Habere göre ses dalgalarıyla yön tayini yapan ve avlarının yerini belirleyen yarasalara karşı, bazı kelebek türleri de benzer karşı ses dalgaları yayıyorlarmış bu da yarasaları salak ediyormuş, bu nedenle yön ve mesafe belirleme yetilerini kaybeden yarasalar kelebeklere yaklaşmaktan çekiniyorlarmış.
O şirin, renkli, gördüğümüz zamanlarda içimizi çocukça heyecan ve neşenin sardığı, eski oyun arkadaşlarımız, kırlardaki eğlencemiz kelebekler meğer o çirkin canavarları, kendilerinden kat be kat büyük, güçlü, ürkütücü düşmanlarını onların silahlarıyla vuruyorlarmış.
Psikolojik çağrışım, iyi ve zayıf olanın, güçlü ve kötü olana galip geldiğini gösteriyor bu örnekte, üstelik aynı silahı kullanarak. Bu sıra dışı bir durum, kötünün iyiye, güçlünün zayıfa olan üstünlüğü bize hep evrenin kuralı gibi gelir. Halbuki burada sözü edilen Davud’un Golyat’a olan zaferinden farksız, küçük, büyüğü alt ediyor. Davud’un ne üstünlüğü vardı Golyat’tan? Sadece daha zeki ve becerikli olması değil, ayrıca “doğru” ve “iyi” olan tarafta savaşmasıydı.
İyi her zaman iyidir ve çoğu zaman iyi olduğunun bilincinde bile değilken, kötü, kötü olduğunu bilen kişidir. İyi için tercihten söz edilemez, doğaldır iyilik. Kötü ise aksine yapay bir içerik taşır, aslına nispeten bozulma/yozlaşma söz konusudur kötüde. Tıpkı Puşkin’in o meşhur şiirinde olduğu gibi:
Kapılarında cennetin güzel Melek
Duruyordu, parıldayan, öne eğik başıyla,
Karanlık ve isyancı Şeytan
Uçuyordu cehennemin uçurumunda.
İnkârcı ruh, kuşkucu ruh,
Bakıyordu lekesiz ruha
Ve istem dışı sıcaklığını duygululuğun
İlk kez duydu içinde, bulanıkça.
"Elveda" dedi, "seni gördüm,
Ve sen boşuna parlamadın bana:
Göklerde her şeyden nefret etmedim,
Ve her şeyi hor görmedim dünyada."
Bu noktada biraz durmak gerek: Kötü, kendisinin kötü olduğunu bilip de neden devam eder kötü olmaya? Nedir alıp veremediği hayatla arasında? Çok çetrefilli bir konu, dünya kadar çelişik ve tutarsız görüş yazılabilir bu soruya cevaben, muhtemelen hepsi de doğru noktalar içeren.
Kötüler bazen iyileri yemek de istemeyebilirler… Tıpkı kelebeklerin yarasalara gönderdiği ve yarasalarınkine çok benzeyip onları dumur eden ses dalgalarına sahip olmaları gibi, kötüler de ancak iyi olduklarına inanmadıklarına, masumiyetlerine itimat etmediklerine yönelirler.
Nuri Alço eve gizlice girip odasında ders çalışan lise son sınıf öğrencisi kıza tecavüz etmez. Onun hedefi gözü dışarıda olup arandığını düşündüğü ve eninde sonunda bir çukura düşmesi olası hatunlardan ibarettir. Kral Lear'de geçen şu söz bize ışık tutar: Pravis Omnia Prava... (Güzel olan, iğrenç olana çirkin gelir, pislik ancak pislikten zevk alır.)
Bunları yazdıktan sonra farkettim ki (Bülent Ersoy çarpsın) ne Münevver'le, ne babası ile, ne Tayyip'le ne de Vali ile zerrece ilgisi yok zırvalarımın. Sadece kelebekler çağrışım yaptı o kadar.
(Zırvaladıktan bir saat sonra Edit: "Bülent Ersoy çarpsın" demiş olmamı kaale almayacak kimseler için, o parantezi "vallahi billahi" diye değiştireyim, millet Bülent Ersoy'dan ne kadar çok korktuğumu bilemeyip dalga geçtiğimi düşünebilir.)
Beşiktaş’tan yürümeye başlayıp olağan mola noktamız olan Ortaköy’de kumpir yemek için durakladığımızda kardeşim beni kıyının kenarındaki bankların orada bırakıp wc aramaya koyuldu; konser sırasında idrar torbası keyfini kaçırmasın diye. Nasılsa banklardan birinde boş yer bulup kuruldum, hafiften esen rüzgârın serinletici etkisi ve martıların çığlıklarını dinleyerek uzandım paketimi koyduğum yan cebime, yaktığım sigarayı tüttürmeye koyuldum. Arkalarına Ortaköy Camiini alıp fotoğraf çektirmeye çalışanları, ele ele dolaşan genç aşıkları, sessiz sessiz oturan yaşlı çiftleri izledim sükunet içinde; Ta ki yanımdaki bankın arkasında duran bir çöp kutusuna ilişmiş gri renkli şişman bir tekiri görünceye kadar. Nereden bulduğunu bilmediğim bir kemik parçasını patilerine sıkıştırmış, dondurma gibi yalayıp duruyordu kerata, ısıramıyordu da, ama olsun, bir yeren bulduğu ganimetti akşam adına. Derken annesi veya babası güçlü kuvvetli bir kangal olduğu her halinden belli kocaman bir sokak köpeği yavaşça yaklaştı ona, tasması olmasa da fazlasıyla evcil, bir o kadar da cool havada, durdu kediye bir karış mesafe kala. Kedi tısladı uzun uzun, bırakmadı kemiği, sindi, ama devam etti karşısındaki devi korkutmaya. Oralı bile değildi köpek, tınmadı küçük canavarın tıslamalarını, kulağını bile kıpırdatmadı, durdu öylece orada. İkisi göz göze, benim gözlerim ikisinin de üzerinde geçti birkaç saniye. Derken hangi yaydan atıldığı belli olmayan bir ok gibi ufacık tefecik yükse hafif gürültüde ağır güya tasmalı ve bakımlı bir başka köpek koptu yokluğun ortasından, var oldu ansızın ve güdümlü füze misali o sükûneti bozup bombayı patlattı. Kediye saldırdığı ve HAVHAVHAVVHAAVVV- GRRRRR tehdidinin MEEEAAAOOOVVV şeklindeki korkuyla karışık merhamet dilenme inlemesiyle oluşturduğu insandışı ama insanı etkileyen arbede, çevredeki huzur içinde oturdukları yerlerinden zıplatmaya yetti. Kadınlar çığlık attı, kedi arkasına bakmadan kaçtı, tasmalı ufak köpek bir iki tur ortalarda dolandı, sonra geldiği gibi gene gitti, kayboldu. Esas oğlan, iri köpek, ne bir kere hırladı, ne kimseye tısladı, ne de bir karış önündeki canavar taklidi yapan bacaksız kediye havlamıştı. Ama önünde duran ve az evvel kendisine dayılanan tekirin patilerinin altına sıkıştırıp sahiplendiği kemik parçası artık sahipsiz olunca, tek hamlede attı onu ağzına, kütürdete kütürdete yedi, bitirdi birkaç saniye içinde.
Sigaramın bitmesine yakın kardeşim çıkageldi. Köpeğin yanından yürüyerek gittik kumpir yemeğe. Yolda anlattım doğadaki “tetikçi” kavramını kendisine. Pek ilgisini çekmedi, aklı konserdeydi.
Sometimes I feel like screaming çalıyordu, güzel de çalıyordu keratalar, Ian Gillan iyice sesini kaybetmiş olsa da. Kalabalık seyirci topluluğu sakince şarkıyı dinlerken, birden ışıklar şarkı ortasında izleyicilere döndü, seyirciler uyuşukluklarıyla sanki yakalanmışlar gibi hemen silkindiler, coşkuyla el çırpmaya, zıplamaya, uğuldamaya başladılar… Birkaç saniye gürültü ve heyecanın ardından ışıklar tekrar sahneye yönelip izleyiciler karanlıkta kalınca gene susup şarkıyı dinlemeye devam ettiler.
“Sırf eğlenmek amacıyla gittikleri bir konserde bile insanlar kendileri olamıyorlar, doğal davranamıyorlar, koşullandırılmışlıkların ve beklentilerin tasmasında yaşıyorlar” diye düşündüm. İçim bir tuhaf oldu.
Ama bunu kardeşime anlatmadım.
Kapanış parçası smoke on the water’ı dinleyip, bisleri beklemeden ayrıldık Kuruçeşme’den.Uzaklaşırken kulağıma Black Night geliyordu gecenin içinden...
"Bir şey yaptırmıyor" demek isterdim ama bu herifin yazdıklarını özlüyorum a.q. Ayda ortalama 15-20 post döşeyen adam son 45 günde 8 defa geçmiş blogunun başına. Yok blogspotu başka bir siteyle filan aldatıyor da beni (direkt kişiselleştirdim) sallıyorsa çok incinirim valla. Tamam taşınma, toparlanma, ambalaj, nakliyat gibi sorunları var bu sıralar, bir yandan sevgili bir yandan Fenerbahçenin transferleri ve apartman yöneticiliğinin devir işlemleri derken çok yoğun olduğunu tahmin ediyorum ama benim de canım var, ihtiyaçlarım ve hatta iptilâm söz konusu.
Üşenmedim, neredeyse tüm yazdıklarımı gözden geçirip Gregor'un düştüğü yorumları okudum, hüzünlendim gece vakti. Ne de olsa "Aleyhinde delil olarak kullanılabilir" notunu düşmüşüm yorum penceresinin tepesine, hasretin dayanılmaz yakıcılığı ile göz yaşları eşliğinde okumak isteyen varsa buyursun:
virgilius ağır abilik adamın biraz kanında olacak. güneş gözlüğü ve kravatla olunsaydı polat alemdar da adam olurdu. en büyük yanlışı yanında bir bayan olmamasına rağmen arka koltuğa geçerek yapmışsın. ön koltuğa geç ve adamın trafiğe takılmasını düşüneceğine öncelikle onla aynı seviyede bulunarak kravatlı, güneş gözlüklü adamlarla aynı statüde olduğunu hissettir. ondan sonra az sonra uzatacağı yakarsın (ha taksilerde artık yasak di mi)
bugün nadir olarak yaptığım şeyi yaptım ve halkla kaynaştım. bakırköy taksim dolmuşuna bindim. haftasonu formula1 pistine 200-300 tl vereceğinize 3,2 TL ye sahilden bu dolmuşlara binerseniz çok daha fazla adrenalin oluşacağına eminim. uzun zamandır binmiyordum, adamlar çılgın gibi, unutmuşum.
neyse bir kişi eksik kalkan dolmuşu samatya sahilinde durduran bir vatandaş "sultanahmet2 e gidiyormusun?" diye sordu. evetti hayırdı derken durakta bekleyen adamın yabancı olduğunu ve yanında türk parası bulunmadığı yakın bir yere bırakmasını rica etti. şortuyla, sırtındaki çantasıyla ve elindeki istanbul rehberi kitabıyla ablak ablak etrafa bakınan turist arkadaşı yenikapıda indiren şoför, ingilizcesi olan bir yolcunun yardımıyla tramwayı gösterdikten sonra adamın peşinden seslendi ve tutarını tam göremediğim bir miktar bozuk parayı turistte verip türkçe "bilet alırsın" dedi.
ülkemizde eskiden yerliye ayrı turiste ayrı fiyat çekilir, turist kazıklanırdı. ya devir değişti ya da sen ülkene o kadar yabancılaştın ki tursit muamelesi görüyorsun:)
this is spartada ne yazdığımı hatırlamamam üzerine ve blogda bu yazıyı bulmak zor olacağından google'a "this is sparta+gregor samsa" yazdım ve yazımı buldum. bi ara önümde açık olan yahoo sayfasında arama kutucuğuna "google" yazmışlığımda vardır.
this is sparta ile karşı atağa geçmene cevap vermeden önce o yazının yorumlarında talis' in bize "siz" diye hitap ettiğini gördüm:) o zamanlar saygılı kızmış ya da biz saygı uyandırıyorduk. ikisi birbirinden çok farklı şeyler ve güneşe bakmaktan gözleri kamaşan birfincanın olan biteni algılıyamamasıda buna benzer bir hadise.
bu arada fincancım(samimiyete gel:) senle bir ara oturup, bi bira içtik bir ara. şu adama yıllardır ha bugün ha yarın derken gördüğün gibi kaçırdık kuşu:)
şimdi ben kuş dedim ya, hakkımda delil olarakta kullanılabilir :)
sparta' ya dönecek olursak; hayatı bir şekilde anlamaya algılamaya çalışan herkesin sahip olduğu bir karanlık kuyu orası.
bugün birisine dediğim gibi: ilk aşkı ve onun kişide bıraktığı travmatik etkiyi anlarım. ondan sonra gelenlerin hepsi öğrenmene yardımcı olur. o öğrenme sürecinde kalınan karanlık ortamı ilişkilerde kişilerin birbirine anlatması yersiz.
bir işte bir eczanede bir ortopedik ürün satan merkezlerdeyim.
ordan dönüp müşterideyim. müşteriden dönüp birilerini işe aldım sonra müşteri velinimet diye hoooppp personeli tazminatsız kapının önüne koydum. şimdi dava açıldı onla uğraşcam bi de.
annem tuvaletini yapabilecek şekilde ayağa kalkamadığı için ona tuvaletini yaptırıyor, yemeğini yediriyor, ilaçlarını veriyorum. bugün gittim hastaneden pansuman için birini getirdim. bu arada alışveriş yapıyor, yaptığım alışverişleri yemeğe dönüştürüyor, çamaşır yıkıyor ve kurutuyorum.
tüm bunların ardından yarına işim kalmasın ve sevgilimle buluşabileyim diye az önce 12 gömlek 3 pantalon ve 10 yastık kılıfından oluşan ütüyü yaptım.
yani oğuz, kız olsaydım tam sana göreydim
ama değilim ve sen maalesef kötü emellerin için başkasını kandırmalısın :D
seninde bildiğin gibi kitap okuyamayı bırakalı epey zaman oluyor.
seni geçmiş dönemlerde çağırıp "bi yazı yazsanda okusak" dediğim günleride hatırlarsın.
bir kitaba tahammül edemeyecek durumda olmak ve senin yazılarını merakla beklemek yıllardır iki değişmez durumum.
fakat kitap kadar uzun yazmak skine devam edersen geçmiş dönemde sana söylediğim ve seninde hoşlanmadığın "cumhuriyet gazetesi gibi blogun var" cümlesini tekrarlamak zorunda kalacağım.
hadis-i şeriftir : "zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız" (aşkı ilahi bir platformda değerlendiren alper e uygun referans vereyim dedim. yoksa ben halk çocuğu olduğum için -kısa kes aydın havası olsun-derdim:)
bir gün alper, sen ve ben içelim.
ama sadece içelim yoksa bu kadar derin sohbetin olduğu ortamda içtiğimden de bir şey anlamam.
içkiye yazık biliyonmu, para veriyoruz para.
aşağıda yazıdan aldığım kesit ise sadece aşk için değil hayata dair her şey için geçerli:
“Şöyle: Aşktan söz ediyorsun. Aşktan bahsediyorsun. Ama aşklın ne olduğunu bilmiyorsun sen. Çocukluğunda kırmızı rengi siyah diye öğrenmiş birini düşün; hayatı boyunca siyah zanneder giydiği kırmızı renkli kıyafetleri. Ve sonra bir davetiye gelir eline, üzerinde ‘yalnızca siyah takım giyilir’ notu olan, o davete katılırken siyah sandığı kırmızı renkli bir takım elbise giyer, ama kapıdan içeri alınmaz. Yanlış biliyordur, yanlış öğrenmiştir renkleri, işte bu yüzden de davetli olduğu bir ortama dahi giremez. Senin halin buna benziyor. Aşkın ne olduğunu bilmeden, daha doğrusu ne olduğunu bilmeden âşık olmuşsun, kapının eşiğinde kalmışsın, bu arada kendi kapının eşiğinde bekleyenlere de dudak büküp içeri buyur etmemişsin. Şimdi gene bir davet bekliyorsun. Üzerinde ise kırmızı var, şıkır şıkır çingene kırmızılarıyla bir takım elbise. Siyahın ne olduğunu bilmiyorsun. Aşkın aslında ne olduğundan senin haberin yok güzel dostum.”
Son olarak yıllarca ATV de gösterimde bulunan (sen o yıllarda türkiyede olmayabilirsin) -Böyle mi olacaktı? dizisinin şarkısıyla sana veda etmek istiyorum
tek kadeh rakının dışında bir şey yok kanımda. ona eşlik eden eski trakya kaşarı rakıdan daha güzel gelince rakıyı içmeyi bıraktım.
anneperi bence bizi anlıyor. ve çocuğunun bizim gibi olmaması için ona yolda göstermiş oluyoruz.
sana olan rakı borcum bir ara bilahare kapatacağım virgi. 578 promille buraya gönderme yaptığınıda anladım(hem kaybeden hemde gurur yapan götler gibi davranayım biraz:)
Gregor Samsa: evet sayın virgilius yine sexist suçlamasıyla karşı karşıyasınız. konuyla ilgili ne diyeceksiniz bilmiyorum ama bence bi kökünden kestirin bakalım, bu suçlamalara devam edebilecekler mi?
kavanoza koyar, arkeoloji müzesinde "bir zamanlar virgilius" adıyla sergileyebiliriz.
üstelik "neler oluyor hayatta III" bile gazete matbasında dizgiye hazır olmuş olur:)
spor programına yorumcu diye ahmet çakar'ı veya adnan aybaba' yı konuk edip reytingi tavana vurdurmak neyse, bu yazıda işbu blog için o olmuş.
not: elin kızı zamanında(zamanı ne onuda bilmiyoruz) ne tekme attıysa götüne, içine mi oturdu, kanına mı dokundu bir türlü anlayamadım bir ömrü heder ettin a.q
şimdi ben uyuyordum güzel güzel ama uyku vakti değildi aslında yani böyle akşam üzeri kestirmeye yatmıştım. yatakta böyle gözlerimi açmışım uyandım (yani ben öyle sanıyorum) yatağın üstünde gözlerimin hizasında bir karaltı bana doğru yaklaşıyor. ancak yaklaştıkça belirginleşiyor. belirginleşip yaklaştıkça benim nefesim kesilmeye başladı. net bir şekilde belirgin olduğunda tahmini 2 yaşında bir çocuğun elleriyle boğazımı sıkarak beni boğmaya çalıştığını gördüm. sonra çocuğun yüzü şekil değiştirmeye başladı (takan ve sen buna metaformoz diyorsunuz:) bi baktım değişen şekil benim kafamdaki Allah imajıyla örtüşüyor. ama boğazımı nasıl sıkıyor biliyon mu nefes falan alamıyorum, son dakika golüyle ayetel kürsü okuyayım desem arapçasını bilmiyorum, aklıma sürekli nisa suresinin "kadınlar sizin tarlanızdır, ister ekin ister nadasa bırakın" sözleri geliyor. sonra beyne oksijen gitmediğinden onuda yanlış hatırladığımı anlıyorum. farkındayım ben uyumuyorum ama yataktan kalkmakta mümkün olmuyor, ben "ya allah bismillah" deyip kıçımın üstünde yatakta doğrulmayı başardığımda karşımdaki allah silüeti yavaşça önce çocuğa sonra bir karaltıya dönüşüyor ve ortadan kayboluyor. işin entresan yanı ben hala nefes alamıyorum ve içeride bulunan anneme seslenmek istediğimde sesim çıkmıyor.
bi şekilde nefes yollarımı açıp yataktan kalkmayı başardığımda donumdaki ıslaklığı görüp altıma işediğimi düşünüyorum sonra atletinde aynı ıslaklığa sahip olduğunu görüp rahatlıyorum.
vurup kafayı tekrar yatıyorum demek isterdim ama göt korkusuyla odayı acilen terkedip akşam yataklarına gidene kadar anne ve babamın yanından ayrılmıyorum.
sonra sabaha kadar cnbc-e de ally mc beal falan izliyorum.(o zamnalar oynuyordu ne güzel diziydi be) sabaha karşı içim geçmiş.
polente niye böyle yapıyorsun. hep yanlış yönlendiriyorsun.çocuk falan yapmasın. çocuğun geleceğiyle niye oynuyorsunuz.bunun yetiştirdiği çocuktan ne olur. ben yıllardır "bir alış veriş merkezine elinde makinalı bir tüfekle girip katliam yapan biri çıkmadı henüz şu ülkede" diye sevinip, muassır medeniyeti yakalayamadığımız için keyif içindeyken illaki bunun çocuğuna bırakacağı ruhsal mirasla bizi muassır medeniyetin içine sokacaksınız. adam ana sayfaya schopenhauer' in sözünü yazmış ki bu sopen denilen amca üremeye, cinselliğe hepten cins bakan bir amcaydı.
eq biz tahlil yapıyoruz, tedaviye karışmıyoruz. zaten tedaviye cevap vermiyor, son nefesinde elini tutup "acı yok rocky" safsatasıyla biraz kandırabilirsek ne mutlu bize.
tabi yerse...
şimdi bu virgilius gelir yarın "kendi aranızda konuşmayın, bana acıyın lannn" diye feryat eder.
anderleth maçı sonrası canlı yayında "çok gol atamıyorum ama kritik gollere imza atıyorum" diye kadıköy arenasındaki seyircilerle barışma çabası içine giren kezman efendi isa resimli tişörtü ve kolundaki isa dövmesiye televizyonlarımızdan salonumuza dahil olduğunda, babam "bu adamlarınkide hiç yenilir yutulur bir şey değil. bizimkinin anası belli, babası belli, amcası belli. bu isanın bir tek anası belli. babası kim ? tanrıymış,pehhh. bi de hala inanıyorlar buna..." diye benle konuştu.
annenden bu kadar zılgıt yiyeceğine (ki haklı) bu tip konularda beni arayıp sorabilirsin.
sıçmayı bildiğim kadar temizlemeyide biliyorum.
klozetin kapağını işerken kaldırırsan fena olmaz.yine üzerine koku sinebilir diyecem ama hiç bir zaman senin gibi klozet kapağına koklayarak yanaşmadığım için sağlıklı yorum yapmam doğru olmaz.
duck diye bir şey var. siz ingilizler ona ördek diyorsunuz ama biz türkler onu su rezarvuarının içine atıyoruz. sifonu çekince suya kattığı kimyasallar hem klozeti temizliyor, hem kokuyu önlüyor, hemde mavi rengi sayesinde bokun çişin rengiyle muhattap olmuyorsun. tavsiye ederim dicem ama senin sifon bozuktu galiba.
borsalino nun uyarısıyla iyelik eki bile gelmiş. oğuz evlen artık. sende kurtul, annende kurtulsun, bizde kurtulalım :)
bu postunun meali : ey sevgili bi eve gelsende temizliğe yardım etsen olabilir.
Not 1: Sana benden başka kimse böyle bir yazı ithaf etmez a.q.
Not 2: Bu haftayı da sayende böyle bir yazıyla idare ediyorum, iyi ki varsın Gregor. Ortalarda görünmesen de aslında kalbimde yaşıyorsun.
Not 3: Ulan bari bir sevgilim yokken kaybolsaydın da meydanı bana bıraksaydın! Adi herif iş işten geçti, ortalık sorunlu, hüzünlü, mutsuz ve ilgi bekleyen hatun kaynıyor ama ben eski vampir Virgilius değilim ki... Yanlış zamanda gittin a.q.
Not 4: Lütfen bu a.q. 'leri kişisel alma. Onlar lafın gelişi, süs diye kullanıyorum.
Not 5.5: Talisman sen şimdi "Rusya'ya gittim, altı ay kayboldum, buralara hiç uğramadım da benim için böyle bir yazı zırvalamadın adi herif" diye çemkirirsin biliyorum; ancak biz seni Moskova'daki hurileri gördükten sonra lezbiyen olmaya karar verip oraya yerleştiğini sanıyorduk.
Not: 6 Sayfa düzeni ve fontları bir türlü beceremedim. Sebebi İkinci efes mi yoksa Gregor'un cenabetliği mi bilemeyeceğim.
Biri bana kitap tavsiyesinde bulununca tüylerim diken diken oluyor. Hediye edilen kitapların da neredeyse hiçbirini okumuyorum zaten. “Falan kitabı mutlaka oku. Tam senlik!” veya “filanca yazardan çok hoşlanırsın sen” gibi telkinleri işittiğimde ne söyleyeceğimi bilemiyorum: ‘Beni bırak sen kendini kurtar’ diyesim geliyor o kimselere veya ‘sen sensin, ben de benim’ şeklinde mukabele etmek istiyorum. Geçenlerde psikopati virgilius’a giriş postu olarak şu yazıyı seçmiş, yorumlar kısmında da tutturmuş bir kitabı, oku da oku diyor. Yahu ben kitap almak için Beyoğlu’na gittiğimde önce Simurg’u, oradan çıkıp Mephisto’yu bir de İnsan Kitap’ı satlerce dolaşıyorum, Remzi’nin altını üstüne getiriyorum da çoğu zaman “okuyacak bir şey yok” diye çıkıyorum hayal kırıklığına uğramış halde. Kitap okumak ciddi bir iştir, öncelikle yazarın ayak izlerini takip edersiniz, okuyucu yazarın götürdüğü yere teslim olmuş bir şekilde peşi sıra yürüyen insana benzer. Bir yolculuktan farksızdır okumak, zihinsel veya duygusal, bazen her ikisiyle kanatlanmış halde gidersiniz kelimelerin arkasından; ama daha güzel olan yazarı takip ederken üzerinden yürüdüğünüz yolun geçtiği köprüleri, vadileri, tepeleri de temaşa edersiniz. Yazar sizi İstanbul’dan Atina’ya götürecektir ama siz Akropolis’i görmeye giderken Kapıkule’de üç saat beklemenin ne demek olduğunu da tecrübe eder, mola verdiğiniz Selanik’teki Beyaz Kale’nin hikayesini dinlersiniz, yazarın derdi sizi Atina’ya götürmektir ama siz yol boyunca başka, bambaşka şeyler de düşünür, duyumsarsınız okuduğunuz satırların arasında. Kitap okumak, sadece yazarın söylediklerini dinlemekle yetinmek değildir ki, onun değinmediği pek çok şeyi de gerek çağrışım gerekse kıyaslama metoduyla zihinde kurmaktır, okuyanın kişiyi düşündürmesidir bu eylemi değerli kılan. Sahip olmak için yorumlamak gerekir. Yorumlayamadığımız kitaplar, diğer bir değişle bize bir şey katmayan, kalbimizi ve ruhumuzu zenginleştirmeyen, kısaca boyumuzu uzatmayanlar ise aksine sırtımızdaki yük misali belimizi büker, ağırlık yapar ve hantallaşmamıza neden olur.
Çok duymuşumdur yakınımdaki kimselerden “ben senin kitap zevkini, okuduğun türü ve ilgi alanlarını çözemedim” gibisinden lafları. Yukarıda yazdığım gibi bana bir şeyler katacak, üzerime bir şeyler ekleyecek şeyleri okuyup yemeği tercih ediyorum kısaca. Şimdi bu kadar bık bıklayıp zırvaladıktan sonra, kitaplar ve yazarla hakkında önerileri dikkate almayan ben, somut bir çelişki örneği göstererek ocak ayından bu yana okuduğum kitaplardan kime ne gibi tavsiyelerde bulunacağım, kimlerin hangi kitaplardan zevk alacağını düşünüyorum, onları yazayım istedim :) Ulan kimse beni kitap kulübüne davet etmedi, ben de buradan yazarım işte!
(İstanbul ve Tarih’e olan özel ilgisi nedeniyle sıra dışı bir mimarın Osmanlı’nın son dönemlerindeki yorumları ve öngörüleri, Mihman sen okumuşsundur bunu belki.)
(Kelebeklerözgürdür, bu iş Suadiye’de Yoga seanslarına gitmekle olmaz! Kurtuluş ve Özgürlük hepimizin en derin problemi ise, bunu çözümlemek ve Samsara-Karma döngüsünden kurtulmak için insanlar nelere kafa yormuşlar bilmende fayda var. İkra!)
(Ulan amma içimde kalmış, bir kitap kulübüne misafir sanatçı olarak katılmayı bile göze alırım bu eser için. Steinbeck’in 250 sayfalık bir kitabı neden beş senede ancak yazabildiğini çözümledim ama kimseyle paylaşamıyorum a.q. Neyse şimdilik Mayıs Sıkıntısı'na gitsin... İlgisini çekecektir.)
Hüsn ü Aşk – Şeyh Galib – İş Bankası Kültür Yayınları
(JoA, o acaip [ve enfes] romantik postlarını sana yazdıran duygusal hazinenin bir gün dibi görünürse, Üstâd’ın mısraları arasında gezinmeni öneririm. Ben böyle sembolik bir aşk ifadesi görmedim, tam senlik.)
(Mutlak Töz, şimdiye dek bu kitabın tadına bakmadıysanız acizane önerimdir. Çevirmeninin yaptığı show ayrıca dikkate şayan, bu yaşa geldim böyle bir çeviri görmedim!)
(Passive Apathetic, börtü böcek peşinde koşup ağaç gölgeleri altında tembellik yapma hayallerini terk ettiğinde, bu yükte hafif pahada ağır kitabı okumaktan haz alacağını düşünüyorum.)
(Ufacık tefecik bir kitap bu. Uzun bir hikaye, roman bile sayılmaz, ama büyülü bir havası var, alaca karanlık kuşağı tadında. Gökhan Usta, Sindar ve Arturo çok seveceklerdir bunu.)
(Demo, ve Metin Bey, sizin gibi hayatı ti'ye alan kişilere cuk oturur bu kitap.)
Son olarak, Aldous Huxley'in "Ada" isimli romanını bana bulacak insan evladına çok dua edeceğim. İstanbul'u baştan aşağı dolaştım, yok a.q. !
6 Temmuz 2009 Pazartesi
Parmaklarımla göz kapaklarımı kaldırıyorum ben, o halde bile karşımdaki perde gizliyor görmek istediklerimi. Kitaplarımın kenarına, defterlerime, olmadı hafızama sürekli aldığım notlar, Hansel ve Gretel’in ormanda yollarını kaybetmemeleri için arkalarından serptikleri çakıl taşlarından farksız. Gittiğim yerler çoğu zaman korkutuyor beni ve geri dönmek zorunda hissediyorum kendimi. Ama görmem gerek, göz kapaklarıma asılmak zorunda kalsam da, önümdeki perdeye inat. Biliyorsun, seninle paylaşıyorum kimini; geri dönmekte başarısız olur da kaybolursam bir yerlerde, elini uzat beni kurtar diye… Yok beceremezsen 155’i ararsın en azından.
Senin gözlerin kapalı. Benim aksime, onları açık tutmaya da gayret etmiyorsun. Öyle bir derdin tasan yok. Bununla beraber sende benim sahip olamadığım bir şey var, gözlerin kapalı yürüyor, benim kendimi kasarak, yorarak, zorlayarak yanıma aldığım harita ve pusulayla çıktığım seyahatlere gözü kapalı dalıyorsun. Benim yolculuklarım öncesi yaşadığım seremoniler sende yok, törensel uğurlamalara da yer yok sende. Yorgun ve bıkkın ama hala kendini genç ve diri zanneden kokoş nöronlarımla dalga geçercesine dinç bir kalbe sahipsin, üzerinde yerleşmiş bir çift şahin göz olan. Biliyorsun ki kendimi, hayatımı, yaşadıklarımı, hatta hissettiklerimi dile getirmedeki beceriksizliğime karşın, düşündüklerimi, kafamdakileri, kurduğum bağları, birleştirdiğim örgüleri, uçlarda karşıma çıkan manzaraları anlatıyorum sana, ince ince betimliyorum, gözlerin kapalı ya güya, seni aydınlatmaya çalışıyorum.
Sonra birden öyle bir laf ediyorsun ki, sözlerin “ben oraya kalbimle gitmiş, senin şimdi anlattıklarını görmüştüm… Yolu bilmiyorum, nasıl gideceğini tarif edemem, ama orası şöyle bir yer…” diye başlıyor sanki, sadece birkaç kelime çıkıyor ağzından ve ben anlıyorum senin aslında bildiğini. Nutkum tutuluyor. Ulan benim canım çıkıyor o noktaya varmak için! Yamaçlarda taban tepip, bunca ağırlığımla yuvarlanmadan tepeye ulaşacağım diye tırmalarken ben, sen sanki uçarak üzerimden geçiyor, o coğrafyanın panoramik görüntüsünü, topografik yapısını temaşa ediyorsun. Ardından sana savaştan dönen gazi modunda gördüklerimi fısıldarken ben, Sidharta gülümsemesiyle her şeyi bildiğine dair iki kelime ediveriyorsun.
Kalp gözünle eriştiğin bütün/birlik, benim parçaları birleştirerek ancak derme çatmasını yapabildiğim iskambil kağıtlarından saray misali yargılarımdan çok daha değerli, gerçek ve önemli. Gözlerimi parmaklarımla açıp bir de perde arkasındaki siluetlere kendimce anlamlar yüklerken, senin o perdenin arkasında ne olduğunu gözü kapalı bildiğini fark edince karşında ezilip kalıyorum.
Bunları bir yana bırakalım… “En büyük hayranınım, nasıl kafanda bu kadar şeyi bir arada tutabiliyorsun, çok zekisin, inanıyorum ki şimdi çektiğin sıkıntılar ve verdiğin emek ileride seni çok mutlu ve aydın biri haline getirecek, bıdı bıdı” gibi laflar edince sen, itiraf edeyim ki sana şöyle oturaklı bir kafa atasım geliyor. Yapmıyorum tabi böyle bir şey, hayatım olduğundan tanım gereği gözünü patlatamam. Etik olmaz.
Ama göz kapaklarını benim gibi parmaklarıyla kaldırıp yolunu kendisini çevreleyen perdelerin arkasında bulmaya çalışan biri, senin gibi bir kalbe, sezgiye ve ferasete sahip olmayı çok isterdi. Hayatım olduğun için sadece imreniyorum… Yoksa çok pis haset ederdim. Ciddiyim.
İnsanlar bana önyargılı olduğumu söylüyor. Bense kendimi lime lime ayırıp içime baktığımda, en hoyrat muhasebemi yaptığımda önyargılı biri değil, ama yargılayan bir kimse olduğumu görüyorum. Önyargıda peşinen verilmiş bir hüküm vardır, kişi neyle karşı karşıya bulunduğunu bilmeden o konuda şartlanır, sonra da bu şartlanmanın gereği olarak sebepsiz yere [menfi/ müspet] tepki gösterir. Önyargıdan farklı olarak yargı, bir muhakeme sonucu varılan karar olarak görülür. Kişi bir konuda deneyim, gözlem veya kafa patlatmasının ardından bir karar varır; bu kararın altı boş değildir, destekleyici mahiyette nedenleri barındırır içinde. Kavramları öylesine karıştırıyor ki kimi insanlar, önyargı ile genelleme arasında da bu ikisi çok benzer şeylermiş gibi düşünebiliyorlar. Hâlbuki genelleme doğası gereği önyargıya değil yargıya çok daha yakındır. Bu düşünce silsilesi, yani yargıların bir sonraki safhada genellemeye dönüşmesi ise pek mümkün, o takdirde önyargıdan bahsedebiliriz çünkü yargılarımız genellenirse/genelleşirse bu zincirin son halkası önyargıya ulaşıyor. Şimdi dönüp dolaşıp aynı yere geldik diye düşünmeye başladım ama hayır ben önyargılı değilim: Önyargılı olmadığım gibi, yargıları genellememeye de çalışıyorum. Rahatlıkla kısırdöngü halini alabilecek bu durumun farkını sürekli göz önünde bulundurmaya da gayret ediyorum. Bununla beraber yargılarım çok sert ve tavizsiz oluyor, tıpkı Yargıtay’ın kararları gibi katı kararlara varıyorum; bu noktada da vardığım kararlar öyle katı oluyor ki defa dışarıdan bakıldığında önyargılı biri gibi görünmem çok kolay. Özetlemek gerekirse, insan anlamadığı/bilmediği bir konudaki tavrıyla önyargılıdır, anladığı/bildiği bir konuda yargısı olur, her şeyi anladığını/bildiğini zannederse genelleme yapmış olur ki her şeyi anlamak mümkün olmadığına göre ucu önyargıya uzanır bu çemberin. Evet, ben yargılıyorum. Örneklendirelim:
Bir adam dövmesi olan bir hatuna uzaktan bakıp “aşüfte kılıklı şey, senden bana hayır gelmez, sen zaten önüne gelene gösteriyorsundur popondaki kelebeği” diye düşünüyorsa o adam önyargılıdır.
Bir başka adam son dört sevgilisinin dövmesi olduğunu ve hepsi tarafından boynuzlandığını bilip “artık dövmeli hatunlara tövbe” diyorsa bu bir yargıdır.
Üçüncü adam “orasına burasına dövme yaptıran hatunların hepsi oynaktır” şeklinde bir önermede bulunuyorsa, genelliyor demektir.
Buradan da anlaşılacağı gibi, üçüncü adam ile birinci adam uzaktan akrabadır. İkinci adam ise üçüncü adamın komşusudur. Ama aralarında kan bağı yoktur.
Gene kendime döneyim ben. Nispeten şımarık yetiştirilmiş, çocukluğunda ve ergenliğinde düşünmesine izin verilen, ayrıca –bu kadar imtiyaz yetmezmiş gibi- eşek kadar olduğunda da hala bir şeylere kafa patlatmak için zaman ve fırsat bulabilen insanlar yargılayıcı olur. Eleştiride bulunma, değerlendirme yapma, mukayese etme ve karar verebilme gökten düşen elma değildir, herkesin hakkı vardır yargılamaya ama herkesin yargısı değerli/önemli/dikkate alınır değildir. Her kadın şarkı söyler, seslerini de beğenir çoğu, lakin çok azının sesine katlanmak mümkündür. Her erkek futbol oynar ve top ayağına geldiğinde kendisi Messi veya Gerard sanır, ama sadece sanmakla yetinir. Yargılama, hüküm verme de böyledir, üstelik saksıdaki çiçek bile uygun ışıkta, doğru köşede,gereği kadar su ile büyüyebiliyorken gazetelerin veya internet sitelerinin okuyucu yorumlarına göz attığımızda düşünmenin ve bir konuda fikirlerini beyan ederken ya kötü gübre, ya bozuk bir tohum ya da yanlış toprak sonucunda en fazla ot halini almış insanlarca yazıldığını görürüz. Pek azı ciddiye alınılabilir. Çünkü yargıya varmanın önkoşulu olan düşünmek, bir insanın yapabileceği en zor şeydir. Her insan okuyabilir, her insan dinleyebilir. Konuşmaktan kolay bir şey yoktur. Her insan seyreder, veya gerek kol gücüyle, gerekse zihinsel melekeleriyle çalışabilir. Ama her insan düşünemez. Her şeyin başında düşünmek ‘istenince yapılabilecek’ bir eylem değildir, “hadi biraz düşüneyim” diyerek düşünmeye başlayamaz kişi. Düşünmek için önce anlamak gerekir. Anlayamadığı/anlamadığı şey hakkında konuşan insan ise düşünmeden, tartmadan, irdelemeden çene çalıyor, tükürük harcıyor, zaman yitiriyor demektir.
Peki, neyi anlayabiliriz? Daha açık bir soru, neleri anlayabilmeye muktedir olduğumuz şeklinde sorulabilirdi. Doğayı? İnsanları? Hayatı? Ölümü? Tanrıyı? Aslında bu noktada bir an durup kişinin kendisine “aslında hiçbir şeyi anlamak mümkün değil” demesi çok dürüstçe olurdu. Fakat etten ve kemikten yaratılmışız, bir tutam endişe serpilmiş üzerimize, bir nefes de ego üflenmiş bedenimize, “hiçbir şeyi hakkıyla anlayamayız” demek çok güç geliyor nefsimize. Zamanında şunu yazmış biri olarak, her şeyi anlamak, bilmek, öğrenmek, kavramak, içime çekmek ve sahip olmak arzusunda olduğumu itiraf ediyorum, fakat aslında tüm gayretimle çalışsam, uğraşsam, denesem, savaşsam, anlamaya gücümün yetebileceği tek bir şey var dünyada: Kendimi bilmek. Platon’un Akademi’nin kapısına yazdığı “Önce Kendini Tanı” levhası, Sûfilerin “Kendini Bilen Rabbini Bilir” deyişi veya Upanişadlar’ın en meşhur mottosu olan “Tat Twam Asi”, yani “Sen O’sun” sözü aslında hep bizi kendimize yöneltiyor. Bugün (ve tarih boyunca) fillerin dünyasında yaşayan bir karıncadan farksız insanoğlu, aslında atomun etrafında dönüp duran elektronların güneş sistemi ve gezegenlere olan benzerliği gibi, makro veya mikro planda (tam burada ‘hayatım’ aradı… Bu yazının geri kalanından hayır gelmez, kafam ters yüz oldu, insanın sevgilisi olması –bazen- ne fena şeymiş! Devam etmeye çalışayım.) bir prototipten farksız. Kendimizi bilmeden neyi anlayabiliriz ki? İçimizdeki şehveti tartmadan nasıl filanca devlet başkanı, sekreterine şöyle yapmış diye yüz buruşturabiliriz, aç gözlülüğümüzü görmezden gelip falanca bankacının yaptığı dolandırıcılığı ayıplayabiliriz? Her an açığa çıkmaya hazır şiddete olan meylimizi yok sayıp işkenceci bir polise küfür etmek, boynuzlandığımızda hissettiklerimizi göz ardı edip kıskanç kadının eşini öldürdüğüne dair bir haberle karşılatığımızda o kadına abartılı öfkesi yüzünden kızmak, pohpohlanmaktan duyduğumuz hazzı düşünmeyip vali geçiyor diye trafiğin durdurulmasına saydırmak, ne kadar samimi?
İnsanın kendisini tanıması dürüst olmaktan geçer. Kendisine karşı dürüst olabilen, kendisini görmek istediği gibi, insanların kendisini görmesini dilediği gibi değil, tüm çıplaklığıyla, maskesiz ve makyajsız görebilen kişi ilk adımı atmış sayılır. Egosuna hoş görünmek için “kendi”sine kırıtan kimse koca bir boşluktan başka bir şey değildir. “Ben dürüstüm” demekle dürüst olunmaz, tıpkı “ben akıllıyım” veya “ben ahlaklıyım”, ben iyiyim” gibi lafların sabun köpüğünden farksız şirinlikleri gibidir kişinin dürüst olduğunu iddia etmesi. Bir başka riyakârlık ise, bir kadının “ben çok çirkinim” diye bir erkeğe sızlanması veya bir erkeğin “ben çok kötü bir insanım” şeklinde bıkbıklaması nevinden, kişinin kendisini kötü ve aşağı gösterip yüceltilmeyi beklemesinden geçer. İnsanın içine kök salan yalan, kendisini sokan bir akrep gibi o kişiyi zehirler sürekli. Kendisini tanımayan, bundan da kaçan, buna gerek görmeyen, düşünmekten korkan ve kendisinden uzak tutan kişi, renk körünün bir Rembrandt tablosunu yorumlaması gibi bakar dünyaya, konuşur, yorumlar, hatta yargılar… Eski insanlar içimizde doğuştan var olan renk körlüğünün tedavi olması için öncelikle kendilerini uzak tutarlardı başkalarından. Batıda manastırlara, doğuda tekkelere, uzaklarda tapınaklara çekilir, yıllarca inzivada yaşar (Hayatım gene aradı. Kırk yılın başında ciddi bir yazı yazacağım dedim, mahvettin be güzelim! Olsun sen gene de benim hayatımsın. Bitireyim bari şunu.) ve olgunlaşmaya çalışırlardı. Çünkü insan yalnızken kendisine yalan söylemesi de zorlaşır. Etrafınızda yalnız kalamayan kişilere bakın, sürekli çevresinde birilerine ihtiyaç duyanlara; aile, arkadaş, sevgili, vs. olmadan yaşayamayanlara. Yalnızlık insanı düşündürür, düşünmek ise zor olmasının yanı sıra acı verir insana.
Hz. İsa Matta İncilinde “Yargılamayın, aksi takdirde yargılanacaksınız” diye buyurur. Tersten bakıldığında ben bu deyişten şunu anlıyorum: Siz kendinizi yargılayabilirseniz başkalarını da yargılayabilirsiniz.
Bugün bana yargılarımın çok sert ve değişmez olduğu söylendi. Tavizsizmişim.
Bu kadarına hakkım olduğunu düşünmüyorum. Yargıtay değilim, yargıyı İlahi Mahkemeye bırakmak lazım aslına bakılırsa.
Yargıtay gibi davranabiliyorsam bu da benim içimdeki kibir akrebi olsun, bir köşede kıstırıp öldürmek zorunda olduğum… Benim saksıdaki çiçeğe daha çok su lazım. Biraz da nur.