15 Ekim 2008 Çarşamba

Öykü Üzerine.... İkinci Bölüm.

Hiçbir konuda derinlemesine bilgi sahibi olmamasına rağmen, her konuda ve alanda ahkâm kesme huyuna uyacak şekilde [söz gelimi seneler evvel Gökhan Oral’ın verdiği final ödevine ‘IV. –Korkunç- İvan’ın Psikolojik Otopsisi’ne dair tuhaf bir deneme yazıp, yıldızlı 100 almışlığı vakidir] nutellalı çavdar ekmeğini ikram ettiği tanrı misafirine göz bebeği tayını kaptıran çocuğun psiko-patolojisini anlatmaya başlayabilir bu adam.



Tay gitti… Arkasından bakakaldı delikanlı. Tutkuyla istediği, arzuladığı, hayalini yaşadığı ve bu uğurda bilmediği bir yerde tümüyle yabancısı olduğu işleri yaparak (burada uygun kelime wilderness, yaban-yabancı olabilir) kazanımlarını harcamayıp koruduğu ve en sonunda sahip olmaya hak kazandığı hediyeydi o tay, kısaca, imgelediği hayatın et ve kemik bulmuş simgesi… O tay ile aradığı anlamı bulmuştu hayatı, kendisini o tayla özdeşleştirmişti.

Ama tay ellerinden uçup gitti.



İlk başta isyan duygusu çocuğu sarıp sarmalar. İsyanın öncülü ve yapı birimi ise öfkedir. Kısık ateşe konulan öfke hücreleri birleşip üzerine yarım çorba kaşığı acı kabullenemezlik serpildiğinde, o tencerede isyan yemeği pişer. Bir sinek bulutu gibi kaplar çevresini insanın, öyle bir buluttur ki, ötesini göremediği ve başını nereye çevirse karşısına vızıldayan yüzlerce sinek çıktığı için o kişinin evreni algılaması da sinek bulutu etkisi gibi, pislik ve sinir bozucu bir his, sürekli huzursuz edici bir ses yumağının kulağını tırmalaması şeklinde olur. İsyanın hayata yansıması da çok boyutludur. Güzel göremez, güzel duymaz, güzel düşünemez. Gökyüzündeki beyaz bulutlar sineklerin ötesinde akar, dereden kulağına gelen su sesine sineklerce parazit sokulur, nutellayı yemek asla keyif vermez çünkü o bulutu oluşturan sinekler kavanoza da hücum ederler, çiçeği koklamak istese sinekler de onunla beraber eğilirler… Beş duyu, özetle, beş “güvenli kip”te çalışan bilgisayar fonksiyonu gibi, iyice azaltmıştır işlevini, öldürmez ama adam gibi de yaşatamaz insanı. Sinek bulutu her yerdedir. Çocuk nereye, onlar oraya. Bu bağlamda öfke ve kabullenmezlikten doğan isyan, çekilmez bir şeydir. “Kriz Yöneticiliği” kursu alıp sertifikasını odasına asan kişilerde bile görülmesi muhtemel bir olgudan bahsediyorum, çünkü insanız, et ve kemikten olduğu kadar gözyaşı ve bilumum türden hormondan da mamulüz biz.

Delikanlıya dönelim…







İnsan hayatı boyunca ne aradığını bilmez bir şekilde dolaşır, hatta bir şeyi/kimseyi aradığını bile bil(e)mezken, onu bulduğunda hayatı birden anlam kazanır. Siyah beyaz resim renklenir, 3D film haline gelir. O andan itibaren varlığı bir amaca yönelir, “ben bunun/onun için varım” der, aslında kısaca bilinç hali olarak nitelenebilir o kişinin durumu, artık serseri bir mayın olmaktan çıkarak, hedefi belirli bir torpidoya dönüşür. Dönüşür, tam manasıyla bir dönüşümdür burada sözü edilen; ne olduğu, ne yapacağı, nasıl yapması gerektiği, kimi/neyi istediği netleşir kafasında, işte hikâyedeki delikanlı, tayı gördüğünde bu bilinci duyumsamıştır tüm nöronlarında. Torpido ateşlenmiştir. Delikanlı ise tutkularıyla donatılmış ve aşkıyla süslenmiş torpidosunun sırtında kendisine amaç olarak belirlediği tayı sahip olduktan kısa bir süre sonra, göz göre göre kaybetmiştir. Hayatın anlamı birkaç saat parıldamıştır karşısında, ardından onu karanlığa boğmuştur. İsyan, buradan doğar. Sinek bulutunun arasında, aslında hiçbir yerin ortasında zihninde sürekli düşünceler dolaşır durur: neden geldi başıma bu… nasıl olur… neden ben… Ne için yaptı…



Sorular tutarsızdır, absurd olayın sorgulanması da absurd şekillerde olur.

Delikanlı, tayını kaptırdığı yabancı adama karşı duyduğu öfkenin zamanla büyüyeceğine, içinde ötekilere karşı ciddi bir güvensizlik doğup büyüdüğüne sahip olacaktır. Artık herkesten bir kötülük bekleyecektir, yetiştirme yurdunda karaktersiz bakıcıların elinde büyüyen bir çocuğun sürekli şiddete maruz kalmayı beklemesi gibi, insanlardan daima olumsuz ve zararlı tutum ve davranışlar umarak kendisinden uzak tutacaktır onları. Sosyal ilişkilerinde hep tetikte, gergin ve korunmacı davranacaktır. Merhameti zaaf, şefkati hata olarak görmeyi de ihmal etmeyecektir hayatının geri kalanında.



Öykünün kahramanı olan delikanlı, bir daha tay istemeyecektir, hatta görmekten bile kaçınacaktır. Kendi ‘tay’ı hayalinde yücelecek, gerçekte olduğundan hoş, çekici, kusursuz bir hale gelecektir; ulaşılmaz bir yere koyacaktır onu, kendisinin de erişemediği, ama “ideal” gördüğü… Bu noktada sakat bir şeyler başlıyor işte, erişilemeyeni ideale dönüştürmek aslında hastalıklı bir düşüncedir, erişilmez, ulaşılmaz olanı hedefleyen, idealleştirip bir modelmiş gibi önüne koyan kişi, Latinlerin Omega Melancolia, Farisilerin Mâlihulya dedikleri türden bir karasevdaya tutulmuş gibidir; basit ve sıradan mutluluğu, yaşanabilir ve tadı çıkarılabilir huzuru ve keyfi değil, Kaf Dağının ardındaki nutella okyanusuna erişmek isteyen adam misali hayal aleminde yaşar, hayallerle avunur, ama o hayal ona hep acı vermektedir, çünkü zihin fısıldamaktan vaz geçmez öyle bir şey olmadığını… İlahi bir kıvama sokar aşkını, uyuşan kulakları işitmez aklını, ve o adam, veya hikayedeki delikanlı, karşısına Monica Bellucci kıvamında bir tay veya Coca Cola CEO’luğuna denk bir at çıksa da, hayır, idealize ettiği, hayalinde kristalleştirdiği aşkını istemektedir. Aşkın bir hastalık olduğunu söyleyenler, bu açıdan yanılmıyorlar, adamı yamultur, hayatını kaydırır işte böyle. Daha fazla uzatmayayım bu paragrafı.



Ama devam edelim biz çocuğa: Öfke ve hiddetten egosu da payını alır; hem de ne pay: Göz bebeği gibi baktığı, etrafında pervane olduğu tayı kollayamamıştır, sahip çıkamadığından yitirmiştir… Yoksa yetersiz midir? Beceriksiz? Salak? Değer bilmez? Kızar kendine… En korkutucu düşüncelerden birisi, “hak etmedim mi acaba?” olur, o tayı hak edip etmediğini sorgular. Başarısızlık hissi yenilgiden başka bir şey değildir, yenilmişlik duygusu ise büyüdükçe büyür içinde; bir sınavı geçememiş olmanın verdiği kendine yönelik hayal kırıklığı… Bu “sınav” üzerine yoğunlaştığında ise, gene yabancı adama duyduğu merhametin kendi sonunu hazırladığını, kalbinin yumuşaklığının tayını yitirmesine sebep olduğunu düşünür- kısırdöngü burada başlar. Kendisine öfkelenir, temiz yürekli, dolayısıyla aptal olduğu için, yabancı adama öfkelenir, ona iyi davranmasına karşın aşkını elinden aldığı için… Çember başa döner: Artık kimseye iyi davranamayacaktır çünkü ağzına sıçılmaktadır, hiçbir tay, kendi tayı gibi olmayacaktır çünkü imgeleminde o taya ilahi/ideal bi nitelik kazandırmıştır, kendisine güvenemeyecektir çünkü imtihandan geçememiş, hayatının anlamını yüklediği güzelliğe sahip çıkamamıştır.

Öykünün sonunda “Yabancı! Ey yabancı! Şu anda tayımı benden çaldığın için ağladığımı sanma! Ağlıyorum çünkü sen benim içimdeki sevgiyi çaldın! İnsanlara olan güvenimi ve merhametimi çaldın! Sen benden insanlığımı çaldın!” şeklinde haykıran delikanlı, aslında hem aşkını yitirdiği için, hem artık aşık olamayacağı ve olmak da istemeyeceği için, hem insanlardan nefret edeceği için, hem asla kendisine güvenemeyeceği için ağlamaktadır.



O çocuğun hayatı kaydı ben söyleyeyim.

22 yorum:

  1. Çocuk hiç olmazsa bir kez aşık olduğu için çok şanslı. Artık eskimiş ve modası geçmiş bir duygu aşk niceleri için. Bu durumda hayatta elde var bir. Hem neyin sihirli formülü var ki? Kim bilebilir aşk hangi maskeyle ve nerede , ne zaman yeniden çıkacak yolumuza?
    Ben lisedeyken, üniversiteli bir abimiz "insanoğlunun en büyük hayal kırıklığı ve başarısızlığı daimi mutluluğun formülünü bulamamış olmaktır" demiş idi. Haklıymış...

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Fortunata,
    O abi çok fazla schopenhauer okumuş... genelde üniversite yıllarında başlanır o adam okunmaya. Adam haklı olduğundan insanın da içini karartır...
    ama işte, haklıdır lanet olası.

    YanıtlaSil
  3. Bula bula en çılgın, kadınlar konusunda en sorunlu adamı mı bulmuş okumak için? Cehaletimi hoş gör, o çok değerli muhterem teoride harikaymış ama pratikte fena çuvallamış....

    YanıtlaSil
  4. kadınlarla sorun yaşamak adamın kafasını çalıştırmış...

    kadınlar hepimizi filozof yapıyor zaten...

    YanıtlaSil
  5. şimdi o çocuk muhtemelen uzun zamanlar sonra es kaza başka bir taya abayı yakarsa da kendi kendine sadakatsizliğinden girip insanların güvenilmezliğinden (eh kendine bile güvenemiyor insanoğlu!) çıkarak kendine işkence etmekte beis görmeyecek kadar hayatı kitaplardan okuyup çözmüş bir çocuktur. e kaysın o zaman böyle hayat!
    "neye yarar ızdırap bir ömür boyu sürecek olduktan sonra"

    YanıtlaSil
  6. Fortunata,
    bel altından vurdum kusura bakma :-)

    Azot Narkozu,
    O çocuk dağda ağaç kesip annesiye yaşadığı köy evine götüren saf bir kerata... Okuma yazması bile yoktur, Schopenhauer okuyan Fortunata'nın so-called abisi ya :-)

    YanıtlaSil
  7. Geçtiğimiz Mart ayı benim ilişkiler ve hayat üzerinde fazla düşündüğüm bir zaman dilimine rastlar. Zamanın olunca özellikle 10 ve 17 Mart yazılarına bakmanı isterim:)Öykünün devamı var mı? Yoksa bitti mi?

    YanıtlaSil
  8. Ayrıca, azot narkozu, sen girene kadar ankette hiç oylanmış şık yoktu, sen işaretledin di mi "sıçayım senin anketine" yi!

    anlarım ben!

    YanıtlaSil
  9. Fortunata,
    bakacağıma emin olabilirsin.. teşekkür ederim.

    yeter bu kadar öykü... çocuğun canı cehenneme... :-)

    YanıtlaSil
  10. anketi ben işaretledim abi :)

    anlayamadın.

    o şıkkada gönlüm çok el vermedi ama diğerlerin yanında en iyi o duruyordu

    YanıtlaSil
  11. Gregor,
    allah seni inandırsın (tam ev kadını söylemi) senin "ben de sıçayım" ı işaretleyeceğine emindim ve o şıkkı koyarken aklıma sen geldin ya...
    iş yerinden de onu seçersin artık.

    azot narkozu ile sürekli "bok" muhabbeti yaptığımızdan, umuyordum... tüh, kızın günahını aldım...

    YanıtlaSil
  12. pardon, ben mi kaçırdım ya da atladım bir yerlerde. bu çocuk tayı çok istemiş ve elde etmemiş miydi? neden bunun üzerinde hiç durulmuyor? çocuk haliyle, aşkına kavuştu. inanıp, güvendiğinden de, saflığından da kaybetti. olsun, varsın.

    bir kere başarmış ya, sırtı yere gelmez artık. niye eski tayı putlaştırsın ki? ne malum belki ölümü o tay yüzünden olacaktı. tay asi çıkıp, onu sırtından atacaktı.

    çalışır, çabalar, gider yine alır bu çocuk. gör bak. diğer yazdıkların bana biraz bahane gibi geldi. tembellerin el rehberi... ama ama, geçmiş, o var ya, ah vah...yok insanlığa güven kalmamışmış ta...çocuk kendine güvensin yeter.

    YanıtlaSil
  13. Arzu,
    Hatırlatmak isterim ki Birinci bölüm'de anlatılan hikayenin vurucu noktası, keratanın,
    “Yabancı! Ey yabancı! Şu anda tayımı benden çaldığın için ağladığımı sanma! Ağlıyorum çünkü sen benim içimdeki sevgiyi çaldın! İnsanlara olan güvenimi ve merhametimi çaldın! Sen benden insanlığımı çaldın!”
    şeklindeki sözleriydi. Çocuk zaten hafiften kırık bir tip: aynı öyküde, tayı görür görmez çarpıldığını, eşeğin sırtına yüklenmiş odunları oracıkta bırakıp, annesine gidip elini öpmeden doğruca gereken parayı bulmak için şehre gittiği de anlatılıyor. Zaten manyak olduğu ipucu veriliyor bize. Ne ruhsal olgunluk söz konusu, ne karma, ne aşkın bir değer veya hindu/sufi anlayışı... Sende veya pek çok kişide var olan birikime herkes sahipmiş gibi davranamazsın ki... Beklenti içinde olmamalısın. Bu çocuk zaten sorunlu.

    magnum opus,
    ne yapıp edin 50 oy bulun kardeşim :-)

    YanıtlaSil
  14. anket allak bullak etti beni bak şimdi.Hangisini işaretlesem bilemiyorum.l)hepsi diye bir şık olsaymış onu işaretlermiymişim acaba onu da bilmiyorum.
    Bu saf çocuktan beter haldeyim korkarım :P

    YanıtlaSil
  15. annePeri,
    inan bana tek şaşkın sen değilsin:)

    YanıtlaSil
  16. çok zorlanırsa bir psikologa gider, tedavi görür. bir dönem nutellaya dadanır, seksi keşfeder vs... çocuk bulur bi yolunu. ya da bir dönem depresif takılır. olsun onun seçimi.

    k şıkkını seçen yok mu?

    YanıtlaSil
  17. schopenhauer'in ruh hastasi yapan annesidir. (ya da kadinlardan nefret etmesine sebep olan diyeyim. -bence-) diger kadinlari rahat birak-in-. (zaten ruh hastasi olmus biri ile ugrasmak icin fazla özel biri lazim. kimse de sevememis demek.) daha bebekken tayi bir kadin tarafindan calinmis birinin de kadinlara sevgi duymasi mümkün degil. herkes bildiklerini 'sevgili' gecmisine borclu.
    "O çocuğun hayatı kaydı" evet.

    YanıtlaSil
  18. yani sahiden bi insan dile düşmesin virgilius. :)yeni okudum, bok yoluna gidiyormuşum :p ..ankette az daha amerikaya abi diyecek ilk insan olacaktım, iyi ki olmamışım. :))

    şimdi yine çok amiyane olacak ama virgilius. bu dünyada seversen zikerler, zikersen severler prensibi (sen de demiştin bi önceki yazında) geçerli...bi düzeye kadar bu kural değişmiyor. sonrasında da sanırım olgun ama sıkıcı insanlar oluyoruz. artık sevmekten mi zikilmekten yorulmaktan mı orayı bilmiyorum. ama nasılsa artık o noktadan sonra istikbal göklerde oluyor değil mi:))

    YanıtlaSil
  19. Arzu,
    k) şıkkını seçeceklere kollarımı açtım bekliyorum :))))))))

    .o.zlem,
    bizim hayatımız kaymasın... Scopi is dead, we're alive.

    Azot Narkozu,
    İyi de haksız mıyım, çiçek böcek bulut ırmak çağlayan nilüfer kıvamında bir hanım gibi blogunda coçup çağlarken, bu sayfaya gelince ağzın bozuluyor senin :-)))) Yazılarım zerafetine ve inceliğine olumsuz etki mi yapıyor bilmiyorum, ama dediğin gibi, adın çıktı :-) Gregor'dan bile bozukmuş senin ağzın:) [o hepimizin hocasıdır. biz herşeyi ondan öğrendik.]
    yoruldun mu?

    YanıtlaSil
  20. sevgili virgilius,
    kelebekler özgürdür, nilüfer. azotnarkozu bataklık :)
    çamura bulanmadan güzeli keşfetmek, üstüne bi de değerini bilmek, şanslı doğanların yeteneği...
    bilmem anlatabildim mi :)

    no. yorulmadım. i love only for the sake of love nowadays. okumadıysan, the white room'dan:
    "I am naked now, in the sun of my own land. My own land. Not you, love, who none but love can own; but love itself, and you its emblem."

    sevgiler, kelebekler özgürdürden :p

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!