29 Kasım 2020 Pazar

İç Dünyamdaki Pötikare Duvarlar Üzerine...

 

Bu aralar milletin dilinde satranç dehası küçük bir kızın hikâyesinin anlatıldığı bir dizi var. Günümüzde insanların bir şeyleri merak etmeleri, üzerine eğilmeleri, kafa yormaları, vakit ayırmaları için popülerleştirilip önlerine sürülen bir takım nesnelere gereksinim duyuyorlar; görgüleri, tecessüs duyguları, öğrenme istekleri kendiliklerinden bir şeyler edinmelerine yetmeyecek kadar kıt çünkü. Turgut Uyar’ı ya da İbn Haldun’u ancak sosyal medyada rastladığı birkaç aforizma niyetine cümle/mısra ile tanıyan, Kara Kitap’ı okuduktan sonra Hurufilik hakkında kendini allame sanan insanların dünyası bu.

 

Bir satranç tutkunu, ister GM ister benim gibi vasat bir oyuncu olsun, kurgusal bir satranç hikâyesine metelik vermez. Satranç hastasının derdi satrançtır. Kendisiyle kavga eder. Rakibiyle mücadele halindedir. Taşlara, karelere kimi zaman aşkla, kimi zaman nefretle bakar. Saat kimi zaman sevgili gibi görünür, kimi zamansa en büyük düşmandır.

 

Haziranın 25’inde yeni bir hesap açmıştım, o zamandan bugüne dek lichess’te 288 saatim satranç oynayarak geçmiş. Bu da kabaca günde iki saatimin bu meşgale ile geçtiğini gösteriyor. İşsiz güçsüz bir adamım nihayetinde, sürekli kitap okuyacak halim de yok yani.

 

Popüler her şeyden nefret ediyorum. Şimdi de hayatında satrancın hiçbir yeri olmayan insanlar bu konuda da konuşmaya, bir bok biliyorlarmış gibi ortalara gezinmeye başladılar.

 


1 dakikalık 'bullet' oyunda 72 hamleye çıkabilmek benim hız rekorum. 60 saniye içinde 72 hamle yapıp oyunu kazanmanın verdiği tatmin duygusu, gavurların dediği gibi, EPIC !





Rahat bırakın lan beni. Küçücük bir dünyam var zaten.



10 Kasım 2020 Salı

Evrimin Tersine İşlediği Gerçeği Üzerine... (İkinci Bölüm)

 

Bu gün itibarı ile dünya genelinde covid-19 vaka sayısı 51,400,000’u aşmış durumda, bunların 1,271,833’ü de hayatını kaybetmiş. İyileşenlerin de azımsanmayacak bölümünün eski sağlıklı hallerine kavuşamadıklarını biliyoruz; böbrek yetmezliği, beyin fonksiyonlarında aksama, kronik yorgunluk gibi türlü sorunlar çok sayıda insanda virüsün ölümcül etkileri geçse dahi baki kalıyor. Üstelik, tüm bu bilgiler neredeyse 8-9 aydır her mecrada, her ortamda tekrarlanmakta. Aynı şekilde daha ilk günlerden itibaren sosyal mesafe, maske kullanımı gibi önleyici tedbirlerin önemine dair neredeyse her gün insanlara telkinde bulunulması cabası. İnsanlara çalışmayın, işe gitmeyin, evinizde oturun demek gerçekçi değil; ne Türkiye’de ne Almanya’da ne Şili’de ne İran’da bu yapılamaz – çalışmak zorunda herkes. Örnek olarak Türkiye’de hafta sonları sokağa çıkma yasağı uygulanan ilkbahar aylarında, bu yasakların istisnaları da resmi evraklarda belirtiliyordu; marketler, bakkallar, manavlar, kasaplar, fırınlar, kuruyemişçiler, fırınlar, paket servis yapan lokantalar, kargo şirketleri filan. Bu işyerlerinin çalışanları, buralara mal ve malzeme taşıyan nakliyeciler filan da cabası. Çalışanlar işe gitmek zorunda olduğundan belediye kısmi de olsa toplu taşımayı işletmek zorunda. Özetle, evdeydik biz, belki siz de öyle, ama bir dünya insan için hayat devam ediyordu. Hayat duramaz. Kısmi engellemeler ancak palyatif sonuçlar verir, göstermelik, biraz da uyarı/tehdit amaçlı önlemlerdir, fazlası değil. O nedenle asıl gereken, hayatın akışını devletin pandemi koşullarını dikkate alarak düzenlemesi, bireylerin de kişisel önlemlerini alması. Söz gelimi devlet bulaşın önüne geçilebilmesi için kalabalık ortamların oluşmasına karşı uygulamaları hayata geçirmeli, toplu taşımaların niceliğinden saatlerinin düzenlenmesine, cafe-restaurantların oturma düzenine, her çeşitten toplantılara, nümayişlere mani olmaya, mesai saatlerine ve aklıma gelmeyen pek çok konuda kesin ve bağlayıcı uygulamalara gitmeli. Ve elbette denetlemeli bunları. Geçen hafta cafe ve lokantaların saat 22.00’de kapanmasına yönelik bir karar açıklanmıştı valilik tarafından, iki gün sonra Havva ile beraber annemlerden dönerken baktık, tam da o saatlerde yolumuzun üzerindeki bir balık restaurantta keyif ve neşe gürültüleri gırlaydı, az daha yürüdük, bir kebapçıda hayat çok renkliydi. Bostancı ışıklara vardığımızda KFC’nin dışardaki masaları topladığını ama hemen ilerisindeki Popeyes’in hiçbir şey yokmuş gibi müşterilerle tıka basa olduğunu gördük. Devlet sadece düzenleme yapmaz, kural koyduktan sonra denetleyen, sorgulayan, gerektiğinde de ceza koymaya gücü yeten kurumdur. Cezasızlık kültürüne geliyor burada söz ama konuyu dağıtmayayım. Hal böyle olunca kendi güvenliğini almakla yükümlü birey meselenin ciddiyetinden uzaklaşıyor. Yerlere çöp atmak yasak, kırmızı ışıkta geçmek yasak, maskesiz dolaşmak yasak, çimlere basmak yasak, vesaire vesaire. Maske takma gerekliliği bu ve benzeri kısıtlamalar halinde ele alınıp kamu sağlığının kamu güvenliğine dair bir problem olduğu unutulunca, insanlar bu konudaki düzenlemelere kulak asmayı gereksiz, hatta abartılı buluyorlar.

 

Olayın bir başka yönü, virüsün bulaştığı çoğu kişinin hiçbir semptom göstermeden, gündelik hayatlarına her hangi bir olumsuz yansıması olmadan hastalığı ayakta geçirmeleri, farkına bile varmadan atlatmaları. Bununla beraber bu kimseler hub görevi görüyorlar, yani maske-mesafe gibi önlemler almadıkları takdirde ilişkide oldukları başkalarına, aile fertlerine, halı saha maç yaptıkları arkadaşlarına, oynaşıp seviştikleri sevgililerine, aynı dükkânda çalıştıkları diğerlerine filan bulaştırıyorlar, böylece kendilerini sağlıklı görseler de gizlice yuvalanmış virüs, çevrelerine yayılıyor. Ayrıca, virüsün bir de iki haftaya kadar uzayabilen kuluçka süresi var ve insan daha sonra coronadan ötürü ölecek daha olsa, bu kuluçka müddetince başına geleceklerden, başkalarına verdiği zarardan habersiz. Fakat bu uzun anlatım, okuyanın sıkılıp öfleyeceği açıklamalar her durumda maske-mesafe tedbirlerinin ne kadar önemli ve koruyucu olduğunu bize göstermekte. Bu tedbirlerin alınması bulaş olasılığını minimize ediyor çünkü. Kanser gibi, kardiyo sorunları kendiliğinden olan bir şey değil bu covid, bulaşarak insanı yakalıyor. Bulaşmaması için gerekli ne varsa yapmak gerek.

 

İnsanlar, coronavirüsünün kendilerine bulaşmaması için neden gerekli dikkati göstermiyorlar? Bu soru aslında hayati bir noktaya temas ediyor. Sorulduğu, uyarıldığı takdirde ‘dikkat ediyorum tabi’ diyen kişilerin fiiliyatta hiç de öyle davranmadıklarını görüyoruz devamlı. Ölümden mi korkmuyorlar? Yoo, bal gibi de ölüm düşüncesi herkesi ürpertir, genel olarak başkalarına ölümü yakıştırır ama kendimize konduramasak da ölüm korkusu insanın içinde daima var. Covid-19’u ağır geçirmek, hayatta kalınsa da kronik rahatsızlıklarla ömrünü geçirmek zorunda kalmak düşüncesinden de cidden kaygılanıyor, ama çok uzak görüyor bunu insanların kayda değer kısmı. Burada bir sorun yok. Bence mesele çok daha başka: Son derece sübjektif bir yorum yapacağım ama blog benim, okuyucuya kapalı olduğu için de kimse için yazdığım söylenemez, dolayısıyla dilediğim gibi atıp tutabilirim. Kendisi, yakını ya da çok sevdiği kişilerden hasta olanlar hariç, önlem almaya gerek görmeyen, maske-mesafe konusunu kulak arkası eden ve neredeyse on aydır bu salgın hayatımızda yer alsa da meselenin ciddiyetine vakıf olmamakta direnen çok fazla insan var ve bu insanların derdini aslında çok kısa bir şekilde ifade edecek olursam iman sorunu diyebilirim. İnanmıyorlar. İnanır gibi yapıyorlar, ama inanamıyorlar. Sanki azıcık iman, yeterli olabilir gibi davranmaktalar. İman dini bir kavram, dolayısıyla meramımı anlatırken ileri süreceğim kimi örnekler dinsel kökene dayanacak. Ama bahsetmeye çalıştığım şeyin farklı olduğunu göreceksiniz. Sakin sakin okuyun blogu açtığım zaman.

 

İman, en yalın anlamda inanmak demektir. Dini anlamda ele alacak olursak, Tanrı’nın varlığına ve birliğine inanmaktır. Görmeden, tasdiğe, ispata, delile mecbur kalmadan inanmaktır. Tanrı’yı ya da tanrıları görmeden ona/onlara iman eden milyarlarca insan iman yaşamıştır bu gezegende, Müslüman, Hristiyan, Musevi, Hindu vesaire. Hiç kimse Allah’ı, Zeus’u, Yehova’yı, Vishnu’yu, Odin’i görmedi, ama inanan, ya da daha doğru ifadesiyle mümin, onun varlığına emindir, üstelik bunun için bir kanıt aramaz, ihtiyaç hissetmez. Emin kelimesi de iman ile aynı kökten gelir bu arada. İman ispata gerek duymaz dedim, çünkü o zaman iman değil, bilgi halini alırdı bu durum. Bilgi gözlemle, tümevarımla, bazen tümdengelimle, analizle, sentezle, tez-antitez-hipotezle varılan bir sonuçtur nihayetinde. Epistemolojiye dalarsam sıçarım, ben spekülatif yorumlarıma devam edeyim en iyisi: En kısa şekilde ifade edecek olursam insan akıl ile önce muhakeme, ardından idrak eder, kalpte ise iman olgusu oluşur ya da oluşmaz, kişiye göre değişir. İhsan Fazlıoğlu imanı fıtrî akıl olarak niteler, onun gibi âlim değilim, uzatmak istemiyorum o yüzden. Şu kadarını söyleyip geçeyim: Gözlemle, kıyasla, tahkikle imana varılabilseydi, bütün akıllı, bilgili insanlar, iman etmiş olurdu. Ama öyle değil. Mümin kimselerin arasında ise akıl sahibi kişiler de, malın önde gidenleri de yer alıyor. Demek ki başka bir şeyden bahsediyorum burada.

 

Dedim ya, örnekleri dini kaynaklardan vermek zorundayım, dini bir terim kullandığım için. Sonrasında çok farklı bir yere gelmeyi planlıyorum.

 

Caravaggio'nun büyüleyici eserlerindendir bu. Thomas nasıl sokmuş ama parmağını...



Hristiyan inancına göre, İsa peygamber çarmıha gerildikten sonra mucizevi bir şekilde üç gün sonra dirilir. Önce mezarını ziyaret eden Mecdelli Meryem bu durumu fark eder ve O’nunla konuşur, ardından diğer havarilere bildirir bu olayı. Akşam diğer havariler ve İsa bir araya gelir, İsa kutsal ruhu havarilerine üfler. O sırada aralarında bulunmayan Thomas, olan biteni kendisine anlatan havari arkadaşlarına metelik vermez, duyduklarına ‘O’nu elindeki çivi izlerini ve böğründeki yaraları görmeden dirildiğine inanmam’ diye karşılık verir. Sekiz gün sonra bu defa Thomas’ın da aralarında bulunduğu havari grubuna belirir İsa, Thomas’a döner ve ellerini uzatarak çivi izlerine bakmasını, Thomas’ın elini de kendi böğründeki yara izine koymasını söyler. Thomas irkilir, ardından İsa azarlarcasına konuşur Thomas’la: “Beni gördüğün için mi iman ettin? Görmeden iman edenlere ne mutlu!” Çünkü gördükten sonra herkes iman eder. Tanrı’yı görünce iman etmemek gibi bir şey olamaz ki, deniz kıyısında denizin varlığını inkâr etmekten farksız bir şey olurdu bu.

 

Öte yandan iman ettik diyenlerin hepsi de iman etmiş değildir. Bunun en veciz örneği, Hucurat suresinde geçer. Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin son döneminde islam dini Arap yarımadasında iyice yayılmış ve kök salmıştı. Çöldeki bedeviler grup grup gelip İslam Peygamberinin huzurunda iman ettiklerini beyan ediyor, müslüman geçtiklerini duyuruyorlardı; kalpleri Allah bilir, somut olarak kendilerini buna mecbur kılan faktörlerin başında hiç şüphesiz peygamber ve sahabelerle barış içinde yaşamak, yani kendi emniyetlerine dair kaygılar vardı. Ayrıca yeni Müslüman olanlara da maddi anlamda epey bir destek veriliyordu. Burada Allah peygamberine indirdiği vahiy ile durumu gayet net bir şekilde açıklıyor Müslümanlara: “Bedevîler, "İman ettik" dediler. Şunu söyle: "Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece boyun eğdiniz. Bununla beraber Allah’a ve resulüne itaat ederseniz yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Müminler ancak, Allah’a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte bunlardır.” Açıkça, iman ettim demenin iman etmiş sayılamayacağını, bunun sınanmadan, kalpte yer etmeden mümkün olmayacağını buyuruyor Allah.

 

 

Gelelim kendi konumuza.

 

Şimdi ortada bir hastalık var. Bulaşıcı bir hastalık. Neredeyse bir yıldır tüm dünyanın ve tabi ülkemizin gündeminde en ön sıralarda. Global bir sorun. Eğitim, seyahat, turizm, üretim, ticaret gibi uluslararası ve ulusal her aktiviteyi etkiliyor, yeni kuralları, önlemleri beraberinde zorunlu kılıyor. Bilim adamları, doktorlar, kamu sağlığı çalışanları götlerini yırtıyorlar meselenin ciddiyetini anlatmak için. Görsel, yazılı ve sosyal medyada bu salgına dair haber ve gelişmelerin yer almadığı gün yok. Kişisel açıdan alınması gereken önlemler basit ve belli. Ne ki insanlar bu konuda ilginç davranıyorlar. Bir kısmı, zaten böyle bir virüsün varlığına, salgına, ölümlere, hastalananlara inanmıyorlar bile. Bu yazıya hâkim dinsel terminolojiye paralel şekilde bu gibi kimselere kâfir benzetmesi yapmakta bir beis görmüyorum ben. Doğrudan inkâr eden, iman etmeyenler bunlar. Üstelik bu kafirler dini terim olarak sözü edilen kafirlerden de salak, bilimsel bir olgudan bahsediliyor çünkü covid-19’dan söz edilirken. Ama yukarıda dediğim gibi, kendileri, aile bireyleri, tanıdıkları henüz salgın zincirine yakalanmadığı için hastalık aslında yokmuş gibi söz etme cüretini gösterip herkesi, herkesi yalancılıkla suçluyorlar. Konumuz bu kimseler değil. Allahlarından bulsunlar. Konumuz, bu kadar gerizekalı olmayıp, yani bu virüsün varlığına, birliğine, etkisine, öldürücülüğüne yarım yamalak iman eden, virüsün tehlikesini duyun, risk unsurlarını öğrense de tam manasıyla önlem almaya gerek görmeyen, aslında hem inanan ve kaygılanan, bir yandan da boşvermeci bir tutumla rahatını bozmaya tenezzül etmeyen daha az gerizekalılar. İlk grup hakkında kafir benzetmesi yapmıştım, bunlarsa yeterince iman etmeyenler, görmeden inanmayanlar, imanlarında şüphe olanlar. Üstelik, metaforu bir yana bırakarak yazmaya devam edersem, aralarında X veya Y veya Z dinine candan inananı da, ateisti, nihilisti, agnostiği, zırcahili, allamesi, genci, yaşlısı, akıllısı, salağı, bir sürü alakasız gruptan insan var bunların. Önleyici tedbirlere karşı değiller, öyle olsa bile bunu açıkça dile getirmekten de çekiniyorlar. Yeni düzenlemelerin gerekli olduğuna dair bir yandan içlerinden haklılık payı verirken, bir yandan da hoşlarına gitmeyen her konuda aslında abartıya kaçıldığı kanaatindeler. Covid-19’dan kaynaklı ölümlerde mevtaların isimleri açıklanmadığından birilerinin bu virüsün bulaşması sonucu öldüğü düşüncesini idrak etmekten uzaklar, sadece hayatını kaybeden sağlık çalışanların adlarına rast geldiklerinde de gözlerini kaçırmayı tercih ediyorlar. Bu yeterince iman etmeyenlerin kim olduklarını tespit etmek çok kolay: Taktığı maskeyi çenesinin altına kadar indirerek dolaşan, dirseğinde maskesini aksesuar gibi dolaştırırken sigarasını üfür üfür tüttürerek sokaklarda gezen, nefes alamadığı yalanıyla burnunu açık bırakıp laf olsun diye maske takanlar, berber/kuaförden çıkamayan aptallar, AVM’leri turlamaya devam edenler, kalabalık bir cafede saatler geçirenler, altın günlerine, akraba ziyaretlerine, gece partilerine, gezmeye gidenler vesaire. Bu kişiler salgından duydukları endişe ile yollarının üzerinde gördükleri her dezenfektandan biraz sıkarlar ellerine, akşam evlerine döndüklerinde kendilerine portakal soyar, içtikleri su şişesine de limon suyu eklerler. Yemeklerinin yanı sıra sarımsağı, taze soğan ı bolca tüketir ve böylece coronavirüse karşı vücut dirençlerini arttırdıklarını düşünerek içlerini ferah tutarlar. Ama aynı masada –doğal olarak maskelerini çıkarıp- yemek yedikleri akraba ya da arkadaşlarının kendilerine ya da kendilerinin karşılarındaki kişiye virüsü bulaştırma ihtimaline hiç kafayı yormazlar, uyarıldıklarında da bunu muhal farz ederler. Velhasıl kelam, kafiri de, yeterince iman etmemiş olanı da bu hastalığı çevreye, sokaklara, evlere, herkese yaymaktan başka bir işlevi olmayan cehennemliklerden fazlası değil benim gözümde.

 

Ülkemiz böyle, peki dünyanın geri kalanı farklı mı? Bir ara sönümlenmiş görünen salgın sonbaharla beraber gene yayılmaya başladı, yeni önlemler pek çok farklı ülkede tepki çekti, çekmeye devam ediyor. Bunlar arasında modern ve ileri ülkelerin vatandaşları da var; Almanyası, İtalyası, Amerikası, İspanyası, vesaire.

 

Bu bir hayatta kalma mücadelesi. Ölüm ve yaşam arasında. Sağlık ve maraz arasında.  Ve bizler, salakların, kâfirlerin ve yeterince iman etmemiş tiplerin arasında mücadele veriyoruz.

 










Bakalım bu illetin sonunda last mand standing kim olacak.

8 Kasım 2020 Pazar

Evrimin Tersine İşlediği Gerçeği Üzerine... (Birinci Bölüm)

 

Dün akşam uzun bir aradan sonra Havva ile beraber annemlere akşam yemeği için gittik. Bir önceki ziyaretimizde, yemek için ayrı masalarda oturmamız ısrarımı aptallık, abartı ve hastalık hastalığı olarak niteleyen, yanlarında maske takmamıza yüzünü buruşturan, ‘biz bizeyiz’ diyen babam, bu defa bu durumu daha kabullenmiş bir görüntü çiziyordu, en başta gene kavga etmeyelim diye düşündüğünü tahmin ettim. Sonrasında, salonun her bir köşesine dağılmış halde kahvelerimizi içerken covid-19’la ilgili meraklı sorular yöneltti bana ve Havva’ya. Neredeyse sekiz aydır tembihlediğim, ısrarla tekrar tekrar yinelediğim ve bir noktadan sonra kendilerine gına geldiğini belli ettikleri konuları, sanki ilk defa duymuş gibi geçen gün izlediği bir TV programında izlediği belli, hayretler eşliğinde bize anlattı. Gene de tam tatmin olmamış sanki, benden teyit de ister gibiydi. Meselenin vahametinden yeni haberdar olduğu belliydi yorumlarından. Annem dâhil hepimiz şaşkın şaşkın bakıyorduk ona. Ağzından düşürmediği Allah korusun temennisine bir yerden sonra tepki gösterdim, “Babacım, Allah öyle çalışmıyor. Biz her zaman, her şekilde duamızı edeceğiz ama Allah ben size akıl verdim, kendinizi korusaydınız ya derse ne cevap veririz? Biz kendimizi korumalıyız bu hastalıktan” dedim. Bozuldu tabi. Biraz daha konuşunca, ne zaman corona/covid hakkında birkaç dakikadan uzun süren diyalog yaşansa “içim sıkılıyor benim bu konulardan” diye yüzünü ekşiten babam eteklerindeki taşı döktü; meğerse işçilerinden birine iki gün önce Covid-19 teşhisi konmuş, evde yatıyormuş. Birden dehşete kapıldım(k). Endişe etmemize gerek yokmuş, iyiymiş, elhamdülillah kendisinde bir şey yokmuş. Hastalığın kuluçka süresi hakkında bildiklerimi anlattım, semptomların üzerinden tekrar geçtim, onun kronik kalp hastası, annemin şeker ve obeziteden mustarip olduğunu, ikisinin de yetmişi geçtikleri hatırlatıp risk grubunda olduklarını yineledim. Karşılık olarak yakın zamanda bir covid-19 testi yaptıracağını söyledi. Nasıl, bilmiyorum. Dehşet içinde ayrıldık oradan, yol boyunca Havva ile şaşkınlık nidalarıyla biten cümleler döküldü ağzımızdan.

 

Bu sabah da yazlığa gittiler, yakında bulunan 87 yaşındaki halama da kahvaltıya davetlilerdi.

 

Evet, başka bir şey yapamıyorum. Elimden gelen sıfır. Ve gene evet, Allah korusun.

Trump'un Gidişi Üzerine...

 

ABD başkanlık seçimleri her zaman ilgi çekmiş, insanlarda merak uyandırmıştır; ne var ki bütün dünyanın sanki kendi ülkesinin liderlik seçimi yapılıyormuş gibi heyecanla ve hatta gergin bir şekilde bu seçimin sonuçlarını beklediği başka bir dönemi hatırlamıyorum. Gezegenin teknolojik, bilimsel, askeri, ticari ve bunlar bir araya geldiğinde doğal olarak politik lideri olan bir ülkeden bahsediyoruz; dolayısıyla bu seçim dünyanın siyasi liderini de belirliyor olacak. Üstelik geride bıraktığımız dört yıllık süreçte bu görevi yürüten Trump, dünyayı alt üst etmekte o kadar başarılı oldu ki, seçimin sonuçları Çinliyi de Arnavutu da İranlıyı da Almanı da neredeyse ilgilendiriyor. Neticede Trump, iklim krizinde, terörizm meselesinde, Ortadoğu sorunlarında, uluslararası ticarette, BM organizasyonlarında ve şu an aklıma gelmeyen pek çok konuda alışılmış demeyeyim ama aklıselim olarak ifade edebileceğim kararlar vermekten politik-popülist kaygılarla hep geri durdu. Böyle güzel güzel yazdığıma bakmayın, aslında dünyanın amına koydu şeklinde yazarsam daha yerinde olur.

 

Seçimi kaybettiği, hem de 77 yaşında, konuşurken tekleyen, gözlerinin feri sönmüş Biden’a karşı kaybettiği haberleri geliyor seçimde. Trump bu, vuruşarak çekilecektir, kibar ve zarif bir şekilde yenilgiyi kabul etmek adamın fıtratına uymuyor. Gene de kaybetti işte.

 

Bu iğrenç adamı yediği onca halt, verdiği onca berbat karar, imza attığı onca hastalıklı politikanın yanında, bir de şu fotoğrafla hatırlayacağım.

 

 

Merkel "ağzına tükürüm senin" pozisyonu almış, Abe "bu herif tam bir göt, ne yapsak işe yaramaz" duruşuyla çaresice bakıyor diğerlerine. Macron, Merkel'in gölgesine sığınıp kabadayılık yapma derdinde. Macron''un arkasındaki gri saçlı uzun boylu kadın Theresa May, yüzü görünmüyor ama İngilizler de politika konusunda kendi çaplarında göttür.

 

 

 

 


 

Siktirip gitti Allaha şükür.

3 Kasım 2020 Salı

İzmir'in Depremi ve Düşündürdükleri Üzerine...

 

Bu yazıyı geçmişte karaladığım şu blog yazısıyla beraber değerlendirmenizde fayda var.

 

İzmir’de bir deprem oldu, daha doğrusu İzmir – Sisam adası arasında denizde meydana geldi deprem. Şiddeti hakkında karara varamadı yetkililer, Kandilli 6.9 diyor, AFAD ve devlet kurumları 6.6 olarak ilan etti ki, bu depremin şiddetini bile doğru düzgün ölçemediğimizi göstermekte. Depremde yüzden fazla insan hayatını kaybetti, 1026 kişinin de yaralandığı ifade ediliyor. Yıkılan, çöken bina sayısını Çevre ve Şehircilik Bakanı, "Arama kurtarma çalışmaları 17 binada başlatılmıştı. 13 binada çalışmalar tamamlandı. 4 apartmanda faaliyetlerimiz devam ediyor.” açıklamasını yapmış. Yıkılan bina sayısı 17, kurtarma çalışmaları iyi ki de sürüyor, bugün şu dünya tatlısı kızı çıkarmışlar enkaz altından.

 

 

Bari bundan sonra bahtı güzel olsun...

 

 

Dikkat çekmek istediğim konu yıkılan bina sayısı, 17. Üç yaşındaki Ayda’nın mucize kurtuluşu, depremden 91 saat sonra gerçekleşmiş, üç gün 72 saattir, dört gün 96. Yani depremde yaşadığı bina yıkıldıktan neredeyse dört gün sonra molozların, beton parçalarının arasından çıkartıldı bu kızcağız.

 

Kurtarma çalışmaları için –sayıyı küçümseyerek hayatını kaybedenlere saygısızlık etmekten çekinerek yazıyorum- sadece ve sadece 17 binanın enkazına yoğunlaştı görevli ekipler. AFAD orada, AKUT orada, itfaiye çalışanları orada, hatta madenciler bile yardıma gitmiş. Yani devlet bütün imkânlarını kullanarak yıkıntıların arasında kalan insanlara ulaşmaya çalışıyor. Ne var ki, dört gün sürdü Ayda’ya ulaşabilmeleri. Bu, görevlilerin beceriksizliği ya da yetersizliği anlamına gelmez, asla o şekilde düşünülmemeli: Yürütülen çalışmanın zorluğu, riskleri, hassaslığı ile ilgili bir mesele. Hayatını kaybedenlerin hepsine Allah rahmet eylesin. Kimin neden öldüğüne dair bir fikrimiz yok, gene de hepsinin depremde üzerlerine beton vs. düştüğü için vefat ettiklerini düşünmek çocukça geliyor kulağa. Dört gün uzun bir süre; kimisi kalp krizi geçirip bir gün can çekiştikten sonra can vermiş olabilir, belki bir bebek açlıktan ölmüştür. Veya başka sebeplerden. Ekipler bin bir çabayla uğraşsalar da ancak cansız bedenlerine ulaşabilmişlerdir böylelerinin.

 

Oturduğunuz evin sokağında kaç ev var? Bina numarasını kaale alacak olursam, yeni evimizin bulunduğu caddede, caddenin girişinden bizim apartmana kadar 34 bina var diyebilirim. Şimdi beklenen İstanbul depremine geliyorum işte. 7,4 ile 7,8 arasında şiddet değerli olacağı öngörülen büyük İstanbul depremini ele alacağım.

 

İBB, bu sene tüm ilçeler hakkında Deprem Tahminleri Kitapçığı adı altında ayrı ayrı araştırma ve değerlendirme sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı. Kimi akademisyenlerce fazlasıyla iyimser bulundu bu araştırma sonuçları. Söz gelimi, her ilçede yaşanacak büyük depremden sonra meydana geleceğini tahmin edilen bina hasarlarına dair detaylı veriler var bu çalışmada. Beklenen depremde binaları hafif hasarlı, orta hasarlı, ağır hasarlı, çok ağır hasarlı şeklinde kategorilere ayırmışlar. Çok ağır hasarlı olarak tavsif edilen binaların aslında yıkılacak binalar olarak ele alınması gerektiği düşüncesindeyim. Çünkü yıkılacak bina diye bir kategori yok. Neyse, örneklendirelim konuyu. Bakırköy özelinde bu tahminler şöyle: Büyük İstanbul depreminden sonra 3939 hafif hasarlı, 3394 orta hasarlı, 1306 ağır hasarlı, 782 çok ağır hasarlı binanın ortaya çıkacağı öngörülüyor. Çok ağır hasarlı diye ifade edilen sınıflandırmanın ‘bunlar aslında yıkılacak binalar’ şeklindeki yorumumu beğenmediniz mi? O zaman bu sayının yarısına ikna olur musunuz? 782 bölü 2 eşittir 391 bina eder bu. Hadi sizin için biraz daha iskonto yapayım, 350 bina olsun. Bakırköy’de, beklenen İstanbul depreminde 350 bina çökecek. Eh, Marmaray’la Yenimahalle-Bakırköy durakları arasında giderken biraz etrafa baktıysanız evlerin durumundan/duruşundan farklı bir sonuca da varamazsınız zaten.


Sadece Bakırköy’de 350 bina…

 

Fatih ilçesine baktığımda çok ağır hasarlı bina kategorisinde 2083 bina görüyorum. Size gene fazla geldiyse, bunun da yarısını alayım. Yuvarlayalım sonra, 1000 bina diyelim yıkılacak olan.

 

Kentsel dönüşümün ve rantın en parlak ilçesi Kadıköy’de bile 209 bina çok ağır hasarlı geçiyor kayıtlara.

 

İzmir’e uğrayalım tekrar… Devlet, tüm imkanlarıyla sahada, enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarını 17 binanın yıkıntıları arasında yürütüyor ve dördüncünün dolmasına saatler kala dünya tatlısı bir kız çocuğuna ancak ulaşabilmeyi başardı.

 

Büyük İstanbul depreminde neler yaşanacağına dair şimdi bir fikriniz oluştu mu verdiğim sayılardan?

 

Hepimiz Allaha emanetiz. Literal anlamda da, tam olarak öyleyiz… Ya Hafız…