?
Mystery Man: Of course. As a matter of fact, I'm there right now.
Fred Madison: What do you mean? You're where right now?
Mystery Man: At your house.
Fred Madison: That's fucking crazy, man.
Mystery Man: Call me. Dial your number. Go ahead.
[Fred, Mystery Man’ın yanında evini arar, evde telefonu Mystery Man açar]
Mystery Man: [over the phone] I told you I was here.
Fred Madison: [amused] How'd you do that?
Mystery Man: Ask me.
[Fred remembers the anonymous video tapes]
Fred Madison: [angrily into the phone] How did you get inside my house?
Mystery Man: You invited me. It is not my custom to go where I am not wanted.
Fred Madison: [into the phone] Who are you?
[Both Mystery Men laugh mechanically]
Mystery Man: Give me back my phone.
[Fred gives the phone back]
Mystery Man: It's been a pleasure talking to you.
A.C.K.'ya referans
"...Hristiyan credo'su (itikat formülü) tarihi cereyana tabi olarak teşekkül etmiş ve Konstantinus zamanında devletin resmi dini olarak kabul edilince, 325'te toplanan İznik Konsili'nin kararlarıyla 'ortodox' (sünni) itikat formülü resmen tespit edilerek bu formülü kabul etmeyen Hristiyanlar kanun harici ilan edilmişlerdir. Teslis itikadının meydana gelişindeki tarihi sebeplerin bir kısmını teşhis etmek mümkündür. A.J. Toynbee, Hristiyan itikadına; İncilin Yunancaya tercümesinin*, eski putperest itikatlarının Hristiyanlıkça itiraf edilmeyen bir tarzda massedilmesinin**, Hristiyanlığın dünyevi maksatlarla istismar edilmesinin*** ve siyasi iktidarın**** tesirleri olduğuna işaret eder.
Teslis itikadının meydana gelişinde en mühim tesir Yunan felsefesi tarafından icra edilmiş olup, bu tesirin icra mekanizması De Lacy O'leary tarafından mükemmelen izah edilmiş bulunmaktadır.***** Yahudi Philon'un (MÖ 20-MS 54) felsefesinden iktibas olunan Logos (Kelam) doktrini Teslis'in unsurlarından biri olan 'İsa'nın Uluhiyeti' itikadını tefsir için kullanılmış ve İskenderiye'deki Yeni Eflatuncu Felsefe ve Gnostik felsefenin tesirleri altında kalan bir takım Hristiyan mezhepleri teşekkül etmiştir. Bununla beraber Hristiyanlığın ilk asrında dahi Monarchist ve Ebionit mezhebi mensupları gibi Teslis itikadını benimsemeyen tek tanrılı Hristiyan mezhepleri mevcut idiler. ****** İskenderiye felsefe ekolü (yeni Eflatuncu Plotinus ekolü) mensuplarının, 'Emanation' (Tekvin nazariyesi) ve Logos doktrini sayesinde İsa, dini spekülasyonla ilahlaştırıldı. Mamafih, Antakya'da 270 tarihinden itibaren faaliyete geçen mühim bir teolojik ekol daha vardı ki, bunlar daha ziyade akılcı olduklarından, Hristiyan credo'sunun mantıkî tutarlılık içinde olmasına ehemmiyet veriyorlardı. Zira bunlar mistik İskenderiye ekolünün aksine Aristo felsefesine ehemmiyet veriyorlardı. Arianizm mezhebi bu antakya Ekolüne mensuptur. Hristiyan kilisesi tarihindeki bir çok şizmanın (hizbin) menşei bu iki ekolün Teslis akidesini farklı bir tarzda tefsir etmesinden neşet etmiştir..."
* A.J. Toynbee, Tarihçi açısından Din, Tercüme: İbrahim Canan, İstanbul 1978 s. 167 (Bu kitap bende var, size de lazım)
** a.g.e. s.191
*** a.g.e. s.159-160
**** a.g.e. s. 150-151
***** Bu hususta daha fazla malumat için: De Lacy O'leary, İslam Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, Tercüme: H. Yurdaydın, Ankara 1971, s. 18-25 (Bu kitaba da sahip olduğumdan şanslı addediyorum kendimi)
****** Henry Bettenson, Documents Of The Christian Church, New York 1971, S. 38