29 Eylül 2022 Perşembe

Acil ve Aciz Servis Üzerine...

Dün, babamı bir önceki postta bahsettiğim ‘aniden on yaş ihtiyarlama’ şeklinde özetleyebileceğim halden ötürü acile götürmek zorunda kaldım. Hep okuduğum acil servisler hakkındaki haber ve yorumların fazlası yokmuş, eksiği varmış meğerse. Gerçekten cehennem çukuru acil servisler, keşmekeş hüküm sürüyor, çarşamba pazarı gibi bir yer. Detayları anlatmayacağım, tam sekiz saat acilde bir oraya, bir buraya yalpaladık, detaylı kan testleri, EKG, tomografi, beyin MR’ı derken neticede hiçbir klinik bulgu babamın neden bu halde olduğunu açıklayamadı. Acil servise adım attığı andan, akşam 9pmde oradan ayrıldığımız ana kadar tekerlekli sandalyede oturan, işlem yerlerine götürdüğüm babamın ‘oturmaktan yoruldum, yatmam lazım’ diye isyan edip MR sırasını beklediğimiz odada metro koltukları gibi yan yana dizilmiş koltuklara boylu boyunca uzanmasını ve öyle uyuyup dinlenmesini yazsam mesela, ne hissettiğimi tahmin edebilirsiniz. Oturmaktan yorulan, ayağa kalktığında düşecek gibi sendeleyen bir haldeydi tüm gün. Abartmıyorum, Kardeşime telefonda söylediğim gibi Dr. House gibi bir adam lazım babama, bir problem olduğu aşikâr ama bu problemin ne olduğu test, tahlil ve görüntüleme mekanizmalarıyla anlaşılamıyor. Hiçbir doktor da bir hafta önceye kadar babamın Güre’de her gün denize girdiğini, kaplıca ve havuz keyfi yaptığını, oraya da kendi arabasıyla 400km gittiğini, annemin ifadesiyle bir gecede bu duruma geldiğini anlamıyor, aslına bakarsanız bunu tahayyül etmeye bile uğraşmadılar çünkü o kadar -kaç saniyeyse artık- vakitleri de fırsatları da yok.  Gerçek anlamda sadece nöroloji servisinde muayene edildi, o da Havva’nın haber verdiği bir arkadaşı sayesinde… Yarın için nöroloji servisinden randevu aldık, orada tekrar, bu defa daha detaylı tetkikler yapılacak. 


Akşam evine dönerken gene düştü, bu defa apartmanın merdivenlerini inerken. Yanındaydım, tutamadım. Bir elimde -olur da acil serviste derhal yatış yapması yönünde bir karar alınırsa diye babam için pijama, çamaşır vs. bulunan- bir poşet vardı, babam da damar yolu açılmak için deli deşik edilmiş eline diğer elinde pamukla bastırıyordu, kan sulandırıcı kullandığından kanamanın durması için. Yürüyüşündeki sarsak, sersem, sakar halden bahsetmiştim ya, kendini ayarlayamadı, tutamadım, yüzüstü düşecek gibi olup sonra arkaya doğru popo üstü devrildi merdivenlerde. Tutamadım evet. Sırtını da vurdu. Bu, son dört gündeki üçüncü düşüşü. Çok şükür ki bir kırık yok gene, ama bu defa canı yanmış belli, bana belli etmese de bugün anneme söylemiş.


Anlaşılmaz bir durum… Belirsizlik öylesine sinir bozucu ki, salı akşamı geldiklerinde derhal evde yapılan covid test kitlerinden uyguladık babama, belki geçen hafta Güre’deki hastanede yapılan testte yanılma olmuştur diye. Gene negatif çıkınca, annem, ‘keşke pozitif olsaydı, en azından ne olduğunu bilirdik’ diye mırıldandı yanımızda. Böyle anormal bir cümlenin sarf edilebildiği belirsizlik, şaşkınlık hali bizimkisi. 


Ne olacak bu işin sonu bilemiyorum. 



Bu salonda saatlerce bekledik. Fotoğrafı görüp acil servisin böyle bir yer olduğunu sanıyorsanız, cehennemi de size Patara Plajı diye yutturabilirler, benden söylemesi. 




Not: Her tahlil ya da filmden sonra sonuçları acil servis doktoruna göstermek gerekiyor ama her defasında -arada geçen 1 ya da 2 saat içinde- sevk eden doktor ortadan kayboluyor, sonuçları başka bir doktora göstermek zorunda kalıyorsunuz, tabi bu defa sonucu gören yeni doktor sebebi de öğrenmek istediğinden ‘neyi vardı amcanın?’ diye sorduğundan aynı şeyleri bir daha bir daha anlatmak zorunda kaldım. En son görüştüğüm doktora ‘işinize karışmak istemem, saygısızlık olarak düşünmeyin, hekim değilim ama bu kadar bitkin, gözünü dahi açamayıp oturmaktan yorgun ve saatlerdir yatmak istediğini söyleyen halsiz babama bir serum ya da benzeri bir şey veremez misiniz? diye sorarken sözümü kesti, ‘iyi ki değilsiniz’ dedi. Sanırım bunu kişisel almamalıyım. 


27 Eylül 2022 Salı

İki Haftada Babamın Yaşadığı Total Collapse Üzerine...

Taşındığımız gün yardıma gelme isteğine üzülmesin, geri çevrilmiş hissetmesin diye itiraz etmemiştik, kaldı ki ben de arzu ediyordum babamın yanımızda olmasını, her şeyden önce Havva’yı, kediyi ve bilgisayar ve diğer türlü şeyleri eski evimizden buraya babamın arabasıyla getirmek işimizi çok kolaylaştırırdı düşünmüştüm, öyle de oldu. Başka bir beklentim yoktu kendisinden, ama bu arada nakliyeciler çalışırken bir ara ortadan kayboldu, üst kat için bir mini buzdolabı almaya Küçükyalı çarşısına yürümüş, bir saat sonra geldi. Ardı sıra buzdolabını getirdi servis. Bu kadar para harcamasına ne gerek vardı diye mahcup olmuşken nakliyecilere öğlen yemeği için söylediğimiz lahmacunların da parasını kaşla göz arasında ödedi. Nakliye bitip yerleştirmeye geçilince ‘artık gideyim ben’ dedi, minnet ve şükran duygularıyla yolcu ettik kendisini. 


Ertesi gün annemle yola çıktılar, 400km’den az değildir sanırım, iki haftalığına devremülklerine, Güre’ye. İlk hafta hemen her gün denize girmiş, tesisin termal kaplıcasına gidip gelmiş. Sonra bir gün, annemin dediğine göre yatsı namazına gittiği mescitten döndüğünde çok üşüdüğünü, klimanın tam altında namaz kıldığını, çok rahatsız olduğunu söyleyip hastalanmış. Bunu annem bana anlattığında olayın üzerinde 48 saat geçmişti, anneme kaplıcaya gitmesinin zaten covid’e davetiye çıkarmaktan öte, düpedüz koynuna almaktan farksız olduğunu söyledim, namazını bozup neden başka bir köşede tekrar namaza durmadığına da kızdım. Bu sözlerimi her nasılsa ciddiye almışlar, ertesi gün babam test yaptırmaya gitmiş hastaneye, negatif. Üşütmüşüm diyor ama ne göğüs ya da sırt ağrısı var, ne boğaz ağrısı, ne burun akıntısı. Sadece halsizlik. Böyle diyorlar. Gene de, tüm bu halsizliğine rağmen ertesi gün Ayvalık’a, daha sonraki günlerde de Altınoluk’a gezmeye gittiler. Yani halsizliği bir yere kadardı. Ama sonra daha kötü olmuş. Pazar günü düşmüş. Dün gene düşmüş. Çarşamba döneceklerdi, ama bugün annemin ısrarıyla, yavaş da olsa o yolu tekrar yaptılar, akşam ben ve Havva evlerinde onları bekliyorduk.


En son iki hafta önce, taşınma günümüzde gördüğüm babamı, iki haftada 12 yıl yaşlanmış gördüm. Dehşet içindeyim. Ayaklarını sürüyerek, sarsak, sallanarak, dengesiz bir şekilde yürüyor, iştahı kesildiği için iki haftada bir deri bir kemik kalmış. En korkuncu yüzüne şaşkın, korkutucu bir -hakaret amacıyla yazmıyorum- aptal bir ifade yerleşmiş, Gericault’un tablolarından birini anımsadım. Dahiliye, Nöroloji ve 15 senedir takibinde olduğunu bırakıp yeni bir kardiyoloji doktoruna gitmemiz gerekecek. Çok mutsuz, huzursuz bir haldeyim. Havva ‘iki haftada böyle bir değişim olamaz, nazar mı değdi bu adama?’ diye mırıldandı. Kaç defa söyledi aynı şeyi.


İki haftada çöktü babam. 


Gerçekten, içinde bulunduğum psikolojik halin tam karşılığı dehşet. Bakalım ne olacak, ne çıkacak… Korkuyorum. 


23 Eylül 2022 Cuma

Sırtlanlara Rahmet Okutan Birine Dair Beddua Seansı Üzerine...

Saat gecenin 12’sine yaklaşırken Havva hala üst kattaki çalışma odasında, bilgisayarından gözlerini ayırmadan çalışmakta… Oradaki odayı kendine seçti home office’inin ofisi olarak, çalışma masasının yanısıra bütün kitaplıkları ve bir de koltuk koyduk odasına. Bir de katlanır masa gerek, hallederiz yakında. Gene de bütün bu fiziksel koşulların yerine getirilmesi gerek-şart, yoksa yeter-şart değil, çünkü işler O’nun eline bakıyor neticede. Artık sabahlayacak mı, kestirmek güç. Yarına teslim edeceğine dair söz verdiği bir bölümü bitirmek zorunda ve günlerdir deli gibi çalışsa da belli ki daha yapacak çok işi var. Aksi gibi freelance olmanın doğal sonucu şeklinde araya giren başka bin türlü işi de halletti bu süreçte. Yardım çağrısı ancak yapabileceğim mevzularda gündeme geliyor, başka konularda elini hafifletmekten başka elimden gelen bir şey yok, o da olabildiğince işte. 


Benim Havva’m böylesine yorucu bir tempoda çalışırken alt kattaki mutfakta kendisine hazırladığım türk kahvesini spiral merdivenlerde dökmeden yukarı çıkarmaya çalıştığımı görünce, yüzünde beliren gülümseme aynı anda hem içimi sızlattı, hem de mutlu etti beni. O kahvesini üst katın salonundaki masada oturup sigara eşliğinde içerken ben de ötesindeki kanepeye geçtim, bir elimde fincan, telefonumu kurcalamaya başladım. Twitter’dan sonra Neringa Križiūtė yeni bir resim/video paylaşmış mı diye instagram’ı açtım, acayip bir kadın, neyse, paylaşmamış. Derken elim kazara – gerçekten kazaydı- mesajlara değdi, Havva arada sırada kedi, köpüş videoları paylaşır benimle ama bu defa öyle bir şey de yoktu, gerçekten istemdışı bir şekilde değdi parmağım. Yeni bir mesaj olmayınca, tüm kutuya göz atıyor insan, zaten 7 kişiyi takip edip 1 kişi tarafından takip edilen hayalet bir hesap benim instagram, bakışlarım Gregor Samsa ile 2020 senesinde yaptığımız birer cümlelik yegâne mesajlaşmamıza takıldı; saçma sapan bir şey, gene benim sakarlığımdan kaynaklanan. Neyse, bu herifin bir bebişi olmuştu, o an – bütün bunlar Havva masada kahve molası verir, ben kanepede sessizce otururken oluyor- bir bakayım, acaba takip ettiği ya da kendisini takip edenler arasında tanıdığım var mı diye düşündüm ve aslına bakarsanız instagramla ilgisiz biri olarak kurcalayayım dedim. Belki bu arada bebişinin de resmini görür ve maşallah derdim. Neyse, takip ettiklerine hızla bakarken tüm bağlarımı kopardığım birinin şirket hesabı çıktı.


Biyolojik olmayan öz kardeşim derdim ona, hayatımda tek güvendiğim, en güvendiğim, biricik gerçek dostumdu. Kanka filan değildik, düpedüz ruh ikiziydik. Paylaştıklarımız, 35 senelik dostluğumuza sığanları anlatacak değilim burada, ama beni öyle ağır bir yarayla yüzyüze bıraktı ki, anlatması zor. Şu yazıda üstünkörü değinmiştim aslında. Bağlarımı kopardığımı yazdım yukarıda, çünkü bana attığı kazık, paramın, daha doğrusu Havva’ya ait olan nikah altınlarının parasının üstüne yatması, beni, bizi dolandırması hayatımda yediğim en büyük kazık. Götümden çıkmıyor. Onun, eşinin, annesinin, ablasının, usta başının, şoförünün, tüm işçilerinin, arkadaşlarının ve iş bağlantılarının telefonlarını sildim, engelledim. Çünkü bir müddet sonra hiçbir şey yokmuş gibi aramaya devam edeceğini, parasızlıktan filan sızlanacağını, bir şeylerden şikayetçi olacağını, pohpohlanıp sırtının sıvanmasını, başının okşanmasını bekleyeceğini biliyordum. Ona vereceğim en büyük yaptırım kendimden mahrum bırakmaktı, zaten yapabileceğim de bundan fazla bir şey olamazdı, yoksa evinin kapısına dayanıp da rezalet mı çıkaracaktım yani? İşleri son dönemde iyi değildi doğrusu ama ihtiyacım olduğu için bir sene arayla iki defa geri istediğim, ikinci defa istediğimde parama/Havva’nın parasına çökmekle suçladığımda halledeceğine dair yeminler eden fakat sonra hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya devam eden bu adama- tekrar ediyorum, nikah şahidim olan en yakın insandı bana- ne yapabilirdim başka? İflas mı etti, öldü mü, battı mı, intihar mı etti, hiçbir şekilde haberim olmadan dokuz aydır iletişimimiz olmadan yaşadım. İşte bu akşam, onu anlatıyorum size, ansızın şirketinin instagram hesabını karşımda buldum. İki kişiyi takip ediyormuş bu hesap, şirketin sahibi olan EX-arkadaşım ve eşi. Ex’in hesabı gizli, çok iyi tanıdığım eşinin hesabı ise herkese açıktı. Gayr-i ihtiyari açıp baktım iletişimimin koptuğu dönemde neler paylaşmış kız diye. 


30 nisanda Côte d'Azur’da süper lüks bir otelden fotoğrafları var.


4 Mayısta karı-koca Venedik’teler, gondolda…


18 mayısta -belki eskisinin yerine yenisini almıştır- bir yat fotoğrafı, mutlu aile pozu. 


21 mayısta bu defa Costa D'amalfi’delermiş, Positano’ya geçmişler. 


Bundan altı gün önce cicilerini giymişler, meşhur playboylardan birinin tertiplediği house party’ye katılmışlar. 




Havva, yukarıda gözlerini acıtıyor, kafa patlatıyor, işi yarına yetiştiremeyecek diye kaygıdan iki büklüm. (Az evvel gidip öptüm, oradan biliyorum.)


Bu Ex-dost, bana olan borcunu ödemiş olsa Havva gene çalışacaktı muhtemelen. Sonuçta torunlarımıza yetecek miktarda bir paradan bahsetmiyoruz burada. 



Ama bu bir şeyi değiştirmiyor.


Allah belasını versin bu itin.

Allah kahr u perişan etsin.

Allah yediklerini çıkarmayı nasip etmesin.

Allah hastalıklara duçar etsin.

Allah yokluk ve perişanlık göstersin.

Allah sevdikleriyle en ağır imtihanları yaşatsın.

Allah yaktığı canlarının acısıyla intikam alsın.


Çocuklarına beddua etmemek için çok zor tutuyorum kendimi.


Bende açtığı ölümcül yara, anlatabileceğim gibi değil. 



Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur derler. Allah, kenarında taze otlar biten uçurumları önünden eksik etmesin. 

Amin.

    Amin.

        Amin...

          

(Gregor Samsa, senin de alacağın olsun, gece gece sen vesile oldun bu kadar öfkelenmeme.)






14 Eylül 2022 Çarşamba

Görmemiş Bir Adamın 55m2 Teraslı Evi Olması Üzerine...

Dün taşındık yeni evimize. Kaotik ve yorucu bir nakliye macerasıydı, sabahın dokuzunda başlayıp ikindi vaktine kadar sürdü. Kitap kolilerinin sayısı 44, mutfak ve diğer kırılacaklara ait yaklaşık 10 koli var, valizler, sayısız hurçlar derken açılıp yerleştirilmesi gereken bir dünya eşya var. Havva sürekli bir şeyleri kaldırma, ortalığı toparlama derdinde, elimden geldiğince yardım ediyorum ama eril söylemle bu yazıyı sakatlama pahasına*** altını çizmem gerekiyor ki bu gibi işler kadınların görev ve sorumluluk alanına giriyor; yani konsol diye bir şey var mesela, hayatımda hiçbir yeri olmayan bir mobilya. İçinde ne olduğunu da bilmiyorum, içine ne konulacağına da. Mutfak eşyaları eh, bir yere kadar bilgim dahilinde, kılık kıyafetlerim de öyle, ama neticede ezici olarak Havva’nın konusu bunlar. Kızcağız haliyle benden fazla yoruluyor bu aşamada. 


Anne - babasına depremden sonra inşa edilmiş, nispeten daha güvenli bir binaya taşınmaları hususunu yıllardır bezdirecek ve bıktıracak sıklıkta bıkmadan dile getiren ben, her ne kadar karot testleriyle sağlamlığı teyit edilmiş de olsa depremden bir sene yaşlı bir apartmana yerleştik. Böyle gelgitler, hayatın renkleri işte: Evlendikten sonra yaşadığımız Fatih’teki evimiz 2. derece tarihi eser statüsündeydi, 1930 yapımıydı, binanın dış cephesini boyatmak için belediyeden bir sene izin beklemiştik, anlayın yani acayipliği. İki sene oturup dün ayrıldığımız Bostancı’daki evimiz ise 2014 tarihliydi, doğrusu 1930 senesinde doğup 2014’te ölen biri 84 yıl yaşamıştır ve uzun bir hayatı olmuş diye düşünülür, şimdi ise 1998 yılında inşa edilmiş Küçükyalı’daki bir apartmanın dubleks dairesinin üst katında, az önce sigara içtiğim terasın kapısının yanında ayaklarımı tabureye uzatıp yazıyorum bu blog yazısını. 


Nispeten tüm eski evlerde karşılaşılan kimi nahoş sürprizler bizi de rahat bırakmayacak gibi: Elektrik ama özellikle su tesisatında bizi uğraştıracak ciddi sıkıntılar var. Büyümemesi için dua ediyorum bu sorunların, ustalar duvar filan kırmaya kalkarsa – ki öyle bir olasılık ufukta belirdi bugün- içim sızlar vallahi. Evet, emsallerine göre uygun fiyata bulduk bu daireyi, bu hem bizim, hem emlakçımızın hem de endeksa ismindeki değerleme sitesinin yorumu. Acaba diyorum, dairedeki bu problemler yüzünden mi fiyat cazip olarak gösterildi? Belki. Bilmiyorum. 


Hayatında hiç merdiven görmemiş, yükseklere çıkma huyu/merakı olmayan kedi kızımızın evdeki şaşkınlığını keşke videoya alabilseydim… Hayıflanmamak elde değil. 


Günün sonunda Havva mutlu. Babam evi beğendi, deniz - Adalar manzarasını çok sevdi. Annem lütfedip teşrif etmedi hala, kayınvalide de kayınpederi bırakıp evden çıkamıyor. Baldızlar bayıldılar. 


Ben hala şaşkınım. Kuyruklu prensesim gibi. 


Bakalım bu evde neler yaşayacağız, hadi hayırlısı. 




*** Ben böyle cümleler kullanacak adam mıydım ya... Ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin.


4 Eylül 2022 Pazar

Yeniden Ev Taşıma Üzerine...

Toparlanmaya başladık. 23 Ağustos’ta tapu dairesindeydim evin satış işlemleri için, 31 Ağustos’ta da bu kez aldığımız evi üstüme almak için aynı tapu dairesine gittim. Bir mâni olmazsa bir hafta-on gün içerisinde Küçükyalı sakini olacağız. Ses izolasyonu sıfır, gerçekten sıfır olan bir apartmanda, insanın üst katına narsistik kişilik bozukluğu olan bir üst kat komşusuna denk gelmesi nasıl bir talihsizliktir anlatamam. Çengelköy’de bir yalıda ya da Bahçeşehir’de villada yaşadığını sanan ve hiç kimseyi umursamadan her istediğini yapma hakkını kendine gören, empati yoksunu rezil biri. Tüm aile manyak, 76 yaşında olduğunu söyleyen baba gözümüzün içine baka baka yalanları sıralar, 40 yaşındaki sefil oğulları ruh hastası. Eksiksiz, tam bir narsist. Bizim halk narsist denildiğinde aynada kendine bakıp orasını burasını okşayan, öpen birini anlıyor, ama narsist kişilik bozukluğu olan, başkalarına hayatı zehreder. Çok acayip bir şey. Bir de anne var üst katta, o da 70’ine merdiven dayamıştır herhalde, konuşması, hareket ve mimikleri berbat bir yetimhanenin zalim görevlileri elinde büyümüş on yaşında çocuk gibi, bakışlarına bile sinmiş korku ve endişe belirgin şekilde hissediliyor karşısındayken. Neyse, uzatmayayım, Allah çok sıkıntı çektiği ve hala da çekmeye devam ettiği belli olan o kadıncağıza yardım etsin, baba-oğul da kahr u perişan olsun dilerim. Kiracı değiller, aksi gibi kentsel dönüşümle yeniden inşa edilmiş bu koca apartmanda birkaç akrabaları var, yani yönetim kararı, çoğunluğun talebi vs. başka yollara da tevessül etmek anlamsız. O kişiler bize acır gibi bakıyorlardı çoğu zaman, çünkü meselenin farkındalardı elbette. Şimdi kısmetse buradan siktir olup gidelim, yeni ev sahibine öyle acısınlar. Biz sırayı savmış olduk iki senede.


Taşınma niyetimizi pekiştiren hususlardan bir başkası, daha büyük bir eve geçme isteğimiz. İki kişiyiz ama 100metre kare 3+1 daire yetmiyor, neticede bir oda Havva’nın ofisi durumunda, bir diğer oda tümüyle kitaplık. Salon kaldı geriye, bir de yatak odası kaldı. İyice yaşlandıklarında aile büyüklerinin de yanımıza gelme durumları olacak diye düşündük, o yüzden hamlemizi dubleks ve geniş bir ev üzerine yaptık. Sonuç: 4+2 dubleks bir ev. Şimdi, eşyaları toplarken bir yandan da mobilya yerleşim düzenini konuşuyoruz Havva ile, belli ki bunca masrafın üzerine mobilya da şart oldu, odalar boş kalacak yoksa. Ona da sıra gelir artık. 


Bir hafta – on güne bu iş biter umarım.