
Bildik bir hikayedir:
Delikanlı, ormandan topladığı odunları eşeğinin sırtına yükleyip akşama doğru köyüne dönerken, yolun kenarında güzel bir kısrak ve yanında muhteşem bir tay görür. Taydan gözlerini alamamaktadır; hayatı boyunca öyle güzel bir şeyle karşılaşmamış, büyülenmiş gibidir. Nutku tutulur, donar kalır onun karşısında… Bu sırada atların sahibi gelir; çocuk zorlukla konuşur:
- Ey bu atların sahibi, hayatımda hiçbir şeyi şu an karşımda duran tay kadar sevmedim ve istemedim. Onu bana verir misin?
- Genç adam, ücretini ödeyebilirsen, elbette, sana veririm onu.
Ancak çocuğun parası yoktur o tayı almak için. Ezilerek sorar adama, tay için istediği parayı getirene kadar kimseye satmadan kendisini bekleyebilir mi diye. Adam çocuğun samimiyetini görüp olumlu yanıt verir. Yolundan geri döner, annesine haber gönderir delikanlı, odunları bırakır oracıkta ve doğruca şehre gider. İnşaatlarda, tuvaletlerde, en zor ve zahmetli işlerde çalışarak para biriktirmeye başlar, hayalini süsleyen o taya sahip olabilmek için… Tutku ve aşktır hissettiği, geceler ve gündüzler boyu o tayı düşünür durur, çalışır ve kazandığı parayı saklar.
Bir sene sonra artık para hazırdır. Evinden, annesinden, köyünden ayrı kalmıştır düşlediği taya malik olmak için. Dönüş yoluna koyulur, görür ki kısrak, yanındaki tay ve sahipleri olan adam aynı yerde beklemektedir. Adam sözünü tutmuştur. Heyecanla öder parayı çocuk ve yularını tutar tayın, ne zamandır ayrı kaldığı evine doğru yönelir… Kıpır kıpırdır içi, yelesini okşamaktadır, yüzünü öpmektedir tayının yürürken. Annesi tayı gördüğünde oğluyla gurur duyacaktır, köylüler ona imrenecek, parmakla gösterecektir bu kusursuz tayın sahibi olduğu için.
Köye ulaşmaya birkaç saat kalmışken, karnı acıkır delikanlının, bir dere kenarında mola verir. Azığından nutella ve çavdar ekmeği çıkartır, tam yemeğe başlayacakken omzuna bir el dokunur, endişe ile arkasına dönüp baktığında zorlukla ayakta duran yüzü bembeyaz bir adamın titrek sesini işitir:
- Delikanlı, iki gündür hiçbir şey yemedim, lütfen yemeğini benimle paylaşır mısın?
Evi yakındır çocuğun, “birkaç saat daha aç kalsam bir şey olmaz” diye geçirir aklından, bu tanrı misafirine nutella ve çavdar ekmeğini uzatır, adam da açlığın getirmiş olduğu iştahla çabucak kaşıklar nutella kavanozunu ve çavdar ekmeğini midesine indirir...
Biraz konuşurlar, dertleşirler, bu arada kanına şeker takviyesi yapılan ve kendisine gelen, gözü açılan yabancı adam, çocuğun yanındaki tayı hayran hayran süzer. Derken adamın aklına şeytan düşer, delikanlının bir anlık boşluğundan faydalanarak taya doğru koşar ve üzerine atladığı gibi dört nala koşturmaya başlar hayvanı, çocuk bir an bakakalır arkalarından, donakalır… Birden çılgınca yaşlar süzülür yanaklarından, sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. Tayı, aşkı, hayatına amaç olarak belirlediği ve ulaşmak için kendini bağladığı en yüce varlık gözlerinin önünde kaybolurken var gücüyle haykırır, sesi yankılanmaktadır dağlardan, yarlardan:
“Yabancı! Ey yabancı! Şu anda tayımı benden çaldığın için ağladığımı sanma! Ağlıyorum çünkü sen benim içimdeki sevgiyi çaldın! İnsanlara olan güvenimi ve merhametimi çaldın! Sen benden insanlığımı çaldın!”
Bu öyküdeki sembolizmi çok çeşitli yorumlamamız mümkün, geçen hafta (sağ kolu olduğumu söyleyen, ama ısrarla sol kolu gibi davranan) yeni müdürüm, dertleşmek için beni odasına çağırdığında “neden kendisine sert ve acımasız dendiğini” izah etmek için anlatmıştı bana, biraz kendime uyarlayıp buraya yerleştirdim ben de. Müdür, kısaca “deveye diken, insan s*ken” sonucuna varıyordu bu hikayeden, bu yüzden katı ve hoşgörüden uzak davranıyordu kendince personeline. Öyküyü dinlediğimde aklıma gelenleri paylaşmadım tabii, müdürlerle konuşurken “haklısınız efendim” söylemini korumanın hem odadan olabildiğince çabuk kaçmama yardım ettiğini, hem de polemiğe girmenin gereksizliği bağlamında elzem olduğunu öğrendim bunca sene içinde. Yoksa, Steinbeck’in ‘İnci’si ile Hewingway’in ‘İhtiyar Adam ve Deniz’inin birbirinin içine girdiği acayip bir hikaye olduğunu sezmiştim bu dinlediğimin. Göze sokulan sembollerin yanında, daha pek çok çağrışım da söz konusu öyküde. Zaten Mircea Eliade de demiyor muydu, “En silik varoluşta bile simge kaynamakta, en ‘gerçekçi’ insan bile imgelerle yaşamaktadır” diye…
Delikanlı, bir insan… Bunda hemfikir olabiliriz ve tüm yorumlarda ortak tanımlama bu olacaktır sanırım… Bizi anlatıyor o, doğan, yaşayan, düşünen ve hisseden.
Tay… Aşk? Yoksa maşuk mu? Yoksa para mı, ya da kariyer mi? İnanç da olabilir… Ya nasıl bir inanç? Belki bir ideoloji, veya hayat yolu… aşkın (transandantalist) bir kavram da olabilir pekala… Veya, cennet olamaz mı…
Atların sahibi, Tanrı mı acaba… İlk anda aklıma Tanrı geldi benim… Belki guru/mürşit gibi biri…Aile? belki de...
Ya o yabancı adam? Bu da kritik bir değerlendirme: direkt şeytan diyip işin içinden çıkabilirsiniz, kimisi şirketteki pozisyonunu binbir türlü alavere dalavere ile bozan iş arkadaşı olarak görebilir, bir başkası “lan bu Mustafa Denizli!” diyerek gülümseyebilir. Canı yanmış biri ağzına sıçan bir hatunu/adamı “sen içimdeki aşkı katlettin adi köpek” diye anabilir bu öyküyü okuduğunda, derin devletle veya komplo teorileriyle kafası bulanmış öteki çıkar, “gençlerimizin hayatlarını mahveden insanları işaret ediyor hikayedeki o yabancı adam, sağ-sol kavgası sürerken 12 Eylül öncesi günde otuz beş kişi ölüyordu, darbe sabahı nasıl kesildi sorarım size?” diye çığırır…
Menkıbe havasında yazılmış basit bir didaktik çerçevesi olan bu öykünün aslı nerede yazılı bilmiyorum. Belki Coelho’nun saçma sapan kitaplarından, belki Mevlana’nın Mesnevi’sinden veya Sadi’nin Gülistan’ından alıntılanmıştır.
Kafamı biraz toplayınca delikanlının patolojisi üzerine zırvalayacağım.
Önce kendi pathos’larımı biraz gidereyim.
Sıra o kerataya da gelecek…
adamı tay sırtından atar. adamın boynu kırılır.
YanıtlaSilufaklık ağlar da ağlar, taya ne olduğunu bilemez.
virgilius sabırla yoluna devam eder. müdür terfi alır, başka yerlere gider.
the storyteller
"yemeyenin nutelelasını yerler binmeyenin tayına binerler"
YanıtlaSilçok mu amiyane oldu?
demirel yıllarca halkın anladığı dilde konuşup iktidar oldu.
belki
bende...
neyse "bi de acıma yetime döner koyar götüne" vardı.
bi müsait zamanda bu da incelensin lütfen.
Kızmıyorsun değil mi? Çalıyorum yazılarından ve kendi blogumda seyrediyorum:))
YanıtlaSilDolunay daha gelmeden herkesi pek verimli kılıyor anlaşılan, kalbine sağlık... Devamını bekliyorum.
galiba delikanlı üzerine zırvalayacağım; acaba sahip olmak istediğimizi sandığımız şeyler aslında gerçekte hayal ettiğimiz gibi olmayabilirler mi? ya da biz öyle olduklarını düşünsek de biri gelip tersini ispatlayabilir mi? ve biz de sonuç itibarıyle "ben senden(ondan)önce iyiydim ya!" diyebilir miyiz? delikanlı kendine bir amaç arıyordu, onu buldu ve sahip oldu ama gerçek hayatta mutlu son diye bir şey yok. o şanslı ki; biri gelip bunu görmesini sağlamış, diğer adam gelmemiş olsaydı da bir süre sonra belki kendisi, tayı artık o kadar istemediğini düşünmeye başlayacak ve belki de satacaktı? istediğimizi sandığımız şeyler aslında sadece "istemek" isteğinden kaynaklanıyor galiba. dolayısıyla sahip olunca büyü bozuluyor...
YanıtlaSilBu sağlam bir tokat. Şu anlamda: "Seni aptal çocuk, hayatın bin tane yüzü var ve insanın binbir çeşidi. Herkesi kendin gibi görmekten vazgeç." Bu herkesin başına gelir. İnsanlara güvenmekten vazgeçersin, onları sevmekten, dürüst olmaktan, iyilik yapmaktan vazgeçersin. Sonra öfkeli bir adama ya da kadına dönüşürsün. Ve tüm öfkeler hayatı tanıdıkça dinginleşir. O çocuk da böyle olacak. Nefretle dolacak içi. Öfkeyle sonra. Ama zaman gelecek yaşaya yaşaya öğrenecek. Ve seçecek; ya eski kalbini, doğru olduğuna inandıklarını muhafaza edecek ya da öfkesi onu başka birine dönüştürecek. Ama seçim yapması yıllarını yıllarını ve yıllarını alacak.
YanıtlaSiltamda ben bu hissiyat içerisindeydim..üzüntüm elimden bir şeyin gitmesi degil ama ufacık bir güven durumu varken yıkılıp gitmesi..az önce de bir başka blogta yorum yazmıtım daha bu yazıyı okumadan önce..üzüm üzüme insan insana baka baka kararır..
YanıtlaSilArzu,
YanıtlaSilTay kendisini kaçıran adama ilk bakışta aşık olmuştur.
Ufaklık kendisini uçurumdan aşağı bırakır ama yere çakılırken altında kalan köyün muhtarını ezer.
Muhtarın karısı zaten tayı kaçıran adamla kırıştırmaktadır.
Benim müdür köyün yeni muhtarı olur.
Gregor,
sayende google'a "nutella yiyen tayın intikamı" yazıp search edenler bu bloga gelecekler.
Şu da olabilir: "tayın götünden nutella yalama fantezisi nasıl bir şeydir hemen anlat"
(amiyane mi dedin?)
Fortunata,
Takip ettiğim bloglar arasında en zarif içerikli ve güzel üsluplu postların bulunduğu sayfalardan biri, seninkisi. Kızmak ne demek, aksine, hoşuma gidiyor, blogunda benden bir kaç kelime rastlamak bile tayın götünü kaldırmaya yetiyor. (pardon yorumlar karıştı) Neyse, kafana göre takıl sen rica ederim.
daysleeper,
oyun bozanlık ediyorsun, delikanlı üzerine bir sonraki postta zırvalayacağım ben. Evet, "isteme isteği" pek mümkün geliyor kulağa, ancak çocuk burada tayından sıkıldığı için başından atmış gibi yorumlamışsın.
ayrıca mutlu son son derece görreceli bir olgu; Titanic'in batması, köpekbalıkları için mutlu bir sondu.
Aydan Atlayan Kedi,
Böyle yaparsan bana yazacak bir şey bırakmamış olacaksın, oynamıyorum ben de... Keratanın psiko-patolojisini bu kadar güzel ifade ettikten sonra sen de oyunbozan kategorisine giriyorsun daysleeper gibi...
an(ı)lık,
demek iki ettik seninle...
"insan yalnız doğar,yalnız yaşar,yalnız ölür." biyabancıya güvenen çocuk kendi kanşınmıştır.Biri bu çocuğa iki tokat sallamalı ağlamadan yaşamayı öğrensin.
YanıtlaSilAnnePeri,
YanıtlaSiliki tokat yetmez ona...