Bu aralar milletin dilinde satranç dehası küçük bir kızın hikâyesinin
anlatıldığı bir dizivar. Günümüzde insanların bir şeyleri merak etmeleri, üzerine eğilmeleri, kafa yormaları, vakit ayırmaları için popülerleştirilip önlerine sürülen bir takım
nesnelere gereksinim duyuyorlar; görgüleri, tecessüs duyguları, öğrenme istekleri kendiliklerinden bir şeyler edinmelerine
yetmeyecek kadar kıt çünkü. Turgut Uyar’ı ya da İbn Haldun’u ancak sosyal
medyada rastladığı birkaç aforizma niyetine cümle/mısra ile tanıyan, Kara Kitap’ı
okuduktan sonra Hurufilikhakkında kendini
allame sanan insanların dünyası bu.
Bir satranç tutkunu, ister GM ister benim gibi vasat bir oyuncu
olsun, kurgusal bir satranç hikâyesine metelik vermez. Satranç hastasının derdi
satrançtır. Kendisiyle kavga eder. Rakibiyle mücadele halindedir. Taşlara,
karelere kimi zaman aşkla, kimi zaman nefretle bakar. Saat kimi zaman sevgili
gibi görünür, kimi zamansa en büyük düşmandır.
Haziranın 25’inde yeni bir hesap açmıştım, o zamandan bugüne
dek lichess’te 288 saatim satranç oynayarak
geçmiş. Bu da kabaca günde iki saatimin bu meşgale ile geçtiğini gösteriyor.
İşsiz güçsüz bir adamım nihayetinde, sürekli kitap okuyacak halim de yok yani.
Popüler her şeyden nefret ediyorum. Şimdi de hayatında
satrancın hiçbir yeri olmayan insanlar bu konuda da konuşmaya, bir bok
biliyorlarmış gibi ortalara gezinmeye başladılar.
1 dakikalık 'bullet' oyunda 72 hamleye çıkabilmek benim hız rekorum. 60 saniye içinde 72 hamle yapıp oyunu kazanmanın verdiği tatmin duygusu, gavurların dediği gibi, EPIC !
Rahat bırakın lan beni. Küçücük bir dünyam var zaten.
Bu gün itibarı ile dünya genelinde covid-19 vaka sayısı 51,400,000’u
aşmış durumda, bunların 1,271,833’ü de hayatını kaybetmiş. İyileşenlerin de azımsanmayacak
bölümünün eski sağlıklı hallerine kavuşamadıklarını biliyoruz; böbrek
yetmezliği, beyin fonksiyonlarında aksama, kronik yorgunluk gibi türlü sorunlar
çok sayıda insanda virüsün ölümcül etkileri geçse dahi baki kalıyor. Üstelik,
tüm bu bilgiler neredeyse 8-9 aydır her mecrada, her ortamda tekrarlanmakta.
Aynı şekilde daha ilk günlerden itibaren sosyal mesafe, maske kullanımı gibi
önleyici tedbirlerin önemine dair neredeyse her gün insanlara telkinde
bulunulması cabası. İnsanlara çalışmayın, işe gitmeyin, evinizde oturun demek
gerçekçi değil; ne Türkiye’de ne Almanya’da ne Şili’de ne İran’da bu yapılamaz –
çalışmak zorunda herkes. Örnek olarak Türkiye’de hafta sonları sokağa çıkma
yasağı uygulanan ilkbahar aylarında, bu yasakların istisnaları da resmi
evraklarda belirtiliyordu; marketler, bakkallar, manavlar, kasaplar, fırınlar,
kuruyemişçiler, fırınlar, paket servis yapan lokantalar, kargo şirketleri
filan. Bu işyerlerinin çalışanları, buralara mal ve malzeme taşıyan
nakliyeciler filan da cabası. Çalışanlar işe gitmek zorunda olduğundan belediye
kısmi de olsa toplu taşımayı işletmek zorunda. Özetle, evdeydik biz, belki siz
de öyle, ama bir dünya insan için hayat devam ediyordu. Hayat duramaz. Kısmi
engellemeler ancak palyatif sonuçlar verir, göstermelik, biraz da uyarı/tehdit
amaçlı önlemlerdir, fazlası değil. O nedenle asıl gereken, hayatın akışını
devletin pandemi koşullarını dikkate alarak düzenlemesi, bireylerin de kişisel
önlemlerini alması. Söz gelimi devlet bulaşın önüne geçilebilmesi için
kalabalık ortamların oluşmasına karşı uygulamaları hayata geçirmeli, toplu
taşımaların niceliğinden saatlerinin düzenlenmesine, cafe-restaurantların
oturma düzenine, her çeşitten toplantılara, nümayişlere mani olmaya, mesai
saatlerine ve aklıma gelmeyen pek çok konuda kesin ve bağlayıcı uygulamalara
gitmeli. Ve elbette denetlemeli bunları. Geçen hafta cafe ve lokantaların saat
22.00’de kapanmasına yönelik bir karar açıklanmıştı valilik tarafından, iki gün
sonra Havva ile beraber annemlerden dönerken baktık, tam da o saatlerde
yolumuzun üzerindeki bir balık restaurantta keyif ve neşe gürültüleri gırlaydı,
az daha yürüdük, bir kebapçıda hayat çok renkliydi. Bostancı ışıklara vardığımızda
KFC’nin dışardaki masaları topladığını ama hemen ilerisindeki Popeyes’in hiçbir
şey yokmuş gibi müşterilerle tıka basa olduğunu gördük. Devlet sadece düzenleme
yapmaz, kural koyduktan sonra denetleyen, sorgulayan, gerektiğinde de ceza
koymaya gücü yeten kurumdur. Cezasızlık kültürüne geliyor burada söz ama konuyu
dağıtmayayım. Hal böyle olunca kendi güvenliğini almakla yükümlü birey
meselenin ciddiyetinden uzaklaşıyor. Yerlere çöp atmak yasak, kırmızı ışıkta
geçmek yasak, maskesiz dolaşmak yasak, çimlere basmak yasak, vesaire vesaire.
Maske takma gerekliliği bu ve benzeri kısıtlamalar halinde ele alınıp kamu
sağlığının kamu güvenliğine dair bir problem olduğu unutulunca, insanlar bu
konudaki düzenlemelere kulak asmayı gereksiz, hatta abartılı buluyorlar.
Olayın bir başka yönü, virüsün bulaştığı çoğu kişinin hiçbir
semptom göstermeden, gündelik hayatlarına her hangi bir olumsuz yansıması
olmadan hastalığı ayakta geçirmeleri, farkına bile varmadan atlatmaları.
Bununla beraber bu kimseler hub görevi görüyorlar, yani maske-mesafe gibi
önlemler almadıkları takdirde ilişkide oldukları başkalarına, aile fertlerine,
halı saha maç yaptıkları arkadaşlarına, oynaşıp seviştikleri sevgililerine,
aynı dükkânda çalıştıkları diğerlerine filan bulaştırıyorlar, böylece
kendilerini sağlıklı görseler de gizlice yuvalanmış virüs, çevrelerine
yayılıyor. Ayrıca, virüsün bir de iki haftaya kadar uzayabilen kuluçka süresi
var ve insan daha sonra coronadan ötürü ölecek daha olsa, bu kuluçka müddetince
başına geleceklerden, başkalarına verdiği zarardan habersiz. Fakat bu uzun
anlatım, okuyanın sıkılıp öfleyeceği açıklamalar her durumda maske-mesafe
tedbirlerinin ne kadar önemli ve koruyucu olduğunu bize göstermekte. Bu
tedbirlerin alınması bulaş olasılığını minimize ediyor çünkü. Kanser gibi,
kardiyo sorunları kendiliğinden olan bir şey değil bu covid, bulaşarak insanı
yakalıyor. Bulaşmaması için gerekli ne varsa yapmak gerek.
İnsanlar, coronavirüsünün kendilerine bulaşmaması için neden
gerekli dikkati göstermiyorlar? Bu soru aslında hayati bir noktaya temas
ediyor. Sorulduğu, uyarıldığı takdirde ‘dikkat ediyorum tabi’ diyen kişilerin
fiiliyatta hiç de öyle davranmadıklarını görüyoruz devamlı. Ölümden mi
korkmuyorlar? Yoo, bal gibi de ölüm düşüncesi herkesi ürpertir, genel olarak
başkalarına ölümü yakıştırır ama kendimize konduramasak da ölüm korkusu insanın
içinde daima var. Covid-19’u ağır geçirmek, hayatta kalınsa da kronik
rahatsızlıklarla ömrünü geçirmek zorunda kalmak düşüncesinden de cidden kaygılanıyor,
ama çok uzak görüyor bunu insanların kayda değer kısmı. Burada bir sorun yok.
Bence mesele çok daha başka: Son derece sübjektif bir yorum yapacağım ama blog
benim, okuyucuya kapalı olduğu için de kimse için yazdığım söylenemez,
dolayısıyla dilediğim gibi atıp tutabilirim. Kendisi, yakını ya da çok sevdiği
kişilerden hasta olanlar hariç, önlem almaya gerek görmeyen, maske-mesafe
konusunu kulak arkası eden ve neredeyse on aydır bu salgın hayatımızda yer alsa
da meselenin ciddiyetine vakıf olmamakta direnen çok fazla insan var ve bu
insanların derdini aslında çok kısa bir şekilde ifade edecek olursam iman
sorunu diyebilirim. İnanmıyorlar. İnanır gibi yapıyorlar, ama
inanamıyorlar. Sanki azıcık iman,
yeterli olabilir gibi davranmaktalar. İman dini bir kavram, dolayısıyla
meramımı anlatırken ileri süreceğim kimi örnekler dinsel kökene dayanacak. Ama
bahsetmeye çalıştığım şeyin farklı olduğunu göreceksiniz. Sakin sakin okuyun
blogu açtığım zaman.
İman, en yalın anlamda inanmak
demektir. Dini anlamda ele alacak olursak, Tanrı’nın varlığına ve birliğine
inanmaktır. Görmeden, tasdiğe, ispata, delile mecbur kalmadan inanmaktır. Tanrı’yı
ya da tanrıları görmeden ona/onlara iman eden milyarlarca insan iman yaşamıştır
bu gezegende, Müslüman, Hristiyan, Musevi, Hindu vesaire. Hiç kimse Allah’ı, Zeus’u,
Yehova’yı, Vishnu’yu, Odin’i görmedi, ama inanan, ya da daha doğru ifadesiyle mümin, onun varlığına emindir, üstelik
bunun için bir kanıt aramaz, ihtiyaç hissetmez. Emin kelimesi de iman ile aynı kökten gelir bu arada. İman ispata
gerek duymaz dedim, çünkü o zaman iman değil, bilgi halini alırdı bu durum.
Bilgi gözlemle, tümevarımla, bazen tümdengelimle, analizle, sentezle,
tez-antitez-hipotezle varılan bir sonuçtur nihayetinde. Epistemolojiye dalarsam
sıçarım, ben spekülatif yorumlarıma devam edeyim en iyisi: En kısa şekilde
ifade edecek olursam insan akıl ile önce muhakeme, ardından idrak eder, kalpte
ise iman olgusu oluşur ya da oluşmaz, kişiye göre değişir. İhsan Fazlıoğluimanı fıtrî akıl olarak niteler, onun
gibi âlim değilim, uzatmak istemiyorum o yüzden. Şu kadarını söyleyip geçeyim:
Gözlemle, kıyasla, tahkikle imana varılabilseydi, bütün akıllı, bilgili
insanlar, iman etmiş olurdu. Ama öyle değil. Mümin kimselerin arasında ise akıl
sahibi kişiler de, malın önde gidenleri de yer alıyor. Demek ki başka bir
şeyden bahsediyorum burada.
Dedim ya, örnekleri dini kaynaklardan vermek zorundayım,
dini bir terim kullandığım için. Sonrasında çok farklı bir yere gelmeyi
planlıyorum.
Caravaggio'nun büyüleyici eserlerindendir bu. Thomas nasıl sokmuş ama parmağını...
Hristiyan inancına göre, İsa peygamber çarmıha gerildikten
sonra mucizevi bir şekilde üç gün sonra dirilir.
Önce mezarını ziyaret eden Mecdelli Meryem bu durumu fark eder ve O’nunla
konuşur, ardından diğer havarilere bildirir bu olayı. Akşam diğer havariler ve
İsa bir araya gelir, İsa kutsal ruhu havarilerine üfler. O sırada aralarında
bulunmayan Thomas, olan biteni kendisine anlatan havari arkadaşlarına metelik
vermez, duyduklarına ‘O’nu elindeki çivi izlerini ve böğründeki yaraları görmeden
dirildiğine inanmam’ diye karşılık verir. Sekiz gün sonra bu defa Thomas’ın da
aralarında bulunduğu havari grubuna belirir İsa, Thomas’a döner ve ellerini
uzatarak çivi izlerine bakmasını, Thomas’ın elini de kendi böğründeki yara
izine koymasını söyler. Thomas irkilir, ardından İsa azarlarcasına konuşur
Thomas’la: “Beni gördüğün için mi iman
ettin? Görmeden iman edenlere ne mutlu!” Çünkü gördükten sonra herkes iman
eder. Tanrı’yı görünce iman etmemek gibi bir şey olamaz ki, deniz kıyısında
denizin varlığını inkâr etmekten farksız bir şey olurdu bu.
Öte yandan iman ettik diyenlerin hepsi de iman etmiş
değildir. Bunun en veciz örneği, Hucurat suresinde
geçer. Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin son döneminde islam dini
Arap yarımadasında iyice yayılmış ve kök salmıştı. Çöldeki bedeviler grup grup
gelip İslam Peygamberinin huzurunda iman ettiklerini beyan ediyor, müslüman
geçtiklerini duyuruyorlardı; kalpleri Allah bilir, somut olarak kendilerini
buna mecbur kılan faktörlerin başında hiç şüphesiz peygamber ve sahabelerle
barış içinde yaşamak, yani kendi emniyetlerine dair kaygılar vardı. Ayrıca yeni
Müslüman olanlara da maddi anlamda epey bir destek veriliyordu. Burada Allah
peygamberine indirdiği vahiy ile durumu gayet net bir şekilde açıklıyor Müslümanlara:
“Bedevîler, "İman ettik"
dediler. Şunu söyle: "Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece
boyun eğdiniz. Bununla beraber Allah’a ve resulüne itaat ederseniz yaptığınız
hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Müminler
ancak, Allah’a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda
malları ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte
bunlardır.” Açıkça, iman ettim demenin iman etmiş sayılamayacağını, bunun
sınanmadan, kalpte yer etmeden mümkün olmayacağını buyuruyor Allah.
Gelelim kendi konumuza.
Şimdi ortada bir hastalık var. Bulaşıcı bir hastalık.
Neredeyse bir yıldır tüm dünyanın ve tabi ülkemizin gündeminde en ön sıralarda.
Global bir sorun. Eğitim, seyahat, turizm, üretim, ticaret gibi uluslararası ve
ulusal her aktiviteyi etkiliyor, yeni kuralları, önlemleri beraberinde zorunlu
kılıyor. Bilim adamları, doktorlar, kamu sağlığı çalışanları götlerini
yırtıyorlar meselenin ciddiyetini anlatmak için. Görsel, yazılı ve sosyal
medyada bu salgına dair haber ve gelişmelerin yer almadığı gün yok. Kişisel
açıdan alınması gereken önlemler basit ve belli. Ne ki insanlar bu konuda
ilginç davranıyorlar. Bir kısmı, zaten böyle bir virüsün varlığına, salgına,
ölümlere, hastalananlara inanmıyorlar bile. Bu
yazıya hâkim dinsel terminolojiye paralel şekilde bu gibi kimselere kâfir benzetmesi yapmakta bir beis
görmüyorum ben. Doğrudan inkâr eden, iman etmeyenler bunlar. Üstelik bu
kafirler dini terim olarak sözü edilen kafirlerden de salak, bilimsel bir
olgudan bahsediliyor çünkü covid-19’dan söz edilirken. Ama yukarıda dediğim
gibi, kendileri, aile bireyleri, tanıdıkları henüz salgın zincirine yakalanmadığı
için hastalık aslında yokmuş gibi söz etme cüretini gösterip herkesi, herkesi
yalancılıkla suçluyorlar. Konumuz bu kimseler değil. Allahlarından bulsunlar.
Konumuz, bu kadar gerizekalı olmayıp, yani bu virüsün varlığına, birliğine,
etkisine, öldürücülüğüne yarım yamalak iman eden, virüsün tehlikesini duyun, risk
unsurlarını öğrense de tam manasıyla önlem almaya gerek görmeyen, aslında hem inanan
ve kaygılanan, bir yandan da boşvermeci bir tutumla rahatını bozmaya tenezzül
etmeyen daha az gerizekalılar. İlk grup hakkında kafir benzetmesi yapmıştım, bunlarsa yeterince iman etmeyenler, görmeden inanmayanlar, imanlarında
şüphe olanlar. Üstelik, metaforu bir yana bırakarak yazmaya devam edersem,
aralarında X veya Y veya Z dinine candan inananı da, ateisti, nihilisti,
agnostiği, zırcahili, allamesi, genci, yaşlısı, akıllısı, salağı, bir sürü
alakasız gruptan insan var bunların. Önleyici tedbirlere karşı değiller, öyle
olsa bile bunu açıkça dile getirmekten de çekiniyorlar. Yeni düzenlemelerin
gerekli olduğuna dair bir yandan içlerinden haklılık payı verirken, bir yandan
da hoşlarına gitmeyen her konuda aslında abartıya kaçıldığı kanaatindeler.
Covid-19’dan kaynaklı ölümlerde mevtaların isimleri açıklanmadığından birilerinin
bu virüsün bulaşması sonucu öldüğü düşüncesini idrak etmekten uzaklar, sadece hayatını
kaybeden sağlık çalışanların adlarına rast geldiklerinde de gözlerini kaçırmayı
tercih ediyorlar. Bu yeterince iman
etmeyenlerin kim olduklarını tespit etmek çok kolay: Taktığı maskeyi
çenesinin altına kadar indirerek dolaşan, dirseğinde maskesini aksesuar gibi
dolaştırırken sigarasını üfür üfür tüttürerek sokaklarda gezen, nefes alamadığı
yalanıyla burnunu açık bırakıp laf olsun diye maske takanlar, berber/kuaförden
çıkamayan aptallar, AVM’leri turlamaya devam edenler, kalabalık bir cafede
saatler geçirenler, altın günlerine, akraba ziyaretlerine, gece partilerine, gezmeye gidenler vesaire. Bu kişiler
salgından duydukları endişe ile yollarının üzerinde gördükleri her
dezenfektandan biraz sıkarlar ellerine, akşam evlerine döndüklerinde
kendilerine portakal soyar, içtikleri su şişesine de limon suyu eklerler.
Yemeklerinin yanı sıra sarımsağı, taze soğan ı bolca tüketir ve böylece
coronavirüse karşı vücut dirençlerini arttırdıklarını düşünerek içlerini ferah
tutarlar. Ama aynı masada –doğal olarak maskelerini çıkarıp- yemek yedikleri
akraba ya da arkadaşlarının kendilerine ya da kendilerinin karşılarındaki
kişiye virüsü bulaştırma ihtimaline hiç kafayı yormazlar, uyarıldıklarında da
bunu muhal farz ederler. Velhasıl kelam, kafiri
de, yeterince iman etmemiş olanı da
bu hastalığı çevreye, sokaklara, evlere, herkese yaymaktan başka bir işlevi
olmayan cehennemliklerden fazlası değil benim gözümde.
Ülkemiz böyle, peki dünyanın geri kalanı farklı mı? Bir ara sönümlenmiş
görünen salgın sonbaharla beraber gene yayılmaya başladı, yeni önlemler pek çok
farklı ülkede tepki çekti, çekmeye devam ediyor. Bunlar arasında modern ve
ileri ülkelerin vatandaşları da var; Almanyası, İtalyası, Amerikası, İspanyası, vesaire.
Bu bir hayatta kalma mücadelesi. Ölüm ve yaşam arasında.
Sağlık ve maraz arasında. Ve bizler,
salakların, kâfirlerin ve yeterince iman etmemiş tiplerin arasında mücadele
veriyoruz.
Bakalım bu illetin sonunda last mand standing kim olacak.
Dün akşam uzun bir aradan sonra Havva ile beraber annemlere
akşam yemeği için gittik. Bir önceki ziyaretimizde, yemek için ayrı masalarda
oturmamız ısrarımı aptallık, abartı ve hastalık hastalığı olarak niteleyen,
yanlarında maske takmamıza yüzünü buruşturan, ‘biz bizeyiz’ diyen babam, bu
defa bu durumu daha kabullenmiş bir görüntü çiziyordu, en başta gene kavga
etmeyelim diye düşündüğünü tahmin ettim. Sonrasında, salonun her bir köşesine
dağılmış halde kahvelerimizi içerken covid-19’la ilgili meraklı sorular
yöneltti bana ve Havva’ya. Neredeyse sekiz aydır tembihlediğim, ısrarla tekrar
tekrar yinelediğim ve bir noktadan sonra kendilerine gına geldiğini belli
ettikleri konuları, sanki ilk defa duymuş gibi geçen gün izlediği bir TV
programında izlediği belli, hayretler eşliğinde bize anlattı. Gene de tam
tatmin olmamış sanki, benden teyit de ister gibiydi. Meselenin vahametinden yeni
haberdar olduğu belliydi yorumlarından. Annem dâhil hepimiz şaşkın şaşkın
bakıyorduk ona. Ağzından düşürmediği Allah korusun temennisine bir yerden sonra
tepki gösterdim, “Babacım, Allah öyle
çalışmıyor. Biz her zaman, her şekilde duamızı edeceğiz ama Allah ben size akıl
verdim, kendinizi korusaydınız ya derse ne cevap veririz? Biz kendimizi
korumalıyız bu hastalıktan” dedim. Bozuldu tabi. Biraz daha konuşunca, ne
zaman corona/covid hakkında birkaç dakikadan uzun süren diyalog yaşansa “içim
sıkılıyor benim bu konulardan” diye yüzünü ekşiten babam eteklerindeki taşı
döktü; meğerse işçilerinden birine iki gün önce Covid-19 teşhisi konmuş, evde
yatıyormuş. Birden dehşete kapıldım(k). Endişe etmemize gerek yokmuş, iyiymiş,
elhamdülillah kendisinde bir şey yokmuş. Hastalığın kuluçka süresi hakkında
bildiklerimi anlattım, semptomların üzerinden tekrar geçtim, onun kronik kalp
hastası, annemin şeker ve obeziteden mustarip olduğunu, ikisinin de yetmişi
geçtikleri hatırlatıp risk grubunda olduklarını yineledim. Karşılık olarak
yakın zamanda bir covid-19 testi yaptıracağını söyledi. Nasıl, bilmiyorum.
Dehşet içinde ayrıldık oradan, yol boyunca Havva ile şaşkınlık nidalarıyla
biten cümleler döküldü ağzımızdan.
Bu sabah da yazlığa gittiler, yakında bulunan 87 yaşındaki
halama da kahvaltıya davetlilerdi.
Evet, başka bir şey yapamıyorum. Elimden gelen sıfır. Ve
gene evet, Allah korusun.
ABD başkanlık seçimleri her zaman ilgi çekmiş,
insanlarda merak uyandırmıştır; ne var ki bütün dünyanın sanki kendi ülkesinin
liderlik seçimi yapılıyormuş gibi heyecanla ve hatta gergin bir şekilde bu
seçimin sonuçlarını beklediği başka bir dönemi hatırlamıyorum. Gezegenin
teknolojik, bilimsel, askeri, ticari ve bunlar bir araya geldiğinde doğal
olarak politik lideri olan bir ülkeden bahsediyoruz; dolayısıyla bu seçim
dünyanın siyasi liderini de belirliyor olacak. Üstelik geride bıraktığımız dört
yıllık süreçte bu görevi yürüten Trump, dünyayı alt üst etmekte o kadar
başarılı oldu ki, seçimin sonuçları Çinliyi de Arnavutu da İranlıyı da Almanı
da neredeyse ilgilendiriyor. Neticede Trump, iklim krizinde, terörizm
meselesinde, Ortadoğu sorunlarında, uluslararası ticarette, BM organizasyonlarında
ve şu an aklıma gelmeyen pek çok konuda alışılmış demeyeyim ama aklıselim
olarak ifade edebileceğim kararlar vermekten politik-popülist kaygılarla hep
geri durdu. Böyle güzel güzel yazdığıma bakmayın, aslında dünyanın amına koydu
şeklinde yazarsam daha yerinde olur.
Seçimi kaybettiği, hem de 77 yaşında, konuşurken tekleyen,
gözlerinin feri sönmüş Biden’a karşı kaybettiği haberleri geliyor seçimde. Trump bu,
vuruşarak çekilecektir, kibar ve zarif bir şekilde yenilgiyi kabul etmek adamın
fıtratına uymuyor. Gene de kaybetti işte.
Bu iğrenç adamı yediği onca halt, verdiği onca berbat
karar, imza attığı onca hastalıklı politikanın yanında, bir de şu fotoğrafla
hatırlayacağım.
Merkel "ağzına tükürüm senin" pozisyonu almış, Abe "bu herif tam bir göt, ne yapsak işe yaramaz" duruşuyla çaresice bakıyor diğerlerine. Macron, Merkel'in gölgesine sığınıp kabadayılık yapma derdinde. Macron''un arkasındaki gri saçlı uzun boylu kadın Theresa May, yüzü görünmüyor ama İngilizler de politika konusunda kendi çaplarında göttür.
Bu yazıyı geçmişte karaladığım şu blog yazısıylaberaber değerlendirmenizde fayda var.
İzmir’de bir deprem oldu, daha doğrusu İzmir – Sisam adası
arasında denizde meydana geldi deprem. Şiddeti hakkında karara varamadı
yetkililer, Kandilli 6.9 diyor, AFAD ve devlet kurumları 6.6 olarak ilan etti
ki, bu depremin şiddetini bile doğru düzgün ölçemediğimizi göstermekte.
Depremde yüzden fazla insan hayatını kaybetti, 1026 kişinin de yaralandığı
ifade ediliyor. Yıkılan, çöken bina sayısını Çevre ve Şehircilik Bakanı,
"Arama kurtarma çalışmaları 17 binada başlatılmıştı. 13 binada çalışmalar
tamamlandı. 4 apartmanda faaliyetlerimiz devam ediyor.” açıklamasını yapmış.
Yıkılan bina sayısı 17, kurtarma çalışmaları iyi ki de sürüyor, bugün şu dünya
tatlısı kızı çıkarmışlar enkaz altından.
Bari bundan sonra bahtı güzel olsun...
Dikkat çekmek istediğim konu yıkılan bina sayısı, 17. Üç yaşındaki Ayda’nın mucize kurtuluşu, depremden 91
saat sonra gerçekleşmiş, üç gün 72 saattir, dört gün 96. Yani depremde yaşadığı
bina yıkıldıktan neredeyse dört gün sonra molozların, beton parçalarının
arasından çıkartıldı bu kızcağız.
Kurtarma çalışmaları için –sayıyı küçümseyerek
hayatını kaybedenlere saygısızlık etmekten çekinerek yazıyorum- sadece ve
sadece 17 binanın enkazına yoğunlaştı görevli ekipler. AFAD orada, AKUT orada,
itfaiye çalışanları orada, hatta madenciler
bile yardıma gitmiş. Yani devlet bütün imkânlarını kullanarak yıkıntıların
arasında kalan insanlara ulaşmaya çalışıyor. Ne var ki, dört gün sürdü Ayda’ya
ulaşabilmeleri. Bu, görevlilerin beceriksizliği ya da yetersizliği anlamına
gelmez, asla o şekilde düşünülmemeli: Yürütülen çalışmanın zorluğu, riskleri,
hassaslığı ile ilgili bir mesele. Hayatını kaybedenlerin hepsine Allah rahmet
eylesin. Kimin neden öldüğüne dair bir fikrimiz yok, gene de hepsinin depremde
üzerlerine beton vs. düştüğü için vefat ettiklerini düşünmek çocukça geliyor
kulağa. Dört gün uzun bir süre; kimisi kalp krizi geçirip bir gün can
çekiştikten sonra can vermiş olabilir, belki bir bebek açlıktan ölmüştür. Veya
başka sebeplerden. Ekipler bin bir çabayla uğraşsalar da ancak cansız
bedenlerine ulaşabilmişlerdir böylelerinin.
Oturduğunuz evin sokağında kaç ev var? Bina numarasını
kaale alacak olursam, yeni evimizin bulunduğu caddede, caddenin girişinden
bizim apartmana kadar 34 bina var diyebilirim. Şimdi beklenen İstanbul depremine
geliyorum işte. 7,4 ile 7,8 arasında şiddet değerli olacağı öngörülen büyük İstanbul
depremini ele alacağım.
İBB, bu sene tüm ilçeler hakkında Deprem Tahminleri
Kitapçığı adı altında ayrı ayrı araştırma ve değerlendirme sonuçlarını
kamuoyuyla paylaştı. Kimi akademisyenlerce fazlasıyla iyimser bulundu bu
araştırma sonuçları. Söz gelimi, her ilçede yaşanacak büyük depremden sonra
meydana geleceğini tahmin edilen bina hasarlarına dair detaylı veriler var bu
çalışmada. Beklenen depremde binaları hafif hasarlı, orta hasarlı, ağır
hasarlı, çok ağır hasarlı şeklinde kategorilere ayırmışlar. Çok ağır hasarlı olarak tavsif edilen
binaların aslında yıkılacak binalar olarak ele alınması gerektiği düşüncesindeyim.
Çünkü yıkılacak bina diye bir
kategori yok. Neyse, örneklendirelim konuyu. Bakırköy özelinde bu tahminler
şöyle: Büyük İstanbul depreminden sonra 3939 hafif hasarlı, 3394 orta hasarlı,
1306 ağır hasarlı, 782 çok ağır hasarlı binanın ortaya çıkacağı öngörülüyor. Çok ağır hasarlı diye ifade edilen
sınıflandırmanın ‘bunlar aslında
yıkılacak binalar’ şeklindeki yorumumu beğenmediniz mi? O zaman bu sayının
yarısına ikna olur musunuz? 782 bölü 2 eşittir 391 bina eder bu. Hadi sizin
için biraz daha iskonto yapayım, 350 bina olsun. Bakırköy’de, beklenen İstanbul
depreminde 350 bina çökecek. Eh, Marmaray’la Yenimahalle-Bakırköy durakları
arasında giderken biraz etrafa baktıysanız evlerin durumundan/duruşundan farklı
bir sonuca da varamazsınız zaten.
Sadece Bakırköy’de 350 bina…
Fatih ilçesine baktığımda çok ağır hasarlı bina
kategorisinde 2083 bina görüyorum. Size gene fazla geldiyse, bunun da yarısını
alayım. Yuvarlayalım sonra, 1000 bina diyelim yıkılacak olan.
Kentsel dönüşümün ve rantın en parlak ilçesi Kadıköy’de
bile 209 bina çok ağır hasarlı geçiyor kayıtlara.
İzmir’e uğrayalım tekrar… Devlet, tüm imkanlarıyla
sahada, enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarını 17 binanın yıkıntıları
arasında yürütüyor ve dördüncünün dolmasına saatler kala dünya tatlısı bir kız
çocuğuna ancak ulaşabilmeyi başardı.
Büyük İstanbul depreminde neler yaşanacağına dair şimdi
bir fikriniz oluştu mu verdiğim sayılardan?
Hepimiz Allaha emanetiz. Literal anlamda da, tam olarak
öyleyiz… Ya Hafız…