31 Ekim 2008 Cuma

Borsalino'nun Mimi Üzerine...


Hokusai'nin "36 Fuji Dağı Manzarası" isimli inanılmaz bir serisi var. Elin iki asır evvel yaşamış bücür Japonu Fuji Dağını 36 farklı açıdan resimlemiş; bir dalganın ardından dağ bit kadar görünürken, bir köprünün altında patlamış bir çıbana benzer duruşuyla veya denize açılmış bir tekneden görüş açısıyla... 36 Resim... Sonradan iyi para kazanmış olmalı ki, on tane daha eklemiş bu seriye, ama adı değişmemiş, "36 Fuji Dağı Manzarası"...

Mime böyle başladık... Borsalino beni mimlemiş. Mimlenmeye sinir oluyorum, üstelik "bu aralar sizi sinir eden şeyleri sayın" tarzında bir mim konusu varsa karşımda, hepsinin ötesinde son zamanlarda özel bir gayrete gerek kalmadan dünya ve yaşam beni bir bütün olarak karşımda sürekli nanik yaparak beni sinirlendirmeye çalışıyorsa, bu mime cevap yazmak kolay olduğu kadar sinir bozucu bir şey olacak benim için. Yazayım, sinir olayım.

Hokusai'nin resimlerinde vurguladığı şey aslında derinden sarsıyor bizi: Dağ orada duruyor ama her yerden farklı görünüyor. Aynı doğa şekli, aynı kutsal oluşum... Ama hepsi gerçek, hepsi gözümüze farklı görünse de Fuji işte o.

Olaylar da böyle, insanlar da...

William E. Paden, "Kutsalın Yorumu"nda şöyle yazmış:

...
"Bay Jones'ın pazar günü kiliseye gitmesinin anlamı nedir?
1-Yüce varlık olarak algıladığı şeye ibadet etmek,
2- Bir aile geleneğini sürdürmek,
3- Arkadaşlarla buluşmak ve daha sonra kahve saatinde sosyalleşmek,
4- Bir tempo değişimi için evden çıkmak,
5- Takım elbiseleriyle caka satmak,
6- Suçluluk kasvetinden gönlünü ferahlatmak,
7- Koroda şarkı söyleyerek müziğe yatkınlığını yansıtmak,
8- Büyük bir guruba katılım deneyimi yaşamak,"
...
vs. vs.

İnsan çok karmaşık... Bu sayılanlar gibi, tüm eylemlerimizde birden fazla davranış nedeni arayabiliriz, irdeleyebiliriz; hem kendimiz için, hem de başka kimseleri ve olayları irdelerken. Sâdi kendisine insan nedir? diye soranlara "Yek katre-i hûn, hezâr endişe" (bir damla kan, bin endişe) diye cevap verirken herhangi bir olay, davranış, tutum karşısında sürekli değişken düşünceleri zihnimizden geçirmemize, kalbimizden gelen curcunavâri sesleri işitmemizden dem vuruyor olmalı.

Hokusai de durduğumuz noktaya bağlı olarak gördüğümüz şeyin nasıl değişebildiğini anlatıyor bize.

Gene mime dönüyoruz.

Olaylara ve insanlara anlam katan biziz. Biz güzel deyince bir şey güzel olur. Hoşumuza gitmezse, burun büker, çirkinlik izafe ederiz o şeye, o şey her ne ise. Ama bizim fikirlerimiz ve duruşumuz da değişir: Daha önce umurumuzda bile olmayan bir müziği bir zaman sonra dinlenilesi bulabiliriz, bizde yarattığı ilk intiba antipati olan birini zamanla sevebiliriz, aşık olduğumuz insandan kimi olayların ardından nefret eder hale gelebiliriz. Benimsemediğimiz bir siyasi görüş bir tutarlı görünmeye başlayabilir. Hayatımızın ortasında birden bire çok sevdiğimiz pırasadan midemizin bulanması ve bir daha ağzımıza sürmemek gibi, senelerce en iyi arkadaşlarımızdan olan kişilerden sebepsiz yere bıkmamız ve artık görmek istemememiz gibi.




Üzerinde durduğumuz zemin (yani 'kendi'miz) bu kadar bağımsız ve değişken iken, ayrıca ötekiler de (kendi kendilerine) sürekli değişir ve farklılaşırken, üstelik görecelilik prensibiyle gördüğümüz şeyin hangi açıdan baktığımıza göre değişeceği ve yeni bir hal alacağı mutlak bir doğru olsa da, korkunç ve dehşet verici yargılarımız var. Sanki bildiklerimiz ve duygu durumumuz matematiksel kesinlik arzediyor gibi, hayalimizde infazlar yaşatıyoruz, recmediyoruz, asıyoruz, kesiyoruz...

Hakkında hüküm verdiğimiz, darağacına gönderdiğimiz kişilerin içinde bulunduğu şartları, neyi neden yaptıklarını değil, ne yaptıklarını ele alıp sadece kalem kırıyoruz. Öncesinde de içselleştirmek suretiyle vicdanımızı rahatlatıyoruz, empati ve içselleştirmenin birbirine düşman iki kavram olduğunu da göz ardı ederek, şeytanın Avukatlığını yapmadan dürüst olamayacağımız gerçeğine arkamızı dönüyor, Tanrının savcılığına soyunuyoruz.

Üstelik inanılmaz bir yönlendirilme altındayız, sanki biri yuları bağlamış boynumuza, bir oraya, bir diğer tarafa çekip duruyor bizi. Elimize kalemler veriliyor ve "kır! hadi güzelim göreyim seni, kır hadi, kır!" diye gaza getirmelerle düşünmemize fırsat tanınmadan, çatt diye kırıyoruz.

Mimin cevabı olan "insana sinir oluyorum ben" cümlesini yazarken, kendimi o sinir olduğum insanlardan ayırdığım sanılmasın. Sadece çaba gösteriyorum. Elimden bu kadarı geliyor.

Potansiyel fanatik olmaya demirin pasa yakınlığı kadar meyilli, iyi eğitimle, kariyerle, görgü ve kültür ile açıklanamayacak ve (ne yazık ki) giderilemeyecek bu "gizli katil" yaklaşımına sahip insanlara sinir oluyorum. Düşünmeyi değil, kendisine yön verilmesini isteyen, istemese de bilinçsizce kabul eden kimseler sinirlerimi ayağa kaldırıyor.

Bu bağlamda insanların %99,91'ine sinir olduğum sonucuna varabiliriz Borsalino.


24 Ekim 2008 Cuma

Bir önceki post’u okuyan kişilerden kimisi “taşımakta olduğun meslekî kimlik dolayısıyla böyle bir yazı zırvalamak senin için riskli değil mi?” diye sordu, bana empoze edilen düşüncelerden bahsedenler çıktı, bazılarınca da saf muamelesine tabi tutuldum. Varsın olsun. Kapalı, metaforik yazıyorum, millet “ne demek istiyor bu adam?” diye düşünüyor; açık yazıyorum, ya salak ya da kandırılmış diyorlar. O da varsın olsun.

Arnold Toynbee’nin Tarihçi Açısından Din ismiyle çevrilen [A Historian’s Approach To Religion] eserinde, bu kafası çalışan tarih filozofu siyasete de dört dörtlük adapte edilebilecek çözümleme sunar bizlere… Alıntıladığım metinde yazarın işlediği konu Roma İmparatorluğunca Hristiyanlığın resmi din olarak benimsenmesidir aslında. Çeviri otuz yıllık olduğundan bazı kelimeleri anlaşılır kılıyorum, o şekilde okuyunuz:

“Bir kilise kanun dışı olduğu ve her an zulme maruz kalma tehlikesiyle baş başa bulunduğu müddetçe, azalarının [üyelerinin] sayısı muhtemelen cesur, ihlas [yürekten bağlılıkla] dolu ruhani bir seçkin zümreyle münhasır [sınırlı] olacaktır. Mevcut iktidarlarla işbirliği yaptığı andan itibaren onun ahlaki vasfı, zafer arabasına binip tantanalı merasimlere katılmak için sabırsızlık gösteren eyyamcı güruhun kitle halinde ihtidalarıyla [din değiştirmeleriyle] erime temayülüne sahiptir. Bir kilise memnu [yasak] kaldığı nispette eski nizamın [düzenin] zaaflarına ve günahlarına iştirak etmeksizin kendi karar ve tehlikeleri pahasına yeni bir cemiyet tesis edebilir. Müesses [Önceden kurulmuş] cemiyetle ortaklığa girdiği zaman, onun nakiselerine [ayıplarına] bu da sürüklenir, eski cemiyetinkilerle uyuşması imkânsız olan kendi hedefini takip etmeye devam edeceği yerde, onun gayelerine hizmet etme delaletine [sapkınlığına] düşer.”

Milattan sonra 313 senesinde Hristiyanlığı İmparatorluğun resmi dini olarak kabul eden Roma, sadece 12 sene sonra İznik’te bir Konsil topladı; bu konsile bizzat Büyük Costantin (Costantinopolis’in Costantin’i) başkanlık etti; peki bu Konsil’in amacı neydi? Hristiyanlığı Roma İmparatorluğuna uydurmak. Normal şartlar altında, basit bir düşünceyle İmparatorluk kurumlarının kabul ettikleri Hristiyanlığa uymaları gerekirdi değil mi? Ama öyle olmadı, ve 13 sene evvel hep beraber Hristiyanlığın selameti ve yayılması için çalışan insanlardan kimisi bu Konsil kararlarına istinaden İmparatorlukta etkin ve güçlü konumlara getirildi, -onlar sistemin adamı oldular-, kimisi de “İncili yanlış yorumladıkları” kabul edilerek suçlandılar, heretic [sapkın] ilan edildiler ve kanuni takibata uğradılar, Hristiyanlığın Arianizm ekolü ve sonrasında onun takipçisi Nestorius [arap kaynaklarında Nasturilik olarak geçer ki, gizemcilerin pek meraklı oldukları Orta Asya’ya göç etmiş Jean bu adamların devamıdır] bu bağlamda düşünce suçlusu ilan edilmiş kimselerdi. Bu arada birileri de Düzen’in parçası oldu, daha evvel “ideallerine ulaşmak için birlikte çalıştığı” kimseleri sattı, güçlü ve otoriter konumları olan kimselere dönüştüler. Kısaca Vatikan’a yerleşenler, ötekiler sürgüne gönderilsin diye fetva verdiler.

Bu örnek tarihte pek çok defa üç aşağı beş yukarı tekrar etti kendini.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, II. Abdülhamit’in dikta rejimine karşı kuruldu, bu uğurda üyeleri her türlü dehşete ve baskıya göğüs gererken bir yandan aydın çevrelerce örgüte beslenen güven ve sempati yayıldı, öte taraftan da halk arasında hüsn-ü kabul gördü cemiyetin üyeleri.
Sonrasında, yeri geldi herifler ortalığının anasını diktiler. Hele bir Bab-ı Ali Baskını var ki, dillere destan.

İran’da mollalar, Şah Rıza Pehlevi’ye karşı tek başlarına mücadele etmediler: Şah’ı alaşağı etmek için, ülkenin geniş petrol kaynaklarını eşit ve doğru bir paylaşımla halka yaymak gayesi güden sol görüşlü/sosyal demokrat vs. insanları da yanlarına aldılar.
Sonrasında İran’dan toplu solcu göçü oldu, kaçamayanlar da asıldı.

Rusya’daki Bolşevik İhtilali, Çarın zulmüne karşı halkların kardeşliği söylemi üzerine kurulmuştu güya, ama herkes biliyordu ki “bütün hayvanlar eşitse de bazıları daha eşitti.”

İlk aklıma gelen örnekleri yazdım, biraz sabredip üzerinde kafa yorsam daha neler çıkar.

İnsanlık Tarihi, bir kandırma ve kandırılma tarihidir.
Belki bu yüzden, Tanrı katında münafık, her zaman kâfirden aşağı görülmüştür. (Kâfir inanmadığını açıkça söyleyendir, münafık ise inanmayan ama kendisini insanlara inanıyormuş gibi gösteren.)
Bir önceki post kâfir üzerine yazılmadı. Münafık üzerine gevelenmişti o.

Özgürlük, Hukuk, Adalet… Münafıkların zikir törenlerinde vecd ile söylediğine bakmasın kimse bu kelimeleri…

Üstad gibi diyesi geliyor insanın:

Kanun diyoruz; nerde o mescud-i muhayyel?
(Kanun diyoruz, nerde o hayali tanrı?)
Düşman diyoruz nerde bu? Haricte mi, biz mi?
(Düşman diyoruz, nerede bu? Dışarıda mı, biz mi?)
Hürriyetimiz var, diyoruz, şanlı, mübeccel;
(Hürriyetimiz var, diyoruz, şanlı, yüceltilmiş)
Düşman bize kanun mu? Ya hürriyetimiz mi?
(Düşmanımız kanun mu? Ya hürriyetimiz mi?)
Bir hamlede biz bunları, kahrettik en evvel.
(Bir hamlede sıçtık hepsinin ağzına)

John Locke bir yerlerde adil ve ılımlı yönetimlerin dünyanın her yerinde huzurlu olduğunu, baskı ve zulüm uygulayan yönetimlerin ise her zaman endişe ve korku ile burun buruna yaşadığını yazar. Youtube’tan korkarlar, blog’tan da korkuyorlar artık. Gazeteciye sus derler, mizah dergilerine sataşırlar.

Metamorfoza uğrayıp devletleşen hükümetlerden bizi kim kurtaracak?

Mağdurken mağrur olan, mazlumken zulme kucak açanları kim cezalandıracak?

Zebur’da Davud'un sorduğu gibi sorayım, “Gözlerimi dağa kaldırıyorum, nereden yardım gelecek bana?”

David Lynch’in Wild At Heart’ının sonunda gökyüzünden inen sarışın peri gelip sihirli değneğiyle bir dokunsa şu memlekete…

Yaşanacak bir yer olsun.

Sonrasında peri geri dönmez bir de yanımda kalırsa Namlı’nın bal-kaymağı gibi olur işte hayatım.

18 Ekim 2008 Cumartesi

Bir Oyun Kaybedilmesi Üzerine...



Kısa bir kronoloji:

Son genel seçimlerde AKP'ye oyumu vermiş olmamın en büyük nedeni cumhurbaşkanlığı seçimlerine günler kala, Genelkurmay'ın bir gece yarısı internet sitesinden yayınladığı basın açıklamasıydı. O gecenin ilerleyen saatlerinde bir dostum msn'den haber vermişti bana ve ben de tüm işimi gücümü bırakıp bir post yazmıştım konu üzerine...

Genelkurmay'ın basın açıklaması içeriğindeki tehdit algılayışı ile (kendi halinde bir adamcağız olarak) benim tehdit algım uyuşmuyor. Zaten bir türlü bu arkadaşlarla ortak bir noktada buluşamadım. Benim açımdan bir kayıp olduğunu düşünmüyorum, onlar açısından da değildir umarım. Hayatım boyunca bu ülke için
irtica diye bir tehdidin hiç bir zaman varolmadığını düşündüm ve ifade ettim çevremdeki insanlara, sayıları çok kısıtlı bir kaç marjinal grup dışında din tabanlı/teokratik bir devleti arzulayan kimsecikler yok. Kanaatimce tehdit, "gerçek tehdit", aşırı milliyetçilik, muhafazakarlık ve faşizmdir bu ülke için. Çoğu insan bu iki olguyu birbirine karıştırıp aynılaştırıyorlar zihinlerinde; ama aslında bunlar çok farklı şeyler. Gerekirse bunların arasındaki farkı göremeyenlere açıklama için bir post daha yazarım. Şimdilik sadece şunu vurgulamakla yetineyim, irtica bu ülkenin insanı için uygun bir zemin değil ve gelecekte de olamaz diye düşünüyorum, milliyetçi muhafazakarlıkla beslenen faşist anlayış ise devlet tarafından desteklenerek dalga dalga yayılıp hayatı yaşanmaz kılıyor, atmosferdeki oksijenin azalması gibi. Bu paragraf bu kadar yeter.

AKP'ye oy verdim çünkü devletin millete nasıl davranması gerektiğini söylemesine katlanamıyorum. "Ama devlet böyle bir şey zaten" demesin kimse, ben de Hobbes okudum, Rouesseau'yu yuttum, ancak misyonerlerin boğazını keserek öldürten de (Bakınız Malatya olayı), o devlet, en kritik noktada duran yazarı öldüren de (bakınız Hrant Dink) o devlet, kitabevi bombalayıp deşifre olan da (bakınız Şemdinli olayı) o devlet, Sakarya'da, Altınova'da, Trabzon'da ve daha pek çok yerde bilerek veya bilmeyerek herşeyi berbat eden zihniyetin sahibi de aynı devlet. Üstelik eleştirilemeyen, kendisine asla dokundurtmayan, her zaman ve her dönem en/tek haklı olduğunu iddia eden Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çekirdeği bir kurumdan, bir basın açıklaması ile "falancalara günlerini gösterin!" diye bir işaret geliyorsa, üstelik bu işaretin ardından topyekün devlet kurumları akla ve vicdana sığmayacak eylemlere girişebiliyorsa, (bakınız 367 oy gerekliliği rezaleti) ben, Virgilius, Queen'in "you don't fool me" şarkısını söyler, kendi bildiğimi okurum. Zira aklım var, vicdanım var, muhakemem var.

AKP hükümeti direnmişti Genelkurmay'ın basın açıklaması karşısında. Mert ve haklı bir direniş olarak gördüm ben bunu; cesurdu, çünkü bu ülkede siyasi irade ancak Ordu'ya karşı duruşuyla kararlılığını ve samimiyetini ispat edebilir. Sendikaların tepesine binmek, öğrencileri coplamak, memuru ezmek mertlik değil yoksa. Türkiyede hükümetlerin politik testi, Asker eksenli devlete ne kadar söz geçirebilirliğiyle, hadi söz geçiremiyorsa da duruşu ve gösterdiği tutumla belirlenir. Dedim ya, aklım var, vicdanım var, muhakemem var, AKP'nin duruşunu beğendim ben, sırtını millete yaslayıp Boris Yeltsin'in Kızıl Meydan'da tankın üzerine çıkmasına benzer bir tavırdı AKP'nin gösterdiği. Onlara oy vermemiştim bir önceki seçimlerde, ama artık hak ediyorlardı. Bu duruşun mükafatı, -ben bir kişi olsam da- oyumdu. Verdim. Ardından da bana laf atan arkadaşlarıma neden AKP'ye oy verdiğimi anlatmaktan tüy bitti; irticanın mümkün olmaması, insan hakları ve şeffalık yönündeki adımları, sivillik gibi kavramlardan, dünyaya entegre olmaya kadar pek çok laf geveledim, kimse bir başkasının fikrini değiştiremez, amacım kendimi ifade edebilmekti ve argümanlarım da kendimce/kendime göre yeterliydi, onlar bana hak verdiler mi bilmiyorum, ilgilenmiyorum da.

Seçimi kazandılar, oylarını da epeyce arttırarak.

Azınlık olan ama sesi çok çıkan gruplar; AKP'nin aslında ne yapmak istediğinden, takiyyeden, gizli hedef ve amaçlarından -ancak medyumların bilebileceği şeylerden yani- bahsedip durur ve "başımıza geleceklerden siz sorumlusunuz ey 48% !!!" diye kıyameti koparırken, aradan geçen zaman zarfında AKP, ben ve benim gibi düşünenlerin a. qoydu: İlk büyük darbeyi bu sene 1 Mayıs'ta aldı bu blogun zırvacısı, Ahmaklıklar Komedyası nevinden 1 Mayıs 2008'de İstanbul'da yaşananlar unutulur, yenir yutulur şey değildi. Her kesim ve grup zıvanadan çıkmıştı; ama benim kabul edemediğim AKP'nin tavrıydı. Şöyle yazmışım:

"
... Farklı olduğunu öne süren, özgürlüklere saygılı olduğunu her fırsatta vurgulayan, bu uğurda göstermelik de olsa “gerekli” hukuksal reformları sosyal yapıya ve türk insanının tarihten gelen doğasına aykırı olmasına rağmen gerçekleştiren, Avrupa Birliği projesine siyasi kazanımlarını korumak ve kollamak için cansiperane sarılan hükümet, kendi elleriyle oluşturup diliyle yarattığını savunduğu ümit ve özgürlük havasını “1968 Prag Baharı”nı tanklarla ezip geçen Sovyetler Birliği gibi elleriyle parçaladı, yok etti tavrıyla. Özgürlük, hoşgörü, iyi niyet ve basiret; köylü zihniyetli, sükunet nedir bilmeyen ve kavgacı bir iktidarın diline pelesenk olmuş söylemi haline geldi bu ülkede, lakin tavır ve tutumları sadece “ulan bunların ötekilerden farkı yokmuş” dedirtiyor insana. Hükümet eğer devlet güvenliğini [Milli Güvenlik Belgesini] doğrudan ilgilendirmeyen bir konuda karşısındaki grubu [yani işçi ve sendikaları] yumuşatabilecek, sakinleştirebilecek, hadi onu da geçtik provake etmeyecek adımlar atmıyorsa, “ben sizin babanızım ben ne dersem o olur” havasında elinde sopayla geziyorsa, artık o hükümetin icraatları, sürekli eleştirdiği ve kendisini “ben de onların mağduruyum” dediği devlet bürokrasisi ve faşist devlet kavramının piyasadaki farklı sürümleri olan C.H.P. ve M.H.P. anlayışının son planda
kopyası olur. – ki aslında hiçbir farkının olmadığını açıkça gösterdi. 1 Mayısta yaşananlar bu açıdan bir turnusol kağıdı görevini gördü, anladık ve kesin olarak onayladık; ötekiler gibi A.K.P. de bir devlet partisidir.
...)

Bu gerçekten hayal kırıklığı yaratan bir gelişmeydi: Hani yeni sevgilinizle her haltı yedikten sonra bir de anal seks yapmak istersiniz, onun kızaran yanakları sizi gülümsetir ve utangaç bir ses tonuyla "ama ben hiç öyle yapmadım bu güne kadar" dediğinde içiniz bir hoş olur; lakin tam pozisyon alıp içine gireceğinizde çapı kocamaaan bir delik görür, üstüne üstlük bir de cup diye penetre olursunuz ya, "sfinkter kasların çok daha sıkı ve dirençli olması gerekir, böyle kolay olmamalıydı, bu işte bir terslik var" diye keyfiniz kaçar... İşte 1 Mayıs'ta hükümetin söylemi ve tavrı bende o hayalkırıklığını yaratmıştı. Gene de sevmeye devam ettim ben AKP'yi. Ağzımın tadı kaçsa da.






Dağlıca'da olan biten ve ardından üzeri örtülen, oradaki gariban çocukların bilerek-isteyerek ölmelerine seyirci kalınması olayı, AKP kükümetinin gözleri önünde oldu ve bunu en çok sorgulaması gereken kurum da zaten hükümetti. Tuhaf bir şekilde es geçildi, hakkında birazcık yazılıp çizildi ve ardından unutuldu gitti.

Aktütün'de ise artık ip koptu. Başından beri terörü bitirmek istemeyen, terörün, akan kanın ve şehitler için yakılan ağıtların, düzenlenen mitinglerin ülke içindeki ve siyasilere karşı konumunu güçlendirdiğini, otoritesini arttırdığını, gayri-resmi iktidarını pekiştirdiğini bilen Ordu, tüm istihbarata ve alınan bilgilerden sonra gerekli tebdirin alınması için yeterli zamana rağmen, 21 yaşındaki bir astsubayın emrindeki 17 eri, göz göre göre hiç bir önlem almadan -sanki bir tatbikat yapıyorlarmış gibi- harcadı. Düpedüz harcadı. bundan birileri sorumlu; komuta kademesinde, nereye kadar çıktıysa bu bilgiler, birileri inisiyatifini parmağını kımıldatmamaktan yana kullandı, o çocuklar da öldüler. Normal bir ülkede Milli Savunma Bakanı bunu sorgulardı, bu ülkede olmaz öyle şeyler. Bunu kabullendik zaten. Sonra birileri çıkıp normalde hükümetin yapması gereken şeyi yaptı, bunca istihbarata, duyuma, bilgiye rağmen bu baskın nasıl yaşandı ve bu askerler neden şehit oldu, biz bu işte bir bit yeniği sezinliyoruz, bizi aydınlatır mısınız? diye soracak oldu: Genelkurmay'ın cevabı 'hepinizin a. qorum, kodum mu da oturturum, size ne lan, ölen ölür, kalan sağlar bizimdir" oldu.

Bu kadar aptal yerine konmayı kaldıramıyor insan... Ben hani akıllıydım, vicdanım vardı, muhakemem yerindeydi? Hayır, devlet her zamanki gibi "sen bilmezsin, anlamazsın bu işlerden. Bize karışma, bunlar karışık işler" havasında devam ediyordu refleks göstermeye. Gene de, buraya kadar kabullendik.

Ama ne zaman Bu ülkede hükümetin başındaki kişi, "Asker doğru söylüyor. Siz ne zannediyorsunuz kendinizi? Ne sorusu, ne sorgusu? Kimin yanındasınız siz? Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun. Hata yok, yanlış yok, şüphe edip ne diye soru işaretleri yaratıyorsunuz kendini bilmez herifler!" tonunda bir söyleme baş vurunca, işte o zaman "Sen de mi Brutus!" deyiveriyor insan. Kendisinin yapması gerekeni biz soruyoruz, ona da yumruğunu gösteriyor beyefendi!

Sonra da "aklım başımda, vicdanım kalbimde oldukça, muhakemem yerde sürüklenmedikçe, ben bir daha AKP'ye oy vermem" diyorsunuz...

AKP'nin çok da umurundaydı demeyin.
Benim umurumda.
Onların akılları tutulmuş, vicdanları donuk, muhakemeleri tutsak olabilir.

Bense hala insanım. Tanrı olmayı beceremediğime göre, bari insan gibi insan olmaya çalışayım.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Öykü Üzerine.... İkinci Bölüm.

Hiçbir konuda derinlemesine bilgi sahibi olmamasına rağmen, her konuda ve alanda ahkâm kesme huyuna uyacak şekilde [söz gelimi seneler evvel Gökhan Oral’ın verdiği final ödevine ‘IV. –Korkunç- İvan’ın Psikolojik Otopsisi’ne dair tuhaf bir deneme yazıp, yıldızlı 100 almışlığı vakidir] nutellalı çavdar ekmeğini ikram ettiği tanrı misafirine göz bebeği tayını kaptıran çocuğun psiko-patolojisini anlatmaya başlayabilir bu adam.



Tay gitti… Arkasından bakakaldı delikanlı. Tutkuyla istediği, arzuladığı, hayalini yaşadığı ve bu uğurda bilmediği bir yerde tümüyle yabancısı olduğu işleri yaparak (burada uygun kelime wilderness, yaban-yabancı olabilir) kazanımlarını harcamayıp koruduğu ve en sonunda sahip olmaya hak kazandığı hediyeydi o tay, kısaca, imgelediği hayatın et ve kemik bulmuş simgesi… O tay ile aradığı anlamı bulmuştu hayatı, kendisini o tayla özdeşleştirmişti.

Ama tay ellerinden uçup gitti.



İlk başta isyan duygusu çocuğu sarıp sarmalar. İsyanın öncülü ve yapı birimi ise öfkedir. Kısık ateşe konulan öfke hücreleri birleşip üzerine yarım çorba kaşığı acı kabullenemezlik serpildiğinde, o tencerede isyan yemeği pişer. Bir sinek bulutu gibi kaplar çevresini insanın, öyle bir buluttur ki, ötesini göremediği ve başını nereye çevirse karşısına vızıldayan yüzlerce sinek çıktığı için o kişinin evreni algılaması da sinek bulutu etkisi gibi, pislik ve sinir bozucu bir his, sürekli huzursuz edici bir ses yumağının kulağını tırmalaması şeklinde olur. İsyanın hayata yansıması da çok boyutludur. Güzel göremez, güzel duymaz, güzel düşünemez. Gökyüzündeki beyaz bulutlar sineklerin ötesinde akar, dereden kulağına gelen su sesine sineklerce parazit sokulur, nutellayı yemek asla keyif vermez çünkü o bulutu oluşturan sinekler kavanoza da hücum ederler, çiçeği koklamak istese sinekler de onunla beraber eğilirler… Beş duyu, özetle, beş “güvenli kip”te çalışan bilgisayar fonksiyonu gibi, iyice azaltmıştır işlevini, öldürmez ama adam gibi de yaşatamaz insanı. Sinek bulutu her yerdedir. Çocuk nereye, onlar oraya. Bu bağlamda öfke ve kabullenmezlikten doğan isyan, çekilmez bir şeydir. “Kriz Yöneticiliği” kursu alıp sertifikasını odasına asan kişilerde bile görülmesi muhtemel bir olgudan bahsediyorum, çünkü insanız, et ve kemikten olduğu kadar gözyaşı ve bilumum türden hormondan da mamulüz biz.

Delikanlıya dönelim…







İnsan hayatı boyunca ne aradığını bilmez bir şekilde dolaşır, hatta bir şeyi/kimseyi aradığını bile bil(e)mezken, onu bulduğunda hayatı birden anlam kazanır. Siyah beyaz resim renklenir, 3D film haline gelir. O andan itibaren varlığı bir amaca yönelir, “ben bunun/onun için varım” der, aslında kısaca bilinç hali olarak nitelenebilir o kişinin durumu, artık serseri bir mayın olmaktan çıkarak, hedefi belirli bir torpidoya dönüşür. Dönüşür, tam manasıyla bir dönüşümdür burada sözü edilen; ne olduğu, ne yapacağı, nasıl yapması gerektiği, kimi/neyi istediği netleşir kafasında, işte hikâyedeki delikanlı, tayı gördüğünde bu bilinci duyumsamıştır tüm nöronlarında. Torpido ateşlenmiştir. Delikanlı ise tutkularıyla donatılmış ve aşkıyla süslenmiş torpidosunun sırtında kendisine amaç olarak belirlediği tayı sahip olduktan kısa bir süre sonra, göz göre göre kaybetmiştir. Hayatın anlamı birkaç saat parıldamıştır karşısında, ardından onu karanlığa boğmuştur. İsyan, buradan doğar. Sinek bulutunun arasında, aslında hiçbir yerin ortasında zihninde sürekli düşünceler dolaşır durur: neden geldi başıma bu… nasıl olur… neden ben… Ne için yaptı…



Sorular tutarsızdır, absurd olayın sorgulanması da absurd şekillerde olur.

Delikanlı, tayını kaptırdığı yabancı adama karşı duyduğu öfkenin zamanla büyüyeceğine, içinde ötekilere karşı ciddi bir güvensizlik doğup büyüdüğüne sahip olacaktır. Artık herkesten bir kötülük bekleyecektir, yetiştirme yurdunda karaktersiz bakıcıların elinde büyüyen bir çocuğun sürekli şiddete maruz kalmayı beklemesi gibi, insanlardan daima olumsuz ve zararlı tutum ve davranışlar umarak kendisinden uzak tutacaktır onları. Sosyal ilişkilerinde hep tetikte, gergin ve korunmacı davranacaktır. Merhameti zaaf, şefkati hata olarak görmeyi de ihmal etmeyecektir hayatının geri kalanında.



Öykünün kahramanı olan delikanlı, bir daha tay istemeyecektir, hatta görmekten bile kaçınacaktır. Kendi ‘tay’ı hayalinde yücelecek, gerçekte olduğundan hoş, çekici, kusursuz bir hale gelecektir; ulaşılmaz bir yere koyacaktır onu, kendisinin de erişemediği, ama “ideal” gördüğü… Bu noktada sakat bir şeyler başlıyor işte, erişilemeyeni ideale dönüştürmek aslında hastalıklı bir düşüncedir, erişilmez, ulaşılmaz olanı hedefleyen, idealleştirip bir modelmiş gibi önüne koyan kişi, Latinlerin Omega Melancolia, Farisilerin Mâlihulya dedikleri türden bir karasevdaya tutulmuş gibidir; basit ve sıradan mutluluğu, yaşanabilir ve tadı çıkarılabilir huzuru ve keyfi değil, Kaf Dağının ardındaki nutella okyanusuna erişmek isteyen adam misali hayal aleminde yaşar, hayallerle avunur, ama o hayal ona hep acı vermektedir, çünkü zihin fısıldamaktan vaz geçmez öyle bir şey olmadığını… İlahi bir kıvama sokar aşkını, uyuşan kulakları işitmez aklını, ve o adam, veya hikayedeki delikanlı, karşısına Monica Bellucci kıvamında bir tay veya Coca Cola CEO’luğuna denk bir at çıksa da, hayır, idealize ettiği, hayalinde kristalleştirdiği aşkını istemektedir. Aşkın bir hastalık olduğunu söyleyenler, bu açıdan yanılmıyorlar, adamı yamultur, hayatını kaydırır işte böyle. Daha fazla uzatmayayım bu paragrafı.



Ama devam edelim biz çocuğa: Öfke ve hiddetten egosu da payını alır; hem de ne pay: Göz bebeği gibi baktığı, etrafında pervane olduğu tayı kollayamamıştır, sahip çıkamadığından yitirmiştir… Yoksa yetersiz midir? Beceriksiz? Salak? Değer bilmez? Kızar kendine… En korkutucu düşüncelerden birisi, “hak etmedim mi acaba?” olur, o tayı hak edip etmediğini sorgular. Başarısızlık hissi yenilgiden başka bir şey değildir, yenilmişlik duygusu ise büyüdükçe büyür içinde; bir sınavı geçememiş olmanın verdiği kendine yönelik hayal kırıklığı… Bu “sınav” üzerine yoğunlaştığında ise, gene yabancı adama duyduğu merhametin kendi sonunu hazırladığını, kalbinin yumuşaklığının tayını yitirmesine sebep olduğunu düşünür- kısırdöngü burada başlar. Kendisine öfkelenir, temiz yürekli, dolayısıyla aptal olduğu için, yabancı adama öfkelenir, ona iyi davranmasına karşın aşkını elinden aldığı için… Çember başa döner: Artık kimseye iyi davranamayacaktır çünkü ağzına sıçılmaktadır, hiçbir tay, kendi tayı gibi olmayacaktır çünkü imgeleminde o taya ilahi/ideal bi nitelik kazandırmıştır, kendisine güvenemeyecektir çünkü imtihandan geçememiş, hayatının anlamını yüklediği güzelliğe sahip çıkamamıştır.

Öykünün sonunda “Yabancı! Ey yabancı! Şu anda tayımı benden çaldığın için ağladığımı sanma! Ağlıyorum çünkü sen benim içimdeki sevgiyi çaldın! İnsanlara olan güvenimi ve merhametimi çaldın! Sen benden insanlığımı çaldın!” şeklinde haykıran delikanlı, aslında hem aşkını yitirdiği için, hem artık aşık olamayacağı ve olmak da istemeyeceği için, hem insanlardan nefret edeceği için, hem asla kendisine güvenemeyeceği için ağlamaktadır.



O çocuğun hayatı kaydı ben söyleyeyim.

13 Ekim 2008 Pazartesi

Öykü Üzerine.... Birinci Bölüm.







Bildik bir hikayedir:



Delikanlı, ormandan topladığı odunları eşeğinin sırtına yükleyip akşama doğru köyüne dönerken, yolun kenarında güzel bir kısrak ve yanında muhteşem bir tay görür. Taydan gözlerini alamamaktadır; hayatı boyunca öyle güzel bir şeyle karşılaşmamış, büyülenmiş gibidir. Nutku tutulur, donar kalır onun karşısında… Bu sırada atların sahibi gelir; çocuk zorlukla konuşur:

- Ey bu atların sahibi, hayatımda hiçbir şeyi şu an karşımda duran tay kadar sevmedim ve istemedim. Onu bana verir misin?

- Genç adam, ücretini ödeyebilirsen, elbette, sana veririm onu.



Ancak çocuğun parası yoktur o tayı almak için. Ezilerek sorar adama, tay için istediği parayı getirene kadar kimseye satmadan kendisini bekleyebilir mi diye. Adam çocuğun samimiyetini görüp olumlu yanıt verir. Yolundan geri döner, annesine haber gönderir delikanlı, odunları bırakır oracıkta ve doğruca şehre gider. İnşaatlarda, tuvaletlerde, en zor ve zahmetli işlerde çalışarak para biriktirmeye başlar, hayalini süsleyen o taya sahip olabilmek için… Tutku ve aşktır hissettiği, geceler ve gündüzler boyu o tayı düşünür durur, çalışır ve kazandığı parayı saklar.

Bir sene sonra artık para hazırdır. Evinden, annesinden, köyünden ayrı kalmıştır düşlediği taya malik olmak için. Dönüş yoluna koyulur, görür ki kısrak, yanındaki tay ve sahipleri olan adam aynı yerde beklemektedir. Adam sözünü tutmuştur. Heyecanla öder parayı çocuk ve yularını tutar tayın, ne zamandır ayrı kaldığı evine doğru yönelir… Kıpır kıpırdır içi, yelesini okşamaktadır, yüzünü öpmektedir tayının yürürken. Annesi tayı gördüğünde oğluyla gurur duyacaktır, köylüler ona imrenecek, parmakla gösterecektir bu kusursuz tayın sahibi olduğu için.

Köye ulaşmaya birkaç saat kalmışken, karnı acıkır delikanlının, bir dere kenarında mola verir. Azığından nutella ve çavdar ekmeği çıkartır, tam yemeğe başlayacakken omzuna bir el dokunur, endişe ile arkasına dönüp baktığında zorlukla ayakta duran yüzü bembeyaz bir adamın titrek sesini işitir:

- Delikanlı, iki gündür hiçbir şey yemedim, lütfen yemeğini benimle paylaşır mısın?



Evi yakındır çocuğun, “birkaç saat daha aç kalsam bir şey olmaz” diye geçirir aklından, bu tanrı misafirine nutella ve çavdar ekmeğini uzatır, adam da açlığın getirmiş olduğu iştahla çabucak kaşıklar nutella kavanozunu ve çavdar ekmeğini midesine indirir...

Biraz konuşurlar, dertleşirler, bu arada kanına şeker takviyesi yapılan ve kendisine gelen, gözü açılan yabancı adam, çocuğun yanındaki tayı hayran hayran süzer. Derken adamın aklına şeytan düşer, delikanlının bir anlık boşluğundan faydalanarak taya doğru koşar ve üzerine atladığı gibi dört nala koşturmaya başlar hayvanı, çocuk bir an bakakalır arkalarından, donakalır… Birden çılgınca yaşlar süzülür yanaklarından, sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. Tayı, aşkı, hayatına amaç olarak belirlediği ve ulaşmak için kendini bağladığı en yüce varlık gözlerinin önünde kaybolurken var gücüyle haykırır, sesi yankılanmaktadır dağlardan, yarlardan:



“Yabancı! Ey yabancı! Şu anda tayımı benden çaldığın için ağladığımı sanma! Ağlıyorum çünkü sen benim içimdeki sevgiyi çaldın! İnsanlara olan güvenimi ve merhametimi çaldın! Sen benden insanlığımı çaldın!”





Bu öyküdeki sembolizmi çok çeşitli yorumlamamız mümkün, geçen hafta (sağ kolu olduğumu söyleyen, ama ısrarla sol kolu gibi davranan) yeni müdürüm, dertleşmek için beni odasına çağırdığında “neden kendisine sert ve acımasız dendiğini” izah etmek için anlatmıştı bana, biraz kendime uyarlayıp buraya yerleştirdim ben de. Müdür, kısaca “deveye diken, insan s*ken” sonucuna varıyordu bu hikayeden, bu yüzden katı ve hoşgörüden uzak davranıyordu kendince personeline. Öyküyü dinlediğimde aklıma gelenleri paylaşmadım tabii, müdürlerle konuşurken “haklısınız efendim” söylemini korumanın hem odadan olabildiğince çabuk kaçmama yardım ettiğini, hem de polemiğe girmenin gereksizliği bağlamında elzem olduğunu öğrendim bunca sene içinde. Yoksa, Steinbeck’in ‘İnci’si ile Hewingway’in ‘İhtiyar Adam ve Deniz’inin birbirinin içine girdiği acayip bir hikaye olduğunu sezmiştim bu dinlediğimin. Göze sokulan sembollerin yanında, daha pek çok çağrışım da söz konusu öyküde. Zaten Mircea Eliade de demiyor muydu, “En silik varoluşta bile simge kaynamakta, en ‘gerçekçi’ insan bile imgelerle yaşamaktadır” diye…



Delikanlı, bir insan… Bunda hemfikir olabiliriz ve tüm yorumlarda ortak tanımlama bu olacaktır sanırım… Bizi anlatıyor o, doğan, yaşayan, düşünen ve hisseden.

Tay… Aşk? Yoksa maşuk mu? Yoksa para mı, ya da kariyer mi? İnanç da olabilir… Ya nasıl bir inanç? Belki bir ideoloji, veya hayat yolu… aşkın (transandantalist) bir kavram da olabilir pekala… Veya, cennet olamaz mı…

Atların sahibi, Tanrı mı acaba… İlk anda aklıma Tanrı geldi benim… Belki guru/mürşit gibi biri…Aile? belki de...

Ya o yabancı adam? Bu da kritik bir değerlendirme: direkt şeytan diyip işin içinden çıkabilirsiniz, kimisi şirketteki pozisyonunu binbir türlü alavere dalavere ile bozan iş arkadaşı olarak görebilir, bir başkası “lan bu Mustafa Denizli!” diyerek gülümseyebilir. Canı yanmış biri ağzına sıçan bir hatunu/adamı “sen içimdeki aşkı katlettin adi köpek” diye anabilir bu öyküyü okuduğunda, derin devletle veya komplo teorileriyle kafası bulanmış öteki çıkar, “gençlerimizin hayatlarını mahveden insanları işaret ediyor hikayedeki o yabancı adam, sağ-sol kavgası sürerken 12 Eylül öncesi günde otuz beş kişi ölüyordu, darbe sabahı nasıl kesildi sorarım size?” diye çığırır…

Menkıbe havasında yazılmış basit bir didaktik çerçevesi olan bu öykünün aslı nerede yazılı bilmiyorum. Belki Coelho’nun saçma sapan kitaplarından, belki Mevlana’nın Mesnevi’sinden veya Sadi’nin Gülistan’ından alıntılanmıştır.



Kafamı biraz toplayınca delikanlının patolojisi üzerine zırvalayacağım.

Önce kendi pathos’larımı biraz gidereyim.

Sıra o kerataya da gelecek…

4 Ekim 2008 Cumartesi

Kedi Üzerine...

Sakın sıçratma üzerime, yavaş yavaş gel, daha yavaş… aferin, tipin öküze benziyor ama adam çıktın sen. Evde yemek için yoldan ne alsam acaba, gene mi dürüm yaptırayım… Üç gün üst üste, herifler benimle alay edecek artık, yoksa bugün pizza mı yesem. Oha, karıdaki göğüslere bak, kafam kadarlar, ama yok, sarkıktır bunlar, kesin sütyenden öyle görünüyor, yüzü de bir halta benzemiyormuş. Ton balığı, mısır ve domates, yanında çay… Ama bulaşık çıkıyor sonra, yağlı yağlı… Uğraşamam. Yavaş gel ya, nereye yetişeceksin ileride zaten kilitlenmiş trafik, yavaşla ya, offf, korkutmayın lan beni, pantalonu dün almışım zaten kuru temizlemeden. Belediye nerede, devlet nerede, hep balık sırtı kavramı yüzünden. Yolları balık sırtı şeklinde asfaltlıyorlar ki kaldırımda yürüyen yayaların üstüne diledikleri gibi su sıçratabilsinler. Ay ne şirin çocuk şu karşıdan gelen! Buna kesin nazar değer, benden değmesin maşallah diyeyim. Hiçbir şey yemesem mi acaba, ama öyle olunca da gece vakti abur cuburla şişiriyorum kendimi. Ne olmuş ya, göbeğim göbek, olan olmuş, benden geçmiş. Abi karşıdan gelen karıya bak, afet ya! Boyu da benden uzun galiba, nerede yaşar bunlar, nasıl böyle büyürler, serpilirler, nerden gelir de birleşir kromozomlarınız sizin sonra da bu hale gelirsiniz bilmem ki. Hmm, yüzü çocuksu, yaşı küçükmüş daha… Çok can yakacak ileride, lise çağında belli. İyice yaşlandım ben ya, lolita sendromuna kapılıyorum artık. Yakında andropoza da girerim. Neyse, beş sene daha ne yaptım yaptım, sonrasında bir bok olmaz benden. Marketin ilerisindeki balıkçı açılmış mıdır acaba, sezon başladı, bir balık ekmek yaptırsam güzel olur aslında. Yanına da light cola açarım. Aslında soğansız gitmez o meret ama o da koku yapıyor. Eniştem nasıl derdi, “ama onun da pisi makbul azizim!” O da öldü be, koskoca Nuran Bey gitti. Biraz hayırsızlık ettim galiba ona karşı. Adamın ölümü bile unutulmaz oldu benim için, öldüğünü Metallica konserinde öğrenmiştim, aynı gün Güngören’de bomba patlamıştı, hatta Yuri Firsov bana mail gönderip terörü lanetlemiş, üzüntüsünü yazmıştı. Cevap vermedim mailine. Ona da hayırsızım. Ulan herkese de hayırsızım be. Bir üşengeçlik, ölü toprağı serpintisi. Ama karısı güzeldi Allah için, neydi ismi… neydi lan. Tek kelime İngilizce bilmiyordu… neydi ya? Yüzü sıradandı ama vücudu manken gibiydi. Adı neydi ya… Ulan cidden yaşlanıyorum, böyle değildim ben. Anneannem mezar taşlarını okumak hafızayı zayıflatır derdi, bir de banyoda işemek. Banyoda işenir mi… Çocuktum ama o zaman. Neydi adı kadının, ibne Yuri ofisin her yerine fotoğraflarını koymuştu ama gidip o sırp çıtırla karısını boynuzluyordu… O sırp kız da güzeldi ama, porno yıldızı gibiydi resmen. Dudakları oral yapmak için yaratılanlardan. Ben neden asılmadım ki ona, aaa tabii, X’in travması vardı. Ulan neler kaçırdım şu hayatta onun bunun travmalarında debelenirken. Yavaş gel, yavaş gel, yavaş… yavaş ulan! Şerefsiz köpek! Sıçtın işte üstüme, Allah belanı versin! Frenin patlasın da kamyon dingili ziksin seni it! İnsan bakar ya! Offff… Hay allahım ya… Dizime kadar geldi. Bok var sanki balık sırtı yapıyorlar, insanımız yolların balık sırtı olmasına hazır değil. Yeni müdür arabamı aldı, şoförümü aldı, böyle sap gibi kaldım a.q. Bir de bana zırt pırt “ben vefalı biriyim, bana destek verene sahip çıkarım, sen benim sağ kolum olacaksın” diyip duruyor, ulan bu ne biçim sağ kol. Sol kola bile yapılmaz bu kadarı. En fazla kendi sol koluna yapar insan. Dalga geçiyor herif benimle. İttir et güzelim, gideceksin zaten bu şehirden. Bu sene kaçmalıyım. Gerekirse Ankara’ya gider kavga ederim en koca kafayla. Ben mi kurtarıcam İstanbul’u? Neyse yaza daha çok var, zamanı gelince pislik çıkartıcam. A higher level of pain, is racing through my veins, inside my violent mind, chaos is all you’ll find, within my world of hate, destruction I… state… stat… instate… ulan… bunu da mı unuttum… Arabayı da aldılar zaten… Bu akşam sifonu tamir etsin diye çağırsam mı acaba tesisatçıyı… O da çok yapış yapış bir adam, önümde "selametle efendim" diye eğilerek konuşacağına doğru düzgün tamir etsin şu sifonu, sürekli bozuk, eve karı atmaktan utanır oldum ya “bokunu temizlemek için leğendeki suyu kullan” demek zorunda kaldığımdan. Herif seks hayatımın içine etti beceriksizliği yüzünden. Hey, şans kedim gene aynı yerde, çimlerin üzerine kurulmuş. Palyaço gibi ya, ne tatlı şey, surata bak!







- Pıssst, pıst, şişkom benim, tatlı şişkom, tatlişkom, sen gene mi buradasın, beni mi bekliyorsun?

- Miyavvv.

- Gel bakıym, enseni, yanaklarını okşayayım senin, özledin mi seni kaşımamı? Söyle hadi, özledin mi beni tombik fıstığım?

- Siktir git salak, sende özlenecek ne var?

- Hıa?

- Ne oldu? Ne ?

- Neden küfür ettin bana? Hem miyav demen gerekiyordu senin, konuşuyorsun?

- Küfür ettim çünkü salak sorular soruyorsun. Miyav formunda konuşurken küfür edince anlamıyorsun ki ne dediğimi.

- Ne dediğini anlamam için mi konuşmaya başladın yani?

- Sabrın da bir sınırı var, buradan ne zaman geçsen ensemi boynumu okşayıp yavşak yavşak laflar geveliyorsunsonra da bir halt yapmış gibi seviniyorsun.

- İyi de sen kedisin? Okşanmak ve arada bir tekmelenmek için yaratılmışsın. Ve gene, sen kedisin, konuşamazsın ya! Doğaya aykırı bu.

- Bak Oğuz, sen kendin hem dışındaki doğaya, hem de kendi doğana aykırı davranırken nasıl benim konuşuyor olmamı yadırgayabiliyorsun?

- Adımı nereden biliyorsun? Ne biçim bir kedisin sen? Allahım aklıma mukayyed ol!

- Hala beni kedi mi sanıyorsun sen… Salak olduğunu biliyordum ama bu kadarını da beklemiyordum. Kedi demek…

- Ulan kedisin işte! Patilerinden kuyruğuna kadar kedi!

- Şu an karşında duran, seni tanıyan, seninle konuşan, seni hor gören ve aşağılayan bir varlığa, sırf kedi şeklinde olduğu için kedi muamelesi yaptığına göre, karşında kendini böylesine aşikâr kılan sırrı göremeyecek kadar gözlerin kapanmış demektir, dön ve bir bak kendine…

- Ne diyorsun sen? Ne dönmesi, ne bakması? Ayrıca, kendime dönüp içime bakmaktan daral geldi artık.

- Neden?

- İçimde gördüklerimden mutlu değilim ve değiştirmeye de gücüm yok. Peki ama sende ne görmeliyim?

- Bir kedi değil.

- Ne peki?

- Buna sen karar ver.

- Yardım et o zaman.

- Ancak kendin yardım edebilirsin kendine.

- Nasıl?

- Cesur ol.

- Cesur?

- Evet.

- Cesaret nedir?

- Karar vermektir.

- Ne için karar vereceğim?

- Ne olacağına karar vereceksin.

- Ne olacağıma mı?

- Evet. Amacına, hayattan beklediğine, hedefine dair bir karar… 35’ine geldin, neden yaşadın bu zamana kadar, ne yaptın, ve ne yapacaksın bundan sonra? Neden varsın?

- Neden yaşadığımı bilmiyorum. Benim fikrim alınmadı ki. Bana kalsa, hiç yaşamamayı tercih ederdim.

- Ellerinden ve ayaklarından tutulup iskeleden denize atılan bir çocuk gibidir insan. Yüzmek isteyip istemediği sorulmadan suda bulur kendisini, sen de öylesin, herkes gibi. Karaya mı çıkmak istiyorsun? Yüzeceksin o zaman. Yüzmeyi bilmiyor musun? Boğulmamak için öğreneceksin. Unuttun mu kulaç atmayı, yüzeyde kalmayı; o zaman da birinden sana hatırlatmasını isteyeceksin. Gözlerin kapalı senin, daha doğrusu gözlerini kapatmışsın suda çırpınırken, bildiğin halde yüzmüyorsun, sahili gördüğün halde oraya ilerlemiyorsun. Üstelik hiçbir mantıklı sebebi yok… Durduğun yerde batacaksın bir süre sonra. Geldiğin yere dönemeden, sahile çıkıp kumlara uzanarak dinlenemeden. Oğuz, anlamıyor değilsin ama anlamazdan geliyorsun; yüzmemek gibi bir şansın yok! Bu bir tercih değil.

- Hayata dair bir beklentim yok… Bir isteğim yok, bir amacım yok. Sözünü ettiğin sahil umurumda değil. Olduğum yerde çürüyor ve ölmeyi bekliyorum. Senin örneğinle, boğulmayı.

- Yüzme biliyorsun ama.

- Boğulmayı anladım ama yüzme dediğin eylem bu örnekte neyi simgeliyor, bana onu açıklar mısın?

- Bilgi.

- Neyin bilgisi?

- Bildiğin her şey. Yaşam bilgisi. Okudukların, duydukların, gözlemlediklerin, muhakeme ettiklerin, kavrama gücün ve sahip olup hükmedebildiğin bilgi. Sence bilgili biri misin?

- Her şeyi bilme kompleksi olacak kadar takıntılıyım itiraf etmek gerekirse. Her şeyi. Bu belki sorduğun suale cevabım olabilir. Evet, benim hayattan beklediğim, Bilgi. Bilmek.

- Neden ama? Bilip de ne oluyor? Yüzmüyorsun ki?

- Socrates’in ruhu mu girmiş içine senin, böyle diyalektik peşindesin? Bilmek ve öğrenmek istiyorum.

- Gene neden diye soracağım. Bilgi bir araç değil midir? Kötülüklerden arınmadıkça, duyularını kontrol altına almadıkça, zihnini huzura kavuşturmadıkça, içine dönüp derinliklerine dalmadıkça ve o bilgiyi kendine nüfuz ettirmedikçe, sadece öğrenmekle neyi kazanabilirsin? Nereye varabilirsin?

- Anlamak istiyorum… Aydınlanmak gibi bir şey bu, beni mutlu eden.

- Bilgi ve Hikmet arasındaki farkı ayırt edemediğinin şuurunda mısın peki? Bilgi; nesnelere, olaylara, ilişkilere dair bir şeydir. Hikmet ise özdür, madalyonun arkasıdır, batınî olandır. Bilgi usüldür, Hikmet ise esastır.

- Hikmetin ne olduğunu biliyorum.

- Biliyorsun, ama anlamaya, kavramaya gayret etmiyorsun. Biri sana hikmet nedir diye sorsa cevap verebilirsin kitabî cümlelerle, bir torba dolusu laf gevelersin, ama asla hikmetli biri olamazsın, çünkü bundan hem kaçıyorsun, hem de sana çok itici geliyor: Kurtulmak istemeyen bir mahkûmdan ne farkın var? Yüzmek istemeyen birisin, ama bir yandan da nasıl yüzüleceğine dair her detayı öğreniyorsun, bilmek istiyorsun. Yüzmediğin müddetçe, sen böyle su yutup durdukça, gücün tükenip dermanın azaldıkça, suyun özgül ağırlığını, kaldırma kuvvetini ve yüzme stillerini bilmek sana nasıl yardımcı olabilir?

- Acıtmaya başladın canımı.

- Sebebi ne peki? Ben söyleyeyim: haksız olmadığımı düşünüyorsun… Yüzleşme böyle bir şey Oğuz. Sürekli kendinden kaçarak nereye varabilirsin ki… Kendine varamayacağın kesin. Hayatına bir bak, ne haldesin…

- Kendimden kaçtığımı söylüyorsun. Bense acı çekmekten kaçıyorum. İçime baktıkça gördüğüm cerahat midemi bulandırıyor. Düşünmemeye çalışıyorum ve uzak duruyorum kendimden.

- Cerahat dediğin bir yaradan çıkan irinden başka bir şey değil. İçinde yaralar olabilir, taştan yapılmadın sen; ama o yaralarını temizlemek, iyileştirmek yerine, görmezden gelip aldığın alkolle, yediğin nutellayla, yatağa attığın kadınlarla kendine uyuşup unutma yolunu seçiyorsun. Sonrası? Türlü anlık hazlar geçip gider, zevkler biter, ve sen gene kanadığını görürsün. Bu mu senin tedavin?

- Ölmeyi bekliyorum demiştim ya az evvel. Kronik bir hasta olduğumdan o, iyileşememem.

- Ben de cesur olmalısın demiştim az evvel. Cesur ol, o yaraları temizle!

- Sen böyle söyleyince şimdi daha bir farklı düşünmeye başladım: Aslında içimde yara filan yok. Bir sorunum da yok. İçtenlikle söyleyeyim, sadece yüzmek istemiyorum ben, hiçbir şey yapmak istemiyorum. Koca bir hiç…

- Ne zamandan beri böyle bu?

- Kendimi bildim bileli… Yani bir yara öbeği beni bu hale getirmiş değil.

- Kendini kocaman bir yara olarak mı görüyorsun yoksa? Bizatihi yara… Öyle misin?

- Belki de…

- Ya başkaları? Nasıl görüyorsun öteki insanları?

- Değişik çap ve tipte muhtelif yaralar olarak.

- Ulan herkes mi yara?! Normal bir adam yok mu şu dünyada senin nazarında?

- Ne bileyim, vardır herhalde.

- Nerelerde dolanıyorsun… Neler yaşıyorsun… Nasıl bir gözlük takmışsın gözüne… Ruhundaki yaraların gözüne ve zihnine sirayet ettiğini anlayamıyor musun? Gözün kanlanmış, düşüncelerin pis kanla sarılmış, o yaralardan çıkan…

- Çok üzerime geliyorsun…

- Başkalarından sana ne hem? Onlardan sorumlu değilsin… Onlar yüzerler, can simidi ile suda çimerler, dalarlar, çıkarlar. Onlar için yaşamıyorsun ki.

- Hepsinin boğulduğunu görüyorum.

- Hayır, hepsinin boğulduğunu, boğulacağını varsayıyorsun. Seninkisi bir kabul. Üstelik kendini, şu şişinip durduğun bilgini, görgünü, muhakemeni inkâr etmek pahasına, bu varsayımına mutlak gerçekmişçesine sımsıkı sarılıp onlar gibi boğulmak gerektiğini düşünüyorsun. Boğulmayan insanları boğuluyor sanıp kendini de suya bırakmak seninkisi, hem onlara hakaret, hem de kendine ihanet. Kendine ihanet; çünkü canını yakan o yaraların iyileşmemesi. Buna izin vermiyorsun.

- Haksızlık etme bana…

- Ettiğimi düşünmüyorum: İyileşmeyi istemediğin o kadar aşikâr çünkü. İyileşmeye giden yolda üç tane basamak var, herkes için geçerli olan: Öncesi bilgi ve eğitimdir, ruhunu, kalbini, zihnini eğitmek, bilgiyle donatmak. Sonrasında nefsine hükmetme, duyulardan ve duygulardan kendini kurtarma, zevkin köleliğinden azâd olma. En sonunda aydınlanmaya ulaşır insan. Sükunettir o, huzurdur, kurtuluştur. Kalbine dönüştür. Orası Tanrının şehridir. Cehaletten aydınlanmaktır.

- Devam et…

- Sen daha ikinci basamağı geçemedin Oğuz. Bunun için çaba da göstermiyorsun. Çelişkilerinden biri de bu; gırtlağına kadar dünyaya batmış, zevke kendini zincirleyip kendini o zincire kilitlediğin anahtarı da yutmuş iken, bir yanda da ölüm arzusundan, yaşama karşı duyduğun nefretten, insanları umursamamaktan söz edip duruyorsun. Bedenine gömülüp haz peşinde azgınca koşarken hayattan nasıl nefret edebilirsin? Cesur ol dedim en başta. Dürüstlük çabası bile öncesinde cesaret gerektirir.

- Nasıl yapacağımı bilmiyorum. Dürüstlüğüm bile Janus kisvesine bürünmüş halde.

- Yardım al.

- Yardım edemez kimse. Kabul etmem bir kere, dedim ya, hepsi birer yara onların.

- Yara olduklarına inandığın için böyle söylüyorsun. Ya yara olmasalardı?

- Gene dokundurtmazdım kendime. Benden üstün değiller ki beni takdis edebilsinler.

- Ah Oğuz, sktiğim narsizmini bir kenara bırak! Bunca çelişkiler içinde hala nasıl kendini üstün biri görebiliyorsun? Ya kendin yapacaksın ya da sana uzanan eli kabul edeceksin.

- Ne bir Beatrice var iyileşmemi isteyecek, ne de Virgilius, elimden tutup beni eğitecek. İnanılır/güvenilir olmayan sûretlere tabi olacak biri de değilim.

- Peki ama kendine karşı bile riyakarlığa saplanmışken, nasıl eleştirebiliyorsun başkalarını? Senden kötü mü onlar?

- Sanmıyorum.

- Ama senden aşağı olduklarını farzediyorsun?

- Kafam çok karıştı ya. Benden kötü olmasalar da benden aşağıdırlar, evet, böyle düşünüyorum.

- Neden? Bu bir paradoks değil mi?

- Öyle görünüyor.

- Sürekli yargılayıp, kendini yargılanamaz, eleştirilemez görmeni, bu hakkı kendinde bulmanı nasıl açıklayacaksın?

-

- Ben söyleyeyim o zaman, ahlaksızlıkla. Sen kim oluyorsun da eline geçen her fırsatta insanları aşağılıyorsun?

- Üstün olduğumu düşünüyorum. Çok şey biliyorum ve bilgimi rafine edip işlediğim zekâm kanatlı bir aslan gibi uçuruyor beni.

- Ama sana faydası yok… Hem de hiç yok. Çünkü mutsuzsun. O aslan dahi ölmek istiyor değil mi? Peki kendi kendine bu kadar şişirip durduğun o balondaki aslan ne işe yarıyor?

- Kendimi iyi hissettiriyor…

- Ama gerçek olmadığını biliyorsun. Faydasız ilimden Allaha sığınırım diyen kişi gibi, seni kandırıp placebo etkisi yaratan saçma sapan bir düşüncenin peşinden nasıl gidebilirsin? Üstün insan olma iddiasını bırak, vasat bir insanın dahi kapılamayacağı türden aptalca bir hayal seninkisi. Çocuklara mahsus bir terbiyesizlik barınıyor içinde. Baksana Oğuz, senin şu kanatlı aslan şeklindeki balona tutunup yükseklerde zeplin-vari geziniyorsun aslında, ama o balon patladığı vakitlerde de yere çakıldığın çok oluyor. Ağlayıp sızlıyor, bunalımlara giriyorsun. Aslında tek yapmaya çalıştığın yeni bir balon şişirmek. Sonrası? Bu böyle sürüp gidecek mi? Daha ne kadar devam edeceksin yürümeyi öğrenemeden uçma iddiana? Aynaya dön, ellerinle kapattığın yüzüne bak. Sana süt gerekiyor, katı yiyecek değil!

- Çok tuhaf şeyler söylüyorsun bana. İçim sıkıldı senden, yeter…

- Bildiğin ama duymazdan geldiğin şeyleri işitmek bu kadar mı yordu seni? Kaçamazsın ki kendinden… Benimki gibi görünen bir kuyruğun yok, ama görünmeyen kuyruğuna bir teneke bağlanmış gibi, sen ne yapsan, ne haltlar karıştırsan, içindeki yankısı gürültü, patırtı, üzüntü, sıkıntı, bunaltı şeklini alıyor, izdüşümü hep mutsuzluk, hep ümitsizlik… Yaşamadığını neden kabul etmiyorsun?

- Çizdiğin tablo çok korkunç. Bana ait değilmiş gibi geliyor işittiğimde…

- Korkunçluk tabloyu çizen fırçadan veya o fırçayı kullanan ressamdan kaynaklanmıyor. Resme konu olan model korkunç Oğuz. Aynaya bak. Gördüğün nedir?

- Ben.

- Güya üstün ama kötülüğünün bilincinde, zevk ve haz arayan ama ölümü bekleyen. Neşeli ama umarsız, düşünceli ama hoyrat. Bilgili ama cahilce yaşayan. Dürüst olduğunu söyleyen ama kendine bile riyakarlık eden. Her şeyin iki yüzlü, her şeyin yalan.

- Kedi kılığına girip ağzıma sıçmak için mi çıktın karşıma? Ne yapmaya çalışıyorsun… Nesin sen?

- Bir Beatrice’in, Virgilius’un olmayabilir, kaldı ki onların yerine ikame edebileceğin kimseler gelip geçti hayatından ama sen yüzlerine tükürüp terbiyesizce siktir de çekmiştin, unutma… Lakin içinde bulunduğun hal Dante’ninkinden farklı değil, O’nun gibi Pars, Aslan ve Kurt* kuşatmış seni ve yüzmeyi bırakmak suretiyle gönüllü yem oluyorsun onlara… Peki, içinde çırpındığın suyun ne olduğunu biliyor musun?

- Styx diyeceksin korkarım…

- Tam üstüne bastın.

- Yeter artık… Bırak gideyim.

- Gidip ne yapacaksın? Nereye kaçacaksın? Kime sığınacaksın? Yalan pohpohlanmalara, dar alandaki kısa paslaşmalara kendini bırakıp egonu gene şişirecek misin? İki üç kişiyi eleştirerek rahatlayacak mısın? Egonun makyajını mı tazelemen gerekiyor? Çıplak halini beğenmiyor musun yoksa? Sen busun Oğuz… Dibe batmış, balonu patlamış, havası sönmüş, yüzü ve gönlü yara içinde. Sana iyileş diyorum… Çaba göster diyorum. Bedeninden çık ve kendine uzaktan bir bak diyorum. Dışına adım atmanı istiyorum. İçine çökmüşçe yaşamanın bir alev gölünde balık avlamaya çalışmaktan farksız olduğunu anlatıyorum. Göz boyamaktan uzak dur diye fısıldıyorum. Ne olduğunu söyleyerek ne olman gerektiğini kavramanı bekliyorum. Ahlaklı ol diyorum. Yalancı ve habis bir tanrı gibi insanlarla oynama hakkın olmadığını, aslında aldattığının sadece kendin olduğunu gösteriyorum… Ben sana bildiklerini ama bilmek istemediklerini fısıldıyorum…

- Teşhisin dehşet verici… İlacın çok acı.

- Çünkü hastasın… Çok hasta. Çok şey biliyorsun, ama sadece o kadar. Olayların doğasının dikkatle inceleyen herkes bilgiye ulaşır. Sen burada tıkanmışsın. Hâlbuki bilgiler özümsendiğinde, irade mükemmelleşir. İrade mükemmelleştiğinde ruhun ve kalbin hareketleri düzene girer. Kalbin hareketleri mükemmelleştiğinde insanın kusurlarından arınması, aydınlanması mümkün olur. Sen iradene hükmedemiyorsun. Bedensel arzuların ve sürekli peşinden gittiğin egonun tazyiki, rüzgârın yaprağı bir o tarafa, bir diğer tarafa savurması gibi oynuyor seninle. İradenin iplerini tut! Bir arabadasın ve arabanın bağlı olduğu atlar vahşi ve huysuz! Gemleri bıraktığında başına neler geldiğini kavra artık. Az ilerideki çamur birikintisinden üzerine sıçrayan sulara böylesine öfkelenir ve o birkaç damla pislik seni hiddetten kudurturken, Styx’te boğulmaya razı bir görüntü sergilemen doğrusu çok ahmakça!

- Ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilmiyorum…

- Ben sana ne yapman gerektiğini söyledim. Yolu da gösterdim. Bundan fazlasını yapamam. İnsan olan sensin… İyiyi ve kötüyü bilen, Tanrı gibi olan sensin. Bu konuşmayı seninle yapmak için olağanüstü yetkilerle donatılmış da olsam, nihayetinde bir kediyim ben. Fazlası elimden gelmez. Anlattım. Dinledin. Benim görevim bitti.

- Kedi mi? Şimdi de kedi mi oldun?

- Miyavvv…

- Dalga geçme benimle, nesin sen? Kimsin?

- Miyavvvvvvv…

- Konuşsana ya, böyle yapma lütfen.

- Meaaaoovvvv… Mırrrrrr…









* Pars sefahati, aslan kibiri, kurt (dişidir) hasisliği ve tamahı simgeler.