İnsanlar bana önyargılı olduğumu söylüyor. Bense kendimi lime lime ayırıp içime baktığımda, en hoyrat muhasebemi yaptığımda önyargılı biri değil, ama yargılayan bir kimse olduğumu görüyorum. Önyargıda peşinen verilmiş bir hüküm vardır, kişi neyle karşı karşıya bulunduğunu bilmeden o konuda şartlanır, sonra da bu şartlanmanın gereği olarak sebepsiz yere [menfi/ müspet] tepki gösterir. Önyargıdan farklı olarak yargı, bir muhakeme sonucu varılan karar olarak görülür. Kişi bir konuda deneyim, gözlem veya kafa patlatmasının ardından bir karar varır; bu kararın altı boş değildir, destekleyici mahiyette nedenleri barındırır içinde. Kavramları öylesine karıştırıyor ki kimi insanlar, önyargı ile genelleme arasında da bu ikisi çok benzer şeylermiş gibi düşünebiliyorlar. Hâlbuki genelleme doğası gereği önyargıya değil yargıya çok daha yakındır. Bu düşünce silsilesi, yani yargıların bir sonraki safhada genellemeye dönüşmesi ise pek mümkün, o takdirde önyargıdan bahsedebiliriz çünkü yargılarımız genellenirse/genelleşirse bu zincirin son halkası önyargıya ulaşıyor. Şimdi dönüp dolaşıp aynı yere geldik diye düşünmeye başladım ama hayır ben önyargılı değilim: Önyargılı olmadığım gibi, yargıları genellememeye de çalışıyorum. Rahatlıkla kısırdöngü halini alabilecek bu durumun farkını sürekli göz önünde bulundurmaya da gayret ediyorum. Bununla beraber yargılarım çok sert ve tavizsiz oluyor, tıpkı Yargıtay’ın kararları gibi katı kararlara varıyorum; bu noktada da vardığım kararlar öyle katı oluyor ki defa dışarıdan bakıldığında önyargılı biri gibi görünmem çok kolay. Özetlemek gerekirse, insan anlamadığı/bilmediği bir konudaki tavrıyla önyargılıdır, anladığı/bildiği bir konuda yargısı olur, her şeyi anladığını/bildiğini zannederse genelleme yapmış olur ki her şeyi anlamak mümkün olmadığına göre ucu önyargıya uzanır bu çemberin. Evet, ben yargılıyorum. Örneklendirelim:
Bir adam dövmesi olan bir hatuna uzaktan bakıp “aşüfte kılıklı şey, senden bana hayır gelmez, sen zaten önüne gelene gösteriyorsundur popondaki kelebeği” diye düşünüyorsa o adam önyargılıdır.
Bir başka adam son dört sevgilisinin dövmesi olduğunu ve hepsi tarafından boynuzlandığını bilip “artık dövmeli hatunlara tövbe” diyorsa bu bir yargıdır.
Üçüncü adam “orasına burasına dövme yaptıran hatunların hepsi oynaktır” şeklinde bir önermede bulunuyorsa, genelliyor demektir.
Buradan da anlaşılacağı gibi, üçüncü adam ile birinci adam uzaktan akrabadır. İkinci adam ise üçüncü adamın komşusudur. Ama aralarında kan bağı yoktur.

Gene kendime döneyim ben. Nispeten şımarık yetiştirilmiş, çocukluğunda ve ergenliğinde düşünmesine izin verilen, ayrıca –bu kadar imtiyaz yetmezmiş gibi- eşek kadar olduğunda da hala bir şeylere kafa patlatmak için zaman ve fırsat bulabilen insanlar yargılayıcı olur. Eleştiride bulunma, değerlendirme yapma, mukayese etme ve karar verebilme gökten düşen elma değildir, herkesin hakkı vardır yargılamaya ama herkesin yargısı değerli/önemli/dikkate alınır değildir. Her kadın şarkı söyler, seslerini de beğenir çoğu, lakin çok azının sesine katlanmak mümkündür. Her erkek futbol oynar ve top ayağına geldiğinde kendisi Messi veya Gerard sanır, ama sadece sanmakla yetinir. Yargılama, hüküm verme de böyledir, üstelik saksıdaki çiçek bile uygun ışıkta, doğru köşede, gereği kadar su ile büyüyebiliyorken gazetelerin veya internet sitelerinin okuyucu yorumlarına göz attığımızda düşünmenin ve bir konuda fikirlerini beyan ederken ya kötü gübre, ya bozuk bir tohum ya da yanlış toprak sonucunda en fazla ot halini almış insanlarca yazıldığını görürüz. Pek azı ciddiye alınılabilir. Çünkü yargıya varmanın önkoşulu olan düşünmek, bir insanın yapabileceği en zor şeydir. Her insan okuyabilir, her insan dinleyebilir. Konuşmaktan kolay bir şey yoktur. Her insan seyreder, veya gerek kol gücüyle, gerekse zihinsel melekeleriyle çalışabilir. Ama her insan düşünemez. Her şeyin başında düşünmek ‘istenince yapılabilecek’ bir eylem değildir, “hadi biraz düşüneyim” diyerek düşünmeye başlayamaz kişi. Düşünmek için önce anlamak gerekir. Anlayamadığı/anlamadığı şey hakkında konuşan insan ise düşünmeden, tartmadan, irdelemeden çene çalıyor, tükürük harcıyor, zaman yitiriyor demektir.
Peki, neyi anlayabiliriz? Daha açık bir soru, neleri anlayabilmeye muktedir olduğumuz şeklinde sorulabilirdi. Doğayı? İnsanları? Hayatı? Ölümü? Tanrıyı? Aslında bu noktada bir an durup kişinin kendisine “aslında hiçbir şeyi anlamak mümkün değil” demesi çok dürüstçe olurdu. Fakat etten ve kemikten yaratılmışız, bir tutam endişe serpilmiş üzerimize, bir nefes de ego üflenmiş bedenimize, “hiçbir şeyi hakkıyla anlayamayız” demek çok güç geliyor nefsimize. Zamanında şunu yazmış biri olarak, her şeyi anlamak, bilmek, öğrenmek, kavramak, içime çekmek ve sahip olmak arzusunda olduğumu itiraf ediyorum, fakat aslında tüm gayretimle çalışsam, uğraşsam, denesem, savaşsam, anlamaya gücümün yetebileceği tek bir şey var dünyada: Kendimi bilmek. Platon’un Akademi’nin kapısına yazdığı “Önce Kendini Tanı” levhası, Sûfilerin “Kendini Bilen Rabbini Bilir” deyişi veya Upanişadlar’ın en meşhur mottosu olan “Tat Twam Asi”, yani “Sen O’sun” sözü aslında hep bizi kendimize yöneltiyor. Bugün (ve tarih boyunca) fillerin dünyasında yaşayan bir karıncadan farksız insanoğlu, aslında atomun etrafında dönüp duran elektronların güneş sistemi ve gezegenlere olan benzerliği gibi, makro veya mikro planda (tam burada ‘hayatım’ aradı… Bu yazının geri kalanından hayır gelmez, kafam ters yüz oldu, insanın sevgilisi olması –bazen- ne fena şeymiş! Devam etmeye çalışayım.) bir prototipten farksız. Kendimizi bilmeden neyi anlayabiliriz ki? İçimizdeki şehveti tartmadan nasıl filanca devlet başkanı, sekreterine şöyle yapmış diye yüz buruşturabiliriz, aç gözlülüğümüzü görmezden gelip falanca bankacının yaptığı dolandırıcılığı ayıplayabiliriz? Her an açığa çıkmaya hazır şiddete olan meylimizi yok sayıp işkenceci bir polise küfür etmek, boynuzlandığımızda hissettiklerimizi göz ardı edip kıskanç kadının eşini öldürdüğüne dair bir haberle karşılatığımızda o kadına abartılı öfkesi yüzünden kızmak, pohpohlanmaktan duyduğumuz hazzı düşünmeyip vali geçiyor diye trafiğin durdurulmasına saydırmak, ne kadar samimi?
İnsanın kendisini tanıması dürüst olmaktan geçer. Kendisine karşı dürüst olabilen, kendisini görmek istediği gibi, insanların kendisini görmesini dilediği gibi değil, tüm çıplaklığıyla, maskesiz ve makyajsız görebilen kişi ilk adımı atmış sayılır. Egosuna hoş görünmek için “kendi”sine kırıtan kimse koca bir boşluktan başka bir şey değildir. “Ben dürüstüm” demekle dürüst olunmaz, tıpkı “ben akıllıyım” veya “ben ahlaklıyım”, ben iyiyim” gibi lafların sabun köpüğünden farksız şirinlikleri gibidir kişinin dürüst olduğunu iddia etmesi. Bir başka riyakârlık ise, bir kadının “ben çok çirkinim” diye bir erkeğe sızlanması veya bir erkeğin “ben çok kötü bir insanım” şeklinde bıkbıklaması nevinden, kişinin kendisini kötü ve aşağı gösterip yüceltilmeyi beklemesinden geçer. İnsanın içine kök salan yalan, kendisini sokan bir akrep gibi o kişiyi zehirler sürekli. Kendisini tanımayan, bundan da kaçan, buna gerek görmeyen, düşünmekten korkan ve kendisinden uzak tutan kişi, renk körünün bir Rembrandt tablosunu yorumlaması gibi bakar dünyaya, konuşur, yorumlar, hatta yargılar… Eski insanlar içimizde doğuştan var olan renk körlüğünün tedavi olması için öncelikle kendilerini uzak tutarlardı başkalarından. Batıda manastırlara, doğuda tekkelere, uzaklarda tapınaklara çekilir, yıllarca inzivada yaşar (Hayatım gene aradı. Kırk yılın başında ciddi bir yazı yazacağım dedim, mahvettin be güzelim! Olsun sen gene de benim hayatımsın. Bitireyim bari şunu.) ve olgunlaşmaya çalışırlardı. Çünkü insan yalnızken kendisine yalan söylemesi de zorlaşır. Etrafınızda yalnız kalamayan kişilere bakın, sürekli çevresinde birilerine ihtiyaç duyanlara; aile, arkadaş, sevgili, vs. olmadan yaşayamayanlara. Yalnızlık insanı düşündürür, düşünmek ise zor olmasının yanı sıra acı verir insana.
Hz. İsa Matta İncilinde “Yargılamayın, aksi takdirde yargılanacaksınız” diye buyurur. Tersten bakıldığında ben bu deyişten şunu anlıyorum: Siz kendinizi yargılayabilirseniz başkalarını da yargılayabilirsiniz.
Bugün bana yargılarımın çok sert ve değişmez olduğu söylendi. Tavizsizmişim.
Bu kadarına hakkım olduğunu düşünmüyorum. Yargıtay değilim, yargıyı İlahi Mahkemeye bırakmak lazım aslına bakılırsa.
Yargıtay gibi davranabiliyorsam bu da benim içimdeki kibir akrebi olsun, bir köşede kıstırıp öldürmek zorunda olduğum… Benim saksıdaki çiçeğe daha çok su lazım. Biraz da nur.
sence kendini tanımaya baslamak için 17 yıllık bir hayat cok mu kısa,yoksa ne kadar erken,o kadar iyi mi?..
YanıtlaSil"kendini tanımak için kendine dürüst olmak...."
YanıtlaSilBaştan sona çok aydınlatıcı ve güzel bir yazı olmuş sevgili Virgilius. Kavram karmaşası yaşamanın ve iletişimsizliğin gibine vurulan bir şehirde doğrusu bana çok iyi geldi. İzninle birazını çalıp blogumun sol köşesine yerleştiriyorum.Bir de merak ediyorum; eğer hayatın aramasaydı daha neler yazardın:)))?
Sanki herşey...?
YanıtlaSilsanırım bu durumun yaşla korelasyonu yok. İbn-i Arabi, İbn-i Rüşd'ün ağzına sıçtığında bizimki 15, öteki 55 yaşındaydı...
fortunata,
"ilham perisi" dediğimiz eli sopalı işkenceci ile "kalbimin kraliçesi" olarak tanımladığım kişi ne yazık ki beni paylaşamıyorlar :-P
(Stanford/Zimbardo Deneyi'ne değinecektim, çok şeker bir şeydir... Unuttum onu. Sen biliyorsundur kesin.)
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=zimbardo+deneyi
sebep sonuç, etki tepki, alış veriş... oku, anla, düşün, kafa patlat, idrak et, düşün, bu arada bin türlü çizik ye kafanın içine... pek doğaldır ki bir sonraki adım yargılayabilme olacak, ne olacaktı ki başka. ne zararı ziyanı var ki. bu aldığın nefesi geri vermek kadar normal ve doğal, kim aldığı nefesi tutup yok vermeyeceğim ben aldığım nefesi diye içinde patlatıyor ki. her çaba harcanan eylemin, bir benefiti bir bonusu oluyor. yargılama da harcanan belli bir çaba ve hatta pek tehlikeli bir çaba sonucu kazanılan bir hak. Kime ne ki. sonra kızınca da manyak bu diyorlar. neyse.
YanıtlaSilsevgiler :)
Sindar,
YanıtlaSilsana "manyak" diyen tipler, sen manyak olmayı kendine yakıştırdığında bu defa "manyak olmadığını" ispatlamaya çalışıyorlar ya, en komiği de o bence:)
Bazen de "muhalif" diye çıkıyor adımız.
(not: alakası yok ama biz üç sene evvel satranç oynamak için sözleşmiştik, geçerliliğini koruyor mu :)
İş yerinde bir arkadaşım var, geçen gün yanıma geldi ve "senin o kadar da kötü bir insan olmadığına karar verdim" dedi. Pek duygulandım, bir insan benim için düşünmüş taşınmış ve bir karar vermiş diye ki bu kişi bir zamanlar dediğin gibi beni manyak olmadığıma ikna etmeye çalışıyordu :)
YanıtlaSilPek tabi ki geçerli ve çok isterim. İzin dönüşünde hadi satranç oynamayacak mıyız diyeyim diye aklımdaydı ama oralardan dönünce aklımı başıma toplayamadım. Yakın bir haftasonu veya iş çıkışı hem nargile içip hem satranç oynayalım artık değil mi?
Sindar,
YanıtlaSilmanyak değilsen seninle satranç oynamam ona göre :)
Önümüzdeki cuma diyorum; detayları burada konuşmayalım yoksa Tioman Adaları'daki tatiline dair yazdığın son postu okuyan/resimleri gören kıskanç düşmanlarının elinden seni ben bile kurtaramam :)
Uhm üzgünüm ama bir yerde çuvallamışsın bence be Virgilius' um.
YanıtlaSilO da şu,
mesela dövmeli bir kadınla tanıştın, önceden tüm dövmeli sevgililerinin sana boynuz taktığını biliyorsun ama bu kadın hakkında hiç bir bilgin yok, dövmeli olmasından başka, bu kadına "anamm bu beni aldatır horospu" diye yaklaşırsan bu önyargıdır. Kadın hakkında birşey bilmeden öyle yaklaştın çünkü, dövmeli olması seni önyargınla yüzleştirdi. Anlatabiliyor muyum yani bu kadına karşı önyargılısın, dövmeli olduğundan. Yargı olamaz çünkü istatistik ilminden medet umsan bile dünyadaki bilmem kaç yüz dövmeli kadından en fazla 4 ü ile beraber olmuşsundur. Yargı oluşturacak kadar büyük değil yani. Bu olsa olsa öğrenilmiş çaresizlik olur. (learned helplessness)
Talisman,
YanıtlaSilben örneklendirmemin mükemmel olduğunda ısrarlıyım. Yüzmilyon dövmeli hatundan sadece dördünü tanıyıp "yargıya" varan ve kendince bir hüküm veren kişi, ols olsa "yanlış bir yargıya" varmış demektir. Yani her yargı doğru olacak diye bir kural yok. Ayrıca istatistik biliminden değil, insanın karar verme zımbırtısı hakkında yazdım o meseleyi.
Bununla beraber dediğim gibi, genelleme ve önyargı zaten akrabalar, evlilik düşmüyor onlara. Yargı ise bu ikisinin kapı komşusu. Yani altın, gümüş ve platin hakkında değil, elmas ve kömür gibi bir şey bunların arasındaki ilişki.
not: talisman'ım, senin dövmen mi var yoksa???????????
Hahahahahaa :))
YanıtlaSilYa cidden güldüm..
Yok yahuu. Ben biraz hastalık hastasıyım, dövme yaptırmayı düşündüm ama mikrop kaparım diye vazgeçtim.
Bu arada beni ikna edemedin ama ettin sayalım :)
Anlastik, Cuma, ok..
YanıtlaSilSindar.
Talisman,
YanıtlaSilbakıyorum "evlilik düşmüyor onlara" vurgusunu yapmam yeterli oldu :-)))
Sindar,
:-)
sevgili virgilius..
YanıtlaSilalgım o kadar dağınık oluyor ki bazen, yazının başlığını "kıbrıs vs virgilius" diye görmüşüm.. (daha alçak sesle tepki verelim lütfen) ve erteledim de erteledim.. bir kutu daha pharmaton yazıyorum hemen kendime..
iyi ki bunları yazmışsın.. iyi ki de okumuşum..
respect..
"İnsanın içine kök salan yalan, kendisini sokan bir akrep gibi o kişiyi zehirler sürekli." kitap satırı olsa yazdıkların bunun altını çizerdim.
YanıtlaSiluzun zamandan sonra tekrar okumak seni,keyif verdi bana onu anladım.
demo,
YanıtlaSildört sene evvel böyle şeylere kafa yorduğuma göre çok fazla boş vaktim varmış demek:) emel'in yorumunun ardından yazıda neler gevelediğimi bir defa daha okudum da, ne fuzuli bir adammışım ben zamanında:)
bir de respect yazmış. kıyamam sana :)
emel,
yorumunu gördüğümde gerçeklik algımda küçük bir deprem yaşadığımı itiraf edeyim. bunca zaman sonra hala bu bloga baktığına göre, sen gerçeksin galiba :)