27 Mayıs 2024 Pazartesi

Demans Üzerine... (Acı Verici Bir Yazı.)

Daha önce birkaç defa değinmiştim, babamın fiziksel olduğu kadar mental açıdan da belirgin şekilde gerilemesi mevzuna. Nörolojik muayene ve çekilen beyin MR’ı ile demans teşhisi somutlaştı. Demans bir çatı tanım, eskiden buna kocama derlerdi. Havva başından beri Alzheimer endişesini dile getiriyordu, genetik olarak Alzheimer anneden çocuğa geçer diye bilinir; rahmetli/rahmetsiz, neyse artık, öz babaannemde Alzheimer varmış, amcalarımdan biri de hayatının son yıllarında aynı hastalıktan mustaripti. Bense iki sene kadar önce geçirdiği korkunç Tüberküloz Menenjite yoruyordum babamın durumunu, sonuçta o da fiziksel sağlığını müthiş yıprattığı kadar beyin zarında tüberküloz bakterisiyle oluşan bir iltihap. Yani tam anlamıyla kırk katır mı, kırk satır mı durumu. Annem ise, “siz yeni dikkat ediyorsunuz, kırk sene önce de aynıydı, o hep böyleydi.” diye endişelerimizi hafife almaktaydı. Babama olan nefretini ve öfkesini bu şekilde dışa vuran annem haksızmış. Babam demans. Şimdilik kendini idare edebiliyor bir şekilde, sokağa çıkıyor, camisine gidiyor, yolları pek karıştırmıyor, bir şekilde devam ediyor hayatına. Araba dahi kullanıyor. Doktor, uzunca bir fiziksel muayeneden geçirdi babamı, sonra sonuçlarının hepimizi olumlu yönde şaşırttığı Addenbrook Kognitif Muayene denilen testten geçti babam. Nihayetinde demans tanısını şimdilik sisteme girmemeye karar verdi, gündelik aktivitelerinde onu dikkatlice gözlemlemeye devam etmemizi, kesinlikle araba kullanmamasını tembihleyerek bir ilaç yazdı, durumunda bir bozulma olursa hemen kendisine getirmememizi salık vererek.  


Bu gözlemi kim, nasıl yapabilir? Ben, Havva, tabi ki en başta onunla yaşayan annem, ayrıca diğer akrabalar, arkadaşları, komşular, ayrıca sıklıkla bir araya geldiği diğerleri. Babamla ilgili başkalarıyla paylaşılacak bilgilerin çeşitli avantajları var: Öncelikle babamın fiziksel ya da zihinsel gerilemesine bir anlam verilir, bu bağlamda destek olunması, kimi hareketlerinin ya da sözlerinin hoş görülmesi, ayrıca o kişilerin muhbir (haber veren) hüviyetine bürünmesi mümkün. Ayrıca güvenlik meselesi var, insan karşısındakinin düşkün ve hasta olduğunu bilirse ona göre davranır: Yalnız başına bir yere gittiğine şahit olduğunda haline dikkat eder, mesela yatsı namazından sonra camiden evine dönerken yanında arkadaş olur vs. 


Bütün bunlar, bu bilgiyi, yani babamın demansa mustarip olduğunu başkalarıyla paylaşma durumunda yaşanır. 


Peki ama mesele bu kadar basit mi? Yani söz gelimi babama söyleyecek miyiz durumu? Bunun hastaları psikolojik yıkıma kadar götüren bir depresyona yol açtığını söyledi doktor. “Ben artık kocadım, bittim, iyileşemem, bunayıp öleceğim” düşüncesine kapılmak gerçekten çok korkunç. Babamın bu kanaate varması mümkün, aklı o kadar yerinde şu an. Üstelik bu depresif hal kendini iyice hayattan çekme, eve kapanma ile sonuçlanabilir, demans da bu nedenle daha hızlı ilerler. 


Tamam, o zaman babamdan sakladık durumunu, bilmemesi daha evla dedik. En iyi, en doğru gözlemi yapabilecek kişi şüphesiz annem. İyi de annem babamdan nefret ediyor. Daha önce de yazmıştım bloga, sevmediği bir adamla, hiç sevmediği bir hayatı elli yıldır paylaşıyor ve o jenerasyondaki çoğu kadın gibi “artık kocam ölsün de ben hayatımı yaşayayım” ruh halinde. Bu konu hakkında biraz daha yazmam lazım: Ekonomik bağımsızlığı olmayan, aileden, sosyal çevreden, din ile zerre kadar alakası bulunmasa da o sosa bulandırıp karın tokluğuna ev kadınlığı, çocuk bakıcılığı, hizmetçi kölelik haline getirilmiş o neslin ev kadını perspektifi, çocuklarının büyümesini, kocasının ölmesini ve böylece özgürleşmiş hayata adım atmayı şiddetli bir sabırsızlıkla bekler. Annemin çevresindeki kadınlar ya bu bekleyiştedir ya da böyle berbat hayatlarının mükafatını bu bekleyişle elde etmişlerdir. Açık yazıyorum: Bir kadının kocasını kaybettiği için duyduğu hüzün, anneme hep aptalca gelmiştir, ya zerre kadar inandırıcı bulmaz ya da o kadının düpedüz aptal olduğunu düşünür. Burada büyüteci anneme değil, tekrar ediyorum, o jenerasyonun kadınlarına tutuyorum. Bu konuda daha çok şey yazarım ama gerek yok. Neyse artık, babam ölsün diye bekleyen ve son yıllarca tahammülü iyice dibe vuran annemin, kocasının demans olduğunu öğrenmesi durumunda tepkisi ne olacaktır peki? “Bunca sene bu adam katlandım, şimdi bir de bunayıp iyice başıma mı kalacak yani? Hiç çekemem, hiç uğraşamam. Bir sürü hastalığım var, ben kendimi zor idare ediyorum artık. Ne hali varsa görsün.” Böyle düşünmesine karışamam, ama babama her sinirlendiğinde “sen bunadın, sen artık bittin, sen kocadın” filan, en sert şekilde kırıcı konuşacağından da eminim. Çünkü (gene o jenerasyona geliyoruz,) kurt kocayınca kuzunun maskarası olur, kadınlar yaşları ilerleyince kocalarına yılların intikamını çok acı bir dille yaşatmaya başlıyorlar. Mutedil geçirilen uzun evlilik hayatının sonbaharında eşlerine yönelik ejderha tavrına bürünüyor kadınlar. Özetle, babamın demans olduğunu öğrenmek annemi daha olgun, sakin, merhametli, anlayışlı yapmayacak. Tam tersi. Zorbalığı frensiz, üstelik fena halde zararlı hale gelecek.


İkide sıfır oldu böylece. Babama demans olduğunu söyleyemiyoruz, bunalıma girmesin diye.

En yakınındaki anneme babamın demans olduğunu söyleyemiyoruz, babama söylemesin diye. 


Çevredeki insanlara da o zaman bu sırrı açamayız, o takdirde babama ve anneme söylemediğimiz bu gerçeği bizden değil, başkalarından duyma ihtimalleri var. Kendilerinden sakladığımız bir gizi başkalarından duyarlarsa, bu bilginin kaynağının biz olduğunu da anlayacaklardır. 


Toparlayacak olursak, babamda demans başladı, bu bilgi şimdilik bende ve Havva’da kilit altında. Kardeşime de anlattım durumu elbette, binlerce kilometre uzaktan o da benim gibi epeyce kafa yordu, defalarca konuşup fikir jimnastiği yaptık, onun düşüncesi de bu yönde. 






Hayat adını verdiğimiz geri dönüşü olmayan bu yolda çıkmaz bir sokağa girdi babam. Tek yapabileceğimiz onu izlemek, daha kötüye gittiğini fak edince de tekrar nöroloğa götürmek. Bir tedavisinin olmadığını bilsek de. 


18 Mayıs 2024 Cumartesi

Post-'u Geçtikten Sonra, Trans- Dolaylarında Bir Evlilik Betimlemesi Üzerine... (Veya: Babalarını Sevmeyen Kadınların Onulmaz Travmaları.)

Alttaki postu okuyanlar (ileride bu blogu Camus’a açarsam) saçma sapan bir bunalıma duçar olmuş saçma sapan bir genç kızla aramızda geçen saçma sapan bir diyalogu anlatırken kelimelerin arkasına saklanmış devasa bir duyguyu, Havva’ya olan aşkımı seziyor olabilirler. Yanlış değil. Ama Havva ile başladığımız hayat yolculuğu, bazen bozuk yollara da sapabiliyor, bu aralar olduğu gibi. 


Büyü bozulagörsün, kusurlar daha belirgin hale gelmeye başlıyor ve o zaman huzursuzluklar da ortaya çıkıyor. Büyünün bozulması çoğunlukla bir tetikleyici ile olur, bu tetikleyici illa kötü bir şey/olay olmak zorunda değil. Söz gelimi katarakt ameliyatı olan biri, kocasının/karısının yüzündeki kırışıkları görmeye başlar. Onun gibi aynı. Var olan kusurların fark edilir hale gelmesinden bahsediyorum burada. 


Havva bana yeni kusurlar atfetmiyor, ilk defa görüyor ya da bunların ayrımına gidiyor da değil, ama dedim ya, büyü bozuldu bir süredir ve artık bana -hiç olmadığı kadar- sert ve hatta kırıcı davranmaya başladı.


Milat, kanaatimce diz kapağı protezi ameliyatı olan annemle geçirdiği uzun süreydi. Hastanede üç gün, bizim eve bir ay boyunca, neredeyse 7/24 beraber oldular. Kızı olmayan, ayrıca sevgisiz bir ailenin üçüncü ve değersiz kız çocuğu olan annem, 75 yaşında, hayatı boyunca ilk defa ihtimam, özen gördüğünü söyleyip durdu Havva’nın kendisine gösterdiği yakınlık ve yardımlardan ötürü. Havva’nın hakkı bu bakımdan ödenmez: Öz kızıymış gibi haftalarca altını temizledi, aynı odada uyudular ve her gece en az üç-dört kez wc’ye kalkarken ona eşlik etti, saçlarını taradı, vücudunu yıkadı, temizledi. Kullanacağı ilaçların saatinden yiyeceği yemeğin miktarına kadar her detayla ilgilendi, uğraştı. Bazen hemşiresi, bazen öz kızı, bazen arkadaşı, bazen de annesiymiş gibi davrandı. Fiziksel ıstırabına rağmen annem bu bir ay içinde mest oldu, öyle ki evine dönmeyi istemedi hiç. Neden? Çünkü babamdan nefret ediyor. Babam anneme ne kadar düşkünse, annem de babamı o kadar tahammül edilemez bulmakta. Annemin de haklı olduğu konular var şüphesiz. Gene de 76-75 yaşlarına gelmişler, birbirlerine en çok ihtiyaç duydukları hayatlarının sonbaharında annem nefret ettiği hayatının öfkesini çıkartıyor babamdan. Yaşam ne çocukluğunda, ne gençliğinde, ne evliliğinde yüzüne gülmemiş, istediği gibi olmamış ve istemediği bir (evlilik) hayatı istemediği (babam) bir insanla geçirmek zorunda kalmış. Bu kadar açık. Elli yıllık evlilik de kolay değildir, Romeo ve Juliet bilmez tabii bunu. 


Kendimi bildim bileli babamdan şikayetçidir. Bazı şeyler nesnel verilerle açıklanamaz: Ne kumar oynamıştır, ne gece hayatı olmuştur, ne aldatmıştır, ne de evine bakmadığı olmuştur. Belki disleksi, belki sadece parlak olmadığını söyleyebileceğimiz vasat bir zekâ, babamın hayatı boyunca yükü oldu: okumakta, anlamakta, muhakeme etmekte, hesaplamakta, yorum getirmekte, değerlendirmekte hep başarısızdı. Osmanlı İmparatorluğunun yüzyıllar boyu bir türlü yıkılmamasının nasıl kolay bir izahı yoksa, babamın da tüm bu zihinsel kapasite eksikliğine rağmen -bütün akrabaları kendisinden kat be kat zengin olsalar da- kimseye muhtaç olmadan ve ailesini kimseye muhtaç etmeden bunca sene esnaflık yaptı, ticaretle uğraştı, orta halli bir aile babası olarak çocuklarını okuttu, evini, yazlığını, arabasını edindi, vs. Bardağın dolu tarafına bakınca su görürsünüz. Babama bakarsınız, o suyun bardağa nasıl geldiğine hayret eder, şaşırırsınız ama evet, bardağın bir kısmı doludur. 


Annemin öfke, hayır, düpedüz hınç halini almış şikayetleri bardağın boş tarafları ile ilgili. Buna isteyen nankörlük diyebilir, hangi açıdan baktığına göre. Elli yıllık evlilikte eşiyle arkadaş olamamak, bir şey konuşamamak, bir şey paylaşamamak zor olsa gerek. 


Bizimle geçirdiği bir ay boyunca annem, sürekli babamı şikâyet edip durdu. Babam bizde kalmayı reddettiği için kendi evinden hemen her gün bize geldi, bazen bir saat, bazen yarım gün vakit geçirdi, annemin bütün bu ziyaretlerdeki nemrutluğunu anlatabilmem zor. Adam 76 yaşında, onca hastalık geçirmiş, zihinsel olarak son yıllarda çok daha geriye gitmiş halde, hayatında ilk defa bir ay evinde yalnız kaldı, yemeğini, temizliğini, her şeyini -ilk defa- kendi yaptı, gayet doğal olarak karısının iyileşmesini ve evine dönmesini istiyor, bekliyordu, ama bu istek/beklenti bile annemin öfke krizlerine yol açıyordu. Kesintisiz söylenmeleri, şikayetleri, ceberutluğu, kendi ‘kötü’ hayatına dair sızlanmalarıyla geçti bir ay. Mutsuz evliliğin röntgenini defalarca çekip önümüze koydu.


Özellikle Havva’nın önüne koydu. Bana değil, çünkü kendisine verdiğim tüm desteğe rağmen anneme sık sık bardağın dolu tarafını da hatırlatmak zorunda hissederim kendimi. O yüzden adım ‘babasına hiç kıyamaz’a çıkmıştır; insan babasına kıyabilir mi? 


Havva çocuk değil. Öyle etki altında kalacak, yönlendirilecek biri de değil. Bununla beraber annemin çizdiği ve kendisini acındırma ve hak verilme beklentisiyle süslediği yarısı boş bardak resmi, üstelik bu resmi sunarken takındığı haşin tavır, Havva’da farklı türden bir aydınlanma ya da karartma, neyse artık, yarattı. Bende- halimde, davranışlarımda, kimi tavırlarımda, seçimlerimde babamı aramaya başladı. Annemin şirret halini örnek aldı demek istemiyorum, çok ayıp ederim. Ama babamın her şeyi ertelemesinden, ötelemesinden şikâyet eden anneme nazire edercesine benim tembelliğimi ve sürekli işleri ileriye atıyor olmamı mükerrer vurgulamaya başladı. Haklı. Yalan değil. Önceden de farkında olduğuna şüphem yok, ama görmezden geliyordu sanırım, artık jest ve mimikleriyle sert tepkiler veriyor, rahatsızlığını söze de döküyor ayrıca. Dedim ya haklı. Annemin, babamın bütün akrabalarının dünyayı gezdiklerini, dolaştıklarını ama onların kendisinin çok istemesine  rağmen hayatları boyunca hiçbir yere gitmediklerini tekrar tekrar söylemesi mesela. Havva geçen gün iki ay arayla önce Bali’ye, sonra da Bosna-Hersek’e giden bir tanıdığı duyunca bizim de hiçbir yeri gezmediğimizi söyledi. Sustum, bilmemesi mümkün olmayan KHK, pasaport, ayrıca parasızlık detaylarını anımsatmaya gerek bile görmedim. Sustum. Demiştim ya, katarakt ameliyatından sonra görülmeyen kusurların farkına varır insan, geçenlerde bir şey anlatıyordu, neşemiz de yerindeydi, o an lafını yarım kesip tatlı tatlı kızdırmak için pislik bir şey söyledim, daha önce hiç yapmadığı şekilde oturaklı bir küfür savurdu, sonra yanımdan çekip gitti. Hiç beklemediğim bir tepkiydi, şaşkına döndüm. Alttan aldım, özür diledim ama nafile. Bir saat sonra yanıma geldi ve bir daha benimle hiçbir düşüncesini, duygusunu paylaşmayacağını, artık içinde tutacağını söyledi. O günden beri de aramızdaki konuşmalar “kedinin suyunu değiştirdin mi?” ya da “eve gelirken almamı istediğin bir şey var mı?” seviyesinde. Bugün de olmadık bir perde kısaltma olayını şiddet patlamasına dönüştürüp “iki bin lira vermemek için beni uğraştırdığın şeye bak!” minvalinde bağırdı. (Bu ekonomik durumda, bir karton sigara 630 lira. Üstelik ondan bir şey de istememiştim.)


Bu, duygusal kopuştur. 


Bir kez daha yineliyorum: Bende var olmayan kusurları yoktan  yaratmıyor. Başlı başına eksiklik ve sorun abidesiyim ben. KHK’lıyım, çalışamıyorum, para kazanamıyorum. Denedim, para kazanmayı bırakın, işverenim olan 35 yıllık arkadaşım tarafından dolandırıldım, borç verdiğim paramı çaldı, üzerine çöktü orospu çocuğu. Bir üretim faaliyetim yok, ne kitap yazıyorum, ne yemek yapıyorum. Asalak gibiyim. Tam olarak öyle. Havva’nın hayatını kolaylaştırmak ne kelime, sadece zorluk veriyorum ona. Bunun ilk günden beri bilincindeyim. Elimden geleni yapıyorum ama totale kıyasla çok az bir yekûn tutuyor. Saygıdeğer Müşteki Tetikleyici’nin bizde geçirdiği süre zarfında Havva katarakt ameliyatı geçirdi

 sanki, bana çok daha sert davranmaya başladı sonrasında, bunu net bir biçimde ifade edebilirim. Elbette bu tutumunda kendi (merhum) babasının annesine yaşattığı eziyet ve zahmet dolu yaşamın da tortusu var, ve ne hikmetse, her nasılsa hem Havva hem de ailesinin fertleri (merhum) kayınpederimle benim ne kadar benzeştiğimi söylerler hep; yani annesinin yaşadıkları da onu bir benzeri yaşamaktan ürpertiyor olabilir.


Her ne ise, eskiden “bana nasıl katlanıyorsun?” diye merakla sorduğum kadın, artık “katlanmıyorum, eğleniyorum” demiyor. Geldiğimiz noktada bana düpedüz katlanamıyor. Eğlence sona erdi. 




Anneme kızamıyorum. O dertleşecek, kendisine hak verecek birini arıyor. 


Havva’ya kızamıyorum. İsyan ettiği şeyler icat ettiği sorunlar değil. 


Kendime de kızamıyorum. Evlenmeden önce de, evlendikten sonra da bir karakter değişimim yok. Daha az sosyalim (sıfır desek daha doğru,) daha az param var (sikik emekli maaşım,) daha yaşlıyım, daha şişkoyum… Bu gibi şeyler. 


Ama bunlar bir gerçeği değiştirmiyor. 


Kopuyoruz. İlişkimiz toparlanacaktır, buna şüphem yok. Ne var ki bunlar, irili ufaklı yaralar. Sayıları arttıkça daha çok acıtacak. 


Canım yanıyor. 




12 Mayıs 2024 Pazar

Hastane Kafeteryası Üzerine...

Günler geçti, haftalar geride kaldı, annem epeyce iyileşti, Beşiktaş bir sezonda beşinci teknik direktör değişikliğine gitti, babamın mental ve fiziksel sağlığı endişe verici bir hal almaya başladı, Havva’yı yazmış olduğu kitap hakkında bir film prodüksiyon şirketi aradı, hayat pahalılığı korkunç boyutlara vardı (e.g. sigaram 63, Starbuck’s orta americano 75TL) CHP kırk yıl sonra seçimden birinci parti çıktı, Dortmund ‘um şampiyonlar ligi finaline yükseldi, leğen kemiğimde yıllardır ara ara duyduğum sızının doğuştan gelen bir anomali olduğunu öğrendim, kafam şiştiği için kitap okumayı neredeyse tamamen bıraktım, anne-babamın sağlık sorunlarıyla uğraşmaktan kendimi feci halde ihmal ediyorum, Havva’nın Kestaneli Pasta’dan sonra ilk defa beni bir başka kadından (Sarin) kıskandığını duyumsuyorum, kilo almaya devam. 



İki gün önce leğen kemiğimdeki sorun için çektirdiğim MR’ın sonuçlarını doktora gitmek için randevu saatinden çok önce hastaneye gittim, vakit geçsin diye kafeteryada oturup sigara-çay, beklemeye başladım. Kalabalık, oturacak yer zor bulunduğundan 19-20 yaşlarında genç bir kız biraz sonra yaklaştı ve yanımdaki sandalyeye oturmak istedi, buyur ettim. Çayım yanlış geldi, garson çocukla kısa bir konuşmamız oldu, sonra doğru çay, tost ile beraber getirildi, gene garson çocukla kısa bir konuşma. Genç kız birden bana ‘doktor musunuz?’ diye sordu. Tarzımdan mı, duruşumda mı bilmiyorum. Kot pantolon, kapüşonlu sweatshirt ve kafamda kep varken, bu sorusu daha da tuhaf. Hayır, gayet hastayım diye hafifçe gülümseyerek mukabele ettim. İkram ettiğim bir dilim tost dilimini kaygısızca, teşekkür ederek ağzına attı. Bir an durakladı, sakıncası yoksa neyiniz var diye sordu. Ortopedik bir sorunum var diye kısa bir cevap verdim. Aradaki birkaç saniyelik suskunluk, ‘sizin neyiniz var?’ sorusunu sormamı gerektiriyordu, ‘psikolojik’ diye yanıtladı. Birdenbire anlatmaya başladı; hayatına iki hafta önce bir genç girmiş, onu çok sevmiş, fakat kendisine sürekli olarak yalan söylüyormuş, allak bullak olmuş bu ilişkiden, çocuğa çok güvenmiş, her şeyini ona anlatmış ama yalanlarından bıkmış, çocuk buna gel kaçalım, buradan gidelim demiş, O da kabul etmiş, eşyasını toplayıp çocukla buluşmuş, çocuk önce bir otele gidip dinlenelim demiş, otele gitmişler, bir saat sonra kızın babası otele gelmiş, meğer çocuk kızın babasına haber vermiş böyle böyle yaptık kızınızla diye… Kız yıkılmış, psikolojisi alt üst olmuş, hastaneye getirmişler, doktor iki gün yatıralım, yıkıntı yaşıyor, takip edelim demiş. Sadece iki hafta önce tanıdığı bu çocuğa nasıl olmuş da bu kadar güvenmiş. Çok da seviyormuş onu. Her şeyini anlatmış ona. Olabilecek en yumuşak ses tonumla, ‘iki üç dakika önce buraya oturdunuz ama bana da her şeyi anlattınız farkındaysanız’ dedim, bir şekilde karşılık vermem gerektiğini düşünerek. Gülümsedi kocaman, bir yabancıyla konuşmak güzelmiş. İçimi huzursuzluk kapladı, yaşadığı bunalımdan ötürü hastaneye yatırılmak zorunda olan genç bir kıza ne söyleyebilirim ki? Annemin diz ameliyatı için üç gün o hastanede kaldığını, doktorların ve çalışanların ilgisinden memnun olduğumuzu filan, öylece gereksiz laflar gevelemek zorunda hissettim. Cümlem bitince heyecanlı bir şekilde ‘sesiniz ne kadar etkileyici, Türkçeniz de çok güzel’ diye karşılık verdi. Kibarca teşekkür edip sustum, içimden bana seslenen ‘hassiktir, hemen kalkıp gitmelisin’ çağrısıyla aynı fikirdeydim, karşımda en fazla yirmi yaşında olduğunu tahmin ettiğim, saçlarını kızıla boyamış, makyajlı, kaşında piercing olan, gerçeği söylemek gerekirse güzel bir genç kız vardı, elli yaşında göbekli ve kel bir adama birkaç dakikalık konuşma sırasında iltifat etmeye başlayacak kadar kontrolünü yitirmiş bir hasta kızcağız. Halini, bana bakan gözlerindeki ışıltıyı anlatmak istemiyorum, o sırada telefon numaramı verip beni istediği zaman konuşmak için arayabileceğini söylesem, daha o akşam hastaneden arayacağına ya da yazacağına zerre kadar şüphe duymuyorum. Bende bir olağanüstülük olduğundan değil, kızda bir olağandışılık olduğundan. Tam kalkmak için hareketlenecekken, ‘bir insanın sizi gerçekten sevip sevmediğini nasıl bilirsiniz?’ diye sordu. Duraksadım, uzatmak istemedim insanlık tarihi boyunca sorulan bu soruya, ‘bunu asla kesin olarak bilemezsiniz’ diye kestirip attım. Gülümsedi. Dudağını ısırdı. Güzel kızdı gerçekten. Sonra aceleyle gene sordu, ‘sizce gerçek aşk var mı?’ Bu defa bana istem dışı gülümseme geldi, aşkım Havva’mın imgesiyle benim güzüme oturdu, ‘var’ dedim. Siz yaşadınız mı diye sorusunu detaylandırdı bu defa, ‘evet, hala yaşıyorum, onu ilk gördüğüm anda “bu kadın O” demiştim, inkâr etmek, kaderimden kaçmak için çok uğraştım, ama nafile, O, O’ydu ve ben her seferinde O’na geri döndüm’ diye cevap verdim. Konuşmamız boyunca kurduğum en uzun cümle buydu zaten. O’nunla evlenip evlenmediğimi sordu, hala evli ve çok mutlu olduğumu söyledim. Artık kalkmak çok daha kolaydı masadan. Gene olabilecek en yumuşak ses tonumla iznini rica ettim, randevu saatimin geldiğini vurgulayarak. Yalandı, daha çok vakit vardı aslında. Gülümsedi. Kendisine hastaneden çıktığında daha iyi hissetmesi dileklerimde iyi günler diledim, teşekkür etti, ayrıldım. 


Elbette resim temsili ama hastanedeki kızcağıza çok benziyor, orası kesin.




Bir çocuğum olmasını hiçbir zaman, hayatımın tek bir anında bile istemedim, hayal etmedim. 


Dünyanın en akıllı adamı benim.  


31 Mart 2024 Pazar

Münker-Nekir Sorunsalı Üzerine...

Zaman ne kadar hızlı akıyor. Şu yazıyı karalamamın üzerinden dört seneye yakın geçmiş. O tarihte, Lichess’te oynadığım sürenin 288 saate tekabül ettiğine değinmişim, bu da 4.8 gün demek. Diğer bir değişle, 2020 senesinin Kasım ayında, hayatımın beş gününe yakın bir bölümünü bullet (1+0) satranç oynayarak – heba veya ziyan, neyse artık harcamışım diyeyim. Geçen gün ise toplamda 50000. (elli bin yazıyor orada) oyunu geride bıraktım, sağolsun Lichess istatik bilgilerini sıkı tutuyor ve bu defa oyun oynayarak geçirdiğim süreyi güncellemiş; 50000 oyun için Lichess’te geçirdiğim zaman,


Sıkı durun,




Veya durmayın bana ne,




59 gün, 11 saat, 22 dakika.



Oha!







Vasat bir oyuncuyum. Bu kadar oyunda, seviyemi belirleyecek en muteber veri olarak algoritmanın karşıma çıkardığı rakiplerin rating ortalamasına bakılabilir, 1723,01 diyor bu konuda. Yani, 10 üzerinden 5,5- 6 gibi bir şey bu. Becerim, yetkinliğim o kadar. Gerçek hayatta bir başarım, ödülüm ya da o tür bir şey yok, ihraçtan önce mesleğimi icra ederken kurum içinde bir turnuvaya katılmıştım ve az sayıda yarışmacının arasında 3. olmuş, tenekeden bir madalya almıştım o kadar. Özetle, hayatını satranca vakfeden ama başarılarıyla bunu taçlandırmış kişilerden de değilim. Aksine, Havva korkutucu ve aşırı gergin olduğumu söylüyor oynadığım sırada, haklılık payı var. 


Millet iki ayda yeni bir lisanı üstünkörü konuşabilecek kadar öğreniyor. 


Ben balık tutmayı da bilmiyorum, roka ile dere otunu ayırt edemiyorum, zaten araba kullanamıyorum. 


Bu kadar işe yaramaz bir adama dönüşmüş olmak da çok acı lan.


50000 oyun!


29 Mart 2024 Cuma

Diz Kapağı Üzerine...

Ruhu şâd olsun, Kagney Linn Karter’ın ölüm haberine dair bir post yazıp da sonrasında bir ay boyunca bloga uğramayınca, sanki bu geçen bir ay zarfında KLK’ın ölümünden daha önemli ve kayda değer bir şey yaşamamışım gibi düşünebilirsiniz, (kimse düşünmedi) halbuki öyle değil: Annemin sağlık sorunlarıyla meşgulüz. O kadar çok derdi var ki… 11 Mart günü diz protezi ameliyatı oldu, 14’ünde taburcu edildi ve kendi evine değil, doğruca bize getirdik. Bir ay kadar bizde kalması öngörülüyor ama daha da uzun sürecek gibi; bu yaşa kadar kolundan kan aldırmak dışında bedenine müdahale yapılmadığından şimdilerde yaşadığı sıkıntı ona çok acayip, eşsiz, dehşetli geliyor. Aslında epeyce ilerleme kaydetti; walker yardımıyla inim inim inleyerek ancak birkaç adım yürüyebildiği günleri geride bıraktı, şimdilerde kanadyen (Canadian) diye isimlendirilmiş koldan destekli bir bastona geçti, hatta fizyoterapist eşliğinde desteksiz yürüme egzersizleri yapıyor. Gene de daha çok işi var. Biriktirdiği sağlık sorunlarını saymakla bitmez. Gerçekten. 





Bu 15. gün, Havva anneme bebek gibi bakıyor ve annem, çocukluğu dahil ilk defa birisinin kendisine ihtimam gösterdiğini tekrarlıyor sürekli.